Monthly Archives: Ağustos 2025

Önemin Derecesi

Şöyle yazılmıştır, “Efendi yücedir ve alçak olan görecektir,” sadece alçak olan bu yüceliği görebilir. Yakar (değerli) sözcüğünün harfleri, Yakir (bilecek) sözcüğünün harfleri ile aynıdır. Bu, kişi bir şey onun için değerli olduğu ölçüde, onun yüceliğini bilir anlamına gelir.

Kişi bir şeyden, onun önemine göre etkilenir. İzlenim, kişinin kalbine bir hissiyat getirir ve bu izlenimin önemini takdir ettiği ölçüde, içi sevinçle dolar. (Baal HaSulam, Şamati 26 “Kişinin Geleceği Geçmişe Duyduğu Minnete Dayanır ve Bağlıdır”)

Her şey, çevreye bağlı olan, önemin derecesine bağlıdır.  Eğer insanlar her yerde maneviyattan söz ediyorsa, içimde bir arzu alevlenir ve ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmasa bile, bunu takdir etmeye başlarım. Bu durumda, yolu takip edecek yakıta ve güce, herkesin konuştuğu, benim görüş alanımdan kaçan geçici bir şeye sahip olurum. Bu bir sorun değildir; başkalarını gözlerim kapalı takip etmeye hazırımdır.

Toplum beni bu şekilde “hipnotize” eder ve ileriye doğru iter. Dünyamızda bu, en sonunda benim en ufak bir ihtiyacım olmayan şeyleri anlamsızca satın almamla sonuçlanır. Fakat bir grup içinde, bu, beni manevi bir hedefe doğru iter ve bu hedefi yavaş yavaş ifşa ederim, ta ki bütünüyle ifşa olana kadar. Bu yolun tamamı, manevi merdivenin tüm basamakları, yalnızca çevreden gelen, hedefin önemiyle aşılandığım için elde edilir.

Bu nedenle, eğer kişi aşağılığının, çağdaşlarından daha ayrıcalıklı olmadığının farkında ise, yani kişi bu dünyada en basit şekilde bile kutsal çalışma için ona güç verilmemiş birçok insanın var olduğunu görürse; hatta niyet etmeden ve Lo Lişma’da (O’nun hatırı için değil) bile ve hatta Lo Lişma’nın Lo Lişma’sında bile ve Keduşa’nın (kutsallık) kıyafetlenmesine hazırlık için hazırlanmada bile, bazen mümkün olan en basit şekilde bile olsa, kutsal çalışmayı yapma arzusunu ve düşüncesini kazandığı zaman, kişi bunun önemini takdir edebilirse, kutsal çalışmaya değer verdiği ölçüde, kişi bunu övmeli ve bunun için minnettar olmalıdır.

Bu böyledir, çünkü Yaradan’ın Mitzvot’unu (emirler) niyet olmadan bile, yerine getirmenin önemini takdir edemediğimiz doğrudur. Bu koşulda kişi, kalbinde sevinç ve mutluluk hissetmeye gelir.

Kişinin övgü ve şükran duyguları genişler ve kutsal çalışmanın her bir noktasında coşku duyar ve kimin hizmetkârı olduğunu bilir ve böylece giderek daha da yükselir. Bu yazılmış olan, geçmişte “Bana gösterdiğin bu lütuf için, Sana teşekkür ederim” sözlerinin anlamıdır ve bununla kişi güvenle şunu söyleyebilir ve der ki “ve Sen benimle bunu yapmaya yazgılısın,” der. (Baal HaSulam, Şamati 26 “Kişinin Geleceği Geçmişe Duyduğu Minnete Dayanır ve Bağlıdır”)

Yaradan’ın huzuruna çıkmaya layık kimse yoktur. Dahası, hiç kimse başkalarından önce Yaradan’ın huzuruna çıkmayı hak etmez. Ne tür bir erdem olabilir ki?

Dolayısıyla kişi, en azından sürece dahil oluyorsa, Yaradan onu Kendisine doğru çekiyor olsa bile maneviyata yöneliyorsa, buna minnettar olmalı; büyük bir önem ve anlam vermelidir. Kişi, kendi içinde geliştirdiği önem ve duyarlılık derecesi sayesinde, Yaradan’ın onu karşılıklı bir ilişki içinde nasıl yukarıya doğru çektiğini hisseder. Anlaşılan o ki, kişinin tüm hikâyesinin, insanı bugüne kadar bilinçli olarak yönlendiren tüm suçların ve yanlış adımların arkasında Yaradan vardır. İşte o zaman insan altıncı bir his edinmeye başlar: Yaradan’ın hissiyatını. Bu, yalnızca sahip olduğu önemin ölçüsündedir.

Formül neden bu kadar basittir? Neden Yaradan’dan bir karşılık alabilmek için sadece maneviyata önem vermemiz gerekir?

Aslında bu önem bilinci her şeyi kapsar. O’nun rızası için “Efendi yücedir ve alçak olan görecektir” denildiği gibi başımı eğmeliyim. O’nu gözümde yüceltirim yani verme niteliğini, ve kendimi alçaltırım yani alma niteliğini.

Bunun için çevreden güç alırım, bu da küçük bir birey olarak katılmam gerektiği anlamına gelir. Sonuçta, büyük olandan öğrenebilecek olan, küçük olandır çünkü onları gerçekten öyle algılar. İşte bu yüzden bir gruba katılırım ve bunu yaparak ihsan etme, komşuma sevgi ve birlik olma niteliklerini geliştiririm.

Aynı zamanda Yaradan’ın eylemlerini de çalışmam gerekir: tüm gerçekliği nasıl kurduğunu. Ayrıca bu mesajı başkalarına da yaymam gerekir. Sonuçta O’nu onurlandırırım ve bu nedenle ne istediğini öğrenirim. O, Kendini herkese göstermek, başkalarına ihsan etmek ister ve ben de bu doğrultuda hareket ederim.

Öyle anlaşılıyor ki, Yaradan’ın önemine dair tek bir kavram bile, bende var olan her şeyi, kapta ve ışığın önündeki her şeyi, bu eyleme eklemek yeterlidir.

İçsel Olarak Güzel Bir İnsan Ne Anlama Gelir?

Soru: Örneğin, içsel güzelliğin dışsal her şeyden daha önemli olduğu sonucuna varırsam, bir insanda bu dışsallığı fark eder miyim?

Cevap: Hâlâ bir insan olarak kalırsınız.

Soru: Yani hâlâ bunun güzel bir insan olduğuna dair içimde bir işaret mi olur?

Cevap: Evet, hatta dahası, daha incelikli bir zevk geliştirirsiniz. Her şeyde uyum görme ihtiyacınız daha da artar. Sizin için güzellik zaten uyumda yatar. Ve uyumu gördüğünüzde bundan keyif alırsınız.

Soru: Bir insanın iç güzelliği sizin için nedir? Bu nedir?

Cevap: Bir insanın iç güzelliği, adaletin ve hatta iyiliğin, en azından etrafındaki her şeyde adaletin mümkün olduğunu gördüğü zamandır. Her şey, almanın ve vermenin manevi yasasına göre dengelendiğinde; yani alma ve ihsan etme yasasına göre dengelendiği zamandır.

Soru: Peki, içsel olarak güzel bir  insan, çevresindeki her şeyin mutlak uyumunu hisseder

mi?

Cevap: Evet.

Yorum: Ve kötülük yok, hiçbir şey yok…

Cevabım: Hiçbir şey yoktur! O kendini Yaradan’la aynı hizaya getirmiştir. Artık hiçbir şey kötü, pis veya iğrenç olamaz. Her şey tam bir uyum içindedir. Çünkü o, dışsal tezahürleri değil, tüm yaratılışı içeriden yöneten gücü görür.

Yorum: Çok güzel, maneviyatın maddiyata da yansıması. İlginç. Ben insanın bir anda her şeye dikkat etmeyi bıraktığını düşünürdüm. Ama siz tam tersini söylüyorsunuz.

Cevabım: Hayır! Dahası, tam bir ıslaha yaklaşıldığında, çiftleşmenin tadı ve güzellik anlayışının yalnızca Kabalistlerde kaldığı yazılmıştır. Bu çok, çok karmaşıktır.

Soru: Yani yalnızca Kabalistler mi hem maddi hem de içsel olarak gerçek anlamda haz alabilirler?

Cevap: Evet. Çünkü onlar bunu Yaradan’ın bir yaratılışı olarak görürler.

ARİ’den Önce, Bilgelik Kapıları Bize Kapalıydı

ARİ, bilgeliğin kapılarını bize açmak için dünyamıza inmiş yüce bir ruhtur. Ve bu nedenle, Baal HaSulam’ın yazdığı gibi, ARİ’den itibaren her şey, kendini ıslah etmesi ve ardından Yaradan’ı ifşa etmesi, O’nunla bir olması ve yaratılışın amacına ulaşması gereken, insana bağlıdır.

ARİ’den önce, ruhlar henüz hazır olmadığından ve belli bir gelişim sürecinden geçip birbirleriyle karışmaları gerektiğinden, bu bilgelik sıradan insanlara kapalıydı.

ARİ, Mesih (Mashiach) dönemini simgeler; bu nedenle kendisine “Mashiach ben Yosef” denir ve onun döneminden itibaren, Kabala bilgeliği bir ıslah metodu hâlini almaya başlamıştır. Daha önce yalnızca özel olarak seçilmiş kişilere yönelikti.

O dönemde Safed’de bulunan ve ARİ’nin yüceliğini fark eden Kabalistlere saygı duymalıyız. Onlar, onu takdir ettiler. RAMAK zaten yaşlı, ünlü ve saygıdeğer biriydi; buna rağmen ARİ’nin derslerine gelip öğrenci gibi otururdu. ARİ’den iki kat daha yaşlı olmasına rağmen, büyük bir Kabalist olarak tanınır ve saygı görürdü.

RAMAK ve ARİ’yi takdir eden birkaç Kabalist sayesinde, ARİ Kabala karşıtlarından korundui. Sonuçta, yalnızca birkaç genç (26 yaşında!) öğrencisi vardı. O günlerde Kabala’ya karşı tutum hiç de dostça değildi. Bugün her şey serbestmiş gibi görünse de, o zamanlar bu konuda yazmak bile cesaret isterdi. Ama bize, şimdi olduğu gibi, istedikleri her şeyi yazmaları serbestmiş gibi geliyor.

Bu, bir nebze RAMHAL’ın kaderine benzer: O, Kabala çalıştığı için zulme uğradı, yaşadığı şehir olan Padua gettosundan sürüldü. Ta ki Vilna Gaon onun yüceliğini herkese ilan edene kadar; ondan sonra kendi hâline bırakıldı.

Her Şey Tek Bir Düşünceyle Yaratıldı

Her şey tek bir düşünceyle yaratıldı ve bu tek düşünce, yaratılışın başlangıcından sonuna kadar her şeyi kapsar ve içine alır. Oradan gelen her şey zaten orada mevcuttur; ancak bizim ıslah eksikliğimiz nedeniyle bize parçalanmış ve aşırı derecede çelişkili görünür.

Ancak tüm bu bölünme ve ayrışma, bu parçalar arasındaki tüm “antagonizm” ve karşıtlık, yalnızca içimizde, algımızda mevcuttur. Onları tek bir bütün olarak görecek, her ayrıntının birbirini tamamladığı bir birlikten yoksunuz.

Eğer arzularımızı ihsan etme niyetiyle donatarak ıslah edersek, bu iki kutup (sol ve sağ çizgi) birleşir ve orta çizgide bütünleşir. O zaman hem Yaradan’ın gücü hem de yaratılışın gücü tek bir noktada birleşmiş olur. Bizi ayıran tüm bu ayrıştırıcı güçlerin, aslında birliği ortaya çıkarmak için gerekli olduğunu anlarız. Onlar olmadan bu birliğe ulaşamazdık. Işığın avantajı, karanlığın içinden elde edilir.

Işığın, birliğin, ihsan etmenin, sevginin üstünlüğü ancak karanlık aracılığıyla, onun zıt koşullarıyla elde edilir. Aksi takdirde, bunu edinemez, yapışmanın tadını anlayamaz ve hissedemezdik. İnsan her şeyi ancak iki zıtlığın arasındaki karşıtlık sayesinde kavrar.

Dolayısıyla yaratılış düşüncesinde tek bir nitelik vardır. Ancak yaratılanın içine, kendisini düzeltebilmesi ve bu iki zıt niteliği tek bir bütünde birleştirebilmesi için, iki zıt nitelik yerleştirilmiştir. Bunu yaparak yaratılan Yaradan’a benzer hâle gelir.

Yaradan’ın mükemmelliği, O’nun eşsiz niteliği olan ihsan etmede yatar. Yaratılan ise, iki niteliği: ihsan etme niyetiyle alma arzusunu içerdiğinde mükemmelleşir. Niyeti, ihsan etmektir, buna karşılık doyum alma arzusuna sahiptir. İşte bu iki nitelik arasındaki farktan, birliği algılar.

Bu yüzden “Kişi ne kadar büyükse, egosu da o kadar büyüktür” denir. En büyük ayrılık ve zıtlık, sonsuzluk dünyasını edinmeden hemen önce ifşa olur. O noktada kişi, alma ve ihsan etme arasında sonsuz bir boşluk hisseder, bu iki niteliği birleştirmenin ve birbirini tamamlamalarının imkânsızlığını hisseder. Bu, kişinin son ıslahı yapmadan hemen önce hissettiği şeydir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 107

Doğru Bir Şekilde Davrandığımızı Nasıl Anlarız?

Yanlış bir şey yaparsak, basitçe takılıp kalırız. Ancak, çalışırsak, doğru çevrede bulunursak ve genel olarak doğru yolda isek, her ayrıntıda şüphesiz hatalar yapsak da, işin gidişatından sapmayız. Neden? Çünkü doğru çevredeyiz, doğru kitaplara ve uygun rehberliğe erişimimiz var ve geriye kalan tek şey, her ayrıntıda hatalarımızı fark etmek ve hayal kırıklığına katlanmaktır. Bu şekilde Yaradan’ı hatırlar ve neden ilerlemediğimizi anlarız. Her şeyi yapanın biz değil, Yaradan olduğunu hatırlarız.

Sonra engeller ve hayal kırıklıkları, bizi Yaradan’a geri getirir; bize, O’na bağlanmamızı sağlayan bir eksiklik verir. Başlangıçtan itibaren Firavun içimizde varsa, bu eksikliği nereden elde edebiliriz? Öncelikle, her şeyi kendimiz inşa edeceğimizi ve bunun yeterli olacağını düşünürüz. Örneğin, bize maneviyatta ilerleme arzusu verilir, ancak bu arzunun hala bir yönü yoktur. Onu, Yaradan’a ihsan etmeye veya O’ndan almaya yönlendirecek şekilde biçimlendirmek bize kalmıştır. En önemli olan, Yaradan ile bağdır.

Böyle bir bağı ancak başarısızlıklar yoluyla kurabiliriz. Kendi gücümüzle çalışmaya girişerek, sonunda “bunu başaran benim gücüm ve kudretim değil” farkındalığına varırız. Sonra, hayal kırıklığı ve çaresizlikten, yetersiz olduğumuzu fark etmekten, çalışmanın sadece bizi, bireyi içermesi durumunda bir anlamı olmadığını görmeye başlarız. Yaradan’ın ifşası içinde bulunmadıkça, eylemimizin tüm insanlığınki gibi sadece hayvani bir çaba olduğunu anlamaya başlarız.

Bu farkındalık bizi Yaradan ile yeniden uyum haline getirir. Yaradan’a dönüp, bizim için eylemi gerçekleştirmesini istemeliyiz, çünkü kendimizin bunu yapamayacağını görmüş oluruz. Bu, çalışmamızın her bir detayında hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaşamamış olsaydık, Yaradan’a dönmeyeceğimiz anlamına gelir. Neden O’na dönüyoruz? İşin tamamlanması için, zorunluluktan.

Ancak tüm bu “kendi çıkarımız için olmayan” eylemler, nihayetinde bizim için gerçekten önemli olanın eylemlerin kendisi, tuğlalar ya da başka herhangi bir şey değil, Yaradan ile olan bağın olduğunun farkına varmamızı sağlar. Diğer her şey sadece bir araçtır, çünkü bizler sonunda doğru niyete, bu şeylerin hiçbirine ihtiyacımız olmadığı anlayışına geri dönmemiz için bu şekilde yaratıldık. Tek ihtiyacımız olan, O’na ihsan etmek için Yaradan ile bağ kurmaktır.

Bu, düşünceler, nedenler ve sonuçlar ile dışsal taleplerin giderek içselleştiği bir süreçtir. Bu, içimizde gelişen ve bizi tuğla üstüne tuğla koymak istediğimiz halde bunu yapamadığımız bir koşuldan uzaklaştıran bir zincirdir. Sonra kendimizden bıkar ve asıl endişemizin Yaradan olduğunu fark ederiz. İlk başta tuğla üstüne tuğla koymamıza izin vermediği için Yaradan’a kızarız, ancak daha sonra tuğla koymanın amaç olmadığını anlamaya başlarız. Bunun yerine, Yaradan ile bağ kurmak zorundayız. Önem, ağırlık merkezi, yavaş yavaş kendimizden Yaradan’a kayar.

Bu süreç ilerledikçe, Yaradan ile bağın önemi artar ve bağ artık tuğla ile değil, yalnızca O’nunla ilgilidir. O zaman, kendi çıkarlarımız için değil, O’na ihsan etmek için, Yaradan ile bağ kurarız. Bunda incelenmesi gereken birçok ayrıntı vardır, ancak maddi dünyadaki her ayrıntıyla ilgilenerek, nihayetinde tüm yönleri bir uçtan diğer uca tararız.

Bu nedenle şöyle yazılmıştır: “Doğru kişi yedi kez düşer ve kalkar.” Her adımda bir başarısızlık, pişmanlık, kötülüğün farkına varma ve ıslah anı vardır. Biz böyle yaratıldık. Her ayrıntıyı tek tek incelememiz gerekir.

Bu koşulları biz belirlemiyoruz. Yeni bir arzunun ne zaman ortaya çıkacağını, nasıl inceleneceğini veya bunun gerçekleşmesi için ne yapılması gerektiğini bilmiyoruz. Bir arzuya tamamen kendimizi kaptırdığımızda, büyük resmi gören ve farklı bilinç koşulları arasında “dolaşan” bir filozof gibi davranamayız. Önemli olan; “Elinin gücünle yapabileceğin her şeyi yap” diye yazıldığı gibi,  sürdürdüğümüz genel harekettir.

Yatırım yaptığımız genel çaba, inceleme ve ıslah sürecini tamamlayıp ihsan etme niyetine ulaşana kadar, olayların bu gelişme dizisini, koşuldan koşula geçişi sağlayan şeydir. Amaç budur. Şu ana kadar deneyimlediğimiz her şey, Yaradan ile birleşme noktasına ulaşmak için, bir araçtan başka bir şey değildi.

Bu farkındalığı tamamladığımızda, bir kez daha “tuğla üstüne tuğla” koyma fırsatı verilir. Bir kez daha, Yaradan’ın varlığı olmadan tuğla koymaya başlarız. İleriye koşar ve kendi gücümüzle hareket ederiz, büyük bir şey yaptığımızı, inşaatla uğraştığımızı düşünürüz.

Bu, bu dünyadaki en hayvani eylemden en manevi eyleme kadar, hatta Kabala bilgisini yayarken veya önemli bir konferans verirken, büyük bir çaba sarf etmek üzere olduğumuzu düşündüğümüz her eylemde olabilir. Eylemin kendisine dalarız ve eylemin gerekli sonucunu unuturuz; Şehina ile bağımızın güçlendirilmesi.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 106

Kişi Bir Ev İnşa Eder

“Ve Tora aracılığıyla insan yaratıldı” ne anlama gelir? İnsan (Adem), Adameh leElyon (“Ben üstteki gibi olacağım”) ifadesinden gelir ve şöyle yazılmıştır: “Sen Adem olarak adlandırılırsın, ama dünyanın ulusları Adem olarak adlandırılmaz.” Bu, alma arzusunun “ihsan etmek adına” adlı bir ıslahtan geçtiği takdirde, ıslah olan kısmın “insan” olarak adlandırıldığı anlamına gelir. Bu nasıl yapılır? Bu, Tora aracılığıyla yapılır. Tora aracılığıyla nasıl yapılır? Bu dünyada farklı eylemler gerçekleştirmek için bize çeşitli fırsatlar verilir ve başarılarımız ve başarısızlıklarımız aracılığıyla alma arzumuz gelişir.

Yemek, cinsellik ve aileye yönelik hayvani arzuların ve zenginlik, şeref ve bilgiye yönelik sosyal arzuların gelişmesinden sonra, manevi arzuya ulaşırız. Manevi arzunun gelişimi, arzunun daha da genişlemesi değildir. Aksine, arzunun Yaradan’a yönelmesi ve buna bağlı olarak büyümesi anlamına gelir. Maneviyat için yeni bir arzu olan kalpteki noktanın gelişiminden önce, genellikle bilinçsizce, nedenini veya nasıl olduğunu bilmeden arzularımızı geliştirmeye çalışırsak, içimizde dürtüler ve istekler ortaya çıkar ve biz sadece bunların peşinden koşar ve onları tatmin ederiz. Böyle bir çalışma tek bir çizgi olarak bile değerlendirilmez, iki veya üç çizgi olarak da değerlendirilmez. Oysa manevi arzu sadece çizgiler şeklinde geliştirilebilir, genişletilebilir ve ıslah edilebilir.

“Çizgiler”, küçük arzunun şeklinin bir daire olacağı basitçe yönsüz bir şekilde giderek büyüyen bir arzuya dönüşmediğini, ancak belirli bir hedefe yöneldiği ve belirli bir amaç için tasarlandığı anlamına gelir. Arzu, dairelerin merkezinde bulunan kişiye değil, merkezden ışığın kaynağına doğru, Yaradan’a yöneliktir.

Bu nedenle, manevi arzunun gelişiminde, arzunun ıslah edilme sürecinin diğer arzuların kanunlarına uymaması için onu etkileyen birkaç güç, durum ve koşul vardır. Bu çok karmaşık ve hassas bir şekilde işler, böylece arzu, yalnızca doğru kullanıma, Yaradan’a doğru ıslah olma derecesine göre büyür. Örneğin, birinin bir ev inşa etme arzusu olduğunu varsayalım, bu arzu zaten maneviyatla bağlantılıdır. İnşaat sürecinin her ayrıntısını, planlamayı, malzeme siparişini, fiili inşaatı, işçi seçimini ve hatta kendilerini yaratılışın amacına bağlamaları gerekir. Bu evin yaratılışın amacı ile ilgili bir kullanım için olduğunu sürekli olarak hatırlamaları gerekir.

O kişi, işe o kadar dalar ki yönünü, her bir eylemin ardındaki anlamı unutur. Sonra iş görünüşte durur ve çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıkmaya başlar. Bu rahatsızlıklar gerçek engeller değil, çok önemli bir şeyi unuttuklarının sinyalleri, işaretleridir; niyet, her eylemin nedeni. Manevi ilerleme adım adım gerçekleştiği için, bazen belirli bir aşamada takılıp kalırız ve kendi başımıza bir çözüm bulmaya çalışırız, ne pahasına olursa olsun inşaata devam etmekte ısrar ederiz. Ancak sorunun, niyeti unuttuğumuz olduğunu hatırlayana kadar ilerleyemeyeceğimizi görürüz.

Bu, sol çizgiden sağ çizgiye geçmek yerine, çalışmayı kendi gücümüzle tamamlayabileceğimizi düşündüğümüz anlamına gelir. Sonra sağ çizgiyi, Yaradan’ı, O’nunla uyumu hatırlarız. Yani, eylemi gerçekleştirirken tüm kalbimiz ve ruhumuzla O’na bağlı olmamız gerektiğini hatırlarız. Ancak o zaman tekrar ilerleyebiliriz, ta ki bir kez daha unutana kadar ve döngü tekrarlanır.

Bu dünyadaki tüm çalışmalarımızda, sürekli olarak amacı unutuyoruz. Amacın, bu dünyada düşündüğümüz şekilde çalışmak olmadığını unutuyoruz. Aslında çalışma, bize bu işi verenle bağımızı sürdürmek, düşünceye tutunmak ve en önemlisi niyeti güçlendirmek için bir araçtır. Çalışmanın kendisi, sadece niyeti inşa etmek ve geliştirmek amacıyla tasarlandığı ölçüde, yalnızca bir araçtır. Sanki evin kendisi önemliymiş gibi, bir ev inşa ettiğimizi düşünürüz. Ama gerçekte, tuğladan bir yapı yerine niyetin yapısını inşa etmemiz gerekir.

Hem maddi hem manevi niyetten oluştuğumuz için, fiziksel yapının yanı sıra manevi bir yapı da inşa edebilmemiz için, bize maddi görevler verilir. Gerçekten de tamamen manevi bir yapı inşa edemeyiz, ancak nihayetinde ihtiyacımız olan tek yapı budur. Bu, yalnızca niyeti, perdeyi (Masah) ve yansıyan ışığı (Ohr Hozer) oluşturmamız gerektiği anlamına gelir, alma arzusu, yani “tuğlalar” ise, ihsan etme niyetine göre her zaman doğru şekilde kullanılmak üzere hazır olacaktır.

Bu bizim, bir evi bu şekilde inşa etme ve kendimizi bir insan (Adem) olarak bu şekilde inşa etme şeklimizdir. Nasıl mı? İçimizde inşa etmek zorunda olduğumuz, 613 bileşen veya arzudan oluşan 248 organ ve 365 tendon aracılığıyla. Bu arzuları, onlara karşılık gelen manevi formun izin verdiği ölçüde kullanmak isteriz. Arzularımızı, ihsan etme niyetlerine göre düzenlememiz gerekir; böylece bu iki husus – bir yandan tüm arzuların kullanımı, diğer yandan bu arzuların ihsan etme niyetiyle hizalanması- uyum içinde olur ve birlikte çalışır.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 105

Çaba Ve Mücadeleden Kaçabilir Miyiz?

Islah yolunda yürüyenler için kaçacak hiçbir yer yoktur. Onlar zaten erdemlilerin yoluna girmişlerdir. Erdemlilerin, ıslahın sonuna ulaşana kadar ne bu dünyada ne de öteki dünyada rahat yüzü görmeyecekleri yazılmıştır.

Dostlarla İlgili Çalışma

Soru: Birleşmeye çalıştığım insanların arzularına giriyorum ve onların Kelim’lerini kıskandığımı hissediyorum. Bu durumda nasıl çalışmalıyım: Her şeyi basitçe Yaradan’a mı bağlamalıyım? Bu bir ıslah mı yoksa kıskançlıkla çalışmanın başka bir yolu var mı?

Cevap: Çalışma, sadece çevrenizle, tüm bu yoldan birlikte geçtiğiniz dostarınızla ilgilidir. Onlarla ilgili olarak kendinizi giderek daha fazla iptal ederseniz, o zaman ilerlersiniz ve Yaradan’dan daha fazlasını alırsınız.

İyi İşlerin Işığı

Bu böyledir çünkü her varlık için, kendi bedeni dışındaki her şeyin gerçek dışı ve boş olarak görülmesi doğal bir yasadır.

Ve kişinin bir başkasını sevmek için yaptığı her hareket, yansıyan ışıkla ve sonunda ona geri dönecek ve kendi yararına ona hizmet edecek bir ödülle gerçekleştirilir. Dolayısıyla, böyle bir eylem “başkalarını sevme” olarak kabul edilemez çünkü sonu düşünülerek değerlendirilmiştir. Bu, ancak sonunda ödenen bir kira gibidir.

Ancak, kiralama eylemi, başkasını sevme olarak kabul edilmez.

Ancak, Yansıyan Işık kıvılcımı olmadan ya da karşılığında herhangi bir ödül umudu olmadan, sadece başkalarını sevme sonucu yapılan her hangi bir hareket, doğası gereği tamamen imkânsızdır. (Baal HaSulam, Matan Tora [Tora’nın Verilişi]).

Bu, bir kişinin başkalarına yönelik sözde ‘iyi işler’ yapmaya çalışmaması gerektiği anlamına gelir. Eğer bunu, kaynağa geri dönen ışığı çekmeden yaparsak, bu hâlâ aynı egoizmdir ve bizi ıslaha hiç yaklaştırmaz.

Her şeyden önce, ışığı çekmeye özen göstermeliyiz ve ancak o zaman, tam olarak onun yardımı ve gücüyle harekete geçmeliyiz. Eğer ışık olmadan hareket edersem, o zaman egoizmim tarafından yönlendirilirim ve sadece kendimi daha da karıştırırım ve ıslaha götüren doğru yoldan saparım.

Soru: Eğer bir şeyi bir başkasının yararına yapmak istersem, onun içinde ışık olup olmaması ne fark eder?

Cevap: Eğer sadece kendi içinizden hareket ediyorsanız, bu egoizminizin bir sonucudur. Böyle bir eylem dışarıdan çok iyi ve nazik görünse bile (herkese yardım ediyor ve hediyeler dağıtıyor olabilirsiniz), yine de çaba göstermeli ve enerji harcamalısınız. Bu, karşılığını almanız gerektiği anlamına gelir; aksi takdirde hiçbir şey yapamazsınız.

Enerjinin korunumu yasasına göre, harcadığınızı telafi etmeniz gerekir. Bu enerji ikmaline, başkalarına iyilik yaptığınız için aldığınız ödül denir.

Örneğin, şekerler dağıttınız ve karşılığında onlardan onur aldınız. Onur, sizin için şekerlerden daha değerlidir, bu yüzden iyi işler yaparsınız ve çalışmaya değer güzel bir bonus alırsınız. Kişinin haz alma arzusu içinde yapılan hesaplama budur.

Ama Tora’nın, ışığın gücü aracılığıyla iyi bir iş yaparsanız, o zaman kendinizi hiç düşünmezsiniz, sadece bunun dünyanın ıslahına ne kadar katkıda bulunduğunu düşünürsünüz, çünkü bu Yaradan’ın arzusudur. Bu nedenle, dünyayı ıslah etmek için her şeyi yaparsınız.

O zaman, eylemlerinizin faydasını yani onların Yaradan’a getirdikleri hazzı görmenize izin verilebilir. Bundan herhangi bir egoisttik haz almamanız, bunun yerine bu bilginin üzerine bir perde yerleştirmeniz ve ihsan etme uğruna niyet etmeniz koşuluyla bunu görmenize izin verilecektir.

Kendimizi Test Etmek

Soru: Tüm manevi modellerin, kişinin kendi içinde hayal edilmesi gerektiğini söylediniz. Diyelim ki bir seminere geldim ve ihsan ettiğimi, soruları cevapladığımı hayal ediyorum.  Ama bunun sonucunda haz, zevk ve keyif deneyimliyorum. Bu durumda almak için mi vermeye çalışıyorum, yoksa ihsan etmek ve sadece bir ödül almak için mi çalışıyorum?

Cevap: Bu size bağlıdır. Kendinizi gözlemlemeli ve Yaradan’ın size yaptıklarına verdiğiniz tepkinin doğru olmasını sağlayacak şekilde hareket etmelisiniz; yani bu sizi gerçek güçleri, onların niyetlerini ve hedeflerini hissetmeye doğru ilerletmeli ve onları etkileyebilmelisiniz.