Category Archives: Bilim

Böcekler, Düşüncelerimiz Ve Uyum

Yorum: Birçok böcek türü azalıyor, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya veya tamamen yok olmuş durumda. Bilim insanları, bu azalmanın felaket boyutunda bir çöküşe yol açabileceğini söylüyor. Böceklerin yok olması; bitkileri, hayvanları ve insanları olumsuz etkiliyor. Hamam böceklerinin, sineklerin ve diğer zararlıların sayısının artacağını yazıyorlar.

Cevabım: Dünya yavaş yavaş tükeniyor.

Yorum: Arılar yok oluyor. Olacak olan kötülüğün temeli bu, diyorlar.

Cevabım: Elbette, zira arılar, bitki dünyasının üreme sürecinde vazgeçilmezdir. Bu bir sorundur.

Soru: Bunu, şu anda yapmaya çalıştıkları gibi, bilimsel yöntemlerle durdurmak mümkün mü?

Cevap: Hayır, bunu yapamazsın. İmkânı yok. Yapay arılar mı üreteceksiniz?

Soru: Yani “robot arıların” veya robotik polinatörlerin işe yarayacağına inanmıyor musunuz?

Cevap: İnsanların milyarlarca dolar yatırdığı hiçbir hileye inanmıyorum. Bunların, insanlığın ahlaki çöküşünü, insanlar arasındaki ilişkilerdeki bozulmayı durdurabileceğine veya insanlığın hayatta kalmasına yardımcı olabileceğine inanmıyorum. İnsanlık, kendini gömdüğü bir koşula doğru ilerliyor.

Tam tersine, tüm bu bilimsel hileler kafamızı karıştırıyor. Eğer bunlar var olmasaydı, uzun zaman önce ne yapmamız gerektiğini sorgulardık.

Soru: Peki umut veriyorlar mı?

Cevap: Evet. Tüm bunları bilime havale ediyoruz ve milyarlarca doları onlara yatırırsak her şeyin yoluna gireceğine inanıyoruz. Onlar bizim için her şeyi yapacaklar ve biz de zafer sarhoşluğuna kapılıp rehavet içinde kalmaya devam edeceğiz. Ama bu işe yaramayacak.

Şunu anlamalıyız ki, yalnızca dünyaya, kendimize ve birbirimize karşı değişmemiz; dünyayı bütünsel hâle getirebilir ve doğanın doğru, bütünsel gelişimi için gerekli olan her şeyi yeniden yerine koyabilir. Doğa kapalı bir sistemdir ve bu sistemdeki bütünlüğü ihlal edersek, kimse bunu telafi edemez.

Soru: Yalnızca eylemlerimizle değil, düşüncelerimizle ihlal etsek bile mi?

Cevap: Elbette! Ama mesele şu ki, hâlâ umut ediyor ve düşünüyoruz: “Seralar inşa edeceğiz. Bir sera milyonlarca hektarlık arazinin yerini alabilir. Ve her şey yoluna girecek. Serada hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Onları polenlemeyi biz yaparız. Bir şekilde hallederiz.”

Yorum: Bu arada, bu tür öneriler var.

Cevabım: Evet, elbette, onları anlıyorum. Ama bu işe yaramayacak! Doğa son derece akıllıca hareket eder. Değişebilmemiz için bizi belli bir noktaya getirmesi gerekiyor. Diyelim ki değiştik! Ama bu sadece bozduğumuz şeyleri düzeltmek anlamına gelmiyor—gerçekten değişmek zorundayız! Ve biz bunu istemiyoruz.

Her şeyi yapıyoruz. Dünyanın dört bir yanına yayılmaya devam ediyoruz, doğayı fethetmeye çalışıyoruz, egomuzu bir şekilde doyurmaya çalışıyoruz ve sonunda kimse mutlu olmuyor.

Yorum: Tüm insanlık, çeşitli çalışmalar yürüten ve bir şeyler icat eden bilim insanlarına, Nobel ödüllülere ve profesörlere saygı duyar. Ama sizinle konuştuğumda, hepsinin çocuklar gibi olduğunu hissediyorum. Asıl meseleyi anlamıyorlar.

Cevabım: Bilimi, yalnızca doğanın bütünlüğünü ve her şeyin kapalı, birbirine bağlı olduğunu görmemizi sağladığı ölçüde kabul ediyorum. Doğanın bütünlüğü ve uyumu duygusu, insan için çok önemlidir. Buna dayanarak, insan da uyum ve bütünleşme için çabalamaya başlar.

Dolayısıyla, bu başarılardan ve sonuçlardan bahsetmeli, bunları bilimden alıp insan toplumuna aktarmalıyız. Diğer tüm bilimsel başarılar, sonunda insana mutluluk getirmeyecektir.

Yorum: Peki, bilimsel olarak bir sonuca varmanın mümkün olduğu fikri tamamen savunulamaz mı?

Cevabım: Bu, sonunda kendinizi değiştirmek zorunda kalacağınız bir koşula yol açacaktır.

Soru: Böceklerin yok olmasını önlemek ve ekolojinin normale dönmesini sağlamak için neler yapılabilir?

Cevap: İnsanlara, her birinin ayrılmaz bir varlık olduğunu ve doğayla doğru etkileşime girmesi gerektiğini anlatmak yeterlidir. Ve sonra, kutsal kitabın dediği gibi, her şeyin, tüm hayvanların, bitkilerin ve cansız doğanın insanı izleyerek uyum içinde olduğunu göreceğiz.  “Kurt ve kuzu barış içinde yaşayacak, küçük bir çocuk onları güdecek.”

Kendimizi Yönetmeyi Nasıl Öğrenebiliriz?

Yorum: Genetik mühendisliği, Kutsal Kitap’a meydan okumuş ve Adem ile Havva’nın Tanrı tarafından yaratılmadığını söylemiştir.

Bilim, her yerde olduğu gibi bir embriyonun oluşumunda bile belirli bir yönetici bileşen gözlemlediğimiz sonucuna varmıştır. Genomu inceleyerek ve yöneten ve yürüten hücreler olduğunu bilerek, bu süreci sadece anlamak değil, aynı zamanda yönetmek de mümkündür.

Yanıtım: Biyolojik süreçlerin yönetiminde hiçbir sorun yoktur. Ancak bu onları bizim yarattığımız anlamına gelmez. Onların çalışmalarına müdahale ediyoruz ve buna yönetim diyoruz.

Soru: Peki onları kim yaratıyor?

Cevap: Bu, insanın üstünde bir seviyede gerçekleşir. Bunun için kişinin kendisinin üzerine çıkması gerekir.

Nasıl? İşte Kabala ilmi burada ortaya çıkar. Bir sonraki seviyeyi idrak etmek istiyor musunuz? Onu ifşa etmek ister misiniz? Lütfen, yapabilirsiniz. Ancak bunu yapmak için, kendiniz ve bir sonraki seviye olan, yöneten seviye ile olan bağınız üzerinde ciddi bir şekilde çalışmalısınız.

Her şeyden önce, her zaman bu yöneten seviyenin altında olduğunuzu hayal edin, onun altında. O size sürekli rehberlik eder ve sizi tutar. Onunla rezonansa girmeye çalışırsınız. Onun tarafından yönetilirsiniz. Onun tarafından yönetilmeyi kabul ediyor ve istiyorsunuz. Kendi başınıza hareket etmek istemezsiniz – ne arzularınızla ne de düşüncelerinizle, yani ne kalbinizle ne de zihninizle – hiçbir şekilde!

Siz sadece bu seviyeyi hissetmek ve her şeyi ona yönelik arzunuzla gerçekleştirmek istiyorsunuz; o nasıl isterse, bırakın sizi o yönetsin. Ve siz de kendinizi onun yönetimine katmaktan mutluluk duyacaksınız.

Bir sonraki adım bu şekilde edinilir. Buna “kendini iptal etme”, kişinin egoizmini iptal etmesi denir.

Bu şekilde hareket edersek, bir sonraki seviyeyi hissetmeye başlarız – onun yönetimini, niteliklerini, doğasını ve niyetini. Buna Yaradan’ı edinmek denir, çünkü benim için bir sonraki adım Yaradan’ımdır.

Bilimin Sınırları

Kabala çalışmaya 1976 yılında 30 yaşındayken başladım. Üç yıl sonra Rabaş’a geldim. Ama Rabaş’a gelmeden önce bile Zohar Kitabı’nı Sulam Tesviriyle okumaya başladım, Kabala Bilgeliğine Giriş‘i ve diğer kaynakları inceledim. Hiçbir şey anlamıyordum ama yine de onları algılamaya çalışıyordum.

Rabaş’a geldiğimde, her şey aynı çizgide ilerledi. Ondan önce, her şeyi kendi kendime gözden geçirdim: bilim, felsefe, din, ve tüm bunların, bilim de dahil olmak üzere her şeyin sadece bir yanılsama olduğunu gördüm!

İnsanı yaratılış amacına, yaşamın anlamına giden doğru yoldan saptırıyorlar. Peki, ya iki çözümün nasıl birbirine karıştığını ve bunun sonucunda ne olduğunu anlarsam? Etrafımızdaki doğa kocaman bir küre; ondan bazı nitelikleri, bazı bilgileri biraz kazıyacağım ve kazıyarak bir araya getirdiklerimi inceleyeceğim. Bunu hayatım boyunca yapacak mıyım? Evet, hepsini beraber az az kazıyacağım. Peki neden? Einstein’ın dediği gibi: “Küçük bir çocuk gibi okyanus kıyısında çakıl taşları topluyorum.”

Tüm büyük insanlar da bu soruları sormuştur. Ve onları ileriye iten en önemli şey, evrenin temelini, bütünsel formülünü, yani tüm parçaları arasındaki bağı, ne için olduğunu kavramak idi. Bütün bağ: bu X’ler, Y’ler, Z’ler ve benzerleri, formülün içinde ne var, neye denk? Hayatın anlamına!

“Nedir bu? Onu anlayacak mıyım, anlamayacak mıyım?” Bilim insana bir cevap vermez çünkü o, toynağıyla yeri eşelemeye başlayan ve orada bulduğu şeyi koklayan bir hayvan gibi beyni ve kendi nitelikleriyle çalışır. Bu bilim için çok fazla!

Dahası, bilimin önemini de hiç azaltmıyorum, sadece sınırlarını anlamak gerektiğini söylüyorum.

İnsanlık Tarafından Seçilen Yol

Soru: Tarihin bir noktasında insanlığın yanlış yola girdiğini söyleyebilir miyiz?

Cevap: Elbette! Aristoteles ve Platon’un zamanından beri.

Bir noktada şöyle haykırdılar: “Hiçbir koşulda bilimi cahillere vermeyin! Onu kötüye kullanacaklar, zenginlere satacaklar, ilerlemenin hizmetine sunacaklar!

Ama bizim manevi ilerlemeye ihtiyacımız var, teknolojik ilerlemeye değil! Üniversiteleri herkese açamayız!

Bilim sadece onun yardımıyla hayatın anlamını, dünyamızın sınırlarının ötesinde yatan yüce meseleleri anlamak isteyen insanlar tarafından takip edilmelidir!”

Bilim, yalnızca insanı dünyamızın ötesine çıkaracak biçimde gelişmelidir! Onu kötü amaçlar için kullanabilecek hiç kimsenin onunla uğraşmaya hakkı yoktur!

Örneğin özel bir kıyma makinesinin icadı bile kötüdür. Ona ihtiyacınız yoktur ve onsuz da yaşayabilirsiniz! Nihayetinde, bilimi dünyamıza adapte ederek onun gelişimini başlatmış olursunuz.

Dışsal ya da içsel gelişimin başka bir yolu yoktur. Dünya dışsal gelişim yolunu izlemiştir. Tarihsel olarak bu 3.000 yıl önce gerçekleşti.

Soru: Peki gelişim için başka bir seçenek var mıydı? Yoksa hala bu aşamadan geçmek zorunda mıydık?

Cevap: Bunu söylemek zor çünkü bu sorunun cevabını anlamak için iki dünyada, bahsettiğimiz dualitede olmanız gerekir.

Her şey Yaradan’dan gelir ve aynı zamanda özgür irademize, seçimimize bağlıdır.

Bu iki özgür işlevi karşılaştıramayız; zihnimiz buna adapte olmamıştır. Bunu anlamak için her iki dünyada da olmanız gerekir: manevi olanda ve aynı anda bizim dünyamızda. O zaman çelişkiler yaşamazsınız; birbirine tamamen zıt gerçekleri ve bilgileri birbirini dışlayan değil tamamlayan şeyler olarak algılayabilirsiniz.

“Önce Gelen Nedir: Bilim Mi Yoksa Kabala Mı?” (Quora)


Bilim, 5.700 yıl önce Adem tarafından keşfedilen Kabala’dan gelmiştir. Adem’den sonra, Kabalistler, İbrahim’den 20 nesil önce yani eski Babil’den önce ortaya çıktılar ve akabinde diğerleri İbrahim’den sonra ortaya çıktı.

Kabala bize bir sistem verdi. Felsefe, Kabala’dan ortaya çıktı. Platon ve Aristoteles ile başlayıp Newton, Reuchlin, Leibniz ve diğerleri ile devam eden, ilk filozofların bilgilerini edindikleri Kabalistlerle nasıl çalıştıklarını anlatan, antik filozofların yanı sıra Orta Çağ filozoflarının ve bilim adamlarının çeşitli kaynakları, belgeleri ve yazıları vardır. Bu bilgiyi felsefeye dönüştürdüler ve bu felsefeler bilimlerin temelleri haline geldi.

O zamanlarda, algımızın dışında kalan genel doğayı öğrenmeye hevesliydik. Başka bir deyişle doğayla daha yakın bir bağımız vardı ve hayatımızın anlamını öğrenmekle ilgileniyorduk.

Bugün, bir zamanlar hayatımızın anlamını sorgulamış olduğumuz, bize gerçek dışı gelebilir, ancak doğaya çok daha yakın olmanın ne demek olduğunu algılayamadığımız günümüzde bu, doğaya olan mesafemizden kaynaklanmaktadır. Daha sonra insanlık, para, onur ve kontrol gibi egoist arzularının içinde gelişti ve bilime karşı çok daha pragmatik ve teknolojik bir yaklaşım geliştirdik. Ancak bugün, çağlar süren böylesi bir gelişmenin ardından, dünyamızın geçmişteki araştırmacılarına benzer bir konuma ulaştık; hayatımızın anlamı hakkındaki aynı soruya geri dönüyoruz.

“Teknolojik Gelişimin Sınırları” (Medium)

Mevcut gerçeklik ile yaşayabileceğimiz hayat arasındaki bariz zıtlık, giderek daha acı verici hale geliyor. Acı verici çünkü cennette yaşıyor olabilirdik. Bunun yerine, kendi yaptıklarımızla hayatımızı cehenneme çeviriyoruz.

Bir yandan insanlığın bir kısmı, Taş Devri’nden Tunç ve Demir Çağlarına, feodalizm ve köleliğe, sosyalizm ve kapitalizme, otokrasi ve demokrasiye kadar tüm gelişim aşamalarını yaşadı. Aynı zamanda, insanlığın diğer kısımları da bu ilk üç dönemde bir yerlerde sıkışıp kaldılar. Dünyanın farklı yerlerindeki gelişim evreleri arasındaki bu uçurum, insanların hayatlarının her alanında boşluklar yaratmakta ve insanlığın ilerlemesini engellemektedir.

Böyle bir durumda, teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun yardımcı olamaz. Sunulduğu yerde bile, insanlar onu insanlığı ulaşabileceği yüksekliklere çıkarmaktan çok, birbirlerine kötü davranmak için kullanıyorlar. Bu nedenle, insanlığın sorunlarının çözümü daha fazla teknolojide değil, insanlığı karşılıklı taciz ve yok etme barbarlığından yükseltecek uygun eğitimde yatmaktadır.

Şimdi değişmesi gereken şey, nasıl iletişim kurduğumuz değil, birbirimizle nasıl bağ kurduğumuzdur. Sürekli kavgacı tutumdan yaklaşırsak ve avlanma alanları için savaşan mağara adamı klanları gibi davranmayı bırakırsak, dönüştüğümüz küresel insan toplumu gibi davranmaya başlarsak, teknolojinin faydalarını tüm insanlığın iyiliği için en üst düzeye çıkarabileceğiz.

Bence bugün saldırganlığın işe yaramadığı zaten belli. Dünya artık zorbalara müsamaha göstermiyor.

Gelişimin tüm yapısının ve yönünün artan işbirliği ve birlikte çalışmaya doğru olduğunu görmeye başlamalıyız. Doğa, birbiriyle çelişen güçler yaratmış olsa da doğada savaşlar yoktur; tamamlayıcılık vardır. Doğadaki her element karşıtına bağımlıdır ve onun varlığını sürdürür. Bunu anlamış olsaydık, düşman olarak gördüklerimizi umutsuzca yok etmeye çalışmak yerine tamamlayıcılığın meyvelerini toplardık.

Kendi körlüğümüzün içinde, hayatta kalmamızın ve refahımızın o düşmanların hayatta kalmasına ve refahına bağlı olduğunu görmüyoruz. Bu basit gerçeği görebilseydik, savaşın aptallığını anlardık.

Yok etmek yerine işbirliği yapmaya başladığımızda, hangi güçleri serbest bırakacağımız hakkında hiçbir fikrimiz yok. Şu anda aleyhimize çalışan her şey lehimize işlemeye başlayacak çünkü biz de onun lehine çalışıyor olacağız.

Şu anda, her şeyin diğer her şeyi ve herkesi yok etmeye veya hükmetmeye çalıştığını hissediyoruz. Tamamlayıcılık, tam tersi anlamına gelir: Her şey, diğer her şeyi ve herkesi devamlı kılar ve destekler. Evren bu şekilde çalışmasaydı, bir saniye bile var olmazdı. Bunu anladığımızda ve buna göre hareket etmeye başladığımızda, hepsi bizim lehimize çalışan sınırsız güçlerin ve bolluğun yeni bir gerçekliğini keşfedeceğiz.

Bu keşifleri gerçekleştirmenin tek yolu, yukarıda belirtildiği gibi, tavrımızı çatışmadan işbirliğine değiştirmektir. Şu anda insanlıkta algıladığımız tüm ayrılıklar ve düşmanlıklar ortadan kalkacak ve insanlar, yaratılıştaki diğer tüm unsurlarla mükemmel bir uyum içinde kendi rollerini yerine getiren tek bir birim olarak çalışacaklar.

Tamamlayıcılık herkesin ihtiyacı olanı, ihtiyacı olduğu kadar ve tam ihtiyacı olduğu zamanda almasını sağlayacağı için, teknolojik gelişme bir sorun olmayacaktır. Sadece zihin yapımızı değiştirmek bizi bolluk çağına götürecektir.

İnsanın Manevi Özü

Yorum: Bir Rus bilim adamı, iddiaya göre doğada DNA hayaleti olarak bilinen bir fenomen keşfetti. Kalıtım aygıtı olan DNA üzerinde yapılan bir dizi deneyden sonra varılan sonuçlar, keşfi yapan biyokimyacıları bile şok etti.

Bilim adamı, ölümden sonra genlerin tamamen yok olmadığını, bunun yerine bazı bilgileri taşıyan bir tür hayalet bıraktığını öne sürüyor. Hücrelerden atılan bir bilgi pıhtısı olan bu hayalet, yaklaşık 40 gün boyunca varlığını sürdürüyor. Ondan sonra kaybolmaya başlıyor, ancak tamamen değil. İnsan genetik aygıtına gömülü bilgi asla iz bırakmadan kaybolmuyor.

Cevabım: Doğada hiçbir şey yok olmaz. Sadece bir kişiye biyolojik egoist formunda baktığımızda bir çeşit görüntüsünü görürüz. Sonrasında zamanla bu görüntü ölür çünkü bu biyolojik form içindeki kişinin özü olan egoist arzu tükenir. Artık kendini dolduracak gücü kalmaz.

Arzu, deyim yerindeyse, her şeyden vazgeçer, yorulur, artık bu formda çalışmak istemez ve kendisinin anlamsız bir şekilde var olduğunu hisseder ve bu nedenle kişi ölür. Tüm bu görüntü varlığını sona erdirir.

Ancak bu sadece bizim egoist algımızdadır çünkü bizler bir kişiye belirli bir egoist nesne olarak bakarız. Biz onu sadece böyle görürüz ama aslında o sonsuzdur, mükemmeldir ve her türlü sınırlamanın ötesindedir.

Yani, biz burada gözlemciyi değiştirme ihtiyacından bahsediyoruz ve o zaman ölmekte olan insanları ve hatta insanların kendilerini görmeyiz. Bu koşulda bir insan yerine, onun var olan içsel manevi özünü görürüz.

Şimdilik, bu içsel manevi özden yani kişinin ruhundan, sadece kendi inşa ettiğimiz dışsal egoist kabuğu algılıyoruz. Kendimiz dahil her şeye baktığımız egoist filtremiz, dünyanın bütün resmini çarpıtıp tersine çeviriyor.

Doğada hiçbir şey yol olmaz. Sadece dışsal formlardaki her türlü değişiklik algımız içerisinde meydana gelir. Bir şeye bakıyorum ve bana öyle geliyor ki etrafımdaki her şey değişiyor. Ama gerçekte çevremde hiçbir şey yok ve aslında hiçbir şey değişmiyor.

Algıladığım bütün resim benim içimdedir. O, benim içimde değişiyor çünkü bencilliğim sürekli değişiyor, gelişiyor ve her türlü gelişim aşamasından geçiyor; bu yüzden bana öyle geliyor ki dünya gelişiyor. Yani tüm nesnelere baktığımda onları hareket halinde görüyorum. Gerçekte ise hareket yok ve ben sadece kendi içimde hareket ediyorum.

Yorum: Ancak bilim adamları hala daha ince parçacıklardan gelen bir tür dalga çerçevesi hissediyorlar.

Cevabım:  Onlar dışsal bir egoist form hissediyorlar. Ama aslında, onun içinde zaten kişinin manevi özü var.

Hiç Birbirimizle Bağ Kurma Arzumuz Olacak Mı?

Yorum: Profesör Michio Kaku, The Times gazetesine verdiği bir röportajda, yakın ve uzak gelecekte dünyanın nasıl bir yer olacağını ele aldı. Profesör, 2030 yılına kadar dünyada internet erişimine sahip olacak ve kullanıcılara sanal bir gerçeklik gösterecek yeni bir kontakt lens türünün ortaya çıkacağına inanıyor.

Cevabım: Tabii ki! Bu oldukça kullanışlı ama başka gözlüklerimin olması ve tüm bunları istediğim zaman havada görebileceğim oldukça olasıdır. Tüm dalgalar burada havada olduğu için, önümdeki basılacak ekranı ve klavyeyi görebileceğim, her an, sanki önünüzde yeniden yaratılmış gibi.

Sonuçta, bir cihaz nedir ki? Mevcut bilginin birikimi. Havada dalgalar halinde kalıyor ve onu hemen herhangi bir biçimde hayal edebiliyor ve üzerinde çalışabiliyorum. Bunu yapmak için beyne herhangi bir şey yerleştirmenize bile gerek yok.

Ama önemli değil çünkü hepsi teknik. Ve anlamı nedir? O zaman hangi bilgiler iletilecek?! Hatta birbirimizle bağ kurmayı isteyecek miyiz?

Diyelim ki, şimdiki dönem geçecek, bu “iletişim” sitelerinin çılgınlığı: Youtube, Facebook, Twitter ve diğer her şey geçecek. Sıradaki ne?! İnsanlar sanal alandaki çöplerden bıkacak ve tüm bu çöplerin kaldırılmasını isteyecekler.

Hepsini yok edeceğiz, yine de doğada bir yerde kalacak ve içinde gerçekten hiçbir şey kaybolmayacak. Ve sırada ne var? Bomboş kalacağız. Birbirimizle bağ kurmak için büyük fırsatlarımız var ve biz bunu istemiyoruz.

Yorum: Şu anda iki eğilim açıkça görülüyor: küresel toplumdaki karşılıklı bağ ve bunun farkındalığı. Ancak bazıları teknolojinin yardımıyla, bazıları ise biyolojik evrimin yardımıyla onu arıyor.

Cevabım: Yani aynı teknoloji, sadece biyolojik. Bazıları yeni programlar yapar ve diğerleri programlar yerine erişimi doğrudan bir kişinin içine yerleştirmek ister. Fark ne?! Ben değiş tokuş edeceğimiz bilgilerin özünden bahsediyorum: buna ihtiyacımız var mı, yok mu?

Tıpkı şimdi önceki varoluş, yaşam ve bağ kurma formlarını terk ettiğimiz ve önceki yıllara artık tatmin olamayacağımız naif ve basit bir şey olarak baktığımız gibi, bu yeni teknolojilerle de tatmin olmayacağız.

Peki ya önümde dünyadaki tüm insanlarla bağ kurmak için büyük fırsatlar varsa?! Bunu istemiyorum, sadece yorgunum; işte insanlığın hissedeceği şey budur.

“Bilim Uzun Ömür Sağlayabilseydi, Neden Diye Sormamız Gerekirdi” (Medium)

İsrail Hayom‘un İbranice baskısında yayınlanan bir haberde, RAMBAM hastanesi ve Technion – İsrail Teknoloji Enstitüsü tarafından yürütülen bir araştırma, Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü A (VEGF-A) adlı bir proteinin enjekte edilmesinin, yaşlıların derisinde gençleşmenin kapısını açtığını ve hatta belki de iç organları gençleştirdiğini iddia ediyor. Bunun mümkün olduğunu ve yaşamın sonsuz olmasa da önemli ölçüde uzatılabileceğini varsayarsak, kendimize ne için diye sormamız gerekir, çünkü hayatta iyi bir amaç olmadan yaşamaya devam etmek istemeyeceğiz.

Bedenimi gençleştirecek böyle bir hap almayı veya iğne yaptırmayı umursamazdım. Hayatımın son kırk yılını, insanların hayatlarını iyileştirmelerine yardımcı olmayı umarak, bağ kurma metodunu dünyaya yaymaya adadım. Başardıklarım hakkında hiçbir şikâyetim yok, ancak dünyanın durumuna bakılırsa, yapılması gereken çok daha fazla iş var, bu yüzden çabalarımı sürdürmek için fazladan birkaç on yılı memnuniyetle karşılardım.

Bu sadece benim için geçerli değil. İnsanlığın refahını ve mutluluğunu ilerletme şansına sahip olan herhangi bir kişi, böyle bir hediyeyi istemelidir çünkü bu onun daha fazla iyilik yapmasını sağlar.

Ancak bir bütün olarak, insanların hayatlarını belirli bir sınırın ötesine uzatmak istediklerini sanmıyorum. Ne için? Altın yıllarına ulaşan insanlar genellikle hayatları ve yaklaşan son konusunda oldukça sakindirler.

Çılgınca bir gençlik pınarı arayışının tek nedeni, onu kâr için satmaktır. Belki bazı insanlar bu sonsuz yaşam pınarını bulmakla gerçekten ilgileniyorlar ama ben bundan henüz iyi bir şey çıktığını görmedim. Dolayısıyla şayet böyle bir ürün yapılsa, çok rağbet göreceğini söyleyemem.

Hiç şüphe yok ki bilim hayatı kolaylaştırabilir, bizi daha sağlıklı yapabilir ve daha uzun yaşatabilir. Ama ne için? Yüz yıldan biraz daha uzun bir süre önce, insanlar ortalama olarak yaklaşık kırk yıl yaşadılar. Şimdi iki kat daha uzun yaşıyorlar ama insanlık bundan ne kazandı? Dört kat daha fazla insan var, toprak kirlendi, hava kirlendi ve aynı şey su için de geçerli. Fazladan kırk yılımız sayesinde ne kazandık? Bir kırk yıl daha kazansak ne elde edeceğiz? İnsanlar 80 yaşında bilmedikleri neyi 120 yaşında bilecek? Ölüm korkusu, kendi başına yaşamı süresiz olarak uzatmak için bir gerekçe değildir.

Sonsuz bir hayatın anlamı yokken, ölüm korkusunun bir amacı var. Hayatın anlamını aramamızı sağlar.

Varoluş amacımızı araştırdığımızda, bunun fiziksel bedenlerimizin varlığını uzatmakla hiçbir ilgisi olmadığını görürüz. Üstelik, tek istediğimiz, sadece kendimizi düşünerek haz odaklı zevkler yaşamak olduğu sürece, hayat asla sonsuz olmayacaktır. Bir noktada, sonu gelmeyen kendini beğenmişlikten bıkacağız veya hayatın daha derin bir anlamını arayacağız ya da sadece kovalamacadan bıkacağız. İkincisi gerçekleştiğinde, tutkumuz yavaş yavaş azalır, yaşam için tadımız azalır ve sonsuzluğu garanti eden bir iksirle ya da iksirsiz, ölene kadar yavaş yavaş yok oluruz.

Hayatımız, tatminlerle doldurduğumuz bir bardak gibidir. Bardak dolduğunda, içine başka hiçbir şey giremez ve hayatımız sona erer.

Alternatif olarak, başkalarının bardaklarını doldurmasına yardım etmek istediğimizde, başkalarına canlılık akıtan kanallar haline geliriz. Bir annenin, çocuğunun, ona hazırladığı yemeğin ya da aldığı yeni bir hediyenin tadını çıkardığını gördüğünde duyduğu memnuniyeti düşünün. Annenin sevinci, çocuğununkinden çok daha yoğun ve tatminkârdır. Aslında annenin hazzı ona daha daha fazlasını vermenin yakıtını verir.

Bu sonsuz vermenin, birinin diğerine verebileceği sonsuz, dışarı taşan hazzın sınırı yoktur. Annenin çocuğu ile hissettiği gibi, biz de bunu tüm insanlıkla birlikte hissedebiliriz. Ve bu haz, sınırsız olduğu için sonsuzdur. Nasıl ki annenin enerjisi çocuğuna verdiği mutluluktan geliyorsa, vermek sonsuz canlılık ürettiği için sonsuz yaşamı doğurur. Bu sonsuzluğun anlamıdır.

Kısacası vermek, bilim adamlarının aradığı gençlik pınarıdır. Asla ölmeyen ve asla ağzına kadar doldurmayan tek şeydir.

 

Genetik Mühendisliği İnsanlığın Sorunlarını Çözecek Mi?

İnsan Genom Projesi’nin başarısının mümkün kıldığı sürekli hızlanan bilimsel gelişmeler sayesinde yakında akıl hastalıklarının nedenlerini anlamamız mümkün olacak. Ancak onları genetik olarak anladıktan sonra, şizofreni ve bipolar bozukluk gibi hastalıklar için rasyonel olarak uygun tedavileri arayabiliriz.

 “Neden”i (bir fikri) bilmek, “ne”yi (gerçeği) öğrenmekten daha önemlidir.” (James D. Watson).

Yorum: Bilim adamları bu değişikliklerin nasıl veya neden meydana geldiğini açıklayamazlar.

Cevabım: Ancak genlerde bazı düzenlemeler yaparak kendimizde gerçekten değiştirebileceğimiz şeyler de var. O sadece bedenimizin iç kısmıdır; bunun daha yüksek seviyesinde, onunla ilgili bilgilerin kodlandığı yer var. Bizim erişimimizin ötesinde bir yer değil çünkü varlığımızın egoist bir parçası olduğu için orada bir şeyleri değiştirmek bizim elimizdedir.

Öyle bir araç düşünün ki insan olarak hayvansal bedeninde kendine has özelliklerle yaratılmıştır. Bu araç, belirli bilgileri ve bir tür varoluş ve gelişme programını içermektedir. Bu programa artık erişimimiz var çünkü biz zaten belli bir dereceye kadar gelişim gösterdik,  ya iyi niyetle bir şeyler yapmak için ya da genellikle olduğu gibi kötü niyetlerle bir şeyler yapmak için içimizdeki bu büyük parçadan faydalanabiliriz.

Bir süre önce ilkel silahlardan ateşli silahlara, sonra da atom bombasına erişim elde ettik. Bunları hem zarar vermek hem de iyilik yapmak için kullanabiliriz. Burada da durum aynıdır. Önümüzde iki yol var: Ya insanlık yararına hareket ederiz ya da ona zarar veririz. Bu insanlar doğru bir anlayışa gelene dek böyle olacak.

Ama bu tamamen bir teknoloji meselesi! Ben bunda ulaşılmaz bir şey görmüyorum. Bazı hastalıkların, psikolojik ve psikotik bozuklukların nedenlerini biraz anlayabileceğiz.

Ancak elbette bu, ne insanlık olarak asıl sorunumuzu çözecek ne de varlığımızın ve hayatın anlamı sorularına cevap verecektir.  Bu sadece bedenimizle ilgili bir durum olacaktır.