Monthly Archives: Temmuz 2025

Özgürlüğe Giden Yol

Soru: Bir kural olarak, İsrail halkı çeşitli ülkeler tarafından nefret edilmiş ve kovulmuştur. Ancak bu durum Mısır’da farklı; İsrail halkı Mısır’a çekilmiş gibi mi?

Cevap: Bizler, egoizmden çıkmayı arzulayana dek ülkeden ülkeye sürgün edildik. Sonuç olarak, bizler ancak birleşmek için Mısır’dan çıkmak istediğimizde özgürleşebiliriz. Bu nedenle, sürgünün tüm safhaları boyunca bizler sadece ıstıraplar ve talihsizlikler biriktirdik, ekledik ve çoğalttık.

Bugün, birlik olmak vb. gibi, kendimizi gerçekleştirmekle yükümlü olduğumuz bir koşula ulaştık. Bu, egoizmin üzerine yükselmemiz için gerekli olan şeydir. İşte o zaman özgürlüğe ulaşacağız, İsrail topraklarına varacağız. Şu anda, hala kimseye bağımlı olmadığımız, korkmadığımız, ezilmediğimiz ve kelimenin tam anlamıyla özgür hissettiğimiz bir durumu hayal bile edemiyoruz.

Tüm Sürgünlerin Kökeni

Soru: Pesah Bayramı hakkında konuştuğumuzda neden “Mısır’dan çıkışı hatırla” diyoruz? Ne de olsa Babil, Yunanistan ve Roma gibi başka sürgünler de vardı ama bize sadece Mısır’dan çıkış hatırlatılıyor. Neden böyle?

Cevap: Mısır sürgünü tüm sürgünlerin köküdür. Diğer tüm sürgünler sanki onun üzerine yerleştirilmiş gibidir. Bu sürgün en zor ve en temel olandır. Kişi egoizmin üstüne çıkar ve ilk defa manevi dünyanın ne olduğunu, içine doğduğumuz ve var olduğumuz alma niteliği yerine ihsan etme niteliğini hissetmenin ne anlama geldiğini fark eder.

Biz dünyayı her şeyden sürekli haz almak ve fayda sağlamak isteyen duyularımızla algılarız. Duyu organlarımızdaki değişime – kendimden çıkmaya başladığımda, kendimi başkalarına verme dünyasıyla özdeşleştirdiğimde, kendimi bedenimin dışında hissettiğimde, böylece kalbim orada kaldığında – Mısır’dan çıkış denir. Diğer tüm sürgünler zaten benim dışımda gerçekleşir.

Hayatlarımızı Değiştirelim

Soru: Musa ile bugünün İsrail halkı arasında bazı benzerlikler mevcut. Musa, Yaradan ile temasta olmasına rağmen İsrail halkı ve Firavun konusunda kendinden emin hissetmiyordu. Bugünün İsrail ulusu da hala kendini güvensiz hissediyor.

Cevap: Bunun bir önemi yok. Eğer belirli bir yön varsa ve başka seçeneğimiz olmadığını anlarsak, bizi Mısır’dan kaçmaya ve Kızıldeniz’e atlamaya zorlayan koşullara rağmen yapmamız gerekeni yaparız.

Soru: Fakat siz, modern İsrail ulusunun Mısır’da olduğunu hissetmediğini söylemiştiniz. Belki belirli bir güç ifşa olmalı ya da bu süreci açıklayacak ve başlatacak biri bulunmalı.

Cevap: İşte yapmaya çalıştığımız şey tam olarak bu. Grubumuz ve organizasyonumuz, İsrail ulusuna korunmanın bir yolu olduğunu göstermek istiyor. Haydi hayatlarımızı değiştirelim! Sonuç olarak her şey sürekli kötüye gidiyor; dünya giderek daha düşmanca bir hal alıyor ve İsrail toplumu parçalanıyor ve bölünüyor. Güvenliğimiz giderek artan bir tehlikeyle karşı karşıya.

Hissettiğimiz darbeler, orayı terk etmeyi istemediğimizden beri “İsrail Ulusuna” değil, “Mısır”a geliyor yani egomuza geliyor. İçimizdeki İsrail, sürgünden kurtulmak ve yükselmek isteyen ihsan etme arzusu, bu darbeleri hissetmiyor. Egonun içinde olduğumuzda acıyı hissederiz, ancak onu terk ettiğimizde “Vebalar”dan kurtulmuş oluruz.

Soru: Ego’ya düşmemek için neler yapmalıyız?

Cevap: Yapmamız gereken tek şey birlik olmak. Bizim tüm İsrail halkını birbirine bağlayabilecek metodumuz var ve bunun anlamı tüm sıkıntılarımızdan özgürleşebilmektir.

Nahşon – Tam İnanç Niteliği

Soru: Kızıldeniz’e atlayan ilk kişi olan Nahşon ben Amminadab, insanda hangi niteliği sembolize etmektedir?

Cevap: Nahşon ben Amminadab’ın Gematria (sayısal) değeri, onun manevi durumunun saf Bina niteliği olduğunu gösterir.

Kişinin su duvarına karşı koyabilmesini sağlayan da bu niteliktir. Su, bir yandan yaşamın temeli olan yumuşak bir niteliktir ve diğer yandan Gevurot, yargı kuvveti, olarak kendini gösteren sert bir niteliktir.

Suda gizlenmiş olan sert ve yumuşak güçler ancak egoizmin üzerine çıkılarak hareket ettirilebilir. Nahşon’un bunu yapabilmesi mümkündür çünkü egoizmden kurtulmuş, Yaradan ile tam bütünlük içinde olan bir kişi için her şey bir kenara çekilir.

Dünyada hiçbir boş yer yoktur, ya alıcıdır (egoizm) ya da ihsan edicidir (Yaradan’ın niteliği). Egonun üzerine yükseldikten sonra bir boşluğa değil Yaradan’ın hâkimiyetine girersiniz, Nuh’un gemiye girerken yaptığı gibi. İşte burada da sanki bir kozanın içindeymiş gibi ihsan etme niteliğine girer ve orada var olursunuz. Nahşon’un etkisi budur. Tufan hikayesinde olduğu gibi, deniz birine zarar verir ve başka biri kurtulur.

Dolayısıyla Nuh ve Nahşon’un eylemleri, egoizmin farklı seviyelerinde meydana gelen ve gelişimin dört safhasındaki orijinal yerlerine geri dönen aynı eylemlerdir. Bu her aşamada gerçekleşir. Manevi ilerleme bundan oluşur.

Bu Yaradan’ın Planıdır

Soru: Her şeyin niyete bağlı olduğunu söylüyorlar. Eylemleri görüyoruz ve bunlar oldukça yardımsever olabilir, ancak niyetler görünür değil. Kişinin niyetini görebilseydik, ne görürdük?

Cevap: Bugün, eğer niyetlerimiz dünyada gerçekleşmiş olsaydı, o zaman dünya var olmazdı.

Soru: Bunlar niyetlerimiz mi?

Cevap: Evet, elbette.

Soru: Yani bugün niyetlerimiz yok etmek için mi?

Cevap: Kesinlikle!

Soru: Bencilce, korkunç mu?

Cevap: Başkalarının, herkesin ve her şeyin yok edilmesi.

Soru: Bu yüzden mi gerçekleşmiyorlar?

Cevap: Evet, bize güç verilmiyor.

Soru: Onlara mutlak yıkıcı olacakları için mi güç verilmiyor?

Cevap: Tabii ki.

Soru: Öyleyse bize hangi noktada güç verilecek? Ve sonra ne göreceğiz?

Cevap: Doğanın planına uygun olarak doğru niyetlere sahip olduğumuzda, bunu gerçekleştirmek için güç almaya başlayacağız.

Soru: Söyleyin bana, hangi niyetlere sahip olmalıyız?

Cevap: Yakınlaşmak, birlik olmak, bağ kurmak, doğanın en yüksek seviyesini kavramak, karşılıklı bağı, sevgiyi ifşa etmek.

Soru: Eğer bu niyet ortaya çıksaydı, bize ne açıklanırdı, ne görürdük?

Cevap: Her şeyden önce tek bir sistemin içindeyiz ve şimdiye kadar var olmak için yaptığımız çabalarımızın hepsi ters yönde, yani bu sistemi yıkma yönünde oldu.

Soru: Peki bu niyetlerimizi ortaya çıkarmak için ne yapılmalı?

Cevap: Fark etmemize, herhangi bir harekette bulunmamıza, bir şekilde bağ kurmamıza ve bunu talep etmemize fırsat vermeyen bu egoizm duvarını, tüm gücümüzle aşmaya çalışmak.

Soru: Talep etmek önemli mi?

Cevap: Evet.

Soru: Peki hangi noktada talep edeceğim?

Cevap: Gerçekten istediğinizi gördüğünüzde ama yapamadığınızda.

Soru: Yaradan’ın bunu bize doğrudan vermesini engelleyen nedir? Neden bizim çalışmamıza ihtiyacı var?

Cevap: Eğer sen talep etmiyorsan, sana bunu nasıl verebilirim? Bu zorlamak olurdu. Manevi dünyada böyle bir şey yoktur.

Soru: Öyleyse sonuç şu: Bizi “Bize bencilliğimizden çıkma fırsatını ver” diye talep edeceğimiz bir koşula mı getirmesi gerekiyor?

Cevap: Evet.

Yorum: Öyleyse sonuç şu: O bize bencilliğimizin yıkıcı, öldürücü olduğunu göstermek zorunda.

Cevabım: Ama eğer O bize gösterirse, o zaman biz basitçe var olamayız. Bunun için kendimiz çaba göstermeliyiz ve sonra çabaladıkça tam tersi koşulda olduğumuzu fark edeceğiz ve talep edeceğiz.

Soru: Yani bizim tüm görevimiz, sizin dediğiniz gibi, iyi düşünceler için, bağ için, birlik için çaba sarf etmek mi?

Cevap: Evet.

Soru: Hep böyle basit kelimeler kullanıyorsunuz. İyi düşünceler? Sonra bunu yapamayacağımızı görüp “Bize bu fırsatı ver!” diye isteyeceğiz. Plan bu mu?

Cevap: Evet.

Kızıldeniz’i Geçmenin Manevi Anlamı

Soru: İsrail halkı Firavun’dan kaçarken Kızıldeniz’in ikiye ayrılması ve halkın denizin ortasından geçmesi gibi bir mucize oldu mu?

Cevap: Tora, maddesel dünyadaki olaylardan bahsetmez. Yalnızca maneviyatımızda gerçekleşen meselelerden bahseder. Bu anlamda, “Kızıldeniz’i geçmek” denen içsel manevi bir koşuldan geçeriz.

Mısır’dan çıkış ve Mısır’ın köleliğinden kurtulmak demek, egonun kontrolünden kurtulmak demek olan “ölüm meleğinden” kurtulmaktır. Prensip olarak, bu kurtuluş yolunda “Kızıldeniz’i geçmek” denilen bir tür geçitten geçeriz. Bu, Mısır’ın sonunu, egomuzun sonunu, ondan sonra özgür bir halk olabileceğimizi simgeler.

Doğanın içinde Yaradan olarak adlandırılan benzersiz bir birlik gücü gizlidir. Birlik olmak ve arzumuza karşı birbirimize yakınlaşmak için çaba sarf ettiğimizde, bu çabalar aracılığıyla daha yüksek bir güç olan “Kızıldeniz’i bölmenin” keşfedileceği bir koşul yaratılır. Bizi egoist doğadan ihsan etme ve sevgi doğasına taşır.

Alma Arzusundan Kurtulmak

Mevcut koşulumuzdan daha önemli bir koşul yoktur çünkü manevi gelişimimizin başladığı yer burasıdır. Birinci manevi seviyeye çıkışın mümkün olduğu yer bizim durumumuzun, bizim şartlarımızın içindedir. Başka türlüsü mümkün olamaz. Herkes bu şekilde başlar. Bizlere özel bir fırsat verildi ve kendimizi sürgün hissine getirmek, Firavun’un hâkimiyeti altında tutsak olmuş ve olabilecek en kötü durumda olduğumuzu hissetmek için bize verilen tüm araçları kullanmalıyız.

Firavun, ne yaparsak yapalım, nereye dönersek dönelim, en küçük düşüncemizi, en küçük arzumuzu dahi kontrol eder. Tüm dürtülerimiz, yaptığımız her hareket ondan kaynaklanır; her düşünce ve her bilinç akışı, her arzu ve ondan kaynaklanan tüm arzular, hepsi ego tarafından belirlenir. Hangi yöne gidersek gidelim ve kötülükten ne kadar uzaklaşmaya çalışırsak çalışalım, egonun içinde kalırız.

Kişi sürgünden çıkamayacağını anlar, oysaki gerçekten çıkmak ister ve birçok girişimde bulunur, büyük çabalar sarf eder, kendini zorlar ama hiçbir şeye ulaşmaz. Kalan son gücüyle, çaresizce son haykırışını yaptığında bir mucize gerçekleşir ve Mısır’dan çıkar.

Artık ışığın etkisi altında olmanın ne demek olduğunu anlamaya ve hissetmeye başlar. Arzularının köleliğinden çıkar ve mantık üzerinde, ihsan etme niteliğinin egemenliği altında olmayı seçerek gönüllü olarak ışığa köle olur.

Kendisinin bir köle haline geldiğini, kendisini köleleştirdiğini ve özgür olmadığını bilir ancak alma arzusundan ve sürekli endişelendiği kendi benliğinden özgürdür. Başka bir otorite altındadır ve gerçekte bu otorite altında olmak istemektedir.

Egoist Mısır ile tümüyle ihsan etme arasında nötr bir durum yoktur. Kişi bir otoriteden diğerine hemen geçer, üstelik hala Mısır’dayken bile onu arzular ve özler. Mısır’daki koşula karşı hissettiği tiksinti, nefret ve reddetmenin yanı sıra, kendisini tamamen yönetmesi ve rehberlik etmesi için ışığın tam hâkimiyetini arzular.

Kendimizi içsel olarak bu şekilde hazırlamalıyız. Umarım bir şekilde buna hazırızdır ve geri kalan her şey için Yaradan işi bizim için tamamlayacaktır.

Yol Zorlaştığında

Başlangıçta, manevi yol hoş, cazip ve çekici görünür; olağanüstü edinimler, ifşalar ve manevi yükseliş vaat eder. Ancak sonra, tüm bunlar için ödememiz gereken bedeli ve kendimizi manevi seviyeye uyumlamak için neler yapmamız gerektiğini anlamaya başlarız. Böylece yol giderek zorlaşır, artık o kadar cazip değildir; aksine itici, kafa karıştırıcı ve hatta aşağılayıcı bir hal alır.

Bu süreç, Maror (acı otları) ile sembolize edilir. Gerçekten de bu süreçten geçmek kolay değildir çünkü bu, sanki tam bir karanlık içinde bir hedefi aramak,  Kral’ın sarayına doğru tehlikeli patikalarda ve dar köprülerde mücadele etmek ve bir dağa tırmanmak gibidir. Oraya ulaşmak, uzaktan minicik bir parayı vurmaya çalışmak kadar imkânsız görünür.

İşte bu yüzden algımızı keskinleştirmeli ve mantık ötesi inançla yeni bir anlayışa yükselerek, yeni bir koşula alışmalıyız. Burada yardımcı olabilecek tek şey, amacın büyüklüğü ve Yaradan’ın yüceliği konusunda kendimizi güçlendirmektir.

Aksi takdirde, manevi amaç, egoist arzumuz için önemini kaybeder. Bu yüzden, karanlık ve zorluklar arasında manevi amacın önemini geliştiremeyen ve besleyemeyen birçok kişinin bu yolu terk ettiğini görürüz.

Baal HaSulam’ın yazdığı gibi, Arvut (karşılıklı garanti) sayesinde “sadece kahramanlar” başka bir seçenek görmedikleri için bu amaca ulaşırlar. Bu, acı Maror’un zamanıdır. Sadece kendini doğru şekilde inşa edenler, içlerinde “inanç” denilen yeni bir sistem geliştirir ve kendi egoizmlerinden koparak ihsan etmeye yönelik çalışmaya başlar. Onlar sürgünden kaçacaklar ve süt ve bal akan topraklara adım atacaklardır.

İnanç Işığını Mısır Kaplarına Getirmek

Soru: Kişi, kötü düşünceler ve arzular tarafından yenildiği zaman, inancın gücüne sahip olmadığı gerçeğinden nasıl pişmanlık duyabilir?

Cevap: İşte bu yüzden karşılıklı garanti adı verilen, çevreden gelen ışığa ihtiyacımız var. Karşılıklı garanti, grup içinde ifşa olan inancın gücüdür.

Grubun kendisi henüz inancın gücüne ulaşmamış olsa da buna eğilimlidir. Bu, her bir dostumuzu etkilemek ve kolektif çabalarımızla çekilen saran ışıktan alınan ihsan etme gücünü yansıtmak için yeterlidir.

Buna karşılıklı garanti denir. Her şey iki kuvvet arasındaki iş birliğine bağlıdır; bu iki kuvvetten başka bir şey yoktur.

Biz gerçek gizliliğe karşı savaşmıyoruz; sadece inancın ışığını onun üzerine çekiyoruz. Onunla savaşmak için yapabileceğimiz başka bir şey yok. Mısır’da karanlığın giderek büyüdüğü ve sonunda tam bir karanlığa dönüştüğü gibi, gizlilik de büyümeye devam edecektir.

Kurtuluştan hemen önceki andan, 49 kirlilik kapısından çıkmaktan daha büyük bir karanlık yoktur. Bu nedenle, gizliliğin gücüyle doğru bir şekilde ilişki kurmalı ve Firavun’a saygı göstermeliyiz, zira kalbimizin tüm katılaşmasının ve hissettiğimiz kafa karışıklığının bize ilerlemek için verildiğini anlarız.

Firavun’a, gizliliğe ve kafa karışıklığına karşı çıkmak istemeyiz; sadece onların üzerine yükselmek isteriz. Bu, Mısır’ın kaplarıyla çalıştığımız ve onların içine inanç ışığını getirdiğimiz anlamına gelir.

Kaynakların Önemi

Geçmişin büyük Kabalistleri bizim için manevi bir sistem hazırladılar, tıpkı bizim bu dünyayı onu kullanabilecek bir sonraki nesil için hazırladığımız gibi. Yeni doğmuş bebekleri çevreleyen ve daha sonra gelişimleri boyunca her yıldan yıla onlara eşlik eden binlerce ayrıntıyı hayal edin.

Bir insanın büyüyebilmesi ve bu hayata doğru bir şekilde girebilmesi için ne kadar çok şey yaptık! Her aşamada onları geliştirecek, destekleyecek ve ileriye taşıyacak bir şeyler yaratmaya çalışıyoruz. İnsanlık onların doğumu için muazzam bir hazırlık yaptı. Manevi âlemde de durum aynıdır. Kabalistlerin bizim için ne hazırladıklarını hayal bile edemeyiz.

Bugün onların materyallerini alıyorsunuz ve zaten açık ve net bir şekilde yazılmış olanı başkalarına açıklamaya başlıyorsunuz ve her şey çok basit ve mantıklı bir şekilde açıklanmış olmasına rağmen neden bahsettiğinizi bile anlamıyorlar. Bu dünyadaki bitişleri, üst dünyadaki başlangıcı görüyorsunuz ve bunu onlara açıklamaya çalışıyorsunuz.

Dünyamızı ilgilendiren şeyleri bile algılamıyorlar: özgür irade, yönetim sistemi, insan davranışı, egoizmin etkisi altında insanlığın gelişimi, krizlerin nedenleri veya birbirimize bağlılığımız. Dünyada çok az insan bundan söz ediyor ve söz edenler bile bunu hissedip idrak edemiyor. Peki, kaynaklar olmadan bunu nasıl yapabiliriz? Keşke kendi hatalarımızdan öğrenebilseydik.

Yorum: Yine de birçok şeyi açıkladığınızda, tıpkı Rabaş’ın makaleleri bizim için neyse sizin metinlerinizin de gelecek nesiller için öyle olacağını düşünüyorum.

Cevabım: Belki de öyledir. Ben, bir anlamda, bu ya da gelecek nesil ile Rabaş arasında bir ara bağlantıyım.

Tabii ki, kendimi Kabalistik metinler ve insanlar arasında bir bağlantı halkası, bir adaptör olabilecek biri olarak görüyorum çünkü Baal HaSulam ve Rabaş’ın yazdıklarını açıklıyorum. Görevim, kişi ile kaynaklar arasında bir temas noktası oluşturmaktır.