Category Archives: Çiftler

Erkek Ve Kadınların İlkel Doğası

Soru: Erkekler, doğaları gereği kadınlara göre daha dengesizdir. Diyelim ki bir erkek bir kadınla tanıştı, ancak bir süre sonra ilk başta hissettiği çekim azaldı. Neden sürekli başka bir kadın ister?

Cevap: Bu, manevi kökünden kaynaklanmaktadır, çünkü o sürekli olarak doldurmak ister, ancak aynı durumun içinde hiçbir yenilik hissetmez. Kadın ise tam tersidir; arzularının %90’ını ondan, sadece %10’unu kendisinden karşıladığı için ona “bağlı” kalır. Erkek ise arzularının %90’ını kendisinden, %10’unu kadından karşılar. İşte bu şekilde aralarındaki temas aracılığıyla arzularını karşılarlar.

On Sefirot’tan dokuzu Zeir Anpin, biri ise Malhut’tur. Bu nedenle, bir kadın için bir erkeğe bağlanmak yeterlidir; bununla birlikte, hem arzuyu hem de tatmini elde eder. Ancak bir erkek için bu yeterli değildir; yeni ruhların Malhut’a girebilmesi ve ona onları doldurma fırsatı verebilmesi için Malhut’ta sürekli yenilenmeye ihtiyacı vardır. Malhut yenilenmezse, onunla herhangi bir işi kalmaz.

Aynı şey bizim dünyamızda da geçerlidir. Bir erkek bir kadında yenilik, değişim veya flört hissetmezse, hızla ilgisini kaybeder. Psikologlar ilişkilerimizi tam da bu şekilde açıklar ve yenilenmelerine yardımcı olmaya çalışır.

Günümüzde, tüm bunlar açıklığa kavuşmuş ve tamamen erişilebilir hale gelmişken, tatmin duygusu daha da kaybolmaktadır. Bir yandan bu, maddesel düzeyde yaygın bir sorundur; diğer yandan ise, farklı sorunların çözümüne gerçekten ulaşma ihtiyacına bizi yönlendirmektedir.

Bence bizim nesil tam da bunu yaşıyor. Sadece bunu yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda ilerliyor da. Yavaş yavaş, ihtiyaçlarını karşılayabileceği çok basit bir yer bulacak ve her şey daha yüksek bir düzeye geçecek.

Soru:  Peki, eğer bu yukarıdan gelen doğal, doğuştan gelen bir dürtü ise, toplum neden bir erkeği sadakatsizlikten dolayı kınamaktadır?

Cevap: Genel olarak bakıldığında, bu anlayış dinlerden, özellikle de Hristiyanlıktan kaynaklanmaktadır. Ancak önceki tüm kültürlerde durum böyle değildi.

Öte yandan, kurtuluşun tam bir özgürlükte, yani ne istersen onu yapmakta yattığını söylemiyoruz. Bir kişinin “kafasını göklerde tutması” gerektiğini ve ihtiyaçları varsa bunları normal, toplumsal olarak kabul edilebilir bir şekilde karşılaması gerektiğini söylüyoruz.

Soru:  Peki, bir kişi maneviyata yönelmişse, bu onun mutlaka “manevi” bir kadına sahip olması gerektiği anlamına mı gelir?

Cevap: Hayır, bu daha da kötü olabilir. Kişi türlü türlü içsel çalkantılar ve değişimler yaşar ve bu koşullarda her şey olabilir.

Ama asıl mesele bu değil; biz bir insanı bu şekilde değerlendirmiyoruz. Onu, kafasının nerede olduğu, hayattaki hedefinin ne olduğu ile değerlendiriyoruz, hayvani ihtiyaçlarını nasıl karşıladığı ile değil.

Bu, erkek ve kadın arasındaki temel farktır. Bir kadın sadece erkeğine ihtiyaç duyar; şunu bilmelidir: o benimdir. Temel olarak, bu doğası gereği kadına yerleşmiştir. Bu, Atzilut’un Zeir Anpin ve Malhut’undan bize bu şekilde aktarılmıştır.

Ancak bir erkeğin bu konuda özel bir bağlılığı yoktur. Eğer varsa, o da ailesi, kendi evi, çocukları ve ev halkı içindir, ancak bu, tabiri caizse, genel bir şeydir; özellikle bir kadına yönelik değildir. Bu da Atzilut’un ZON’unun üst yapısından kaynaklanmaktadır.

Yorum: Ama ilk başta, ilk tanışmada, erkekler Don Juan gibi davranırlar. Ve sonra kadınlar hep kırılırlar: erkekler neden bu kadar aşağılık?

Cevabım: Bunu hayvanlar arasında da görüyoruz. Burada farklı bir şey yok. Hayvanlar aleminde erkekler çok güzeldir. Aslanlara, tavus kuşlarına ve kuğulara bakın! Onlar tam da dişileri çekmek, onlarla temas kurmak ve onları boyun eğdirmek için bu şekilde yaratılmışlardır. Bu yüzden erkeklerin bu tür dışsal özelliklere ihtiyacı vardır.

Ve burada bir çelişki yatmaktadır, çünkü bir kadın prensip olarak bu dışsal özelliklere hiç ihtiyaç duymaz. Bir erkekte dışsal güzelliği görmez; bu onu ilgilendirmez; onu fark etmez bile.

Aksine, o bir “Herkül” yerine biraz göbekli bir erkeği tercih edebilir. Onun bakış açısı farklıdır. Bir erkeğe genetik açıdan bakar; onda potansiyel bir baba, koca, ailesinin geçimini sağlayan birini görür; onu, bir erkeğin kendini sunmak istediği kriterlerden tamamen farklı kriterlere göre değerlendirir.

Bütün bunlar manevi köklerden gelir.

Kadın Kocasını Seviyorsa

Yorum: Bir kurt, tüm hayatını tek bir dişi kurtla geçirir ve asla onu aldatmaz. Ve av sırasında kurt ya da dişi kurt ölse bile, hayatta kalan eş yerine birini aramaz ve hayatının geri kalanını yalnız geçirir. Bunu hayal edebiliyor musunuz?

Cevabım: Bizler hâlâ bundan çok uzağız.

Yorum: Hayatınız için seçim yapmayı hayal edebiliyor musunuz? Kurtlar bunu başarıyor.

Cevabım: Öğrenecek çok şeyimiz var.

Soru: Böyle bir karar verdiğinizde ne oluyor?

Cevap: Onlar için bu doğadır.

Soru: Peki ya bizim için? Böyle karar verdiğinizde ne oluyor?

Cevap: Bizim için, bizi deli eden şey egoist doğamızdır.

Soru: Ama karar verip böyle yaşadığınızda, bu bir şekilde onu ehlileştirdiğiniz, egoist doğanızı dizginlemeyi başardığınız ve hayat için seçim yaptığınız anlamına mı geliyor?

Cevap: Evet.

Soru: Ama siz diyorsunuz ki: “İnsan hayatı için seçim yapmalıdır.”

Cevap: Olması gereken budur.

Soru: Ve tutunmak mı?

Cevap: Evet, tutunmak. Ama bizim için bunun nasıl sonuçlandığını görüyorsunuz.

Soru: Dişi kurtla ilgili olarak. Erkek kurt tehlikedeyken dişi kurt onun boynunu korur, bu kendisi için de çok tehlikeli olabilir ama bunu düşünmez.

Peki, insan hayatında, bir kadının kocasını koruması, onu savunması ne anlama gelir?

Cevap: Dişi bir kurdun duygularını bilmiyorum.

Yorum: Ama biz zaten bir insandan bahsediyoruz.

Cevabım: Bir insan için bu, ona bağlı olduğunu ve bunun onun temel görevi olduğunu anladığı anlamına gelir. O hayatta ve güçlü olduğu sürece, hem kendisi hem de çocuklar korunur.

Soru: Peki, kocasını seven bir eş ne demektir?

Cevap: Kocasını seven bir eş, ona kötü bir şey olabilecekse, bunu hiçbir tereddüt duymadan onunla paylaşmaya hazır olduğuna inanır.

Akıllı Telefonlar Mı, Çocuklar Mı?

Soru: Akıllı telefonlar günümüzde dünyayı fethediyor; herkes cep telefonlarına bakıyor. Ancak akıllı telefonlara bakmanın bir başka tarafı daha var: sonuç olarak ebeveynlerin çocuklarına olan ilgisi azaldı.

Bir ebeveyn çocuğuna ne kadar ilgi göstermeli ve çocuk, ebeveynin kalbinin onunla olmadığını hisseder mi?

Cevap: Modern ebeveynler çocuklarına ne verebilir? Gerçek şu ki, giderek daha büyük bir egoizme batıyoruz. Çocuğa karşı hislerimiz eksik, hatta birbirimize karşı daha da eksik. Bu yüzden kendimizi çocuklara dayatmamamız daha iyi. Tek yapmamız gereken çocuklar için iyi oyunlar, her türlü faydalı program icat etmek. Henüz çok fazla yok.

Soru: Bu nereye varacak? Ne tür çocuklar yetiştireceğiz?

Cevap: Çocuklar zaten sanal bir alanda büyüyor; artık bizim dünyamızla pek ilgilenmiyorlar. Gelecek nesil sürekli bu alanda olacak, sanal dünyadan alışveriş yapacak, sanal dünyadan öğrenecek, her şeyi sanal dünyadan yapacak. Bir insan ve bir ekran olacak.

Doğanın böyle bir eyleminin, kesinlikle haklı olduğuna inanıyorum; doğayı eleştiremeyiz. Bizler sadece varoluşumuzun her döneminde içimizde ortaya çıkanı nasıl doğru bir şekilde kullanacağımızı düşünebiliriz.

Soru: Çocukların içinde şimdi ne ortaya çıkıyor?

Cevap: Kendilerine bir dünya kurma imkanı içlerinde ortaya çıkıyor. Kendi dünyaları! Yani insan, hayvansal bedeninin kendisine dayattığı dünyadan, manevi bedeniyle kendisi için yaratacağı dünyaya yavaş yavaş ilerliyor ve bu dünyada var olacak. Ve bu dünya tamamen her şeyi içerecek.

Doğanın bizi nasıl geliştirdiğini gözlemlememiz yeterli. Ve doğa bizi çok ilginç bir şekilde geliştiriyor; bize yavaş yavaş kendimiz için yeni bir gerçeklik yaratma ve içinde var olma fırsatı veriyor.

Soru: Çocuk, bu gerçeklikte ne görmek ve hissetmek isteyecek?

Cevap: Çocuk, bilinçaltında buna bir çekim, ona doğru bir hareket, bir dürtü hissedecek. Ve yeni gerçekliğe doğru hareketleri onu yavaş yavaş yeni nitelikler edinmeye zorlayacak.

Bir sonraki aşama, çocuğun bir program nedeniyle değil, kendisi değiştiği için bu dünyada var olmak isteyeceği bir aşama olacak. Şimdilik sadece bir ara aşamadan geçiyoruz.

Ama doğa bizi ileriye doğru yönlendirdiği ve içimizdeki tüm bu hareketlere, isteklere ve dürtülere neden olduğundan, bir sonraki aşamalar öyle olacak ki, bilgisayar aracılığıyla yeni bir sanal dünya inşa ederek, aniden bu doğaya doğrudan girebilmek için kendimizi de değiştirmemiz gerektiğini hissedeceğiz. Çizdiklerimizin, yarattıklarımızın ardında, aslında bizim için çizilmemiş başka bir dünya var.

Bunun için süper bilgisayarıma yeni programlar yüklememe gerek yok. Kendimi biraz yeniden programlamam gerekiyor ve o zaman gerçekten de yeni dünyada var olacağım.

İşte, varacağımız yer orası. Ama belki de henüz bu nesilde bile değil.

Ayna İlişkiler

Soru: Erkek ve kadın arasındaki ilişki hakkında konuşurken, “ayna ilkesi”nden bahsettiniz. Buna göre, ben egomu eşime yansıttığım için onda kendimin bir yansımasını görüyorum. Bu ne anlama geliyor? Eğer kocamın bana değer vermediğini düşünüyorsam, bu benim kendime değer vermediğim anlamına mı geliyor?

Cevap: Neden ondan daha fazla takdir bekliyorsunuz? Özünde, bu tatmini gerektiren şey sizin egoizminizdir. Peki, egoizmin üzerine çıkıp bu tür taleplerde bulunmazsak ne kazanırız?

Birincisi, bunu yaparak partnerimiz tarafından değersizleştirildiğimizi hissetmeyeceğiz. İkincisi, bu sayede yeni bir nitelik kazanırız. Saygı ve güç talebi, tam tersini ortaya çıkarır: belirli bir egoist niteliğin üstesinden gelip onu aşmaya başladığımda, onun tam tersi bir nitelik kazanırım. Bu, bana yeni bir araç, dünyaya karşı yeni bir tutum kazanmamı sağlar.

Örneğin, daha önce partnerimden ilgi ve saygı talep ediyorsam, şimdi taleplerimde daha mütevazı olurum. Sonuçta, objektif olarak baktığımda, onun bana gayet normal davrandığını anlarım; sadece egoizmim beklentilerimin çıtasını yükseltmiştir. Öyleyse kabul edelim ve egoist taleplerimizi azaltalım.

Eşimin dikkatli, anlayışlı olmasını ve verdiği sözleri tutmasını isterim; ev işleriyle ilgili her şeyde bitmek bilmeyen “suçlamalarına”, ilgi alanlarımı ihmal etmesine, sevgi ve ilgi göstermemesine son vermek isterim. Sonuçta, yıllar geçtikçe koca, karısını arayıp nasıl olduğunu sormaya daha az vakit ayırıyor, onunla daha az ilgileniyor. Dolayısıyla, şikayetlerimi azaltırsam, şikayetlerimi saymaz ve kendim üzerinde çok çalışırsam – çünkü bu benim için hala çok önemli – o zaman aramızdaki eski, bozulmuş bağı ortadan kaldırırım.

Abartılı taleplerin üstesinden gelir ve partnerimle, tıpkı bir annenin çocuğuna olan sevgisi gibi, sevgiyle ilişki kurarım. Çabalarıma rağmen onun tarafında hâlâ “suç” olsa bile, “Sevgi tüm suçları örter” ilkesine bağlı kalırım.

Partnerimin de bizim derslerimizin çerçevesine katılmış olduğunu göz önünde bulundurarak, ona nasıl yardımcı olabilirim? Ona bir örnek veririm ve onda da aynı karşılıklı ilişkiye hazır olma isteği uyandırırım. Böylece, burada yeni bir hayata davet vardır. Esasen, partnerimden yeni bir tutum almak için kendimi açarım. Ve bu tutumu egoistçe değil, aksine, burada önemli olan ikimizin de egoizmin üzerine çıkarak ilişkimizi karşılıklı olarak geliştirmemiz ve birbirimizi desteklememizdir.

Örneğimle partnerimin egoizmin üzerine çıkmasına yardımcı olurum. Çaba gösteririm, doğal, temelsiz, egoist dürtülerimizin üzerine çıkarsak hayatın ne kadar güzel olacağı hakkında onunla konuşurum. Ve sonuç olarak, karşılıklı örnek ve karşılıklı destek bizi yukarı taşır.

Dahası, artık her birimiz dünyaya doğru, mantıklı ve boyun eğmeye hazır bir şekilde bakarız. Tekrar tekrar, dünyayı kendimle karşılaştırdığımda mükemmel bir şey olarak görürüm. Yeni bakış açısı, onu mükemmel bir doğa olarak görmemi sağlar. Artık sadece partnerimle ilgili değil, tüm dünya benim aynam olur.

Bu, bir tür psikolojik eğitim, en üst düzeyde psikolojik bir metottur ve kişinin gerçekliğe, dünyaya, aileye ve partneriyle ilişkilerine dair yeni bir algıya yükselmesini sağlar; bu, daha önce sahip olmadığımız bir algıdır.

Elbette bunu önce ailede uygulamalıyız ve sonunda yeni bir dünya, yeni ilişkiler kuracağız. Ve burada karşılıklılık şarttır. İkimiz de, iki egoistin içlerinde gelişen egoizmi doğru bir şekilde kullanmaya çalıştığı küçük bir “laboratuvar” gibi bir şeyi temsil ettiğimizi anlamalıyız. Bizim neslimizde egoizm o kadar büyüdü ki her şeyi mahvediyor ve biz onu bir kaldıraç olarak kullanıp hayatın devam etmesini sağlayacak sağlıklı ilişkiler kurmak istiyoruz. Aksi takdirde bizi sadece yıkım bekliyor.

Neden Bir Çocuk Yük Hâline Gelir?

Soru: Eskiden insanlar tanışır, aile kurardı. Çocuk sahibi olmak mutluluktu. Size garip bir soru sorayım: Çocuk sahibi olmanın ebeveynler için mutluluğu neydi?

Cevap: Geleceklerini çocukta görmek.

Soru: Peki bu böyle mi olmalı?

Cevap: Evet, elbette. Çocuklar doğmalı ve aile soyunu devam ettirmelidir.

Soru: Bugün bu durum ortadan kalkmış gibi görünüyor. Birdenbire, birçok çift için çocuk bir yük haline geldi. Neden?

Cevap: Egoizmimiz bizi böldü, birbirimizden uzaklaştırdı, herkesi kendi köşesine sıkıştırdı ve hepsi bu.

Soru: Peki egoizmin buna neden ihtiyacı var?

Cevap: İşleyişi bu şekilde. Egoizmimiz, yalnızca kendimize odaklandığımızda ve yalnızca ona hizmet ettiğimizde bundan fayda sağlar.

Yorum: Ve egoizmimiz, bize en yakın ve en değerli olan şeydir; biz ise onun bize yük olduğunu söylüyoruz.

Cevabım: O en yakın ve en değerli olan değildir. Ona yük diyoruz çünkü içimizdeki gerçek “çocuğumuz”la ilgilenmemize engel oluyor!

Soru: Yani bu “ben,” yani egom, en yakın ve en değerli olan mı?

Cevap: Evet.

Yorum: Nerelere geldik! Merak ediyorum, sonra ne olacak?

Cevabım: Daha da kötüleşecek. Herkesin kendi köşesine çekilip kimseyle konuşmak istemediği bir hâle geleceğiz. Hepsi bu! Sadece pizza ve kola ya da başka bir şey sipariş edeceğim.

Soru: Peki sonra ne olacak? Sürekli insanlığı bir çıkmaza doğru sürüklüyoruz.

Cevap: Bu bir çıkmaz. İnsanlık kendi çıkmazını görmeli. Ama bunun gerçekten bir çıkmaz olduğu netleştiğinde, işte o zaman bu çıkmazdan bir uyanış doğacak, böyle devam edemeyeceğimiz anlaşılacak.

Soru: Bundan önce bir uyanış olamayacağını mı düşünüyorsunuz?

Cevap: Hayır, bence bu idraka ulaşmalıyız. Başka bir deyişle, savaşlar, ayaklanmalar, şiddetli patlamalar olmamalı, fakat umutsuzluk ve çıkmazın açık bir farkındalığı olmalı. O zaman düşünmeye başlayacağız: “Ne yapmalıyız?” Ve sonra hatırlayacağız: “Dur, bir zamanlar Kabalistlerden bir şey duymuştum.”

Soru: Evet, rafımda bir kitap var, kaydedilmiş bir video var, vs. Yani bakıp düzeltmeye doğru ilerlemeye başlayacaklar mı?

Cevap: Bundan eminim.

Soru: O hâlde biz de sürekli olarak bunu damlatmalı, raflara, bilgisayarlara koymalı mıyız?

Cevap: Kesinlikle! Başka seçeneğimiz yok.

Soru: Hep aynı sonuçlara varsak bile mi?

Cevap: Fark etmez. Büyüyen ve gelişen küçük bir çocuğunuz varsa, ona ne yapması gerektiğini ve nasıl düzgün davranması gerektiğini söylemeye devam etmek zorundasınız. Onu kendi hâline bırakamazsınız.

Boşanmaların Ana Sebebi

Soru: Dört aylık bebeğiyle Seul’den Kaliforniya’ya uçan Koreli bir kadınla ilgili bir hikâye okudum. Uçuştan önce tüm yolculara 200 küçük çanta dağıtmış.

Çantaların içinde kulak tıkaçları, şekerlemeler ve bir not vardı: “Merhaba, ben Joon Woo, dört aylık bebeğim, annem ve büyükannemle Amerika’ya uçuyorum. Bu benim ilk uçuşum ve ağlayabilirim. Annem sizin için şeker ve kulak tıkacı hazırladı. Benim yüzümden çok gürültülü olursa lütfen onları kullanın. Lütfen bana kızmayın. Özür dilerim ve teşekkür ederim.”

Sonuç olarak, bu çocuk, Joon Woo, harika bir şekilde davrandı ve 10 saat boyunca uyudu.

Annenin yani Koreli kadının başkalarına karşı tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cevap: Bu kesinlikle övgüye değer.

Soru: Lütfen söyler misiniz, burada hangisi daha büyük bir rol oynuyor: ulusal bir özellik mi yoksa yetiştirilme tarzı mı?

Cevap: Bence bu daha çok ulusal bir özellik. Onları yeterince iyi tanımıyorum ama bana öyle geliyor ki, başkalarını rahatsız etmemek gibi bir özellikleri var.

Soru: Bu bir insanda geliştirilebilir mi ve geliştirilmeli mi?

Cevap: Geliştirilebilir ve geliştirilmelidir de. Ama bu görevi kim üstlenecek?

Soru: İşte burada şöyle bir soru var: “Ama yargıçlar kim?” Yani, “Öğretmenler kim?”

Cevap: Evet.

Soru: Öyleyse öğretmenlerin bu niteliği geliştirmek için onu tam olarak somutlaştırmaları gerekir.

Neden bazı insanlar başkalarını rahatsız etmekten rahatsız olurken diğerleri tam tersini söylüyor: “Neden beni rahatsız ediyorsun?” Bu neden böyle oluyor?

Cevap: Bu yetiştirilme tarzına bağlıdır. Her birimizin dünyaya farklı gözlerle bakmaya ne kadar istekli olduğumuza bağlıdır.

Soru: Başkalarını rahatsız etmek istemeyen gözlerle. Bunun yerine her zaman rahatsız edilme gözüyle mi bakıyorum?

Cevap: Elbette.

Soru: Dünyanın çoğu böyle mi? “Rahatsız ediliyorum.”

Cevap: Doğal dünya kendi egoizminden bakan dünyadır.

Soru: Boşanmaların nedenini bu Koreli kadın örneğinden yola çıkarak düşünürsek, başkalarının bizimle rahat etmesini önemseseydik boşanma olmazdı diyebilir miyiz?

Cevap: Evet.

Soru: Peki boşanmaların temel nedeni nedir?

Cevap: Sadece birbirimizi anlamıyor olmamız.

Yorum: Yani, ben senden rahatsız oluyorum ve…

Cevabım: Evet. Kendimi sizin yerinize koyamıyorum.

Soru: Koreli kadın örneğinden yola çıkarak savaşların nedenini sorabilir miyim? Eğer bir ülke başka bir ülkenin rahat yaşamasını önemseseydi, savaşlar olmazdı. Böyle fantastik senaryolar…

Peki hangi durumda bir savaş meydana gelir?

Cevap: Bir taraf diğer tarafı anlamayı reddettiği zaman.

Soru: Bu hiç sona erecek mi? Bu Koreli kadın gibi eğitilebilir miyiz ve yavaş yavaş…

Cevap: Umarım öyle olur. Ancak bu, insana çok ciddi yatırımlar gerektiriyor.

Soru: Eğitime mi? Tamamen maddi yatırımları mı yoksa manevi yatırımları da mı kastediyorsunuz?

Cevap: Ciddi emek ve para yatırımı. Mümkün olan her şeye.

Soru: Hiç kimse bunu yapmaya karar verecek mi?

Cevap: Bence öyle, çünkü eninde sonunda başka seçenek kalmayacak. Bana öyle geliyor ki şu anda bunun gerçekleşebileceği bir geçiş dönemindeyiz. İnsanlara öyle bir eğitim verilmeli ki kendilerini değiştirme ihtiyacı hissetsinler.

Soru: Söyleyin bana, bu gerçekleşecek mi? Buna yaklaşıyor olabileceğimizi söylüyorsunuz. Bu acı, ıstırap yüzünden mi olacak, yoksa ilerideki bir ışıktan gelen anlayış sayesinde mi olacak?

Cevap: Acı ve ıstırap yoluyla.

Yorum: Hâlâ buna inanıyorsunuz.

Cevabım: İnanıyorum… Ben bir materyalistim.

Soru: Bir materyalist. Yani esasen darbeler yoluyla mı?

Cevap: Evet, sadece darbelerle!

Çifte Çalışma

Soru: Eğer kocam ve ben birbirimizi “öldürmek” istiyorsak, bu ilerlediğimizin mi yoksa tam tersine düştüğümüzün mü bir işaretidir?

Cevap: Her halükarda hem dünyevi hem de manevi seviyelerde bunun üzerine çıkmanız gerekir. Birbirinizi “öldürmek” istemenin ne yararı var?

Kocanıza kendinizi aşabileceğinizi inadına gösterin; bırakın kıskansın. İki kişi Kabala çalıştığında, önemli bir ilerleme kaydedebilirler, ancak bu hem grup içinde hem de eşle birlikte çifte çalışma gerektirir. Eş, başka bir grup gibidir.

Dikenlerle Dolu Bir Eşle Yaşamayı Öğrenmek

Yorum: Bülbül her gece bir güle şarkı söylermiş. Bir gün gül sormuş: “Neden bana şarkı söylüyorsun?” Bülbül cevap vermiş: “Çünkü sen çok güzelsin.” Gül düşünmüş ve şöyle demiş: “Ama ben seni dikenlerimle, sivri uçlarımla dürtüyorum.” “İşte senin güzelliğin bu,” demiş bülbül, “Dikenler olmasaydı bu kadar güzel olamazdın.”

Cevabım: Belli ki bülbül…

Soru: Aşık mı?

Cevap: Evet, şarkı söyleyebiliyor ve ıslık çalabiliyor.

Soru: Lütfen söyleyin, dikenler neden güzellik katar? Neden bülbül için güzelliğini arttırırlar?

Cevap: Çünkü o seviyor.

Soru: Diken batırılmayı seviyor mu?

Cevap: Seviyor ve bu nedenle dikenleri bile seviyor.

Soru: Yani aşkın gözü kör mü?

Cevap: Kör değildir, her şeyi eşitler.

Soru: Sizce dikensiz, sürekli sevgi ve dostluk içinde bir evlilik mümkün mü?

Cevap: İki aptal bir araya gelir ve nasıl yaşayacaklarına bir şekilde kendi aralarında karar verirlerse, elbette hayal kurabilirler.

Soru: Ama hayat dikenlerle devam eder mi?

Cevap: Evet, kesinlikle.

Yorum: Yani siz böyle yaşamanın imkânsız olduğunu düşünüyorsunuz.

Cevabım: Hayır, elbette değil. Biz ne için yaşıyoruz? Dikenlerle nasıl yaşanacağını öğrenmek için yaşıyoruz. Eğer herkes egoistse, o zaman ne olabilir? Kendilerini barışçıl ve bilgece yaşamaya zorlamanın daha iyi olduğunu anlamak için özel bir bilgeliğe sahip olmalıdırlar.

Soru: Dikenlerin üstünde mi?

Cevap: Dikenlerin üstünde.

Soru: Ama dikenler olmak zorunda mı?

Cevap: Evet.

Soru: Lütfen bana dikenli bir eşi nasıl seveceğimi söyler misiniz? Dikenleri var, sizi aşağılıyor. Bu sizin için böyledir. Sizi aşağı çekiyor ve sizinle alay ediyor. Bu nasıl olabilir? Ancak siz bunun hala mümkün olduğunu söylüyorsunuz.

Cevap: Onu anlamak zorundasınız. Onun belli bir çocukluğu, belli bir yetiştirilme tarzı ve karakter özellikleri vardı. Bence bu şekilde iğnelenmeye konsantre olmamalısınız.

Soru: Bu nedenleri anlamak bana ne kazandıracak? Acı içindeyim.

Cevap: Hayır, tüm bunların onun kontrol edemediği doğal tepkileri olduğunu anlamaya başlayacaksınız.

Soru: Her şeyi sevgiyle örtebilir miyim? “Sevgiyle örtmek” dedikleri şey bu mu?

Cevap: Evet, sevgi bütün kusurları örter.

Soru: Lütfen bize söyleyin, yapay olarak “dikenler” yaratabilir miyiz? Sizin de dediğiniz gibi “dikensiz” bir çifti ele alalım. “Dikenleri” canlandırabilir miyim?

Cevap: Evet.

Soru: Sevgiyi arttırmak için mi?

Cevap: Bunun için bilge olmanız gerekir.

Soru: Siz buna bilgelik mi diyorsunuz?

Cevap: Eğer biri diğerinin zayıflığını, bu zayıflıkların aralarında daha büyük bir temasa yol açması için kullanırsa, bu bilgeliktir.

Soru: Yani daha fazla temas kurabilmemiz ve aramızdaki sevginin bir şekilde artması için bir tür “diken” ortaya koymak istersem, tüm bunlar gerekli midir?

Cevap: Elbette.

Soru: Genel bir soru soracağım. Biz genellikle her şeyi küresel düzeye kadar açıklıyoruz. Kişinin bir ülkede yaşadığını merak ediyorum. Bu ülke vergilerle, savaşlarla, yoksullukla, her türlü aşağılanmayla her zaman insanlara dikenlerini batırıyor. Ama kişi orada yaşamaya devam ediyor ve buranın güzel olduğunu, burayı sevdiğini ve buranın onun vatanı olduğunu söylüyor. Bu nedir?

Cevap: Yani onu seviyor. Yani her şey görünüşte öyle olsa bile o böyle hissediyor.

Soru: Bunu hissediyor mu?

Cevap: Evet, her şeyin kötü, iğrenç, zalim ve benzeri olduğunu hisseder; yine de derinlerde ona bağlıdır ve onu sever.

Soru: O zaman sevgi kavramını tekrar açıklayabilir misiniz? Şimdi “seviyor” dediniz. Bu ne anlama geliyor?

Cevap: Sevgi, her şeye rağmen, biriyle diğeri arasındaki tüm ilişkilerde – bu bir erkek, bir ülke, bir kadın, bir aile, ne olursa olsun fark etmez – sevgi, başka bir kişinin modülüne değer verdiğiniz zamandır. Matematikte artı mı eksi mi olduğunu hesaba katmadığınız zamanki gibi.

Soru: Bu şekilde yaşamak mümkün mü?

Cevap: Bazen bunun mümkün olduğunu görüyorum. Ve buna aşk deniyor.

Pek Çok Şey Kadına Bağlıdır

Rabaş,  “Ortaklık” makalesinde bir erkeğin çalışması gerektiğini yazıyor. Tıpkı eskiden hayvan avlamaya gittiği gibi, bugün de para kazanmaya gidiyor ve kazancını eve getiriyor.

Soru: Çok çalışmak erkeklerin doğasında mı var yoksa kazanmayı ve aileye para getirmeyi mi seviyorlar?

Cevap: Bu eşe bağlıdır; onu nasıl hazırladığına, nasıl uğurladığına ve döndüğünde nasıl karşıladığına. Bu çok önemlidir ve kazancı bile etkileyebilir.

Bir Kadının Kalbine Giden Yol

Kabalist bir ailede, kadın kocasını sadece yiyecek kalorileriyle değil aynı zamanda arzularıyla da doldurur ve kocası da onu manevi çalışmasıyla doldurmalıdır.

Arzu yemek yoluyla aktarılır. Rabaş inanılmaz derecede gelişmişti; ailede neler olup bittiğini yemekten anlayabiliyordu.

Soru: Bir kadın, bir erkeği onun için pişirdiği yemeklerle kendisine bağlayabilir mi?

Cevap: Elbette. Bir erkeğin kalbine giden yolun midesinden geçtiğinin söylenmesi boşuna değildir.

Soru: Peki bir kadının kalbine giden yol nedir?

Cevap: Sadece kişinin tutumundan geçer. Başka bir şey değil. Ona sevgi ve şefkat gösterin. Eşler sadece aynı alanda bulunmamalı, ruhen ve bedenen birbirlerine bağlı olmalıdır.