Category Archives: Sevgi

İnsan Kendini Sevmeye Zorlayabilir Mi?

Rabaş, “Alıcıların Ödülüne Dair” adlı makalesinde, yasaklanmış şeyler olduğunu; ihsan etme amacıyla alınamayacak ama gerekli olduğu için izin verilen şeyler olduğunu ve ayrıca, ihsan etme amacıyla alınamayacak, emirlerin yerine getirilmesiyle elde edilen şeyler olduğunu yazmaktadır.

Buna ek olarak, izin verilen şeyler ve emirlerin yerine getirilmesi yoluyla alınan, ihsan etme amacıyla alınabilecek şeyler vardır. Kişi, performansının seviyesine göre bir ödül alır.

Peki, bu ödül nedir? Ödül, kişinin form eşitliğine ulaşmasını sağlayan eylemi en uygun şekilde gerçekleştirmesi anlamına gelir. Neden o zaman form eşitliğinin amaç olduğunu söylemiyorlar da amacın ihsan etmek amacıyla almak olduğunu söylüyorlar? Çünkü sonuç bize bağlı değildir. Sonuç, Yaradan’ın kanunundan gelir, oysa eylem bize bağlıdır.

Bu, Rabaş’ın sevgi hakkındaki soruyu açıklamasına benzer: Buna müdahale edemediğimiz halde, nasıl olur da kendimizi Yaradan’ı sevmeye veya “komşunu kendin gibi sevmeye” zorlayabiliriz? Kalbimi birini sevmeye nasıl zorlayabilirim?

Bizim dünyamızda bu, çaba göstererek başarılabilir — birine kendimi adadığımda, ona değer verdiğimde, onu önemsediğimde. Bu, bir çocuğu büyütmek için evine alan ve ona yatırım yaptığı için onu tamamen kendi çocuğu gibi gören insanların örneğinde açıkça görülür.

Ona yatırım yapmadan önce, ona karşı hiçbir sevgi hissetmiyorlardı — ne doğal, içgüdüsel sevgi, ne de doğanın üstünde bir sevgi. Ancak kendilerinden bir parçayı ona yatırdıktan sonra, o, onlar için çok önemli hale gelir, çünkü onun içinde olan kendilerinden bir parçayı severler ve bu sevgiden çocuk için bir sevgi doğar.

Aynı şey bizim için de geçerlidir: Almak ve onu birisine aktarmak arzusunda olduğumuzda, aramızda bir bağ oluşur. Ve maneviyatta, tamamen yabancı birini, ihsan etme amacıyla sevmek istediğimizde (almak amacıyla değil, çünkü o zaman hayvansal bir duygudan bahsediyor oluruz), bu farklı bir yasadır, çünkü şöyle denir: “Efendin Tanrını sev.”

İhsan Etme İle Özdeşleşmek

Yaradan’ın benim sevebileceğim bir görüntüsü, bir formu yoktur. Onun formu, onun yasasıdır, haz verme yasasıdır. Bu ihsan etme formunun kendini kıyafetlendime şekli, benim sevmem gereken ve kendimi özdeşleştirmem gereken şeydir. Buna Yaradan’ı sevmek denir. Bunu nasıl yapabilirim?

Mucizevi güçler kullanarak çeşitli Segulot’u uygulayarak Yaradan’ı sevebileceğinizi söylerler. Segula nedir? Sonuçla doğrudan bir bağı olmayan bir çaba sarf etmeyi içerir; sonuç, ihsan etme niteliğine duyulan sevgidir.

Bu eylemler, yalnızca üst güç tarafından gerçekleştirilebilecek bir sonuca yol açar. Yani, bunları gerçekleştirirseniz hem nicelik hem de nitelik olarak yavaş yavaş büyük bir güce dönüşürler. Ardından, bu yasaya uygun olarak, sizde ihsan etme arzusu doğar ve bu koşulu sevmeye başlarsınız. Bu, Yaradan’ı sevmektir.

Kabalistik Sürü Yasası

Soru: Anne kurt ava çıktığında, bakıcılar onun yavrularını gözetir ve onlarla oynar. Sürüdeki yavrulara karşı tutum en şefkatli şeydir. Her yetişkin, onlarla yiyeceklerini paylaşmaya, onlarla oynamaya ve onlara avlanma veya hiyerarşi kurallarını öğretmeye her zaman hazırdır. Kurt sürüsünün bu kadar birleşik ve etkili olmasının nedeni tam da budur.

Bu bir yetiştirme süreci mi? Bu bütün toplumun sadece kendi çocuklarına değil, başkalarının çocuklarına da bakmaya başladığı bir süreç mi? Kendi çocuğumdan nasıl kopabilirim? Burada, başkasının çocuğuna baktığım, bütün sürünün ona baktığı söyleniyor. Bu hangi durumda mümkün olabilir?

Cevap: Hepinizin tek bir bütün olduğunuzu anladığınızda. Bunlar Kabalistik ilkelerdir.

Soru: Kesinlikle! Bu olmadan yok olurum, değil mi?

Cevap: Evet.

Soru: Komşumun çocuğu benim için kendi çocuğum kadar mı önemli?

Cevap: Evet.

Soru: Bu bir insan için çok gerçekçi görünmüyor. Ama böyle olmalı, değil mi?

Cevap: Elbette böyle olmalı!

Sevmek Ve Sevilmek

Soru: Kişinin sevildiğini hissetmesi neden çok önemlidir?

Cevap: Bunun nedeni, kişinin sosyal bir varlık olması ve hepimizin Adam HaRişon adı verilen tek bir sistemden gelmemizdir, bu sistemde tek bir kalple, hep birlikte tek bir arzuda var olduk. Birbirimize bağlıydık ve evrim süreci boyunca birbirimizden uzaklaştıktan sonra bile hâlâ içsel bir güçle birbirimize bağlıyız.

Çevrenin bir insan üzerindeki bu kadar güçlü etkisi nereden geliyor? Zira kökümüzde, doğamızın en derininde, fiziksel olarak uzak olsak da tek bir kaynakta, tek bir koşulda, tek bir arzuda birbirimize en sıkı şekilde bağlıyız.

Ben doğa tarafından böyle yaratıldım ve bu nedenle başkalarının benim hakkımda ne düşündüğü ve söylediği benim için çok önemlidir. Bu küçük çocuklar için bile geçerlidir.

Soru: İnsan için hayatta en önemli şey, sevildiğini hissetme arzusudur. Neden?

Cevap: Çünkü çevrenin insan üzerindeki etkisi çok güçlüdür.

Doğam gereği, bir hayvan olarak fazla bir şeye ihtiyacım yoktur, ailem ve çocuklarım için biraz yiyecek, bir barınak yeterlidir. Ama var olmak için gerekli olanların ötesinde bir şey elde etmek istediğimde, toplumun gözünde tanınmak, sevilmek, saygı görmek, zengin ve zeki olmak uğruna hayatımı mahvederim.

Yıllardır büyük bir ev, özel bir araba almak için çalışıyorum. Peki, neden tüm bunlara ihtiyacım var? Çünkü bu, çevrenin gözünde saygı görüyor. Başka bir deyişle, çevremin kölesiyim.

Soru: İnsan birini sevdiğinde, bu onu çok doldurur. Bir insana bu kadar derinden nüfuz eden daha güçlü bir duygu yoktur. Birine âşık olduğunda neden kendini iyi hissediyor? Neden bu şekilde yaratıldık?

Cevap: Soru farklı şekilde sorulabilir: Neden hem sevilme hem de birini sevme ihtiyacı duyuyorum? Bu doğamızdan gelir, içimizde çevreyle ilişkilerimizi hissetme, onlardan sevgi alma ve onları sevme arzusu vardır.

Soru: Benim de onları sevmem, benim için neden önemli?

Cevap: Bu, üst kökten kaynaklanır. Biz bu şekilde yaratıldık ve bizi doğuran, besleyen doğanın üst gücünden bir izlenim alırız; aynı şekilde evden, ebeveynlerden ve aileden de. Bu yüzden benim de birini sevme arzum vardır.

Bu, dünyaya karşı olan tutumumdur; çünkü aksi halde kendimi, benim de nefret ettiğim nefret dolu insanların arasında var oluyormuş gibi hissederim. Kendi evlerinde bile sevgi hissetmeyen insanlar vardır ve onların ne kadar yanlış ve kötü şekilde büyüdüklerini görürüz. Anne babalarından, ailelerinden ve çevrelerinden sevgi görmeyen bu insanlar, bu eksiklik yüzünden yozlaşmış bireyler haline gelirler.

Ve bu doğadan gelir. Biz, izole bir şekilde var olabilecek yaratıklar değiliz. Genç hayvanların bile annelerinin sevgisine ve sürülerinin yardımına ihtiyaç duyduklarını görürüz.

Soru: Hiç sevgi hissetmemiş bir insan, başkalarına sevgi verebilir mi?

Cevap: Hayır, böyle biri ne sevgi verebilir ne de sevgi alabilir. Böyle biri çok mutsuz, eksik bir varlıktır ve var olması bile zordur.

Soru: Farz edelim ki yüz yıl sonra robot ebeveynlere sahip bir çocuk doğacak. Bu ebeveynler onunla ilgilenecek, ona kraliyet sarayındaymış gibi her şeyi sağlayacaklar fakat sevgi hissi hariç. Bu çocukta ne eksik olacak?

Cevap: Her şey! O, kendisinin her şeyle dolduğunu hissedemeyecektir. O, bu tutumdan yoksun kalacaktır çünkü bizler, Adem denen bir sistemden geliyoruz ve bu sistemde hepimiz içsel olarak tek bir beden gibi birbirimize bağlıyız. Eğer aramızda herhangi bir bağ hissetmezsek, kayboluruz. Doğa bizi desteklemez ve var olamayız.

İnsan Nefret Ettiği Birini Nasıl Sevebilir?

Soru: Nefret, anladığım kadarıyla, benim doğal halim. Nefret ettiğim kişiyi sevme arzusu bana nereden gelecek?

Cevap: Yukarıdan, Yaradan’dan, yalnızca O’ndan.

İçinizde, başkalarına karşı sevginin gerçekten ortaya çıkmasını istediğinizde, onu talep etmeye başlayacaksınız ve o da ortaya çıkacaktır.

Çünkü başkalarına karşı sevgi gösterme niyetinizde, tamamen bu niyetin içinde, Yaradan’ın size zıt niteliğini yani O’nun sizi nasıl sevdiğini hissetmeye başlayacaksınız. Ve başkalarına olan karşılıklı sevginiz ve Yaradan’ın size olan sevgisi birbirini tamamlayacak, birbiriyle kaynaşacak ve birbirini dolduracaktır.

Bu, üst dünya denilen koşuldur.

Sadece Sevgi, Hepsi Bu Mu?

Soru: İnsan, karşısındakini değiştirmeye çalışmadan nasıl bir ilişki inşa edebilir? Benim doğal koşulum, başkasını bana uyacak şekilde değiştirmektir. Bunu nasıl yapmam? Tüm savaşların, tüm kavgaların, her şeyin kökü budur.

Cevap: Sadece sevgi, hepsi bu.

Ve yine ilk soruya geri dönüyoruz. Hayatımızdaki en önemli şeyin, bizi anlayan, yardım eden, seven ve değer veren birinin yanında olmak olduğunu anlarsak, buna çok ama çok değer vermeli ve bunun için her şeyi feda etmeliyiz.

Yorum: Böylece, kendisi için koşullar talep eden tüm “ben”imi pratik olarak feda ediyorum. Ve şöyle diyorum: “Sevmeyi öğrenmek istiyorum.”

Cevabım: Evet, bu kişiyi sevmeyi öğrenmek istiyorum çünkü onunla birlikte olmak istiyorum. Hepsi bu. Ve o da aynı şekilde hissediyorsa bu çok iyi. O zaman bu gerçekten muazzam, karşılıklı ve çok sıra dışı bir duygudur.

Soru: Aslında şu an sadece çiftlerden bahsetmiyorsunuz, astlardan, üstlerden ve devletlerden de bahsediyorsunuz değil mi?

Cevap: Pratik olarak, evet. Her şeyden önce bu durum parlamalıdır, “sevmeyi öğrenme” durumu.

Yorum: Bu o kadar sıcak ve güzel geliyor ki insan oraya varmak istiyor!

Cevabım: Bu geliştirilmelidir. Ancak ne yazık ki böyle bir geliştirme mevcut değildir. Ve yaşlandıkça ve anladıkça, bunun için artık gücümüz kalmaz. Bu nedenle, genç nesle yaklaşıp onlara bir şeyler aktarmaya çalışmak başarılı olmaz. Onlar bizi reddeder, biz deneriz, ancak yakınlaşma gerçekleşmez. “Keşke gençler bilseydi, yaşlılar yapabilseydi.”

Soru: Yani herkesin yara bere alması gerektiğine mi inanıyorsunuz? Öyle ya da böyle, onsuz yapamaz mıyız?

Cevap: Bu tüm çalışmalarda, okullarda yoğun bir şekilde gösterilmelidir. Genel olarak, insanlara bu öğretilmelidir. Her yaşta. O zaman tüm toplum bu yaklaşımla dolacak ve bu yaklaşım havada uçuşacaktır. Ve o zaman sevmek mümkün hale gelecek.

Sevgi Ve Nefret Arasında

Soru: Bir keresinde tüm hayatımızın sevgi ve nefret arasında geçtiğini söylemiştiniz. Peki, bu iki duygu birbirine nasıl bağlıdır?

Cevap: Nefret olmasaydı sevgi de olmazdı. Eğer bir şeyi arzulamasam ve ondan tatmin hissetmesem, o zaman onu sevdiğimi nasıl hissedebilirim ki?

Sevginin ölçüsü, niteliği ve derinliği her zaman nefretin ölçüsüne, niteliğine ve derinliğine bağlıdır.

Nefret, bir şeyi reddedip onu kendimden uzaklaştırmak istemem ya da ona sahip olmadığım için derinden acı çekmemdir. İlişkilerimizin tüm çeşitliliği bu yelpazede yer alır. Gerçekte, hayattaki her şey yalnızca nefret ettiğim ve sevdiğim şeyler olarak ikiye ayrılır.

Bizler haz alma arzusuyla yaratıldık. Bu nedenle, haz alma arzumu olumsuz etkilediği için nefret ettiğim ve kendimi uzaklaştırmak istediğim şeyler var ve haz alma arzumu olumlu etkilediği için sevdiğim ve yakınlaşmak istediğim şeyler var. Tüm hayatım bu iki kutup arasındadır, benim için iyi olanla kötü olan arasında, kötü hissettiren şeyden nefretle iyi hissettiren şeye duyulan sevgi arasında örülmüştür.

Belki de neyin iyi neyin kötü, neyin haz almaya değer neyin değmediğini yeniden değerlendirmek için kendimizi yeniden eğitmeliyiz. Bu anlamda eğitim, çekici ve hoş görünene ve nahoş veya zararlı görünene karşı tutumumuzu yeniden şekillendirmek anlamına gelir.

Bu değişim, neyi sevip neyden nefret edeceğimiz gibi basit bir sorunun ötesine geçmemizi ve bunun yerine şu soruyu sormamızı sağlar: Ne doğru, ne yanlış? Sonuçta, sevdiğim bazı şeyler aldatıcı ve zarar verici çıkarken, içgüdüsel olarak reddettiğim bazı şeyler doğru ve nihayetinde faydalı olabiliyor. Onlara dikkat etmeli, onlara yaklaşmalıyım ve beni gerçekten iyiliğe yönlendirdiklerini keşfedeceğim.

Başka bir deyişle, içgüdüsel veya kültürel olarak edindiğim iyi ve kötü (sevdiğim ve nefret ettiğim) anlayışıma göre yaşamamalıyım, Bunun yerine ona rasyonel bir sorgulama eklemeliyim: Gerçekten iyi ve gerçekten kötü nedir? Hoş veya nahoş hissettiren şeyin perspektifinden değil, iyi veya kötü olarak deneyimlemeye değer olanın daha yüksek perspektifinden. Dolayısıyla, artık iyi ve kötüyü kişisel zevklerimle veya doğal çekim veya itmeyle değil, içgüdülerimin ötesinde mutlak iyi ve mutlak kötüyle tanımlayacağım.

Bu mümkündür çünkü insan sosyal bir varlıktır. Neyin iyi neyin kötü olduğunu yalnızca kişisel hislerimizle değil, aynı zamanda çevrenin etkisiyle de belirleyebiliriz. Sonuçta, çevremizdekilere ihtiyacımız vardır: bize saygı duyabilirler veya tam tersine bizi utandırabilirler. Çevrenin etkisine maruz kaldığımız için, bir zamanlar sevdiğimiz şeylerden nefret etmeyi öğrenerek değerlerimizi tamamen değiştirebiliriz.

Örneğin, bir zamanlar keyfine göre düşüncesizce davranan birini ele alalım. Sonra, çevresinin etkisiyle, başkalarının ona saygı duymadığını, hatta özensizliği veya görgüsüzlüğü nedeniyle onu küçümsediğini fark eder.

Toplumun etkisinin güçlü olduğunu ve olumlu ya da olumsuz olarak keskin bir şekilde hissedildiğini düşünerek, değişmek ve kendini düzeltmekten başka seçeneği olmadığını hisseder. Başkalarını ihmal etmesinin kendisine zarar verdiğini görmeye başlar ve bu nedenle davranışlarını ve tutumlarını düzeltmek için çaba harcar. Bunu yaparken değerlerini de yeniden şekillendirir.

Sevdiklerimizi ve nefret ettiklerimizi bu şekilde dönüştürebiliriz.

Neden Sevgi İçin Çabalarız?

Soru: Sevgi, herkes sevmek, sevilmek, sevdiği bir işte çalışmak, sevdiği yerleri ziyaret etmek ister. İçimizde sevmeye doğru muazzam bir dürtü vardır. Şahsen, tüm hayatımız boyunca sevgiyi aradığımızı, sevilmek istediğimizi hissediyorum.

Neden sevginin peşinden koşuyoruz, neden bu güçlü duyguya bu kadar çekiliyoruz?

Cevap: Çünkü biz yaratılan varlıklardan başka bir şey değiliz ve doğamız haz alma arzusudur. Bu arzuyu tatmin eden şey, hissettiğimiz hazdır. Her insan ne için çabaladığına, nerede boşluk hissettiğine ve neyin onu doldurduğuna bağlı olarak sevgiyi deneyimler.

Balıkları severim, annemi severim, çocuklarımı severim, güneşi severim, serinliği, sıcaklığı severim, her ne olursa olsun. Eğer çabaladığım şeyle doluysam, arzumu tatmin ediyorsam, buna, o anda beni mutlu eden şeye sevgi derim.

Önceden bildiğim, alışkanlıktan veya doğam gereği sevdiğim şeyler vardır çünkü yaratılışım budur. Kendimi alıştırdığım şeyler de vardır ve onları da severim.

Sonuç olarak, hayatımızda sevgi dediğimiz şey, arzumu tatmin ettiği için uğruna çabaladığım hazla tatmin olmaktır. Arzumun tatmin edildiği hissine de sevgi diyoruz.

Örneğin, balık severim. Bu, onu yemek istediğim ve tabağımda duran balıkla kendimi doyurabileceğim anlamına geliyor.

Soru: Yine de, maddi sevgiden çok insan sevgisine doğru çabalıyoruz…

Cevap: Sevgi, neyi sevdiğimize yani bizi neyin tatmin ettiğine bağlı olarak birçok seviyeye sahiptir. Kişinin tatmin olma ihtiyaçları vardır ve Kabala bilimi bunları bir arzu ve istekler merdivenine göre ayırır. Bu merdiven yiyecek, seks ve aile arzularıyla başlar. Ardından zenginlik, onur ve bilgi arzuları gelir.

Özünde, tüm arzu ve isteklerimiz bu altı tür arzuya dahil edilebilir. Bir tür doyum için çabalıyorsam, bu onu sevdiğim anlamına gelir. Dahası, sadece doyumun kendisini değil, kaynağını da severim; bu da bana haz verdiğinden benim için önemli hale gelir.

Hayatımızı böyle inşa ederiz. Ve tüm hayatımız nefret ve sevgi arasında geçer.

Sevgi – Yaşamın Kaynağı

Soru: Sevgi insana ne verir?

Cevap: Sevgi insana, onu canlandıran içsel bir ışıltı verir. Yaşam.

Ama sorun şu ki, sevgi aramızda ifşa etmemiz gereken çok daha derin bir ilişkidir.

Bu, bir insanın içsel eğilimlerine göre ortaya çıkan, doğası gereği ona aşılanan veya yetiştirilme yoluyla edinilen duygularla ilgili değildir. Öncelikle doğru değerleri ifşa etmeliyiz; gerçek sevgi denen şeyin ne olduğunu, karşılıklı nefret ve karşılıklı reddetmenin doğası içinde, ne ölçüde var olduğumuzu ve eğer öyleyse, hayatın kaynağı sevgi olduğuna göre, sevgiye ulaşmak için ne yapılması gerektiğini anlamalıyız.

Soru: Sevginin ne olduğunu ifşa etmeli miyiz?

Cevap: Hayatın sırrını ifşa etmeliyiz. Bu sır sevgiyle bağlantılıdır. Çünkü sevgi olmadan devamlılık yoktur.

Eğer cansız seviyede, artı ve eksi arasında bir çekim, bitkisel seviyede moleküller arasında birleşme ve ayrılma olmasaydı, canlı bedenler arasında böyle hesaplamalar, gelişim seviyesine bağlı olarak birinin diğerinden nefret etmesi veya sevmesi olmasaydı, hayvansal ve insan seviyesinde bir annenin çocuğuna duyduğu sevgi hissi olmasaydı, bunlar olmadan doğa gelişmez, en basit hücre bile var olmazdı.

Her şey sevgi ve nefrete, çekme ve itme gücüne göre var olur. Bu iki kuvvet dengelenmelidir.

Bu nedenle, Kabala bilgeliğinde “Sevgi tüm günahları örter” denmesi tesadüf değildir. Yaratılışın merkezinde yer alan bu iki temel kuvvet birbiriyle dengelenmeli ve ardından aralarında uygun ve kademeli bir gelişim sağlanmalı, ta ki hem sevgi hem de nefret sonsuz oranlarda gelişinceye kadar. Ve bu şekilde, gelişimimizin hedefi olan sonsuzluk dünyasını, hakikat dünyasını edineceğiz.

Bu nedenle sevginin gerçekte ne olduğunun açıklığa kavuşturulması için hâlâ bir yol bulmamız gerekiyor; çünkü sevgi yaşamın kaynağıdır.

Sevgi Nedir Ki?

Soru: İnsanlık tarihi boyunca aşk hakkında birçok şarkı bestelenmiş ve birçok harika aşk romanı yazılmıştır. Öte yandan, aşk birçok trajediye ve savaşa da yol açmıştır. Aşk hakkında çok şey söylenmiştir. Belki de aşk, insanın en yüce duygusudur. Aşk nedir?

Cevap: Aşk, bir kişinin birine veya bir şeye karşı özel bir tutumudur. Denizi, müziği, hoş kokuları vb. severim. Buna da aşk denir.

Neden severim? Çünkü bana haz verir. Denizi, müziği, kokuları, gökyüzünü severim. Bana haz veren şeyleri severim. Tersine, bana acı veya sorun veren şeylerden nefret ederim. İnsanlara ve hayvanlara karşı duyulan sevgi veya nefret budur.

Bana haz veren şeyi sevip, bana acı veren şeyden nefret etmek “egoist sevgi”dir. Bizler hayvanlar gibiyiz; bizim için iyi olanı severiz ve bizim için kötü olan şeylerden uzak dururuz. Buna sevgi denir. Yani, bu bir nesneye duyulan sevgi değil, içimde uyandırdığı hisse duyulan sevgidir.

Örneğin, bir arkadaşımla karşılaşıyorum ve bana boşandığını söylüyor. “Ne oldu?!” “Aşk bitti.” Bu, aşkın birbirimizden haz alabildiğimiz ana kadar var olduğu anlamına gelir. Bugün bile doktorlar, eşler arasındaki aşkın 2-3 yıl içinde kaybolduğunu söylüyorlar.

Bu, Kabala bilgeliğinin bahsettiği sevgi değildir. Kabala bilgeliği, sevgiyi, birini veya bir şeyi kullanmaktan haz alan kişinin egosunun üzerinde bir şey olarak ele alır. Sevgi, iki seviyede inşa ettiğimiz bir şeydir.

Aramızda tartışmalar ve hatta nefret, yani birbirimizle anlaşmazlıklar içerebilecek bir ilişki seviyesi vardır. Aynı zamanda, bu anlaşmazlıkların üzerinde, “sevgi” denen özel bir bağ kurarız.

Bizler, bunun üzerinde çok çalışıyor, çabalıyor ve inşa etmek için zaman harcıyoruz. Buna “sevgi tüm günahları örter” denir. Bu, sevginin tam olarak aramızdaki günahların, anlaşmazlıkların üzerinde inşa edildiği anlamına gelir.

İki insan, ancak bu şekilde birbirleriyle bağ kurabilir ve böylece aralarındaki bağ: iyi, güçlü, sağlıklı ve gerçekten insani olur. Bu bağ, onların egoist olduklarını ve yarın yine bir anlaşmazlık yaşayabileceklerini, ancak yine de bağlarını güzel ve nazik hale getirmek için çalışmaya devam edeceklerini anlayan insanlar arasındadır ve buna “sevgi” denir.

Bu, cinsel çekicilik, alışkanlık veya bugün benim için iyi olan, ancak yarın tam tersi olabilecek bir şey üzerine inşa edilen sevgi değildir.

Aksine, bu, insanlar arasındaki sevgidir: bir erkek ve bir kadın, çocuklar, bir ulus içinde veya bir grup insan arasındaki sevgi. Ancak tüm bunlara rağmen, birbirimizden haz almaya dayalı bir şekilde davranmayız, yani birinden haz aldığımız için onu sevmeyiz. Sonuçta bu, hayvansal seviyede bir davranış olurdu.

İnsan seviyesinde, birbirimizden aldığımız her şeyin – hazlar veya tam tersi – ötesinde, aramızda sevgi bağları kurarız, hatta hoşlanmadığım alışkanlıkları nedeniyle diğerinden nefret edebilecek noktaya bile gelebiliriz. Yine de onu sevmek zorundayım, örneğin, aynı ulusa ait olduğumuz için.

O zaman, bu dünyanın seviyesindeki – fiziksel, ulusal vb.-  alışkanlıklar konusunda da birbirimize nasıl daha yakın olabileceğimiz üzerinde çalışırız.

Başka bir deyişle, sevgi, birbirleriyle bağlanmak zorunda oldukları ve bu bağı seçtikleri için, birbirleriyle bağ kuracak insanlar arasındaki ilişkide en yüce değerdir. Sonra onlar bunun üzerinde sürekli çalışırlar.

Bu nedenle, “sevgi tüm günahları örter” denir. Aramızda “günahlar”, çeşitli anlaşmazlıklar vardır ve bunların üzerinde sürekli sevgi inşa ediyoruz. Dahası, anlaşmazlıklar ne kadar fazla olursa, bunların üzerinde sevgi o kadar güçlü olmalıdır.

İnsanları bu şekilde eğitmeliyiz. O zaman tüm dünya, tüm insanlık üzerinde sevgi şemsiyesini açabileceğimiz bir duruma gelebileceğiz. Sevgi tam olarak budur. Aksi takdirde, bu sadece bedeniniz için iyi olan bir şeyi sevdiğiniz, fizyolojik bir sevgidir; bu hayvansal sevgidir, oysa insan sevgisi, beni diğerinde mutsuz eden her şeyin üzerinde inşa edilir. Beni diğerine bağlı kalmaya zorlayan bir neden, daha yüksek bir değer vardır.

İkimiz de, normal şartlarda ülke, hayat ve diğer her şey konusunda her türlü anlaşmazlığımız olduğunu biliyoruz, ancak her halükarda, farklı olmamıza ve yapımızın farklı olmasına rağmen, birbirimize bağlı olmamız gerektiği sonucuna varıyoruz.

Bu bağı, sevgimizi, yavaş yavaş, adım adım, fiziksel bedenlerimizin ötesinde, aramızdaki bağda birlikte ulaşmamız gereken üstün hedefimize dayanarak inşa ediyoruz.