Monthly Archives: Ağustos 2025

Gönüllülerde Tükenmişlik

Yorum: Psikologlar, hayırseverlik faaliyetlerde bulunan gönüllü çalışanların, diğer herkesten daha fazla tükenmişlik yaşadığını gösteren çok ilginç bir çalışma yaptılar. Duygusal, fiziksel ve zihinsel tükenmişlik stresten kaynaklanır. Genellikle “merhamet yorgunluğu” denilen şeyden muzdariptirler.

Cevabım: Bu, kişinin kendi egoizminin üzerinde bir şey yapma konusunda tamamen güçsüz olması nedeniyle olur. Kişi egoistçe, özgecil eylemlerinin başarılı olmasını ister, ama sonunda başarılı olmazlar. Sonuç olarak, hepsinden nefret etmeye başlar.

Önünde bir duvar görür ve özgeciliğin taleplerinin kendi egoizmine, doğasına ne kadar zıt olduğunu görür. Ve bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktur.

Soru: Öyleyse, tükenmişliğe yol açmayacak gerçek hayırseverlik nedir?

Cevap: Gerçek hayırseverlik, kişinin dünyayı mükemmelliğe ulaştırmak amacıyla, dünya için çalışması ve bu mükemmelliğin ne olduğunu tam olarak anlamasıdır.

Soru: Peki bu mükemmellik nedir?

Cevap: Bu yalnızca insanlar arasındaki birleşmede mümkündür. Bireylerde ve uluslarda birlik duygusunu, birleşme niteliğini biriktirerek ve geliştirerek gerçekleşir. Bu tür büyük çaplı girişimlere ise şimdiye kadar neredeyse hiç tanık olmadık.

Yorum: İnsanlar sürekli birilerine karşı birleşiyor. Ama siz, dünyanın birliği için birleşmeleri gerektiğini söylüyorsunuz.

Cevabım: Evet, bu şimdiye kadar hiç olmadı ve işte bu, gerçek hayırseverliktir.

Sonsuzluk Dünyasından Bize Uzanan Bir Kablo

İyi bir çevre, Rav ve dostlardan oluşur. Eğer bir öğrenci, alttakinin GE’sinin (Galgalta ve Eynaim), üsttekinin AHP’ına bağlanması gibi, öğretmene bağlı kalmazsa, yani kendi içinde keşfettiği en saf noktasında, kalpteki noktasında kendini iptal etmez ve bu noktayı öğretmene, yani öğretmenin görüşlerine ve ruhuna bağlamazsa, o zaman kişinin yaşam ruhunu alabileceği bir yeri yoktur. Kişi, manevi gen olan Reşimo’yu geliştiren güçten yoksun olacaktır.

Bu mesele son derece açıktır: Ya böyle bir bağ vardır ya da yoktur. Ve bunların çoğu, yukarıdan gelen yardıma ve manevi şansa bağlıdır. Bu, dışsal koşullar tarafından değil; kişinin içsel çabaları ve ruhunun köküyle ilgili çeşitli faktörler ve bu ruhun içinden geçtiği yargı tarafından belirlenir.

Eğer öğretmenle bir bağ yoksa, o zaman Şamati 25 “Kalpten Gelen Şeyler” de yazıldığı gibi; Kişi, dünyayı erdem tarafına mahkûm edecek bir güce sahip olamadığı sürece, ona boyun eğdirirler, onların arzularına karışır ve kesilmeye götürülen bir koyun gibi onların ardından sürüklenir. Başka bir seçeneği yoktur; çoğunluğun talep ettiği her şeyi düşünmeye, heves etmeye, istemeye ve talep etmeye mecburdur.

Bir insanın buna karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur. Sonsuzluk dünyasından, Kabalistler zinciri aracılığıyla inen manevi bir kanalın sonu gibi olan öğretmene fiziksel olarak yakın olsa bile, bu kanala bağlanmazsa manevi besin alamaz ve dolayısıyla gelişemez.

Geçmişte, bir öğretmenin tek bir öğrenciyi yetiştirdiği durumlar vardı. Ancak genel olarak, öğretmen grubun merkezine bağlanarak, öğrencilerine grup aracılığıyla yönelir.

Grup, öğretmen için daha alt düzeydeki manevi varlıktır. Grubun merkezine bağlanabilen öğrenci, gruba karşı kendini iptal edebilme ve arkadaşlarla bağ kurma gibi iki temel koşulu yerine getirdikten sonra, bu merkez aracılığıyla öğretmene bağlanabilecektir.

Öğretmene, Rav (yüce) denir çünkü o, öğrencilerle olan ilişkisinde üst Partzuf, üst derecedir. Bir öğrenci kendini grubun merkezine doğru iptal ettiği ölçüde, diğerleriyle olan bağ yoluyla, öğretmenin düşüncesini ve manevi edinimini içine çekebileceği bir kap alır.

Ancak bu iptal, ruhun ve kalbin derinliklerinden gelerek, manevi yola ve kişinin egoizmi üzerindeki otoriteye dair her şeyde tam olmalıdır.

Kutsallık İle Klipa Arasındaki Ayrım

Soru: Bizler, kutsallık ile Klipa arasındaki ayırımı yapabilir miyiz? Yoksa bizim çalışmamız, bu ayırımı yapması için Yaradan’ı çekmek mi?

Cevap: Her zaman Yaradan’ı dâhil etmeliyiz; Aksi takdirde, nerede olduğumuzu, hangi yöne gittiğimizi veya bizi neyin etkilediğini doğru bir şekilde hissedemeyiz.

Yani, kendi çabalarımızın ortasında, bize neyin daha iyi, neyin daha kötü olduğunu gösteren ve bir grup Kelim’i diğerinden nasıl ayıracağımızı öğreten Yaradan’ın gücü olmadan, kim olduğumuzu, neyden yapıldığımızı ya da gerçekte neye ulaşmak istediğimizi ayırt edemeyiz.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 104

Böylesi Bir Koşulda Dinlenme Nasıl Mümkün Olabilir?

Özgürce, hiçbir sınırlama olmadan hareket ettiğimizde buna dinlenme denir. Bir çocuğa “Otur ve hareket etme” derseniz, hayal kırıklığıyla dolacaktır. Çocuklar sanki hayatları ellerinden alınıyormuş, sanki ölüme mahkûm edilmişler gibi hissederler. Bundan, dinlenmenin, hiçbir kısıtlama olmaksızın, gerçekten arzuladığımız şeyi yapmak anlamına geldiğini anlarız.

Bu ne zaman olur? Tüm kaplarımız ıslah olduğunda. Kaplarımızla herhangi bir şey yapabildiğimizde, bir dinlenme koşuluna ulaşırız. Öncesinde, tek bir durum bile ıslah edilmemiş kalsa, bu zaten çaba, gayret ve mücadeleye yol açar. Bu artık dinlenme değildir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 103

Dinlenme Durumu Nedir?

Maneviyat, ışık hızının ötesinde var olur. Sürekli hareket halindedir; sadece hareket halinde değil, aynı zamanda sürekli bir ivme halindedir. Maneviyatta sabit bir hız; sıfır hız yani tamamen durma olarak kabul edilir. Yalnızca olumlu veya olumsuz, hızlanma veya yavaşlama gibi hız değişiklikleri algılanır.

Bu kavramı bu dünyanın çeşitli yönlerinde de gözlemleyebiliriz. Bir kap sürekli olarak hazla doluysa, hiçbir şey aldığını hissetmez. Yeni bir kap, ek bir arzu ve dolayısıyla ek bir haz olmalıdır. Daha fazla arzu daha fazla hazza yol açar; daha az arzu daha az hazla sonuçlanır.

Ancak öncekiyle sonraki arasında bir ayrım olmalıdır. Önceki on saat sürdüyse, tüm bu saatler tek bir an olarak algılanır. Değişmeyen tek bir an gibidir. Bir milyon yıl veya bir saniye olsun, aynıdır.

Bu nedenle, maneviyatta mutlak bir dinlenme durumu, aslında bir hız değişikliğidir. Bu hızın kendisi bizim için hiçbir şey belirlemez. Her ıslah sürecimizde bunu öngörür ve sürekli değişime hazır kalırız. Bu, ıslahın sonudur. Islahın sonuna “ebedi huzur” denir. Bazıları bunu yanlışlıkla ölüm olarak düşünür. Genel olarak, bizim dünyamızda bu, öbür dünyanın ölülerin meskeni olduğu yaygın bir düşüncedir.

Bu nedenle, kendimizi hiçbir sınırlama – tüm kısıtlamalar, tatminler, gizlenmeler ve ifşalar –  olmaksızın kabul edebildiğimiz bir duruma, dinlenme durumu dendiğini anlamalıyız. Gerçek dinlenme sınırsızdır. Böyle bir durumda, artık çaba yükü altında değilizdir. Hiçbir şey bizi istediğimiz gibi hareket etmekten alıkoyamaz.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 102

Sonunda, Bir Düşüş Koşulundan Nasıl Çıkarız?

Bir düşüş koşulundan, onun içinde kalarak, koşulumuzu derinlemesine fark ederek ve onu bize çalışmanın harflerini getirecek koşullardan biri olarak kabul ederek çıkarız.

Harfler nelerdir? Bunlar, daha sonra, ıslahın sonunu (Gmar Tikkun) algıladığımız kaplardır; bu, zaten içinde bulunduğumuz bir durumdur, ancak onu hissetmek için gerekli kaplardan yoksunuzdur. Ein Sof (sonsuzluk) dünyasını ve ıslahın sonunu hissettiğimiz eksik kaplar, biri “düşüş” olarak adlandırılan iki uç noktayı içerir.

Düşüş, gerçeklikle bağın tamamen kopması anlamına gelmez. Aksine, o durumun farkına varmak ve o anda bir zayıflık ve ayırt etme eksikliği olduğu gerçeğini kabullenmektir. Bu duruma anlayışla girersek, ondan mümkün olan en fazla ayırt etme gücünü elde ederiz. Kendimize uzun süredir karanlıkta kalmış ve karanlığın içinden görmeye, yönümüzü bulmaya, gölgeleri ve nüansları ayırt etmeye çalışan biri gibi davranırız.

Yine de, düşüş koşulundayken, yükseliş koşundayken yaptığımız gibi çalışamayız. Bu, sadece beklememiz gereken ve kendimiz için “Şimdi yatacağım” diye karar vermemiz gereken en düşük seviye durumları ifade etmez. “Yatmak”, “kök” veya “cansız” durum olarak adlandırılan, içsel koşulumu ifade eder. Bu durumda bile çeşitli idrakler vardır. Başka bir deyişle, tam ölü durumuna kadar, her belirli durum, “ölüm” olarak adlandırılan çeşitli idrakler içerir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 101

Hareket Ve Dinlenme

Çaba, bir yükseliş hissettiğimizde ortaya çıkar ve bu hissi yoğunlaştırmak, farkındalığı artırmak ve maneviyat anlayışımızı derinleştirmek için onu sonuna kadar kullanırız. Bu şekilde, mevcut tüm araçları kullanarak maneviyata dair kavrayışımızı güçlendiririz. Yukarıdan en ufak bir fırsat bile verildiğinde, kendi çabamızı sarf etmemiz gerekir.

Düşüş sırasında çaba göstermek zordur ve yükseliş sırasında kendi gücümüzle çaba sarf etmeyiz. Buna karşılık, bize bir yükseliş verilir ve böylece bir uyanış yaşarız. Eğer bize bir yükseliş verilmezse, o zaman bir uyanış yaşamayız. Öyleyse kendimizden ne katıyoruz? Önemli olan çabanın miktarı değil, bize sunulan fırsatlardır. Yükseliş koşulundayken, manevi sezgilere sıkıca tutunma ve tüm gücümüzle onlara tutunma, onları daha derinlemesine kavrama ve tanıma fırsatına sahip oluruz. Bu ayırt etmelere mümkün olduğunca kendimizi kaptırmalıyız ki, bir düşüş gerçekleşse bile, asla düşüş yapmamaya çalışsak bile, Reşimot’u (manevi kayıtlar, izlenimler) ve daha önce olduğundan farklı bir seviyede olan bir anlayışı yanımızda taşıyalım.

Başka bir deyişle, bizim için bir pencere açılır ve bu pencereye ne kadar derinlemesine dalacağımız bize bağlıdır. Dolayısıyla, tüm çalışma yükseliş sırasında gerçekleşir. Bir düşüş sırasında, bazen tıpkı bir denizaltında belirsiz bir şey olduğunda beklememiz gerektiği gibi, sadece batmalı, “okyanus tabanına uzanmalı” ve beklemeliyiz.

Karışıklık genellikle bir seviyeden diğerine geçiş yaptığımızda ortaya çıkar. Bu geçiş sırasında, önceki seviyede sahip olduğumuz anlayışı kaybederiz, ancak bir sonraki seviyeden henüz yeni bir anlayış edinmemiş oluruz. Bu yüzden kafamız karışır ve başımıza ne geldiği hakkında hiçbir fikrimiz olmaz.

Böyle durumlarda, kendimizi dizginlemekten başka yapacak bir şey yoktur. Gerçek bir düşüş yaşandığında, cansız seviyedeki çerçevenin içinde kalarak kendimizi olabildiğince korumamız gerekir. Ancak yükseliş sırasında kendi çabamızı arttırmamız ve gaza gerçekten basmamız gerekiyor.

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 1

 

Soru: 2017’de Irma Kasırgası, Karayip adaları üzerinde şiddetleniyordu; Atlantik tarihinde o zamana kadarki en güçlü kasırgaydı. Kasırga hızla Florida’ya yaklaşırken, yıkım ve sel tehdidi nedeniyle halkın tahliyesi duyuruldu.

Aynı zamanda, binlerce mil batıda durum tam tersiydi; kuraklık ve yoğun sıcaklar vardı ve bu da büyük orman yangınlarına yol açtı. Doğaya ne oluyor?

Cevap: Herkes çevreyi korumaktan, doğal dengeyi korumak için doğayı olduğu gibi korumamız gerektiğinden bahsediyor. Doğada biri diğerini yutar ve böylece belirli bir denge korunur. İnsan gelip bu dengeyi bozduğunda, bu durum hayvanları ve bitkileri etkilediğinde, dünya bile çatlamaya ve kurumaya başlar.

İnsanlar her zaman doğayı korumamız gerektiğini, sanki insan doğadan ayrıymış ve cansız maddeler, bitkiler ve hayvanlar arasındaki doğru şekli ve dengeyi korumak zorundaymış gibi düşünmüşlerdir. Son 50-60 yıldır çevre korumaya büyük önem verilmiş ve bunun bize iyi bir yaşam sağlayacağına inanılmıştır.

Ancak Kabala bilimi bunun yanlış bir yaklaşım olduğunu söyler. Doğa, tam da kendisiyle dengede olmayan insan yüzünden dengesini kaybeder. Bunun sebebi doğayı kirletmesi, ağaçları yakması, toprağı sürmesi veya su pompalaması değildir.

İnsan aynı zamanda genel ekosistemin bir parçası olmalıdır. İnsanlık, tıpkı doğanın tamamı gibi değişmeli ve bütünleşmeli, ekosistemin cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyeleri arasında bize tahsis edilen hücreyi işgal etmeli ve doldurmalıdır.

Yani, insanın kendisini düzeltmekten bahsediyoruz. Ama kimse bundan hiç bahsetmedi. Herkes asıl meselenin cansız, bitkisel ve hayvansal doğayı bozmamak olduğunu ve her şeyin yoluna gireceğini düşünüyordu. Tüm çabalar bunun için harcanıyor, tüm kuruluşlar sadece daha az petrol yakmaya ve çevreyi daha az kirletmeye odaklanıyor. Peki ya insan?

Genel doğaya bütünsel bir yaklaşım eksikliğimiz, onun en büyük dengesizliğine kendimiz sebep oluyoruz. Aslında tek sebep insanın doğaya karşı olumsuz tutumu değil, genel sisteme dahil olmayışıdır.

Genel sistemde, bireyin ve genelin eşit olduğunu belirten özel bir yasa vardır. Bu, düzeltilmemiş tek bir bireyin gücünün, yıkıcı eylemlerinin bile değil, içsel tutumunun tüm sistemi mahvetmeye yeteceği anlamına gelir.

Birey ve genel eşittir, hepimizin irademiz dışında kendimizi bulduğu bütünleşik bir sistemde olmanın zor bir koşuludur. Sonuçta, sistemle dengemi bir gram bile bozmak için en ufak bir haksızlık yapmam yeterlidir, ancak sistemin bütünselliği nedeniyle, mikroskobik ihlalimle milyonlarca kat daha fazla zarar üretirim.

Ne de olsa, benim gramım, sistemin her bir unsuruna dahil olanla çarpılır. Dolayısıyla zarar geneldir.

Bireysel ve genelin eşit olduğunun sıfır veya %100 anlamına geldiğini ve ikisinin arasında hiçbir şeyin olamayacağını henüz anlamıyoruz. Fakat doğanın, sistemine gerçek ve bütünsel katılımımızı gizlediği bir şekilde gelişiyoruz.

Bu yüzden doğa üzerinde çok fazla etkimiz yok. Merhametli bir yargıç gibi, bizi gelişim seviyemize göre değerlendiriyor. Doğa bizi korumasaydı, yalnızca kendimizin değil, tüm evrenin tamamen yok olma noktasına ulaşırdık.

Belirli bir koruyucu tampon ancak gizlenerek oluşur. Her konuda yanılıyor olsam da doğa üzerinde çok az etkim var. Ancak doğa, son nesilden başlayarak değişmeye başladı ve bu da bizim de katılımımızı düzeltme zamanımızın geldiğinin bir işareti.

Ne kadar ilerlersek, doğa koruyucu kalkanı, insan ile genel doğa arasındaki tamponu o kadar kaldıracaktır. Ve bilinçte, kalpte, algıda, tüm eylemlerde bütünleşmemiz gerekecek: fiziksel, zihinsel, içsel, birbirimizle ve tüm sistemle ilişkilerimizde, ta ki onunla tam bir uyum sağlayana kadar.

Buna doğayla veya üst güçle birleşmek diyebilirsiniz ve bunu yapmalıyız. Bir sınıfta olduğumuzu anlamamız gerekiyor. Doğa veya Yaradan, bize çok özlü ve hızlı bir şekilde öğretiyor ve öğretecek. Bu, nükleer patlamalar, kasırgalar, yangınlar veya salgın hastalıklar yoluyla olabilir.

Doğanın, insanlığı akla getirmenin birçok yolu vardır; böylece insan, tıpkı cansız, bitkisel ve hayvansal dünya gibi, doğayla dengeli ve tam bir uyum içinde olması gerektiğini anlar.

Kayalar, bitkiler ve hayvanlar doğaya karşı çıkacak zekâya sahip değildir; içgüdülerine göre hareket ederler. Ama biz insanlar, tüm kötülüklerimize rağmen, doğaya aynı seviyede uyum sağlamak için, hayvanların içgüdüsel olarak davrandığı gibi davranmalıyız.

Böyle içgüdülerimiz yoksa bu nasıl mümkün olabilir?! İşte bu yüzden kötülüğümüzü dengelemek için üst güce ihtiyacımız var. Ve üst güç ancak aramızdaki bağ sayesinde ortaya çıkar.

 

 

 

 

Kalpten Duayı Nasıl Uyandırabilirsiniz?

Soru: Bir duanın sözlerinin, kalpten bir duayı, tercihen ortak kalpten gelen bir duayı uyandırmasını nasıl sağlayabiliriz?

Cevap: Bu gerçekten de asıl soru. Görünüşe göre her birimizin bir tür Hisaron’u (eksikliği) var. Peki, Yaradan’dan kopukluğumuzdaki bireysel sürgün hislerimizin ortak bir arzuda birleşebilmesi için eksik olan nedir? Bu hiç de basit değil.

Grubun yerine getiremediği arzular nelerdir? Bunlar, diğer grupların arzularıyla birleşen ve birlikte daha eksiksiz, daha mükemmel bir isteği ortaya çıkaran arzulardır; Yaradan’ın kesinlikle karşılık vereceği bir arzu.

Bunun ötesinde, kelimelerle açıklayamam çünkü bu yalnızca kalpte hissedilen bir şeydir. Sorun şu ki, konuştuğumuzda, kelimelerin kendileri, altlarında yatan duyguyu yok etme eğilimindedir. Temel kaybolur ve kelimeler ölür.

Bunları önceden hazırlamış, hatta belki de derinlemesine düşünmüş olabilirsiniz, ama söylediğiniz anda, aniden orada hiçbir şey olmadığını hissedersiniz. Boşlardır, tamamen boş. Ve içlerinde Yaradan’ı gerçekten sarsabilecek hiçbir şey yoktur.

Yaradan’a Olan İnanç, Arzularınızın Üstesinden Gelmenize Yardımcı Olur

Soru: Egonun bizi birliğin olmadığına, tüm dostların egoist olduğuna ikna ettiği zorlu durumlar yaşıyoruz ve bu durumdan kurtulmamıza sadece öğretmene olan inanç ve dostlara olan sevgi yardımcı oluyor.

Burada, ben de başkalarına ihsan etmek amacıyla bir arzu duymak için nereden güç alabilirim?

Cevap: Öğretmene veya dostlara değil, Yaradan’a olan inançtır.

Şu anda, bizler hala oldukça zayıf bir gücüz. Ancak Yaradan’a olan inanç, yani O’nu hissetme, O’nunla aynı frekansta olma arzusu, mevcut arzunuzun üstesinden gelmenize yardımcı olacaktır.