Category Archives: Doğa

Tek Bir Manevi Organizma Olarak Toplum

Soru: Bütünsel bir durumdan söz ettiğimizde toplumdan mı bahsediyoruz, yoksa Kabala’ya göre bu tek bir manevi organizma mıdır?

Cevap: Bu ikisi aslında aynı şeydir. Kendini tek ve ortak bir bütün olarak hissetmeye başlayan bir toplumdan söz ediyoruz. Bu toplumun içinde kolektif bir akıl, kolektif bir duygu, ortak ihtiyaçlar ve her şeye dair ortak bir bakış açısı ortaya çıkar. Yani tüm toplum birleşmiş tek bir bütün hâline gelir ve doğanın tüm seviyelerini tamamen birbirine bağlı olarak hissetmeye başlar.  Kişi bu muazzam doğayı kendi içine dâhil ettiğinde, onu kendi içinde görüp hissettiğinde, bunun programını içselleştirmeye başlar.

Bu programın bir parçası olarak, onu bütünüyle algılamaya başlar. Sanki kendini milyarlarca yıl önce ortaya çıkmış ve gelişimini milyarlarca yıl sonra da gelişimini devam ettiren biri olarak görür; çünkü bütünsel doğanın bu devasa organizmasına dâhil olmaya başlar. İçinde var olduğu tüm güçleri hissetmeye başlar ve bunun nasıl işlediğini, onu nasıl etkilediğini ve kendisinin kaderini ve geleceğini, doğadaki tek aktif unsur olarak, içgüdüsel değil, bilinçli olarak nasıl etkileyebileceğini anlar.

Bununla birlikte kişi bunu ancak doğanın tüm seviyelerine bütünsel bir şekilde dâhil olduğunda edinecektir. O zaman doğanın en yüksek seviyesine, tabiri caizse Yaradan’ın seviyesine yükselir. Aslında ayrı bir Yaradan yoktur; doğanın kendisi Yaradan’dır. Fakat insan böyle bir seviyeye ulaşır.

Soru: Toplum ve organizma farklı şeyler olarak algılandığına göre, toplum kavramını nasıl tanımlayabiliriz? Toplum bazen bir organizmaya benzetilir, ancak bu bir metafor, bir imgedir.

Cevap: Bu kavramlar, tüm unsurların birbirine bağlı olmadığı bir toplumda farklı olarak algılanır. Eğer bir organizma parçalara, kırıklara ayrılmışsa, korkunç bir durumda hasta bir kişi gibi, tüm sistemler dengesizse, o zaman haklısınız. Bugünün toplumunun durumu budur ve biz, tüm sistemlerinin tamamen çözülmesinden, yok olmaktan onu bir şekilde kurtarmaya çalışıyoruz.

Ama tüm sistemler, tıpkı insan vücudu gibi, karşılıklı destek ve dengedeyse, her biri ve hepsi birlikte, işte bu basitçe bütünsel bir toplumdur.

Yorum: Dolayısıyla sosyolojide hâkim olan toplum kavramları arasında net bir çizgi çekmeliyiz. Orada her şey çok basittir: Basit bir toplum, ilkel bir topluluk, bir kabile vardır ve bir de oldukça farklılaşmış olması gereken karmaşık bir toplum vardır.

Cevabım: Bu arada, ilkel topluluklar pratikte bütünsel topluluklardı. Onlar için bu, hayvanlar dünyasında olduğu gibi içgüdüsel bir seviyeye dayanıyordu.

Ama hayvanlar dünyasından farklıyız, egoizm bizde büyüdü. Ve şimdi biz farklı bir seviyede birleşmeye başlıyoruz.

Hayvanlar içgüdüsel olarak bütünsel bir topluluk içinde birleşirler. Doğa, onları genel yasasıyla bir arada tutar. Sonra, hayvansal bedenimizin üzerinde egoizm büyür ve biz, onunla birlikte, onun üzerinde birleşmeye başlamalıyız. Yani egoizm, bize yeni bir birleşme seviyesi verir.

Bir Kişi Gerçekten Dünyayı Değiştirebilir Mi?

Biz insanlar dünyayı değiştirmeyi sürekli düşünürüz. Oysa bu düşünce, aslında egoizmimizin, yani yalnızca kendi çıkarımız için haz alma arzumuzun en ileri ifadesidir. Medyayı değiştirirsek, hükümetleri devirirsek, patronları görevden alırsak dünyanın düzeleceğine inanırız. Ama aslında tüm bunlara gerek yok.

Asıl yapmamız gereken, dünyanın özünde (yani cansız, bitkisel, hayvansal ve özellikle insan seviyelerinde) tamamen egoist olduğunu ve bu egoist özün ıslah edilmesi, yani düzeltilmesi gerektiğini insanlara göstermek. Buradaki “ıslah” kavramı, egoizmin özgeciliğe dönüşmesini, yani alma arzumuzun üzerine ihsan etme niyetini inşa etmemizi ifade ediyor. Ayrıca, bu ıslah süreci özellikle insan seviyesinden başlamak zorunda. Çünkü doğanın tüm diğer seviyeleri, sadece insan seviyesinden başlanarak dönüştürülebilir.

Bu değişim bizden başlıyor. İnsanlar arasındaki bağlardan… Birbirimize nasıl davrandığımızdan. İşte bu bağlar dönüşmeye başladığında, doğanın tüm seviyeleri de buna uyum sağlar. En üstten en alta, hayvanlara, bitkilere ve hatta cansız doğaya kadar dalga dalga yayılır bu değişim.

Ve evet, bu şu anlama geliyor: Sıradan insanlar olarak, çevremizdeki insanlarla olan ilişkilerimizi – farklılıklara ve çatışmalara rağmen – iyileştirerek dünyayı değiştirebiliriz. Dünyayı düzeltmenin yolu, insanın kendisini düzeltmesinden geçer. Bu da ne slogan atmakla ne de başkalarına baskı uygulamakla olur. Eğitimle, bilinçle, içsel bir dönüşümle mümkündür.

Değişmeye başladığımızda, dünyanın hep ihtiyaç duyduğu şeyin tam da bu olduğunu fark edeceğiz. Biz değiştikçe, dünya da değişimin yansıması haline gelecek. Çevremizde daha fazla iyilik ve uyum belirmeye başlayacak. Topluca tavırlarımızı değiştirdikçe, dünya da yavaş yavaş doğayla dengeye gelecek. Ve işte o zaman, insanlıkta yepyeni bir uyum, huzur ve mutluluk ortaya çıkacak.

Başıma Olumsuz Bir Şey Geldiğinde Ne Yapmalıyım?

Benden istenen tek şey, başıma gelen her şeyin doğadan – yani her şeyi yaratan ve yöneten o tek kaynaktan – geldiğini kavramaktır. Bu güç, bizi doğayla dengeye ulaşacağımız nihai amaca doğru ilerletir.

Hayatımdaki her etki, beni bu hedefe biraz daha hedefli biçimde yöneltmek içindir. Dolayısıyla asıl soru şudur: Şu anda yaşadığım bu olumsuz durumu, kendimi hedefe daha güçlü biçimde yönlendirmek için nasıl kullanabilirim? Önce hedefle bağ kurmam gerekir; ardından (ve ancak hedefle bağ kurduktan sonra) dışımdan aldığım bu etkinin içimde tam olarak nereye dokunduğuna bakmalıyım. Neyi hedef alıyor? Çoğu zaman hedef aldığı şey egomdur, yani başkaları pahasına kendi çıkarım için haz alma arzumdur. Zaten içimde bundan başka bir şey yok. Ancak arzularımda, düşüncelerimde ve ruh hâllerimde sürekli işleyen doğanın gücü; her seferinde egonun belirli bir noktasına, niteliğine, tezahürlerine ve gizli yerine dokunur.

Ego için en güçlü ve en acı verici darbe genellikle gururun zedelenmesidir. İnsan en çok utançtan korkar. Başkalarının gözünde küçülmek, aşağılanmak ve içimizdeki önemli hissetme duygusunu kaybetmek insanı dehşete düşürür. Gururun yenilgisi, “Ben” duygusunun yenilgisi, yaşayabileceğimiz en sarsıcı histir. Bu duyguyu yaşamaktansa ölümü bile tercih edebileceğimiz olur; çünkü utanç, içimizdeki insanı siler. Kişinin “ben” dediği şeyi yok eder ve geriye yalnızca hayvansal beden kalır. O seviyeye düşmeyi kabul edemeyiz. Bu nedenle, utanç yaşamamak için her şeyi göze alabiliriz.

İşte tam da bu duygu, yani utanç yaşama ve egoist benliğin sarsılması riski, doğanın bizi hedefe doğru harekete geçirmek için verdiği en büyük itici güçtür. Kabala bilgeliğine göre, yaratılış düzeninin ve dünyaların ortaya çıkışının en başında bu utanç hissi vardır. Bu nedenle, dönüşüm ve ıslah için en etkili aracımız budur.

Eğer kendimizi doğru hissetmeyi, içsel bir muhasebeyi sürekli canlı tutmayı, utancı fark edip onun üzerine yükselmeyi öğrenirsek, egomuz üzerinde çalışmamız kolaylaşır. Utanç artık yıkıcı bir güç olmaktan çıkar ve yol göstericiye dönüşür; bizi doğanın pozitif, özgecil gücüyle dengeye ve manevi yükselişe doğru yönlendiren bir rehber olur.

Kuru Bir Tohumdan Meyve Veren Ağaca

İnsan manevi gelişiminde çeşitli aşamalardan geçer. Başlangıçta cansız bir şey gibidir; onu etkilemeye ve geliştirmeye başlayan bir gruba katılır, ancak henüz bağımsız eylemlerde bulunabilecek durumda değildir ve gerçekte nerede olduğunu da anlamaz.

Birkaç yıl bu şekilde geçer; ta ki yapılması gereken bir çalışma olduğunu fark edip aktif olarak harekete geçmeleri ve hangi yöne baktıklarını sürekli netleştirmeleri gerektiğini anlayana kadar. O andan itibaren cansız olmaktan çıkar ve bir bitkiye dönüşürler. Özbakım sayesinde, başkalarıyla kurulan bağlar aracılığıyla, öğretmenin öğütlerini izleyerek ve yola dikkat ederek kendi kendilerine büyümeye başlarlar.

Kendi başlarına çevrenin etkisi altına girmeye çalışırlar; çünkü bu grubun sadece bir insan topluluğu olmadığını, gelişimleri için gerekli olan özel bir içsel güce sahip olduğunu fark etmişlerdir. Böylece bir “bitki” olurlar ve onlarla daha da güçlü biçimde bütünleşebilmek için, topraktan besin alır gibi, güçlerini gruptan almaya başlarlar. Meyvenin olgun bir ağaçta ortaya çıktığını ve ağacın da ancak kişinin grupla bütünleşmesi koşuluyla büyüdüğünü anlarlar.

Ve büyüdükçe, bağ, sevgi, karşılıklı ihsan ve Yaradan’ın ifşa olduğu ortak ihsan gücünün ifşası olan meyveleri almayı arzularlar. Tüm bunlar hâlâ bitkisel seviyededir.

Ama sonra, zaten yönetebildikleri ve sorumluluğun bir kısmını üstlenebilen duruma geldikleri hayvansal seviye vardır. Bu artık, tek bir yere kök salmış ve onu yetiştiren kişiye göre pasif kalan bir “ağaç” değildir.

Kişinin içindeki insan derecesi, ağaca bakan kişidir. Ancak kişideki hayvansal seviye, artık yalnızca bir ağaç değildir; kendi başına büyümeye yönelen ve tüm sisteme aktif olarak katılmaya çalışan bir varlıktır. Kişi ortak kusurları görür ve onları düzeltmeye çalışır. Yalnızca kendisini nasıl düzelteceğini ve sisteme pasif biçimde nasıl uyum sağlayacağını değil, aynı zamanda başkalarına nasıl yardımcı olacağını da görür; bu sayede genel bağlara ve ıslahlara dâhil olur. Bu durum, hayvansal seviyeye atfedilebilir.

Ve sonra insan seviyesi vardır; bu seviyede kişi, eylemlerine göre artık Yaradan’a bağlanmış durumdadır. Sonuçta, tüm gelişimimizin temelinin “ağaca bakmak”, yani onu yetiştirmek olduğu ortaya çıkar.

Başlangıç olarak, hayatı maddi ve manevi olarak ikiye ayırmak yeterlidir. Maddi dünyaya gerekli olan verilmelidir—ne fazla ne eksik. Manevi çalışmaya ise, sınırlama olmaksızın, geriye kalan her şey verilmelidir.

Önemsemenin İyileştirici Gücü

Soru: Hastalarımdan biri şeker hastasıydı ve depresyondan muzdaripti. Yalnızdı, bu yüzden etrafta ne bulursa onu yiyor, asla kendine yemek pişirmiyor, hazır yemekleri mikrodalgada ısıtıyor ve aceleyle yiyordu. Ona bir arkadaşı olup olmadığını sordum ve olumlu cevap aldıktan sonra, birbirleri için yemek yapmalarını tavsiye ettim. Tavsiyemi dinlediler ve ikisi de iyileşmeye başladı. Neden insan kendisi için bir şey yapamazken, başkası için zevkle yapar?

Cevap: Bu durum, özellikle kadında daha güçlü bir şekilde ifade edilir çünkü o annelik içgüdüsünden gelen bakım ve sorumluluk duygusuna sahiptir. İnsanlar sadece kendilerine yemek pişirmek için çok tembeldir. Bilindiği üzere, yalnız yaşayan bir kadın asla yemek pişirmez. Ama bir ailesi varsa, işleri kendi haline bırakamaz.

Başkalarına baktığımızda neden daha sağlıklı oluruz? Sistemlerimiz birbirini dengelediği için değil, doğayla, dengeye ulaşmak için çabalayan muhteşem güçlerin dolaştığı geniş çevremizdeki dünya ile dengeye girdiğimiz için. Birbirimizle çift kutuplar gibi var oluruz: artı-eksi, eksi-artı, bu muazzam alanla, bu muazzam güçle etkileşime girmeye başlar. Ve ona benzemek için çabaladığımızdan, bizi iyileştiren olumlu etkisini kendimize çekeriz.

Birbirimizle hangi seviyede etkileşime girdiğimizin önemi yoktur. İki kişinin küçük hoş şeyler paylaştığını varsayalım; ne olduğu önemli değildir. Önemli olan, onları bu geniş alanla uyumlu hale getiren bir eylemin gerçekleşmesi ve ardından her ikisinin de iyileşmeye başlamasıdır. Birinin diğerine bir elma göndermesi ve diğerinin de aynı derecede önemsiz bir şey göndermesi önemli değildir; mesele bu değildir. Mesele, tam olarak çevreyle olan uyumda, kendinizi neye hizaladığınızda yatmaktadır: ya sadece olumsuz etkiler aldığınız yozlaşmış insanlıkla ya da doğanın büyük gücünün olumlu etkisiyle.

Doğa Bizi Kendimizi Islah Etmeye Zorlayacak

Soru: Doğa yani Yaradan, kişiye o kadar baskı uygulayacak ama ölmesine izin vermeyecek ki, kişi Kabalistleri dinlemeye hazır hale gelecek, öyle mi?

Cevap: Peygamberler Kitaplarında, özellikle de Ezekiel’de, merhametli annelerin çocuklarını pişirip yiyeceği yazar. Bu bir senaryodur. İkinci senaryo ise, ıslah metodunu benimsemek ve doğaya benzemek için kendini ıslah etmeye başlamaktır.

Prensip olarak, egoizmin geliştiğini anlıyorsunuz. Bir yanda ışık var, diğer yanda ise yavaş yavaş gelişen, ışığa giderek daha fazla zıtlaşan ve bu zıtlığı çeşitli acılar olarak hisseden egoizm var: hastalıklar, kişisel, sosyal, politik ve ekonomik düzeylerde, her düzeyde birçok türden acı.

Peki, bu acılar ne kadar sürecek? İntihar etmenize izin verilmeyecek, hayatınızı değiştirmelisiniz. Doğa size bu seçeneği sunmayacak; uyuşturucuya veya başka bir şeye kapılmanıza izin vermeyecek. Bu geçici bir olgudur.

Uyuşturucu kullanamayacaksınız. Uyuşturucular yanınızda olacak ve onları alıp yutabilir, kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz. Ama “Yapamam.” Ama acı çekiyorsunuz, değil mi? “Hayır, alamam.”

Doğa, bizim ona zıt olduğumuzu, Yaradan’a karşı olduğumuzu fark etmemizi sağlayacaktır. Mısır’da Firavun’un yaptığı gibi, bir şeyler yapılmalıdır; bu yolu yumuşatmak ve sürekli büyüyen egoizm içinde acı merdivenini tırmanmamak için egoizmimizden kaçmalıyız.

Egoizmi azaltamayız; onun büyümesini hiçbir şekilde sınırlayamayız. Peki, ne yapabilirsiniz? Sadece onu ıslah etmeye başlayabilirsiniz. Islah metodu Kabala’dır. Yaradan’ın gücüyle, ışığın yardımıyla egoizmi nasıl değiştirebileceğinizi gösterir. Başka bir çıkış yolunuz yok.

Sadece bu nedenle, bu metoda sahip olan bizler, Kabala’yı mümkün olan en kısa sürede ve her türlü yolla tüm dünyaya yaymalıyız. Bu bizim görevimizdir.

Yükselen Nesle Bir Bakış, Bölüm 1

Çocuklarımız Daha Az Mı İnsancıl?

Soru: Geçen hafta, gençler hakkında yayınlanan birkaç makale ve TV programı büyük tepki yarattı. Bir programda, gençlerin seks için özel odaları olan villalarda çılgınca ev partileri düzenledikleri anlatılıyordu.

Başka bir makalede ise gençlerin dokuz yaşından itibaren pornografiye ilgi duydukları belirtiliyordu. Ünlü bir antropoloğun yazdığı bir makalede ise çocuklarımızın bizden daha az insancıl olduğu, ancak bizim bunun farkında olmadığımız iddia ediliyordu. Modern nesilde gerçekten özel bir şey var mı?

Cevap: Aynı şey iki bin yıl önce de yazılmıştı: gençlik artık eskisi gibi değil, çocuklar eskiden ebeveynlerine itaat ederdi ama bugün etmiyorlar.

Soru: Yaşlıların gençlere her zaman ters düştüğü bilinen bir gerçektir. Ancak bizler teknolojik devrim çağında yaşıyoruz ve eşi görülmemiş bir hızla gelişiyoruz. Gerçekten, bu son nesil diğerlerinden farklı mı?

Cevap: Bence “kötü nesil” ya da “iyi nesil” diye bir şey yoktur. Her şey yetiştirilme tarzına bağlıdır. Bugün birdenbire çocuklarımızda bir sorun olduğunu fark ediyorsak, kendimize şunu sormalıyız: “Daha önce neredeydik? Onların bu duruma gelmesine nasıl izin verdik?”

Çocuklar büyürken neden dikkat etmedik? Çünkü bizler de her türlü önemsiz uğraş ve arzularla meşguldük ve kendi hayatlarımızı olabildiğince keyifli hale getirmeye çalışıyorduk. Çocukları okula teslim ettik ve okulun onları yetiştirmesine izin verdik.

Ama okul da yetiştirme konusunda hiç düşünmedi. Okul müfredatı, çocuğu bilgiyle doldurmak için tasarlanmıştır. Okul, karakterin şekillendirildiği bir yer değildir; öğrencileri üniversiteye hazırlamak için dünya hakkında belirli bilgiler verir.

Gerçek bir eğitim yoktu, sadece bilgi aktarımı vardı. Bu yüzden çocukların bu hale gelmesine şaşırmamalıyız. Ve şimdi bile, sonuçları gördüğümüzde, hiçbir şeyi değiştirmek istemiyoruz. Bizler neredeyse pek de ebeveyn değiliz. Hayvanlar bile yavrularını bizden daha iyi yetiştiriyor.

Yorum: Bir makalede, ebeveynlerin çocuklarıyla kısa mesajla iletişim kurdukları yazıyor. Ebeveynler hiç evde bulunmuyor ve çocuklarına sadece “Yemek yedin mi? Ödevini yaptın mı?” gibi mesajlar gönderiyorlar. Ama gerçekte, ebeveynler çocuklarını görmüyor, onlarla konuşmuyor ve onların yetiştirilmesine dahil olmuyorlar.

Cevabım: Bu doğru. Sorun şu ki, eskiden insanlar bahçeli özel evlerde yaşıyordu ve çocuklar evin yakınında oynuyordu. Tüm dünyaya maruz kalmıyorlardı. Kedilerle ve köpeklerle oynadılar, top oynadılar ve bisiklete bindiler. Erkek çocuklar futbol oynadı, kız çocuklar bebeklerle oynadı. Her şey açık havada oldu ve ebeveynler çocuklarının ne yaptığını görebiliyordu. Bir tür pastoral manzaraydı.

Bugün tüm bunlar yok oldu. Çocuklar dışarı çıkmıyor, her biri bilgisayar ekranına yapışmış durumda.

Soru: Bir çocuk günde dokuz saatten fazla bir süre bilgisayar veya telefon ekranına bakıyor. Bu bir gerçek. Bunun çözümü ne olabilir?

Cevap: Bu, bizim ihmalkârlığımızın ve doğru yetiştirilmeyi önemsemememizin sonucudur. Hiçbir şey kendiliğinden ortaya çıkmaz; her olgunun bir nedeni vardır. Ve buradaki neden çok açıktır: insan davranışı. Doğayı ve çevreyi bozan insandır ve zarar görmüş bir insan toplumu yaratan da insandır.

Suçlayacak başka kimse yok. Doğada, dünyayı istediğimiz gibi şekillendirme özgürlüğü verilen tek canlılar bizleriz. Ve eğer çocuklarımızı veya onların nasıl insanlar olacaklarını umursamadığımıza karar verirsek, sonuç kaçınılmazdır.

İnsan doğası, doğuştan bencil ve zararlıdır ve kişi rehberlik ve eğitim almazsa, sonunda nereye varacağı bellidir. Şayet bizim neslimiz de çocukların bugün karşı karşıya olduğu koşullarda büyümüş olsaydı, aynı şey olurdu.

Açıkça Belirlenmiş Bir Hedef

Soru: Psikolojide, bir kişinin karakteri geleneksel olarak çeşitli alanlara ayrılır; bunlardan biri de motivasyonel alandır. Diyelim ki bana doğru ve iyi görünen bir hedef belirledim, örneğin araba kullanmayı öğrenmek. Ancak buna dair hiçbir motivasyonum yok, bundan içsel bir haz almıyorum. Buna rağmen çaba göstermeye devam ederken, bu hedef zamanla dönüşür ve içsel bir motivasyon haline gelir. Haz duymaya başlarım ve bu hedef benim bir parçam olur.

Bütünsel eğitim sistemi de buna mı dayanır? Bir noktada her şey tersine döner ve hedef, kişinin içsel dünyasının bir parçası hâline mi gelir?

Cevap: Aslında, başlangıçta kişiye önemli ya da gerekli görünmeyen hedeflere örnek veriyorsunuz.

Biz çalışmaya, hedefin zorunlu olduğunu açıklayarak başlarız. İstenmeyen olabilir, ancak gereklidir. Bununla ilgili yapılacak bir şey yoktur; tıpkı her gün işe gitmem, çocuk yetiştirmem vb. gibi, uygulanması gerekir. Bütün hayatım, sürekli birilerine bir şey borçlu olduğum için yapmak zorunda olduğum şeylerden oluşur.

Burada da aynı durum söz konusudur; doğa tarafından bana dayatılan zorunlu bir hedefim vardır. Gelişimimizde ilk kez, bir hedefi önceden görebildiğimiz bir noktaya ulaşıyoruz. Bu daha önce hiç olmamıştı.

Devrimler yaşadık, savaşlar, teknolojik, bilimsel ve toplumsal her türlü sarsıntıdan geçtik, tarih boyunca ne yaptıysak yaptık, ancak doğanın bizim için hangi hedefi koyduğunu hiçbir zaman bilmedik. Barikatlarda “İleri!” diye haykırdık, “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!” dedik. Ama genel olarak, bunun ardından ne geleceğini hayal etmiyorduk. Kimse bunun şu şekilde olacağını, başka türlü olmayacağını öngöremezdi.

İnsanlık önceden hiçbir şeyi bilemez; sadece doğanın zorlayan güçleri olan “motivasyon” (Yunancadan çevrilir, “motive, dürtü” hayvanları sürmek için kullanılan sivri bir sopadır) tarafından ileriye sürülür

İşte bu şekilde geliştik; önümüzde geleceğe dair somut bir tasavvur olmadan. Bir zamanlar hayal ettiğimiz parlak gelecek, köleci bir düzen, feodal bir düzen, kapitalist bir düzen ve sosyalist bir düzen oldu. Ve geleceğe dair bu imgelerin hepsinin birer yanılsama olduğu ortaya çıktı.

Şimdi, ilk kez, doğanın bize gösterdiği resmi tüm krizlerimizde net bir şekilde görüyoruz. Bu krizleri inceleyebilir, anlayabilir, sınıflandırabilir ve ayırt edebiliriz. Krizlerin eğitim ve öğretimde, ailede, hastalıklarda ve depresyonlarda, finans ve ekonomide, bilim ve kültürde — her yerde nasıl kendini gösterdiğini görüyoruz. Bunları net bir şekilde ortaya koyabiliriz.

Ama bunu yapmak istemiyoruz; bu insanlık için hoş olmayan bir şey. Çıkış yolunu göremediğimiz için göz yumuyoruz. Fakat her geçen gün, doğanın bize dayattığı gelecek daha da netleşiyor—tüm insanlığın tek bir bütün olarak küresel, bütüncül bir birleşimi. Bunun içinde doğaya benzerlik kazanıyoruz; doğanın genel yasası bizi buna yönlendiriyor, doğaya benzerlik yasası. Buna entropi, enerji ne derseniz deyin.

Bu nedenle, bütünsel eğitimde, ilk günden itibaren bunu yavaş yavaş netleştirmeye, her türlü bilimsel bulguya dayanarak kişiye göstermeye başlarız. Bilim insanlarını toplantılara davet etmemize gerek yok çünkü sunumlarının, videolarının vb. kayıtları zaten hazırlanmış ve mevcuttur.

İnsanlar öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, hiç kimse ilerlemeye ihtiyaç duymaz veya bunu istemez; bu istenmeyendir. Biz tembeliz (bu bizim doğamızdır) ve sadece haz aldığımız şeyleri yapmak dışında bir şey istemeyiz. Biri yaratmayı ve inşa etmeyi sever, diğeri güneşin tadını çıkarmayı. Ama hepsi bir araya gelerek tek bir bütün hâline mi gelmeli?

Bu, doğası gereği doğuştan böyle olan %10’luk özgecil insanlar için bile hoş değildir, çünkü burada insanların birbirleriyle tamamen farklı kombinasyonundan, egoizmimizle olan etkileşiminden bahsediyoruz.

Bu nedenle, tamamen istenmeyen bir şey yapıyoruz, ama bunu zorunlulukla yapmaya başlıyoruz. Bunu yapmazsak ne olacağını, doğayla çatışmamızın ne sonuçlara yol açacağını, çevrede ne tür felaketlere yol açacağını tartışıyoruz. Cansız doğada depremlere, volkanlara, tsunamilere, kasırgalara, genel iklim değişikliğine, güneş patlamalarına vb. neden olur. Bitkisel dünyada, dünyanın yüzeyinde olanları görürüz. Hayvanlar aleminde, tüm türler yok olur. Ve insanda…

Şu anda doğanın bizi mutlak açlıkla tehdit ettiği bir koşudayız. Bitkiler, hayvanlar, balıklar, kuşlar—bunların hepsi felaket derecesinde yok oluyor. Doğayla dengesizliğimiz yüzünden, yeryüzünü ve onun yüzeyini diğer tüm türlerin varlığı için elverişsiz hâle getiriyoruz; çünkü biz böyleyiz ve ancak biz her şeyi uyuma getirebiliriz. Her şey bize bağlıdır.

Zamanla, bütünsel resmin böyle ifşa olması, insanın kendini ve toplumu değiştirme ihtiyacını fark etmesine yol açar; sonrasında zaten böyle bir kişiyle çalışabilirsiniz.

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı – Bölüm 4

Doğa bizi bir kısıtlama yaratarak korur; yani doğa üzerindeki etkimiz, sadece içsel gelişimimiz ölçüsünde ortaya çıkar. Merhametli bir yargıç gibi ceza verirken, sadece suçları değil, aynı zamanda onları anlama ve fark etme yeteneğimizi de hesaba katar.

Doğa, adeta olumsuz etkilerimizi filtreler ve onları milyarlarca kez azaltır. Sonuç olarak, doğaya yalnızca çok az etki ederiz ve bunu da belli bir biçimde, sadece ondan öğrenmek ve gerçekten onu etkilediğimizi anlamak için yaparız.

Her şeyden önce, insan, insan seviyesinde doğanın ayrılmaz bir parçası olmalıdır; yani diğer insanlarla olan ilişkilerinde, herkesin tek bir beden olduğunu anlamalıdır. Kişi kendi ıslahını sağlamalıdır ve yalnızca çevreyi (cansız, bitkisel ve hayvansal) korumanın kendisine yardımcı olacağını ummamalıdır. Bu en temel noktadır.

Tüm atıkları “geri dönüşüme” yani yeniden kullanıma göndersek ve hatta tüm Atlantik Okyanusu’nu atıklardan temizlesek bile, bu doğayı kurtarmamıza yardımcı olmayacaktır. İnsanın doğayla bütünsel ilişkisi, düşünce ve arzu seviyesinde ifade edilir—doğa üzerindeki asıl etkimiz budur.

Doğada, evrensel bütünsel bağ yasası işler, çünkü doğa Yaradan’dır! Bir kurt bir koyunu öldürüp yese bile, bunu doğanın emriyle yapar; doğa ona hasta canlıları öldürmesini söyler.

Ormandaki tüm kurtları yok ederseniz, tüm hayvanlar hastalanır ve tüm orman yok olur. Doğada herkes başkaları için yaşar. Bunu farkında olmadan içgüdüsel olarak yapar. Kurt, hasta hayvanları yemek için yaşadığını bilmez.

Ama insanların hayatta kalmak için birbirini yemelerine gerek yok. Birbirlerine sadece egoizmleri yüzünden zarar veriyorlar.

Doğayı fiziksel seviyede “korumak” yerine, ondan doğanın tüm parçalarının var olduğu içgüdüsel doğru bağı öğrenmemiz gerekir. İnsan toplumunu da aynı yasalara dayandırmalıyız. Hayvanların fiziksel eylemlerle yaptıklarını, bizim manevi eylemlerde inceleyip yerine getirmemiz gerekir.

İnsanların düşünce ve arzuları, alt seviyelere; cansız, bitkisel ve hayvansal dünyalara bir uygulama olarak yansıtılır. Bu nedenle, insan toplumunu bütünsel bir biçimde inşa etmeli ve doğaya, bir parçası olduğumuz genel bir sistem olarak ele almalıyız.

Doğaya tepeden ya da yandan bakmak yerine, doğanın tamamının üst güç, Yaradan olduğunu ve insanlığın onun ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini hissetmeliyiz. Doğru katılımımızla, doğanın tamamı dengeye girecektir.

Doğadaki tüm dengesizlikler, insana kendini dengeye getirmesi için gösterilir. O zaman insan, doğaya olan etkisinde, her şeyin nasıl dengeye geldiğini görecektir. İnsan kendini ıslah ederse, Dünya bir Cennet Bahçesi’ne, mükemmel bir sisteme dönüşecektir.

Bunu yapmazsak, doğa bizi acımasızca eğitecektir ki son zamanlarda gördüğümüz de bu.

Doğanın Dengesi Sadece Bize Bağlıdır

İnsan hariç, doğanın tüm parçaları, aralarında özel bir bağ kurabilir ve tek bir beden, tek bir arzu olarak birleşmelerinden doğan eşsiz güç sayesinde doğayı muazzam bir güçle etkileyebilirler. Bu etki, bir kasırganın, hortumun, atom patlamasının, volkanik patlamanın veya tsunaminin etkisinden çok daha büyüktür.

Aramızda yaratabileceğimiz ve doğayı etkileyebileceğimiz birliğin olumlu gücü, son zamanlarda sıkça meydana gelen ve hayatlarımızın temellerini yerle bir eden tüm doğal afetleri yatıştırabilir.

Her şey, sonunda doğanın türlerinden biri, onun: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerinden biri olduğumuzu anlamamıza bağlıdır. Bizler, doğaya aitiz ve onun üzerinde durmaktan ziyade, onun mekanizmasının bir parçasıyız. Doğaya uygunsuz katılımımızla, birbirimize karşı olumsuz tutumumuzla ve bağ kurma isteksizliğimizle, doğadaki tüm yıkıma sebep olan tamamen biziz.

Birleşmeye ve birbirimizi hesaba katmaya başlarsak, doğanın bize yaklaşan tüm darbelerini durdurabilecek olumlu ve iyiliksever bir güç oluşturabiliriz. Dünyaya düzeni böyle getireceğiz, çünkü her şey insanlığın ulaşabileceği en yüksek seviyeye yani düşünce, farkındalık ve arzu seviyesine bağlıdır.

Bu nedenle şiddetle şunu tavsiye ediyorum: Birleşelim, birlikte oturalım, konuşalım ve bağımızla tüm gerçekliği nasıl etkileyebileceğimizi düşünelim. Bu bizim elimizde, öyleyse böyle bir deney yapalım ve bir laboratuvardaymış gibi gözlemleyelim. Doğayı nasıl etkileyeceğimiz ve tepkisini nasıl göreceğimiz konusunda bundan çok şey öğrenebileceğimize inanıyorum.

Bize yaklaşan felaketler ışığında, doğaya karşı daha duyarlı olalım ve ona ortağımız gibi davranmaya başlayalım. Doğa bize çok sert davranıyor, sanki içinde zalim bir güç varmış gibi. Ama özünde, doğa bizi uyandırmak istiyor ki ona doğru bir şekilde tepki vermeye başlayalım.

Birbirimizle bağ kuralım, kalplerimizi birleştirelim ve doğayı iyiliğin gücüyle etkileyelim. Belki o zaman kasırgaların, hortumların ve doğanın bizim için hazırladığı korkutucu darbelerin yatışmaya başladığını görürüz.

Hepimiz tek bir mekanizmanın parçasıyız. Tüm insanlık, özünde, doğanın gelişiminin tek bir seviyesine aittir: insan seviyesi. Ve birbirimizle bütünleşik bir bağ içinde var olduğumuzu çoktan keşfettik. Artık hepimiz, birbirimize bağlı olduğumuzu anlıyoruz. Öyleyse birleşelim, ister Miami’de, ister Kuzey Carolina’da, ister Küba’da veya Dominik Cumhuriyeti’nde olalım, hep birlikte birleşelim.

Tek bir insanlık olduğumuzu anlamalıyız ve doğanın böylesine güçlü darbelerini üzerimize indirdiğimiz için birleşmeli ve tövbe etmeliyiz. İster doğal afetlerin vurduğu yerlerden uzakta yaşayın, ister Avustralya’da, Asya’da veya henüz bu tür felaketleri hissetmemiş Güney Amerika’da, herkes birlikte bunu yapmalıdır.

Hepimiz gezegenimiz Dünya için ortak ve ciddi bir tehdit altındayız, bu yüzden Dünya’mıza olumlu bir güç verelim: sevgi, bağ ve karşılıklı ihsan etme gücü. Ve bu, her birimiz nerede olursak olalım, tüm insanlık için geçerlidir.

Bu yolla, doğanın önümüze koyduğu yargıları yumuşatabilir ve güzel bir hayata kavuşabiliriz. Küçük gezegenimiz bir cennet bahçesine, hepimiz için tek bir ortak yuvaya dönüşecek. Onu güzel yapalım.

Dünyada meydana gelen tüm doğal afetleri gördüğümde, insanların tek bir mekanizmaya ait olduklarını anlamaları için dua ediyorum. Ve eğer bu mekanizma iyilik gücüyle birbirine bağlanırsa, doğanın tüm darbelerini dengeleyebilir ve dünyamıza, Dünya’ya ve insan toplumuna büyük bir huzur, harika bir gelişim, güven ve memnuniyet getirebilir.

Mucizevi bir hayata kavuşabiliriz; Bu tamamen bize bağlı! Birleşelim ve doğanın birbirimize karşı tutumumuza ne kadar zarif ve hassas bir şekilde karşılık verdiğini görelim.