Monthly Archives: Ağustos 2025

Baal HaSulam’ın Gelecek Nesillere Büyük Hediyesi

Baal HaSulam öyle bir yol yaptı ki, sıradan bir insan onun yolunu izlerse, tıpkı özel bir bilge öğrenci gibi Yaradan ile Dvekut’a (yapışma) ulaşabilir. Ondan önce, biri Yaradan ile Dvekut ile ödüllendirilmek için yüce bir bilge öğrenci olmak zorundaydı. (RABAŞ Çeşitli Notlar 75, “Ulustaki En Yücelerin Çalışması”)

Bu fırsatı, Kabala bilgeliğini bize ifşa eden ve onu daha da yakınlaştıran Baal HaSulam sayesinde elde ettik. Ve görüyoruz ki, O’nun metodunu takip ederek, gerçekten ilerliyoruz ve yavaş yavaş Yaradan’a yaklaşıyoruz. O’nunla ilk temasa ulaşmak için geriye sadece küçük adımlar kaldı.

Kabalistlerin eylemleri çok yönlüdür. Kabalistler, Kabala bilgeliğini, metodolojisini geliştirmek ve aynı zamanda kendilerini üst ışığı bize iletmek için bir kanal yapmak için çalıştılar. Yani, Yaradan’ı hem O’nun tarafından bize, hem de bizim tarafımızdan O’na yaklaştırmak için mümkün olan her yolu denediler.

Ve Baal HaSulam, “yolunu takip eden sıradan bir insan bile, Yaradan’a bağlılıkla ödüllendirilebilsin” diye son nesil için özel olarak hareket etti. Umarız biz de bunu hak ederiz.

Kesin olarak bilin ki, ARİ’nin zamanından bugüne kadar, ARİ’nin metodunu tam olarak anlayan hiç kimse olmamıştır… çünkü onlar üst köklerindedirler…

Ve şimdi Yaradan’ın izniyle, iyi amellerim nedeniyle değil fakat yüce olanın arzusuyla, ARI’nin ruhunu idrak etmekle ödüllendirildim. Ölümünden bugüne kadar hiç kimseye nasip olmamış bu olağanüstü ruh için neden benim seçildiğim ise beni aşan bir konu. (Baal HaSulam, Mektup 39).

Kabala bilgeliğinin tüm zorluğu, tüm Kabalistik kitapların okunmaya hazır olmasına rağmen, öğrencinin zihnini geliştirmek ve ruhunu düzenlemek için sürekli olarak çalışan bir öğretmenin ayrıntılı açıklamaları olmadan onları anlamanın imkânsız olduğu gerçeğinde yatmaktadır. Kabala bağımsız olarak çalışılamaz ve gerçek bir öğretmenle çalışmak bile uzun yıllar alır.

Bir öğrencinin, maneviyatta olan, üst ışığa bir bağlantı kanalı olarak hizmet edecek ve manevi çalışmasının her adımını, tıpkı dünyamızdaki bir bebeğe bakar gibi organize edecek tanınmış bir öğretmene ihtiyacı vardır. Bu olmadan, büyüme, sanki ormanda yalnız bırakılmış bir bebek gibi imkânsızdır.

Tutkuyla maneviyata erişmeyi ve çalışmaya başlamayı dileyen birçok insan var. Ancak öğretmenleri yoksa, kitaplardan tamamen mekanik bilgi çıkarabilirler, bu da onları hiçbir şekilde Yaradan’a yaklaştırmaz.

Ne de olsa, bu çalışma olağanüstü derecede zordur ve ancak öğrencinin öğretmen tarafından sürekli özen göstermesi ve uygun bir gruba katılması koşuluyla yapılabilir. İnsanların kendi icatları olan her türlü metodlara nasıl karıştıklarını görmek acı verici.

Baal HaSulam, Kabala bilgeliğini tüm uydurmalardan ayırdı, böylece Yaradan çalışmasıyla meşgul olmak isteyen bir kişi, doğru yolda olup olmadığını açıkça bilecekti. Ve bu nedenle, insanları Baal HaSulam’dan uzaklaştırmaya çalışan güçler var.

Her şeye rağmen, O’nun metodunu mümkün olan en geniş şekilde yaymayı ve her insana ruhunun farkındalığını ve ifşasını edinme fırsatı vermeyi başaracağımızı umuyoruz.

Rabaş, “Pri Haham Kitabına Giriş” adlı eserinde Baal HaSulam hakkında şöyle yazar: “Böyle bir ruh on nesilde bir dünyaya iner.” Gerçekte, onun ruhunun gerçek yüksekliğini kavramamız imkansızdır, tıpkı küçük çocukların babalarının ve annelerinin kim olduğunu anlayamamaları veya büyüdükleri evi takdir edememeleri gibi- bunun için önce büyümek gerekir.

Umuyoruz ki büyüyeceğiz ve öğretmenimizin gerçekte kim olduğunu anlayacağız, ki o bugün bile bizimle üst güç arasında bağ kuran bir bağlantı halkası olarak hizmet etmektedir. Onun metodunu uygulamaya çalışacağız; bu, ARİ ve RAŞBİ’nin metoduyla aynıdır. Başka bir metot yoktur; sadece bunun nasıl doğru bir şekilde uygulanacağını bilmek gerekir. Ve Baal HaSulam’ın içinde ARİ’nin ruhunun dahil olduğunu hissetmek gerçekten mümkündür.

Baal HaSulam, Kabala bilgeliğini göklerden hafifçe indirmek ve onu bize daha yakın hale getirmek için tüm gücünü verdi. Sadece modern neslin erişebileceği kitapların nasıl yazılacağı ve nasıl yayılacağı üzerine düşündü.  Bu adamın, 60-70 yıl sonra bizim bu kitapları alıp manevi çalışmanın tüm prensiplerini onlardan çıkarabilmemiz için ne kadar fedakârlık yaptığını biz anlayamıyoruz.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 86

Kendimizi Grubun Kararına Nasıl Boyun Eğdirebiliriz?

Toplumdaki diğer gruplardan farklı olarak, Kabala’da gruba boyun eğmek, aptallığa yol açan kendini sınırlama yoluyla elde edilmez. Normal bir toplumda, kişi toplumun taleplerine ne kadar uyarsa, o kadar iyi bir vatandaş veya dindar bir birey olarak kabul edilir. Bundan fazla bir şey gerekmez.

Hayatlarını fazla kargaşa olmadan sessizce yaşamak isteyen insanlar, içlerindeki yoğunluğu azaltmalı ve gizlemelidir. Gerçekte olduklarından biraz daha azmış gibi davranmalıdırlar. Böylece toplumun etkisini ve kurallarını kabul ederler ve karşılığında toplumun desteğini alırlar. İnsanlar hayatlarını bu şekilde huzur içinde sürdürürler ve sanki hiç doğmamışlar gibi hayatlarını sonlandırırlar.

Kabala ile meşgul olan bir grupta ise tam tersi geçerlidir. Grubu birleştirmek için arzularımızı, kişiliklerimizi ve içimizdeki her şeyi tam olarak kullanmamız gerekir, herkesten farklı olmak için değil, herkesi bir araya getirmek için. Bu, normal bir toplumdan nasıl farklıdır? Dış toplumda, yani manevi amaca doğru ilerleyen bir grubun dışında, arzularımızı güçlendirerek değil, kendimizi azaltarak ve gizleyerek birliği sağlarız.

Kabala’da, sosyal uyum için ne kadar çok çalışırsak, özgüvenimiz o kadar güçlenir, yeteneklerimiz o kadar artar ve grubu birleştirmeye o kadar çok katkıda bulunuruz. İki tür toplum, zıt yaklaşımlar kullanır. Kabala’da, her üyenin tüm gücünü ve enerjisini kolektifi birleştirmek için adadığı bir grup oluştururuz. Buna göre, birlik, önceden boyun eğme, kendini gizleme veya kolektifin içinde erime değil, çabanın bir sonucudur.

Kabala’da herkes öne çıkar ve birbiri ile bağ kurar. Böyle bir ortamda elde ettiğimiz birlik çok yüksek bir seviyededir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 85

Kendimizi Farklı Bir Görüşe Nasıl Boyun Eğdirebiliriz?

“Çoğunluğu takip etmek” ve “bireyi takip etmek” gibi kavramlar vardır. Maneviyatta, “bireyi takip etmemiz” gerektiği belirtilir. Bu, insanlık arasında veya büyük bir grup içinde gerçekten benzersiz, eşsiz ve olağanüstü olan, görüş ve bilgisine saygı duyduğumuz bir bireyi takip etmek anlamına gelir. Böyle bir durumda, çoğunluğu göz ardı eder ve sadece o bireyi dikkate alırız. Milyonlarca diğer insana ve onların söyleyip düşündüklerine kayıtsız kalır ve sadece bu benzersiz ve olağanüstü kişinin söylediklerine odaklanırız.

Örneğin, milyonlarca insan bir zamanlar yaygın olarak kabul edilen belirli kanunlara inanıyordu. Sonra Albert Einstein gibi biri ortaya çıktı ve “Hayır, kanunlar farklı” dedi. Bu milyonlarca insan, zamanın bükülmesi, uzaması, hatta sıfırlanması ve uzayın bozulması hakkında söylediği garip şeyleri anlayamadı. Ayaklarının altındaki tanıdık temel ortadan kalktı ve onları havada asılı bıraktı. Kitleler anlayamasa da bu eşsiz ve olağanüstü birey, doğru olmasına rağmen henüz yaygın olarak kabul edilmese de, gerçekten yenilikçi, sağlam ve ileri bir bakış açısıyla kararlı bir şekilde durdu. Sonra, onu takip etmeyi seçtim. Nasıl? Mantığın ötesinde, çünkü ben de kalabalığın bir parçasıyım. Eğer ben de o eşsiz ve olağanüstü birey gibi olsaydım, kimi takip edeceğim sorusu bile ortaya çıkmazdı. Kimseyi takip etmeme gerek kalmazdı. Ama eğer manevi bir yol izliyorsam, o eşsiz ve olağanüstü bireyi takip etmeliyim, tek başına olsa bile, çünkü o yücedir.

Bu fikri entelektüel olarak anlayabiliriz. Ancak, bu anlayışı entelektüellikten eyleme dönüştürmek için güç bulmamız gerekir. Belirli bir eşsiz ve istisnai bireyin, kendi bakış açısında kararlı olduğunu ve haklı olduğunu biliyor olabiliriz. Öyleyse, ona katılmak için gücü nereden bulabiliriz? Sonuçta, mantıklarıyla hareket eden kitleler ona karşı çıkar. Kamuoyunun fikrine karşı ona nasıl katılabiliriz? Bunun, “Yüce olana tutunan yüce olur” ilkesiyle mümkün olduğu söylenir. Ancak, bunu nasıl başaracağımızı hala merak ediyor ve adım adım, o yüce olana bağlı kalmanın yolunu aramaya başlıyoruz.

ARİ’nin Yüce Ruhu, Bölüm 2

Soru: ARİ gibi yüce bir ruhun ortaya çıktığı dönemin özelliği nedir? O dönemde dünyada neler oluyordu?

Cevap: İsrail halkı, tarih boyunca, arzunun tam gelişiminin dört safhasına (HaVaYaH) karşılık gelen dört sürgün ve dört kurtuluştan geçmiştir.

Bu safhalar, yaratılışın genel kabının yaratılması için üst ışığın yayılmasının dört safhasında, ilk HaVaYaH’da zaten yerleştirilmiştir. Ve buna bağlı olarak, tüm yaratılış, her bir parçasıyla birlikte, HaVaYaH’nın dört safhasına göre var olur ve gelişir. Her dünya, her manevi nesne ya da eylem, en küçük parçacıktan tüm yaratılış ölçeğine kadar, her zaman HaVaYaH’yı içerir.

Dolayısıyla, manevi kökün bir sonucu olan bu maddi dünyadaki insanlık da HaVaYaH’nın basamaklarına göre gelişmiştir. Bu nedenle dört sürgün ve üç kurtuluş yaşandı ve şimdi nihai kurtuluşun eşiğindeyiz.

ARİ, son dördüncü sürgünün sonunu ve kurtuluşun başlangıcını temsil eder. Bu yüzden, onun ruhu ifşa olduğunda, bütün sistemi kavrayabilmiş ve bu dünyadaki açıklamaları sayesinde pek çok insana idrake ulaşma, ruhları aracılığıyla ışığı çekme imkânı vermiştir. Bu süreç Baal Şem Tov ile başladı ve ondan sonra tüm Kabalistler tarafından, Baal HaSulam ve Rabaş’a kadar devam etti.

ARİ herkese Kabala bilgeliğinin metodunu, dördüncü ve son seviyede vermiştir. ARİ’den sonra Baal HaSulam bu metodu bizim neslimize uyarlamıştır; ancak özünde, bu ARİ’nin metodur.

ARİ, dördüncü sürgünün sonu ile nihai kurtuluşun başlangıcı arasındaki sınırda yaşamıştır. Bu, 16. yüzyılda meydana gelen çok özel bir dönemdir. Ancak manevi süreçler, maddi dünyada anında ortaya çıkmaz; ışıkların ve arzuların gelişim düzenine göre yavaş yavaş ortaya çıkar ki bu da zaman alır. Dolayısıyla, bunların ifşa olması yıllarca sürebilir.

Sonuçta, arzular bilgiye, hissiyata ve idrake doğru, özgür iradeleriyle yavaş yavaş gelişmeli ve Işık’ı çekmelidir. Bu süreç, atlanamayacak birçok aşamayı içerir.

Kişi, gelişmiş duygular ve akıl, doğasına karşı çalışma, egoizmine her zaman karşı olan başkalarıyla bağ kurma ve tüm içsel parçalanmalarını netleştirme becerisi edinmelidir. Ve bu kolay değildir; bu yüzden de gördüğümüz gibi, ARİ’den Baal HaSulam’a kadar zaman gerekmiştir.

Rav Chaim Vital (ARİ’nin metodunu anlayan ilk ve hatta tek öğrenci) bile, Sefer HaHakdamot’un girişinde, Mesih’in henüz gelmemiş olmasından dolayı nasıl umutsuzluk ve keder içinde oturduğunu yazar. Bu, 16. yüzyılda bile böyledir. Büyük bir Kabalist olmasına rağmen o da beklemiş ve umut etmiştir.

Açıkçası, bu çok uzun bir süreçtir, ancak her nesil ARİ’nin başlattığı aynı çalışmaya katkıda bulunur.

Bizler, ARİ ve Baal HaSulam’ın metodunu daha da ileriye yaymak, onların kitaplarını dağıtmakla ödüllendirildik. Kim bilir, belki bu çalışmanın tamamlanması için bir nesil daha gerekebilir. Ama umalım ki biz, tüm dünyanın ıslahını tamamlamayı başaralım.

ARİ’nin Yüce Ruhu, Bölüm 1

Bugünlerde, eşsiz bir insan, büyük bir Kabalist olan ARİ’nin (İzak Luria Aşkenazi) anma gününü idrak ediyoruz. Gerçek şu ki, içinde var olduğumuz gerçeklik olan üst güç, dünyamızda yavaş yavaş ifşa olur. Bu, ilk kez, Âdem adlı kişiye ifşa olmuştur; bu yüzden o, “ilk insan” olarak kabul edilir.

Ondan itibaren bu ifşa, Kabalistler zinciri boyunca İbrahim’e, ardından İshak, Yakup, Musa, Harun, Yusuf, Davut ve diğerlerine aktarıldı. Tüm Tora aşama aşama ifşa edilir çünkü bizim gelişimimiz egoisttir. Nesilden nesile egoizm büyür, insanlık evrimleşir ve bununla birlikte Kabala ve Kabalistler de gelişir.

İbrahim’den önce yalnızca küçük Kabalist grupları vardı. Fakat İbrahim, gelişip kendilerine “İsrail halkı” yani Yaşar-El (doğrudan Yaradan’a) adını veren büyük bir grup topladı. Bu grup, manevi yolda pek çok yükseliş ve düşüşlerden, parçalanmalardan geçti ve sonunda son sürgüne yani son manevi düşüşe girdi.

ARİ’nin ruhu, bu son sürgünden çıkışı ve kurtuluşun başlangıcını simgeler; yani manevi dünyanın, üst gücün, tüm insanlığa ifşasının başlangıcını simgeler. Artık bu dünyadan, sonsuzluk dünyasını ifşa etmeye, yaratılışın iki zıt kutbunu birbirine bağlamaya ve bu geçici, fanî hayattan ebedî ve mükemmel olana geçmeye başlayabiliriz.

ARİ, Kabala bilgeliğini bize eksiksiz haliyle ifşa etmesi bakımından benzersizdir. Onun zamanında, son sürgün dönemi sona ermişti; bu nedenle, o, devasa egoist arzunun ifşasının zirvesinde duruyordu. Onu ıslah ederek, tüm yaratılışı edinebildi ve bu bilgeliği bütünüyle açıklayabildi.

O, yaratılışın bütün parçalarının nasıl birbirlerine bağlı olduğunu, hangi formda, hangi yasa ve formüllerle geliştiğini ve biz insanların, insan ruhlarının, son ıslahımız olan tam ifşaya doğru ilerlerken, tüm bunları nasıl yavaş yavaş ifşa ettiğimizi anlamıştı.

ARİ bütün bunları, çağdaş insanın algısına,  bizim neslimizin ruhlarına uygun bir biçimde ortaya koydu ve tanımladı. Bu yüzden ARİ’nin kim olduğunu bilen Kabalistler, ona en yüksek saygıyı gösterir. Gerçekten de o, eşsiz bir ruhtur.

Baal HaSulam, ARİ’nin olağanüstü ruhunun yüceliğini ve Kabala’nın gelişimine katkısını ifade edecek kelimeler bulamadığını yazar. ARİ bize, manevi dünyanın ediniminin tüm anahtarlarını bıraktı. Bizler bugün henüz buna muktedir değiliz, fakat umuyoruz ki bir gün onun yüceliğini anlayacağız.

Baal HaSulam, kendisine, ARİ’nin ruhuyla (İbur Neşama) birleşme bahşedildiğini ve bu sayede Zohar Kitabı üzerine Sulam (Merdiven) tefsirini ve Hayat Ağacı (Etz Chaim) üzerine On Sefirot’un Çalışması adlı tefsirini yazabildiğini belirtir. Bütün bunlar, büyük Kabalist tarafından ıslah edilmiş olan o özel ruhun, o benzersiz arzunun, ARİ’nin ruhunun onun içinde yer alması sayesinde mümkün olmuştur.

Doğal olarak, bizler de bu yüce ruha en azından biraz bağlanmaya çalışmalıyız. Onunla bağ kurabildiğimiz, bağlanabildiğimiz ve onun önünde kendimizi iptal edebildiğimiz ölçüde, bizler de onun ışığından faydalanabilir ve belki de ifşalarından bir şeyler edinebiliriz.

ARİ’nin dili baştan sona benzersizdir: akıcı, güzel, yumuşak ve bize yakındır. Anlatmayı seçtiği her ayrıntıyı son derece hassas bir şekilde betimler. Ve tüm açıklamaları, öncelikle bu çalışma aracılığıyla manevi algıya ulaşabilmemiz için saran ışığın çekilmesini amaçlamaktadır.

ARİ’nin Etz Chaim (Hayat Ağacı) kitabı şöyle başlar:

Görün ki, bütün oluşacaklar oluşmadan ve yaratılanlar yaratılmadan önce,

Üst Saf Işık tüm var oluşu doldurmuştu.

Ve boş bir hava, oyuk gibi hiçbir bir boşluk yoktu,

Ancak hepsi o Saf ve Sınırsız Işıkla doldurulmuştu.

Ve baş ya da son gibi bir kısım yoktu,

Ancak her şey, Bir’di, Saf Işıktı, eşit ve dengeliydi,

Ve ona “Ein Sof (Sonsuzluk) Işığı” dendi.

Ve O’nun saf iradesine, dünyayı yaratma ve oluşanların oluşması,

 O’nun eylemlerinin, isimlerinin, unvanlarının mükemmelliğini

Gün ışığına çıkarma arzusuna geldiğinde,

Ki bu dünyaların yaratılışının sebebiydi,

O zaman Ein Sof Kendini, Onun tam ortasında, tam merkezde sınırladı,

 Ve O, Işığı sınırladı ve Işık, o orta noktanın etrafından en uzak kenarlara çekildi.

Ve orada boş bir alan, boş bir hava, boşluk kaldı,

Tam da orta noktadan.

Ve bu kısıtlama, o boş, orta noktanın etrafında eşit olarak duruyordu,

Böylece o alan etrafında eşit şekilde daire çiziliyordu.

Ve kısıtlamadan sonra, boş alan boş kaldığında…

ARİ’nin Yazılarının Önemi

Soru: ARİ 500 yıl önce yaşadı. O dönemde belli bir uyanış vardı. Bugün de birçok insan Kabala çalışmaya başladığı için bir uyanış yaşanıyor. 500 yıl sonra, bizim zamanımızın özelliği nedir?

Cevap: ARİ’nin zamanında, onun kitapları işlevlerini yerine getirmiş ve birçok insanın ilgisini çekmişti. Sonrasında Baal HaSulam, ARİ’nin kitapları üzerine yazdığı yorumlarla, insanları buluşturmaya can attı.

Bugün de aynı şey geçerlidir. İnsanlara gidip, ARİ’nin kitaplarının artık onların günlük kullanımının bir parçası haline geldiğini, bu kitapları çalıştıklarını hissedebiliyoruz.

Özünde burada yeni bir şey yok. Tek istediğimiz şey, ARİ’nin Kabala bilgeliği, Yaradan’ı edinme, manevi merdivenin basamaklarında yükselme konusundaki yaklaşımının bizler tarafından da hayata geçirilmesidir.

İşte bu yüzden, Yaradan’a yaklaşmamız için, yerine getirmemiz gereken koşulları çalışıyoruz.

ARİ (Rav Isaac Luria), Tanrı’nın Adamı

Bilgelerimiz zaten söylemişlerdi, “İbrahim, İsak ve Yakup benzerlerinin olmadığı bir nesliniz yok”. Gerçekten de, o Tanrısal adam Rav (öğretmen, yüce insan) Isaac Luria (ARİ) uğraştı ve bize en üst mertebeyi sağladı.

Muhteşem bir şekilde kendisinden önce gelenlerden çok daha fazlasını yaptı, eğer övgü dolu bir dilim olsaydı, İsrail’e Tora’nın verildiği gün gibi, onun bilgeliğinin ortaya çıktığı o günü överdim. (Baal HaSulam, “Panim Meirot uMasbirot Kitabına Giriş”).

Gerçekten de tüm ıslah metodu bize ARİ’den gelmiştir. O, önceki tüm Kabalistler tarafından ortaya konan her şeyi gerçekleştirmiştir.

ARİ’nin ruhu, genel ruhlar sisteminde öyle bir yerde bulunur ki, ondan itibaren ışık tüm ruhlara etki etmeye başlar ve onları nihai ıslaha (Gmar Tikkun) götürür.

ARİ’den önce, tüm gelişim 0, 1, 2, 3. safhalarda gerçekleşiyordu ve yalnızca ARİ, ruhlar sistemindeki ıslahlarıyla 4. safhaya girdi ve gerçek Malhut’u nihai formunda inşa etmeye başladı.

O, Sefira Yesod’dur (Malhut’tan önceki sonuncusu)  ve bu nedenle ona Mesiha ben Yosef (Yosef, sefira Yesod’u ifade eder) denir ve bundan sonra Malhut kendisini ıslah etmeye başlar.

Önceki tüm ruhlar, ıslaha hazırlık döneminin ruhlarıydı. Ve sadece ARİ’den itibaren bütün ruhların genel uyanışı başladı.

Elbette bu süreç yüzlerce yıl sürmektedir, ancak ARİ, önceki üç safhadan, sonuncusu olan dördüncü safhaya kadar ışığa giden yolu açtı ve ıslah başladı!

Mesiha, ruhların genel sistemindeki ışığın ifşasıdır. Bu ışık, Yesod aracılığıyla Malhut’a girer. ARİ, ışığa kapıları açar ve bu nedenle Mesiha ben Yosef olarak adlandırılır.

Mesih, ıslahın gücüdür. ARİ, bu gücü kendi ruhu aracılığıyla tasvir eder. Genel sistemin içinde yer alarak, kendi ruhunda ıslahlar yapar ve şimdi ışık, onun aracılığıyla Malhut’a akar ve ruhları etkiler.

Ama artık, ruhlarımızı Malhut’tan Bina’ya yükselişe hazırlamak bize düşmektedir. Bu süreç zaten Malhut’un ıslahıyla yani Mesiha ben David’le ilişkilidir.

ARİ’nin Metodunu Uygulamanın Eşsizliği

Soru: ARİ’nin metodunu uygulamamızda özel olan nedir?

Cevap: Özel olan; aramızdaki bağın içinde, ARİ denilen gücü yani bizi birbirimize bağlayan ve tek, birleşik bir bütün hâline getiren gücü ifşa etmeye çabalamamızdır.

Bunu yaparken, Yaradan’dan alabileceğimiz şeyi alırız: yeni, ıslah olmuş bir koşul, yeni bir arzu.

Çektiğimiz ışık, ruhlarımızı Yaradan’a doğru tek bir hareket içinde açığa çıkarır ve biz de Yaradan’ı üzerimizde tek parlak bir bütün olarak hissederiz.

Girişler Uğruna Çıkışlar

Çabanın ölçüsü, giriş ve çıkışların (yükseliş ve düşüşlerin) sayısına göre belirlenir. Şöyle yazıldığı gibi: “Çünkü Siyon’dan, Tora çıkacaktır” (yani düşüşlerden – Yetsiot’tan). Yaradan, insanı yoldan atar; yine de o, inatla çalışmasına geri döner ve devam eder. İlerlemesi tam da bu düşüşlerden, bu çıkışlardan inşa edilir.

Bir düşüş, Yaradan’ın insana haz alma arzusunu eklemesi ve onu yoldan çıkarması demektir. Buna rağmen, insan bu yeni egoist arzuyla birlikte çaresiz kalarak ve gözlerini kapatarak tekrar yola döner: “Boyunduruğa koşulmuş bir öküz gibi, yüke koşulmuş bir eşek gibi.” Böylece sonunda, çalışmalarda ve grupla bağ kurmada yeterli arzu ve çaba ölçüsünü biriktirir ki, artık nerede olduğunu, kiminle uğraştığını ve bu sürece nasıl dahil olabileceğini hissetmeye başlar.

İnsana nasıl egoizm eklendiğini ve onu yoldan çıkardığını ama her şeye rağmen nasıl çalışmalara ve gruba tutunduğunu fark etmeye başlar. Bu tam bir uyuşukluk ve anlayışsızlık halleri kolay olmasa da, kişi yavaş yavaş bilincine döner ve yenilenmiş bir ilham yaşar. Ve sonra, bir kez daha kalbin katılaşması gelir.

İşte bu çıkışların hepsinden Tora ortaya çıkar. İnsan, sürecin tam da böyle olması gerektiğini, asıl önemli olanın Yaradan’a yapışmak olduğunu, bunun için de gruba yapışması gerektiğini anlamaya başlar.

Bütün bu süreç, Pesah Bayramı hikâyesinde, Mısır sürgününde ayrıntılı şekilde anlatılır. Tora tarih veya coğrafyadan bahsetmez; yalnızca insanın manevi gelişiminin temel aşamalarından geçen yolculuğunu anlatır: alma arzusunun, yani başlangıçtaki egoist doğasının hâkimiyetinden, farklı bir doğaya – ihsan etme arzusuna geçişini. Bu, yeni bir niteliğe, manevi dünyaya gerçek bir doğuşu işaret eder.

Bundan sonra yol, artık bu kadar kritik dönüm noktaları içermez. En büyük dönüşüm, egoist niyetten çıkıp ihsan etme niyetine girmektir.

Kabala’nın Bakış Açısından Mutluluk

Soru: Kabala’nın bakış açısından mutluluk nedir?

Cevap: Kabala’nın bakış açısından mutluluk, Yaradan’ı mutlu etmektir.

Yaradan’ı mutlu etmek demek, O’na haz verdiğinizi hissetmek, O’nu mutlu ettiğinizi hissetmek demektir çünkü O size baktığında sevinir. Siz de O’nun sizden sevinç duyduğunu hissedersiniz; bu, mümkün olan en yüce koşuldur! Bunu nasıl ifade edebileceğimi bile bilmiyorum.

Belki bu, anne babaların çocukları için sevinmeleriyle kıyaslanabilir. Bunu ben kendim de çocuklarım ve torunlarım aracılığıyla hissettim, yaşadım; şunu söyleyebilirim ki, anne babanızın sizin için mutlu olması büyük bir sevinçtir.

Ama Yaradan’la olan bambaşka bir seviyededir!

Kabalada çift yönlü, karşılıklı bir bağ vardır: Yaradan, bizim O’nu mutlu etmemizden dolayı sevinir; biz de O’nun sevincinden dolayı mutlu oluruz.

O’nunla birleşiriz ve bu nedenle duygular iki kat olur; tek bir duyguda birleşirler. Öyle ki, hem ben hem de O birlikte aynı şeyi hissederiz. O’nun mutluluğu ve benim mutluluğum ayrılmaz hale gelir.

Soru: Kişi Yaradan’ı nasıl mutlu edebilir?

Cevap: Yaradan, hepimizin tam anlamıyla bir arada, uyum içinde, birleşme, içsel duygusal ve bilinçli bağ içinde olmasıdır. Tüm kalplerimiz ve zihinlerimizle birleşmiş olan bizler Yaradan’ız. Her şey tek bir bütün halinde bir araya geldiğinde, onu Yaradan olarak algılarız. Dolayısıyla, Yaradan ancak bu şekilde, birbirimizle olan bağımız aracılığıyla edinilir.

Soru: Yaradan’ın kim veya ne olduğuna dair hiçbir fikri olmayan biri nasıl mutlu olabilir? O’na doğru nasıl çabalayabilir?

Cevap: Yaradan mutlaka ifşa edilmelidir! Anlayış eksikliği ve belirsizlik bize özellikle O’nu ifşa edelim diye verilmiştir. Eğer bu zaten bilinseydi, insan manevi-hayvansal bir koşulun içinde var olurdu; tıpkı bu dünyada hayvansal koşul içinde yaşadığımız gibi. Yani bu yeni koşula kendimiz ulaşmalı, bize verilen araçları kullanarak onu kendi içimizde yaratmalıyız! Ama insan, aslında kendini yontar ve biçimlendirir.

Anlaşılan o ki, kişi sanki bir maddeyi alır ve onunla çalışmaya başlar. Ve yavaş yavaş, içindeki cansız maddeden canlı bir madde oluşmaya başlar: önce bitkisel, sonra hayvansal, sonra insan. Çeşitli varyasyonlar ve dönüşümler ortaya çıkar.

Sonuçta insan, bu tüm yapıyı, bağı, sonsuz kombinasyonları kendi içinde inşa eder! Tüm bunlar Sefirot, Sefirot, Sefirot… Sonunda DNA’ya, proteinlere, sarmallara, biyolojide gözlemlediğimiz şeylere dönüşür.

Ama tüm bunlar daha yüksek bir seviyededir: insanın sadece doğa yasalarına göre şekil verip inşa etmekle kalmayıp, aynı zamanda bu yasaları bizzat ifşa ettiği ve bizzat uyguladığı amaç seviyesinde! Özünde, bu muazzam bir yaratıcı çalışmadır. İşte bu yüzden insan bu çalışmaya katılır ve buna Yaradan çalışması denir.

Kişinin bütün bunları kendi içinde yaratmasından daha büyük bir haz yoktur! Ve bu, her birimizi bekleyen şeydir!

Soru: Yaradan’dan almakla, O’na vermek arasındaki mutluluk farkı nedir?

Cevap: Hiçbir fark yoktur. Hatta Yaradan’dan almak bile, eğer birlik ve O’na benzerlik içinde birleşme uğrunaysa, O’na vermekten daha değerlidir.