Monthly Archives: Kasım 2025

Kendin İçin Mi Başkaları İçin Mi Yaşamak Daha İyi?

Soru: “Kimseye aldırış etmeyin, sadece kendiniz için yaşayın.” Böyle bir tavsiye hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cevap: Bu hiçbir şeyi çözmez. “Kendin için yaşa”, yani kendim için yaşayacağım, başkasını düşünmeyeceğim. Ve sonra ne olacak?

Yorum: Bir gün aynı şekilde öleceğim, bu açık. Beni endişelendiren herkesin beni unutacak olması. Onlara bu kadar sıcaklık verdiğim herkese.

Cevabım: Bunu söylemeye gerek yok. Unutacaklar.

Soru: O zaman beni herkes, hatta uğruna çok iyilik yaptıklarım bile unutursa sonuç nedir?

Cevap: Başkalarının içinde yaşamaya niyetim yok çünkü onlar da ölümlüdür. Peki, onlara yatırım yapmamın ne anlamı var?

Soru: Amaç nedir?

Cevap: Sadece Yaradan’a yaklaşmak için.

Soru: Yani benim kendi bireysel amacım var mı?

Cevap: Elbette, aksi takdirde, insanlar ne içindir?

Yorum: “Başkaları için yaşıyorum” dediğimde, sanki başkaları için yaşıyormuşum gibi geliyor. Ama siz, “Yaradan’a yaklaşmak için başkaları için yaşıyorum” diyorsunuz.

Cevabım: Elbette, çünkü başkaları da bugün burada ve yarın yok.

Yorum: Yani diğerleri ve diğer her şey sadece ben hareket edeyim ve Yaradan’a yaklaşayım diye var oluyorlar.

Cevabım: Kesinlikle.

Yorum: Bu, demek oluyor ki, bu amaç her zaman kişinin önünde ana hedef olarak, merkezi bir amaç olarak kalmalı.

Cevabım: Ebeveynlerimin bana ne kadar yatırım yaptığını hatırlayabilirim ve bu asla benden ayrılmaz. Ama torunlarıma baktığımda, onlar pek önemsemez; büyüklerinin onların varlığı için ne kadar fedakârlık yaptığını hissetmezler. Ve böyle devam eder; bir kuşaktan sonra bu his neredeyse tamamen kaybolur.

Soru: Yani bu dünyadaki her şey geçici, gelip geçici ve sadece Yaradan’a yakınlığımız kalıcıdır?

Cevap: Elbette.

Soru: Peki, Yaradan’a yaklaşmak ne demektir?

Cevap: Yaradan’a yaklaşmak, birbirimize karşı sonsuz bir ilgi zincirine girmek demektir. Karşılıklı ilginin sonsuz olduğunu hissetmeliyiz.

Soru: Bu sonsuz mu, yoksa sonsuzluğa mı götürür?

Cevap: Bu, sonsuzluğu algılamaya götürür.

Soru: “Sonsuza dek yaşayabilirsin, sonsuzluğu hissedebilirsin” dediğimizde, gerginleşiyoruz ve bunu reddediyoruz. Acaba bunun nedeni hep kendimiz için yaşamamız mı?

Cevap: Kesinlikle.

Soru: Eğer kendimizi başkalarına yönlendirebilseydik, sonsuzluk artık bir hayal gibi görünmez miydi?

Cevap: O zaman sonsuzluğu hissetmeye başlardık. Sanki başkalarının içinde yaşar ve orada sonsuzluğu hissederdik. Duygularımızla Yaradan’a daha da yaklaşırdık ve zaman yok olur; geriye yalnızca his kalır.

Soru: Yaradan nasıl bir şeydir? “Yaradan’a yaklaşmak” dediğimde, gerçekte neyi arzuluyorum?

Cevap: Başkalarına karşı mutlak ilgiyi. Diğer kişi için!

Soru: Kendi kendimi düşünmeden mi?

Cevap: Eğer kendimi unutup yalnızca diğerini düşünürsem, o zaman sonsuzluğa girerim.

Soru: Peki “karşılığında ne alacağım?” gibi bir düşünce hiç yok mu? Böyle bir şey var mı?

Cevap: İşte bu ödülünüzdür. Tam olarak diğerine karşı tutumunuzda, sonsuzluğu hissetmeye başlarsınız.

Soru: Yani nihai hedef Yaradan’a yakınlık mı ve çevremizdeki her şey bu amaç için mi verilmiş?

Cevap: Evet.

Soru: Peki ya savaşlar, acılar, trajediler ve hastalıklar?

Cevap: Onlar olmadan bunları hissedemezdik. Onlar da gerekli. Kötü eğilim, bizlerin onun üzerinde yükseldiğimizi hissedebilmesi için bilinçli olarak yaratıldı.

Soru: Görevimiz bunların hepsinin üzerinde yükselmek mi?

Cevap: Evet.

Yorum: Anladım. Teşekkür ederim. Bunu bile aydınlattınız. İnsanlar için tüm bu acılar büyük bir sıkıntıdır, ama siz diyorsunuz ki: “O da amaç için.”

Cevabım: Bu gerekli.

Soru: Peki bu olmadan yapılabilir mi? Hayatı sadece sorunsuz bir şekilde geçirmekle?

Cevap: Hayır, bir kişi bunu yapamaz. Öfkeden, kötü eğilimden geçmelidir; aksi takdirde iyiyi hissedemeyecektir.

Yaradan’a Yakarış Nasıl Oluşur?


Soru: Eğer arzumun içindeki his doğrudan Yaradan’a bir yakarışsa, o zaman diğer insanlarla, onlu ya da Kabalisttik bir grup şeklinde kurduğum dışsal bağlantım, Yaradan’a yönelik bir talep oluşturmama nasıl yardımcı olur?

Cevap: Yaradan’a kişisel olarak yalvaramazsınız. Sevdikleriniz, akrabalarınız veya çocuklarınız için talepte bulunmak yardımcı olmaz. Bunu kendi hayatlarımızdan da görüyoruz.

Yaradan’a ancak doğru bir şekilde formüle edilmiş bir taleple, grup aracılığıyla yakarışta bulunmak mümkündür. Eğer ben onluya bağlıysam ve birlikte ortak bir arzu geliştirirsek, o zaman bu arzu Yaradan tarafından hissedilir.

Ben, Malhut olarak, en alttayım. Yaradan, Keter olarak yukarıdadır. On Sefirot (Keter, Hohma, Bina, Hesed, Gevura, Tiferet, Netzah, Hod, Yesod ve Malhut) aracılığıyla Yaradan ile bağ kurmalıyım. Eğer bunu doğru yapmazsam, Yaradan’a ulaşamayacağım. Ve grup aracılığıyla yakarışta bulunduğumda, kendimi iptal ederim.

Bu demektir ki, gruba girmek zorundayım, onun içinde erimeliyim ve o zaman talebim bir dereceye kadar özgecil olur ve kişisel olarak benim olmaz.

İşte Yaradan’a bu şekilde yalvarırız. Aksi takdirde, bunu yapma imkânımız yoktur.

Toh Ve Roş’ta Işığın Algılanmasındaki Fark

Işığın, Toh’ta (beden) ve Roş’ta (baş) algılanması arasındaki fark nedir?

Toh’ta, o zaten bir Kli’dir, gerçek bir alma ve yapışma kabıdır. Oysa Roş’ta bu yalnızca bir hissiyattır; Kli burada sadece varlığıyla katılır, alma eylemiyle değil.

Tüm duyumlar Partzuf’un Roş’unda hissedilir, çünkü algı her zaman başta gerçekleşir.

Bu nedenle, ihsan etme ve bağ kurmanın tüm eylemleri, Guf’tan Roş’a yükselerek ışığı ileten kısma yaklaşır.

Sonuç olarak, Roş değişime uğrar ve ışığı daha derinden kendi içine çeker. Sonra, her seferinde bir tersine dönüş meydana gelir, bu sürecin bir sonucu olarak, Guf, Roş’ta ifşa olan ışığın daha fazlasını almaya başlar.

Einstein Sözleri, Bölüm 2

Yorum: Lütfen Albert Einstein’ın bazı sözleri hakkında yorum yapın.

Yalnızca absürdü deneyenler imkânsızı başarabilir.

Cevabım: Evet, imkânsız olan absürttür. Tamamen absürt eylemlerle bir şeye ulaşmaya çalışan, onlarla hemfikir olan ve Kabala’da “mantık ötesi inanç” olarak adlandırılan, mantığının üzerine çıkan kişi gerçekten ilerleyebilir. Diğerleri ise bir yozlaşma halindedir.

İnanç aynı zamanda bilgidir, ancak her zaman benim üstümdedir.

Soru: Öyleyse dünyevi mantığı kabul etmiyor musunuz?

Cevap: Dünyevi mantık hayvansal mantıktır. Aklımla kavrayabildiğim şey, ne olursa olsun, hayvansal akıldır, hayvansal mantıktır.

Einstein müthişti çünkü bir Kabalist olmasa da bir Kabalist gibi düşünüyordu. Yani, ben doğayı mantığıma aykırı olarak kabul ediyorum: “Şu hız, şu kütle – bu değişebilir mi? Değişir.”

Kütle değişir. Nasıl değişebilir? Değişir işte.

Zaman geriye doğru akabilir. Neden? Nedenini bilmiyoruz ama akabileceğini kabul edelim. Duyularımızla algıladıklarımız, sorgusuz sualsiz, ebedi bir sabit olarak kabul edilmemelidir.

Çalışmasının sonuçlarını hemen görmek isteyen biri, ayakkabıcılık işine girmelidir.

Cevap: Evet, çok güzel söylenmiş. Bir şey yapıp sonucunu hemen görmek iyidir. Hatta para bile kazanırsınız. Gününü bitirirsin, bir çift bot yaparsın, birkaç ruble kazanırsın, içersin, yersin, yatağa gidersin ve huzur içinde horlarsın.

Yorum: Ama insanın istediği de budur: “Gün güzel geçti.” kutucuğunu işaretlemek.

Cevabım: İçimizdeki hayvanın istediği de budur. Her birimizin içindeki hayvan sadece bunu ister! Kuş tüyü bir yatağa uzanıp horlamak ve hepsi bu.

Soru: Yani bunun bir hayvansal koşul olduğunu mu söylüyorsunuz? İnsan koşulu böyle değil mi?

Cevap: Bir insan bununla yetinemez. Yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Siz, tatmin olamamanız için yaratıldınız!

Soru: Ama yine de hayatta huzur var mıdır?

Cevap: Hayır, hayatta huzur yoktur. Her şey kişinin doğasına bağlıdır. Bunu isteyebilirsiniz, ama hayır – ve aslında, bunu bile istemezsiniz! Nasıl isteyebilirsiniz ki?!

Herkes bir şeyin imkânsız olduğunu bilir. Sonra bunu bilmeyen bir aptal gelir ve o keşfi yapar.

Cevap: Ve en önemlisi, herkes ona nasıl yapılması gerektiğini söyler, ama o yapamaz, katılmaz. O şekilde yapmak istemez.

Soru: Ama ona bunu söyleyenler bunun imkânsız olduğunu biliyor mu?

Cevap: Evet, ama yine de kendi yöntemiyle yapar, farklı bir şekilde çarpıtır ve sonuç olarak yeni bir yol açar.

Soru: Öyleyse bilime, özünde aptallar mı girmeli sizce?

Cevap: Bilime, bilimi inkâr edebilen ve bunu yaparak her seferinde onu ilerletebilenler girmelidir.

Sonuçta, bilimin kendisi de prensipte, tıpkı Einstein veya Tesla gibi, bilginin ötesinde inançla ilerler; her ne kadar onlar hakkında çok az şey bilsek de. Kastettiğim devrimciler tam da bu türlerdir.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın hangi silahlarla yapılacağını bilmiyorum ama Dördüncü Dünya Savaşı taş ve sopalarla yapılacak.

Cevap: Kesinlikle doğru. Ona tamamen katılıyorum!

Bir sonraki dünya savaşı olursa, insanlığın kendini dizginleyebileceğini sanmıyorum. Bu sadece Yahudilerin tarihsel görevlerini yerine getirip getirmemesine bağlı. Eğer birleşirlerse, savaş olmayacak ve iyi bir yoldan birliğe ulaşacağız. Eğer birleşemezlerse, hem bizim hem de dünyanın çektiği büyük acılarla…

Soru: Bir sonraki savaş olursa, insanlığın kendini imha silahları kullanmaktan alıkoyamayacağını mı düşünüyorsunuz?

Cevap: Kendini dizginleyemeyecek – kesinlikle! Tek soru, ne ölçüde dizginleyemeyeceğidir.

Çünkü sınırlı nükleer savaşların mümkün olduğunu söyleyenler var, ancak kimsenin geri çekilebileceğini hayal edemiyorum.

Sonuçta, nükleer silahlar şu anda sessizce oturup bekleyen birçok ülkenin elinde.

Korkarım Einstein haklı. Bir dünya savaşı çıkarsa, insanlığı binlerce yıl geriye götürecektir.

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 269

Soru: Malchut de Rosh, nasıl Peh’e ne kadar ışık girmesine izin verip, Guf’a geçmesini belirler?

Cevap: Bunu söyleyemem, ancak Malchut de Rosh’un içsel nitelikleriyle hareket etme ve bağ kurma şeklimizle, onun niteliklerini ve eylemlerini hissetmeye ve böylece onları anlamaya ve gerçekleştirmeye başlarız. Malchut de Rosh’a bu şekilde bağlı kalırız.

Soru: TES’te, ışığın ayrılışı için bir üst Zivug olduğu ve memnuniyet vermek, ışığı yaymak için bir üst Zivug olduğu yazılıdır. Ve her ikisi de sevinç olarak tanımlanır. Işığın ayrılışından gelen sevincin ne olduğu belirsizdir. Kim seviniyor ve ne için seviniyor?

Cevap: Bir Partzuf’u gerçekleştiren her bir eylem, üst arzuyu tatmin etmeyi amaçlar.

Soru: Yansıyan ışığa dönüş, Kli’nin Yaradan’ın onu doldurma arzusunu hissettiği anda gerçekleşir diyebilir miyiz?

Cevap: Bunu söyleyebiliriz.

Yaradan’ın Zor Elde Edilen Mükemmelliğini Edinmek

Arzunun dördüncü safhası olan “Behina Dalet”, yaratılandır ve nitelikleri bakımından Yaradan’dan en uzak olandır. Ancak aynı zamanda, O’na ulaşma kabiliyeti açısından O’na en yakın olandır.

Diğer safhaları, edinime göre değerlendirmek imkânsızdır çünkü içlerinde yansıyan ışık yoktur. Bu, yalnızca Behina Dalet onlarla çalıştığında ortaya çıkar.

Diyelim ki egoizmimle yani haz alma arzumla, bir melodiden, resimden ya da hikâyeden ilham alıyorum. Bu sanat eserlerinin kendilerinde hiçbir duygu ya da tutum yoktur. Ancak egoizmimle onlara karşı duyarlı olduğumda, onlara duygular yüklerim ve onlar aracılığıyla Yaradan’a ulaşırım. Onlar tek başlarına buna sahip değillerdir ve bu, ilk dokuz Sefirot’un kavramıdır.

İlk dokuz Sefirot, egoizmimle bağlantılı olarak, Yaradan’ın bana yani benim algıma göre, kendisini nasıl ifşa ettiğini anlamama yardımcı olan niteliklerdir.

Yaradan’ın algılanmasının zorluğu, O’nun “daireler halinde” (herhangi bir sınırlama olmaksızın) hareket etmesidir, oysa yaratılanın O’na “düz bir çizgide”, yani egoizmi sınırlayan perdeyle yanıt vermesi gerekir. Ancak, her seferinde mantık ötesi inançla basamaktan basamağa yükseldiğimizde, bu yükseliş sürekli, analog, bütünsel hale gelir. Yükselişimizi tamamladığımızda, onu ayrı bir şekilde, belirli bir basamak olarak algılarız.

Biz, mantık ötesi inançla yükseldiğimizde, “dairelerden”, Yaradan’ın mükemmelliğinden, bir şeyler ifşa ederiz.  Mantık ötesi inanç, yaratılışın “düz çizgisinden”, Yaradan’ın “dairesel mükemmelliğine” kadar maksimum dereceye yaklaşmamızı sağlar.

Birliğin gücü bize sonsuz olan ışıktan gelir. Ve böylece, ışık aracılığıyla ihsan etme niteliğinin bir ölçüsünü, herkesin eşit olduğu “dairesel mükemmelliğin” gücünü elde ederek, böylece kendi içimizde daireye, Yaradan’a yakın arzular oluştururuz. Ancak bunlar içimizde “düz çizgimiz” aracılığıyla oluşurlar.

Bizler, düz çizgi aracılığıyla yavaş yavaş daireye ulaşırız, ancak her zaman eksik olduğumuz zor elde edilen ilave bir unsur kalır. Bu, matematikte bir integrali hesaplarken alanı eğriye yaklaşan çok sayıda dikdörtgene böldüğümüz duruma benzer; her zaman yakalanamayan bir artık parça vardır.

Suya Susamış Biri İçin Bir Bardak

Dairelerde, yansıyan ışığı yükseltebilecek bir perde yoktur. Bu olmadan, yaratılan üst ışıkla bağ kuramaz. Orada öğrendik ki, çizginin kabı bir “boru hattı” olarak adlandırılır…

Dairelerin kapları çizgiden çok daha yüksek olmasına rağmen kendi başlarına ışık almazlar. Bunun yerine, içlerindeki tüm ışığı kendilerinden çok daha aşağı olan bu çizgi aracılığıyla almalıdırlar… (Baal HaSulam “On Sefirot’un Çalışılması” Cilt 1, Kısım 2, Bölüm 1, Madde 3 ve 30).

Sonsuzluk Dünyası’nın Malhut’unda, herkes dilediği kadarını alabilirdi. İçinizde, ışığın tam olarak doldurmadığı hiçbir arzu yoktu. Fakat kısıtlamadan sonra bir sınırlama ortaya çıktı: artık yalnızca perdeye sahip arzular doldurulabilir ve bu da yalnızca o perdenin ölçüsünde, “çizgi” aracılığıyla, yani perde vasıtasıyla gerçekleşir.

Diğer tüm arzular yani “Dairesel arzular”, çizgiden yalnızca zayıf bir aydınlatma alır. Çizgi onları doldurur çünkü perdeleri olmamasına rağmen hala kısıtlama altındadırlar.

Bu nedenle, “çizgi” içindeki arzular aktif olarak işler: ışığı çekerler, çizgiyi doldururlar ve bu çizgi aracılığıyla “dairesel arzuları” doldururlar. Dairesel arzular egoistçe almak istemezler; onlar sadece ihsan etme uğruna ışığı çekemezler. Sonuç olarak, “Nefeş” adı verilen hafif bir aydınlatma alırlar.

Dairesel arzular çok geniştir; onlar, sonsuzluk dünyasının tüm arzularını kapsar. Ancak kısıtlamadan sonra, yalnızca “çok ince bir çizgi” üzerinden aydınlatma alabilirler. Çizginin ışığı, bir zamanlar dairesel arzularda var olan ışığa kıyasla kapasitelerine göre o kadar küçüktür ki, dev bir yüzme havuzunu tek bir bardak suyla doldurmaya çalışmak gibidir.

Bununla birlikte, bu onlara bir miktar yaşamsal enerji sağlar. Öte yandan, böyle bir aydınlatma almak onları daha hassas hale getirir ve daha derin içsel arzuları uyandırır. Yani, bu ışık arzuları yerine getirmez, aksine onların içinde doyuma ulaşma özlemini harekete geçirir.

Ve ıslahın sonuna kadar bu şekilde çalışırız. Bir arzuyu ıslah eder etmez, bir Zivug yaptığımda ve kendimi doldurduğumda, hemen düşüş için bir yer yaratırım. Her zaman ilerlemek için çalışırız, sonra düşeriz, tekrar çalışırız, tekrar yükseliriz, tekrar düşeriz. İlerleme böyle gerçekleşir.

Sevmek Ve Sevilmek

Soru: Kişinin sevildiğini hissetmesi neden çok önemlidir?

Cevap: Bunun nedeni, kişinin sosyal bir varlık olması ve hepimizin Adam HaRişon adı verilen tek bir sistemden gelmemizdir, bu sistemde tek bir kalple, hep birlikte tek bir arzuda var olduk. Birbirimize bağlıydık ve evrim süreci boyunca birbirimizden uzaklaştıktan sonra bile hâlâ içsel bir güçle birbirimize bağlıyız.

Çevrenin bir insan üzerindeki bu kadar güçlü etkisi nereden geliyor? Zira kökümüzde, doğamızın en derininde, fiziksel olarak uzak olsak da tek bir kaynakta, tek bir koşulda, tek bir arzuda birbirimize en sıkı şekilde bağlıyız.

Ben doğa tarafından böyle yaratıldım ve bu nedenle başkalarının benim hakkımda ne düşündüğü ve söylediği benim için çok önemlidir. Bu küçük çocuklar için bile geçerlidir.

Soru: İnsan için hayatta en önemli şey, sevildiğini hissetme arzusudur. Neden?

Cevap: Çünkü çevrenin insan üzerindeki etkisi çok güçlüdür.

Doğam gereği, bir hayvan olarak fazla bir şeye ihtiyacım yoktur, ailem ve çocuklarım için biraz yiyecek, bir barınak yeterlidir. Ama var olmak için gerekli olanların ötesinde bir şey elde etmek istediğimde, toplumun gözünde tanınmak, sevilmek, saygı görmek, zengin ve zeki olmak uğruna hayatımı mahvederim.

Yıllardır büyük bir ev, özel bir araba almak için çalışıyorum. Peki, neden tüm bunlara ihtiyacım var? Çünkü bu, çevrenin gözünde saygı görüyor. Başka bir deyişle, çevremin kölesiyim.

Soru: İnsan birini sevdiğinde, bu onu çok doldurur. Bir insana bu kadar derinden nüfuz eden daha güçlü bir duygu yoktur. Birine âşık olduğunda neden kendini iyi hissediyor? Neden bu şekilde yaratıldık?

Cevap: Soru farklı şekilde sorulabilir: Neden hem sevilme hem de birini sevme ihtiyacı duyuyorum? Bu doğamızdan gelir, içimizde çevreyle ilişkilerimizi hissetme, onlardan sevgi alma ve onları sevme arzusu vardır.

Soru: Benim de onları sevmem, benim için neden önemli?

Cevap: Bu, üst kökten kaynaklanır. Biz bu şekilde yaratıldık ve bizi doğuran, besleyen doğanın üst gücünden bir izlenim alırız; aynı şekilde evden, ebeveynlerden ve aileden de. Bu yüzden benim de birini sevme arzum vardır.

Bu, dünyaya karşı olan tutumumdur; çünkü aksi halde kendimi, benim de nefret ettiğim nefret dolu insanların arasında var oluyormuş gibi hissederim. Kendi evlerinde bile sevgi hissetmeyen insanlar vardır ve onların ne kadar yanlış ve kötü şekilde büyüdüklerini görürüz. Anne babalarından, ailelerinden ve çevrelerinden sevgi görmeyen bu insanlar, bu eksiklik yüzünden yozlaşmış bireyler haline gelirler.

Ve bu doğadan gelir. Biz, izole bir şekilde var olabilecek yaratıklar değiliz. Genç hayvanların bile annelerinin sevgisine ve sürülerinin yardımına ihtiyaç duyduklarını görürüz.

Soru: Hiç sevgi hissetmemiş bir insan, başkalarına sevgi verebilir mi?

Cevap: Hayır, böyle biri ne sevgi verebilir ne de sevgi alabilir. Böyle biri çok mutsuz, eksik bir varlıktır ve var olması bile zordur.

Soru: Farz edelim ki yüz yıl sonra robot ebeveynlere sahip bir çocuk doğacak. Bu ebeveynler onunla ilgilenecek, ona kraliyet sarayındaymış gibi her şeyi sağlayacaklar fakat sevgi hissi hariç. Bu çocukta ne eksik olacak?

Cevap: Her şey! O, kendisinin her şeyle dolduğunu hissedemeyecektir. O, bu tutumdan yoksun kalacaktır çünkü bizler, Adem denen bir sistemden geliyoruz ve bu sistemde hepimiz içsel olarak tek bir beden gibi birbirimize bağlıyız. Eğer aramızda herhangi bir bağ hissetmezsek, kayboluruz. Doğa bizi desteklemez ve var olamayız.

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 268

Soru: Aramızdaki içsel ışığı nasıl hissedebiliriz?

Cevap: Aramızdaki ışığı henüz hissedemiyoruz. Öncelikle birkaç eylemi nasıl yapacağımızı öğrenmemiz gerekiyor: kendimizi tek bir Kli’ye yani kendimizi anlayabileceğimiz, birbirimizi hissedebileceğimiz ve genel Partzuf’ta eylemler gerçekleştirebileceğimiz yere nasıl yükselteceğimizi.

Soru: On Sefirot’un Çalışılması’nda (TES) şöyle yazılmıştır: Akudim’den önce yani Roş’un Malhut’unda, orada herhangi bir sınırlama olamazdı çünkü Malhut, Roş’un on Sefirot’unda yansıyan ışığı sınırlayıp yükselttiğinde, bu sınırlama gerçek ihsan etmedir.

Gerçek ihsan etme olan bu sınırlama nedir?

Cevap: Gerçek şu ki, Malhut ışığı almaz. Onun tek görevi, çabalarıyla üst ışığı uzaklaştırmak ve kendini onun içinde kıyafetlendirmektir.

Soru: İnsan nitelikleriyle ile üst ışık arasındaki tutarsızlıktan dolayı yaratılan utanç duyar ve görünüşe göre bu süreç insanın elinde değildir. Bunu nasıl engelleyebilir ve ışığın çembere yakınlaşmasına nasıl olanak verebiliriz?

Cevap: Bu henüz ilerimizdedir. Bu eylemleri yapamayız, bu yüzden bunları açıklamıyorum bile. Daha sonra, bunlar ortaya çıkacak ve siz de bunları çalışmalarımızdan tespit edeceksiniz.

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 267

Soru: Akudim’in “bağlanmış” anlamına geldiğini söylüyoruz. Yani nitelikler doğru bir şekilde bağlandığında, doğru Kli’yi oluştururlar. Aşağıdan yukarıya yükselişimizde de doğru bir şekilde bağlanmamız gerektiğini söyleyebilir miyiz?

Cevap: Elbette.

Soru: Peki, onlunun birliği içinde bir kişi, tüm bu nitelikleri Yaradan’ın benzerliği içinde ifşa eder mi?

Cevap: Evet, aramızdaki bağda, Kli’nin doğru formunu ifşa edeceğiz.

Soru: Neden bir tek Kli içindeki onlunun düzeni, yerel bir ölçüt olarak Behina Alef, Bet veya Gimel’e göre değil de Behina Dalet’e göre belirlenir? Yani, belirleyici eksen neden alıcının köküne bağlıdır da ara koşullara bağlı değildir?

Cevap: Başka neye bağı olabilir? En önemlisi Malhut’tur. Malhut yoksa, Kli de yoktur. Malhut, Kli’deki alma arzusudur ve Kli’nin ne tür bir Kli olduğunu, Kli’nin türünü ve gücünü belirleyen tek şeydir. Tüm bunlar yalnızca Malhut tarafından belirlenir.

Soru: Kelim’in kırılması neden Akudim’de değil de Nekudim dünyasında gerçekleşti?

Cevap: Akudim’de, tüm Sefirot, sanki tek bir Kli, tek bir Zivug, tek bir ışık yayılımı içinde birleşmiş gibidir. Dolayısıyla bölünmeye gerek yoktur. Ancak Nekudim dünyasında, ışık ile onu alan Kli arasında zaten bir fark vardır. Bu nedenle Nekudim dünyasında bölünme vardır.