Monthly Archives: Ağustos 2025

Kalbi Yaradan’a Yönlendirin

Soru: Yaradan ile içsel ve dışsal olarak aynı şekilde iletişim hissediyor muyuz?

Cevap: Bunu içsel ve dışsal iletişim olarak ayıramam. Yaradan ile olan bağ, kişinin kalbinin derinliklerinde hissedilir. O’nu orada aramalıyız.

En önemli şey, kalpte O’nunla bağ hissetmektir. O, bunun için sürekli çalışmaktadır. Kalbinizi Yaradan’a yönlendirme çabasından kaçınmayın. Aksine, kalbinizi O’na ne kadar çok yönlendirirseniz, o kadar çok büyüyecek, genişleyecek ve birçok koşulu kapsayacaktır.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 119

Bu Süreç Önceden Belirlenmiş Midir?

Sürecin kendisi kaçınılmazdır. Yol boyunca karşımıza çıkan her engel, biz daha var olmadan önce yazılmıştır. Eğer tüm yolu önceden görebilseydik, hangi darbenin geleceğini ve bunun bize ne öğreteceğini görürdük. Ancak bu darbeleri gerçekten deneyimleyip onlarla yüzleşmeden büyümek imkânsızdır. Yazıldığı gibi, “Yaradan adama vurur ve ‘Büyü!’ der.”

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 118

Dua, Çalışmak İçin Güç İstemek Midir?

Dua, başka seçeneğimiz olmadığı zaman talep etmek anlamına gelir. Yalnızca başka alternatifimiz olmadığında Yaradan’a döneriz. Yavaş yavaş, Yaradan’ın varlığını hatırlamaya başlarız ve bu hatırlama bile Yaradan’ın yaptığı bir şeydir. O, sanki O’nu kendi başımıza hatırlıyormuşuz gibi gösterir. Gerçekte, kendi başımıza Yaradan’ı asla düşünmeyiz.

Alma arzusu, tamamen kendi içinde kapalı olacak şekilde yapılandırılmıştır. Bu, kapalı bir sistemdir. Yaradan, küçük, algılanamaz bir ışık huzmesi gönderir ve aniden şöyle düşünürüz: “Ah, Yaradan var!” O’nu, hiçbir yardım almadan, sanki kendi başımıza hatırlamış gibi hissederiz.

Ama gerçekte, bize varlığını hatırlatan ve O’na dönmemizi sağlayan Yaradan’dır. Bu süreç tekrar tekrar gerçekleşir ve tüm amacı O’nunla olan bağımızı güçlendirmektir. Bu süreç sayesinde, içsel manevi sistemimizi inşa ederiz. Yaradan’ın niteliklerini bu şekilde edinir ve O’na benzer hale geliriz.

Ancak, bunun gerçekleşebilmesi için, Yaradan’ın tam tersini tanıyabilmemiz için, “kendimizi” anlayabilmemiz için, Yaradan’ın bizi, ulaşmak üzere olduğumuz durumun tam zıttı olan hoş olmayan durumlara sokması gerekir.

Yaradan’ın İç Sesini Yakalayın

Soru: Kabala’nın bakış açısından bilinçaltı nedir?

Cevap: Kabala’da böyle bir terim yoktur.

Soru: Bir insanın hayatındaki tüm olayların %99’unun sanki onun dışındaymış gibi yani bilinçsizce gerçekleştiği açıktır. İnsan, her şeye içgüdüsel olarak tepki verir ve yalnızca küçük bir kısmını algılar. Kabala’da olayların %99’unun farkına varır mısınız?

Cevap: Kabala’da, üst ışığın, Yaradan’ın içimizde tezahür etmeye başladığı, O’nu içimizde hissetmeye başladığımız ve üzerimizdeki etkisine daha açık hale geldiğimiz koşullar yaratmaya çalıştığımız içgüdüsel alıştırmalar vardır.

İçimizdeki Yaradan’ın iç sesini yakalamalıyız. Bunlar özel koşullardır. Genellikle grup içinde kendimizi doğru bir şekilde ayarladığımızda ortaya çıkarlar.

Dostlarımızla birleşerek ve Yaradan’ın ifşa olabileceği türden ilişkiler kurarak, O’nun iç sesini yakalarız. Yaradan’ı algılamak için sensör, bağımızdır.

Soru: Bunun egoizmin sesi değil, Yaradan’ın sesi olduğunu nasıl anlayabiliriz?

Cevap: Kişi bunu hisseder ve aynı zamanda Yaradan’ın ifşasının hala onun egoist nitelikleri içinde gerçekleştiğini keşfeder. Ancak bu onu ileriye doğru iter.

Birlikte, Sevginin Önünde Duran Kötü Güçlerin Üstesinden Geleceğiz

Dünyamızda, Yaradan’ın yüceliğine, manevi niteliklere ve hedefin yüceliğine ulaşma yolundaki tüm çalışmalar grup içinde gerçekleşir. Bu, ihsan etme ve sevginin önemine ulaşma yolunda ilerlememiz için bir yakıt görevi görmelidir. Buna göre, değiştiğimizi, içimizde çeşitli değişimlerin ve olumlu dönüşümlerin, yani bunların ihsan etme yönünde gerçekleştiğini hissedeceğiz.

Aynı zamanda, sol çizgi, hedefe ulaşmayla ilişkilendirdiğimiz her şeyde, grupla, Yaradan’la, öğretmenle ve metotla ilgili her türlü hayal kırıklığı, başarısızlık ve sorunda kendini göstermeye başlar. Ve maneviyatın önemini artırırsak, o zaman sol çizgide, en küçüğünden en büyüğüne kadar, Tora’da anlatıldığı gibi, Firavun’u yani tüm günahkârları da göreceğiz: Balam, Balak ve diğerlerini.

Firavun veya yılan, tüm günahkârların genel adıdır. Tüm bu egoist güçler, sol çizgide ortaya çıkar. Ve bu kötü güçlerin karakterini tanımlayan temel şey, onlara; “Neden manevi çalışmaya ihtiyacın var? Yaradan kim ki O’na itaat edeyim?” diye sorduran gururdur.

Bu, Yaradan’a karşı ayaklanan ve “Ben yöneteceğim!” diye haykıran muazzam insan gururudur. İnsana kendini böyle gösterir. Ve kişi bunu ıslah ettiği ölçüde, Yaradan’ın yüceliğini görmeye başlar ve o zaman Yaradan’ın tamamen tevazuuyla yüce olduğunu anlar. Kişi, tevazuyu en büyük nitelik olarak görmeye başlar çünkü bu mükemmelliği simgeler.

Ancak tevazu, Binah’ın yalnızca bir derecesidir. Ve sonra, ona bir ek gelir: tevazu üzerine inşa edilen ihsan etme. Kişinin başkalarına karşı tevazusu, onlara hizmet etmeye hazır olmasında kendini gösterir. Ve sonra “Komşunu kendin gibi sev” koşulunu yani gerçek sevgiyi edinir.

Yaradan Hakkında Şok Edici Bir Söz

Yaradan’ın Kendisi yoktur.

Yorum: Bu açıklama herkesi şok ediyor.

Cevabım: Ama bu doğrudur! Kişi buna nasıl tepki verirse versin, bu onun bileceği iştir. Konuyu açıklığa kavuşturmalıyım. Yaradan’ın Kendisi yoktur. Var olan şey, sevgi ve ihsan etme niteliğini ifşa etmek için karşılıklı çabayla ortaya çıkan, başkalarıyla yakınlık duygusudur.

Soru: Yani bu duyguya Yaradan’ın ifşası mı diyorsunuz?

Cevap: Evet, Yaradan sevgidir. Ve bunun erkek, kadın, çocuklar arasındaki ilişkiyle hiçbir ilgisi yoktur, kim veya ne olduğu önemli değildir. Bu, sadece, benim dışımda algıladığım her şeyle bir ilişkidir.

Soru: Peki benim dışımda sadece sevgi olduğunu mu söylüyorsunuz?

Cevap: Evet.

Soru: İçimde sevgi yok. Ama dışımda sevgi var mı?

Cevap: İçimde egoist, önceden belirlenmiş, üzerine çıkıp gerçek sevgiyi hissetmem gereken bir şey var.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 117

Çaresizlik Koşulundan, Çalışma İçin Gücü Nasıl Kazanabiliriz?

Gerçek bilgiden yoksun olduğumuzu fark eden, okuduklarımızdan hiçbir şey öğrenemediğimizi hisseden, maneviyat kapısının önümüzde kapalı olduğunu gören bizler, bu çalışma başkalarına değil de sadece bize düşüyorsa, nasıl ilerlemek için güç bulabiliriz? Bu çalışma için gücü nereden alabiliriz?

Birbirine bağlamaya eğilimli olduğumuz tamamen farklı iki koşul vardır. Birincisi, tamamen önemsiz ve hayvani olduğumuz, hiç manevi gücümüzün olmadığı bir koşuldur. Manevi dünya hakkında hiçbir şey anlamayız, hatta bu dünya hakkında da hiçbir şey anlamayız. Bir sonraki anda bize veya dünyaya ne olacağı hakkında hiçbir fikrimiz yoktur. Her şeyin nasıl yapılandırıldığı ve işlediği hakkında hiçbir fikrimiz yoktur. Gözlerimizi ne kadar açarsak, Newton’un bilimsel çalışmalarını tanımladığı gibi, o derece kendimizi uçsuz bucaksız okyanusun kıyısında çakıl taşlarıyla oynayan küçük bir çocuk gibi hissederiz.

Ve bu doğru bir duygudur. Bir dereceye kadar, doğanın muazzam güçlerini hissetmek budur. Bu bizim gerçekliğimizdir. Bu kavramı kendi gücümüzle kavrayamayız.

Yukarıda anlatılan bu koşul, aslında aktif bir koşula sıçrama tahtasıdır. Ne şekilde aktif? Güç talep edebileceğimiz ve içimizde ıslahlar yapılmasını isteyebileceğimiz şekilde. Önceki koşul, bize şu anki seviyemizde bunun gerçekten bizim gerçekliğimiz olduğunu göstermek içindir.

Bundan nasıl yükselebiliriz? Biz bu güçlerin gerçekten eksik olduğunu unutuyoruz. Yaradan, neden her adımda takılıp kaldığımızı ve bir hiç olduğumuzu fark etmemizi sağladı? Bu çaresizlikten, Yaradan’ın varlığını hatırlamamız için. Sonra Yaradan’a döneriz ve O da ilerlememizi, anlamamızı, harekete geçmemizi vb. sağlayacak şekilde her şeyi bizim için düzenler.

Yaradan neden bunu böyle yaptı? Çünkü tüm bu süreç, Yaradan ile bağ kurmamız için bir araçtır. Amacı, teslim olmamız, Yaradan’a ihtiyaç duymamız ve bu ihtiyaç sayesinde Yaradan’ın niteliklerini kazanmamızdır.

Sonuçta Yaradan, bizim O’nun gibi sonsuz ve mükemmel olmamızı ister.

Yaradan her seferinde bize zayıflık, çaresizlik, umutsuzluk, cehalet ve gerçekliği kavrayamama gibi, Kendi koşulunun tam tersi olan nitelikleri gösterir, böylece O’na dönüp hissettiklerimizin tam tersini elde etmek isteyeceğiz. “Hissettiklerimizin tam tersi” demek, Yaradan’dan, O’nun niteliklerinden ve seviyesinden bir şey elde etmek demektir.

Böylece, zıtlık yoluyla her seferinde daha eksiksiz bir koşula ulaşırız. Kötü olanı ne kadar derinden hissedersek, zıtlık yoluyla o kadar büyük bir iyiliğe ulaşabiliriz.

Tüm manevi seviyeler bu şekilde inşa edilir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 116

“İhsan Etme Kabı” Kavramı, Hem Kapta Hem De İhsan Edende Nasıl Mümkün Olabilir?

Gerçekten de, ihsan etme kabı, ihsan etme uğruna alma arzusu kavramlarında, garip bir şey var. Kabalistler manevi koşulları ifade etmek için dilbilimsel araçlardan yoksun oldukları için, çeşitli basitleştirilmiş ve yoğunlaştırılmış formülasyonlar kullandılar. Bunu yapmasalardı, Ibur (embriyonik koşul), Katnut (küçüklük), Roş (baş), Toh (iç kısım) vb. gibi koşulları tanımlamak için kitaplar yazmak zorunda kalacaklardı ve bu bile yeterli olmayacaktı. Bu nedenle, manevi koşulları ifade etmelerini sağlayacak bir dil geliştirdiler.

Bu dil nasıl çalışır? Önceden düzenlenmiş bir tür “şifre” aracılığıyla bilgi aktarılır. Bu şifre, konuyla ve yazarın niyetiyle ilgili kapsamlı ayrıntılar içerir. Okuyucu, yazar ile aynı manevi seviyedeyse, ortak bir kavramsal çerçeveyi paylaşırlar ve şifrenin anlamı onlara hemen net hale gelir.

Örneğin, İbranice’de “Roş” (baş) kelimesinin anlamını bilmeyen biri, bu kelimeyi duyduğunda ne yapacağını bilemez. Anlamını anlamak için kelimeye aşina olmamız gerekir.

Ancak, kelimeye aşina olmak, tam olarak anlamını kavramak için yeterli değildir. Terimin arkasındaki niyeti de anlamamız gerekir.

Kabala dili, sadece kodlarını tanıyanların, kelimelerin ardında gizli olan anlamı anlayabildiği şifreli bir dil gibidir. Yani, Kabalistik metinleri okumak için Kabalistlerin terimleriyle ne demek istediklerini bilmeliyiz. Onlar birbirlerine, şifreli mesajlarla iletişim kuran casuslar gibi yazarlar ve yazdıklarını kendileri dışında kimse anlayamaz.

Kabalistik kitapları okumak neden gereklidir? Baal HaSulam, “On Sefirot Çalışmasına Giriş” (madde 155)’de, kelimelerin içsel içeriğini anlamayı çok istediğimizde, kendimizi hayali, fiziksel temsiller oluşturarak kandırmadan (insanların Tora’yı tarihsel bir anlatıymış gibi okurken sıklıkla yaptıkları gibi) ve metni bedensel, materyalist bir şekilde yorumlamadan, bunun yerine kelimelerin gerçek, içsel anlamını kavramayı derinden arzuladığımızda, metnin tanımladığı koşuldan saran ışığı (Ohr Makif) kendimize çekeriz.

Ancak, Kabalistlerin yazdıklarının daha derin katmanlarına dalmak yerine, bu dünyadan görüntüler hayal edersek, hem anlatı hem de imgeler bu dünyanın çerçevesi içinde kalır. Böyle bir durumda, yukarıdan herhangi bir aydınlanma çekemeyiz ve ilerleyemeyerek durgun kalırız.

Bu, Kabala metodu ile Tora’yı incelemeye yönelik diğer yaklaşımlar arasındaki temel farktır. Kabala’da, saran ışığı kendimize çekmeye çalışırız. İçsel anlamı anlamaya çalışırız. Buna Tora’nın içsel yönünü incelemek, yani onun şifreli dilinde tam olarak neyi ifade ettiğini öğrenmek denir.

Sonra, çalışmamız süresince saran ışığı tekrar tekrar çekerek, manevi dünyaya girene kadar yavaş yavaş ilerleriz.

Geçmişe Bakmayın

Soru: Siz bizi her zaman geriye bakmamamız konusunda uyarıyorsunuz, tıpkı Lut’un, Sodom’a bakıp bir tuz sütununa dönüşen karısı gibi. Öyleyse, bir kongre veya dağıtım etkinliğinden sonra büyük bir ilhamla dolduğumuzda, bu onu hatırlamamamız gerektiği, bunun yerine bir sonraki dereceye kadar ilerlemeye çalışmamız gerektiği anlamına mı geliyor?

Cevap: Geriye bakmamak, önceki bir durumda kalmak istememek anlamına gelir. Ancak bu, kişinin sanki geçmiş yokmuş gibi kendini geçmişten kesmesi gerektiği anlamına gelmez. Bugün daha iyi bir durumda devam etmek için dünden ders almak gerekir.

Kişi dünün koşulu içinde olmak istememelidir, ancak yarının koşulu içinde olmak istemelidir. “Geriye bakmamak” anlamına gelen budur.

Ama bunun Sodom ile hiçbir ilgisi yok. Sodom, kişinin gerçekten yozlaşmış bir durum olarak ortaya çıkmış olan, önceki bir dereceye geri dönmeyi dilediği zamandır. Artık ona geri dönülemez.

Eğer önceki koşulumun bozuk olduğuna ve ıslah için, hedefe doğru ilerlemeye, ihsan etmeye doğru uygun olmadığına karar verdiysem, o zaman başka seçeneğim yok: onu bitirmeli ve ilerlemeliyim.

Geriye bakan, geri dönen ve geçmişteki hallerde kalmayı, “küçük” olmayı dileyen insanlar var. Bu, gelişimle çelişir ve bunu yapmamız yasaktır.

Bunun aracı, gruptur. Eğer grupla bütünleşmek için az da olsa çaba gösterirsem, hem grubun hem de kendi durumum ne olursa olsun, her zaman gelecekteki durumumu gruptan alırım. Bu nedenle, her zaman ileriye gitme imkânımız vardır; geriye değil.

Okulda Notlara Gerek Yok

Yorum: “Okul size mutlu olmayı öğretmez.” On bir yaşında bir çocuğun yazdığı şey buydu.

Cevabım: Doğru! Bugün okulda sadece donukluğun, itaatin ve mutluluğun bastırılmasının normal koşullar olduğunu gösteriyorlar.

Soru: Fakat prensip olarak, okulun sloganı şöyle mi olmalıdır: “Çocuklara mutlu olmayı öğretmeliyiz”?

Cevap: Evet, mutlu insanlar yetiştirmeliyiz.

Dünyaya, hayata, arkadaşlara, öğretmenlere ve ebeveynlere karşı doğru tutumu öğreten bir okula ihtiyacımız var ve bu, bir başkasının size verdiği notları gerektirmez, daha ziyade size öğretildiğinde kendinize not vermenizi gerektirir.

Soru: Bu tür beklentiler küçük bir çocuktan bile beklenebilir mi?

Cevap: Hedefimiz bu olmalı. Çocuğa öyle açıklamalıyız ki, kendisi dersleri, kitapları, öğretmenleri değerlendirebilsin.

Yorum: Yani çocuk şöyle diyebilmeli: “Bugün formda değildim. Bunu okumalıydım ve bunun üzerinde biraz çalışmalıydım.”

Cevabım: Bu iyi.

Soru: Hata yapma korkusu var. Okul, hata yapmanın mümkün ve gerekli olduğunu öğretmez. Bu arada, on bir yaşındaki çocuk böyle diyor. Sizce hata yapmalı mı?

Cevap: Onunla aynı fikirdeyim.

Soru: Öyleyse hata önemli bir şey midir? Ve insan hata yapmak zorunda mı?

Cevap: Bu kaçınılmazdır.

Soru: Peki ya hata yaparsam?

Cevap: Sorun değil. Onu düzelteceğim, ondan hatasız yaptığım bir şeyden daha fazla öğreneceğim.

Soru: Yani bu, kusursuz bir şekilde ilerlemenizden daha mı önemli?

Cevap: Sürekli hata yaparız ve kendimizi düzeltiriz, hatalar yaparız ve kendimizi düzeltiriz.

Yorum: Alaycılık, sınıf arkadaşlarının alay konusu olması, çoğu zaman çocukları alay konusu yapan öğretmenlerin hatasıdır.

Cevabım: Böyle bir toplumda yaşamak için çocuğa toplumla, çevreyle doğru bir ilişki kurmanın mümkün olduğu öğretilmeli; bu hep var olacaktır, ta ki doğamızı düzeltinceye kadar. İnsan doğası, başkalarının önüne geçme isteğini zorunlu kılar.

Soru: Ve şimdi beni küçümsemiş olmaları, bu sadece insan doğası mı?

Cevap: Evet, bu onların doğasıdır, hiçbir şey yapılamaz. Ama onların doğasını anlamalı ve bir şekilde, bir yolla, onları affetmeli, oldukları gibi kabul etmeliyim. Belki bu yolla onları ıslah bile edebilirim.

Soru: Ve bunun aynı zamanda benim doğam olduğunu hissetmeliyim; aynısı ve ben de aynısını yapabilir miyim?

Cevap: Doğal olarak evet.

Soru: Yani “insan doğası”, “insan bencilliği” gibi kavramları ilkokuldan itibaren mi vermek istiyorsunuz?

Cevap: Hatta daha da erken.

Yorum: Ödev miktarı. “Bence ödev çocukların başarısını ve eğitimini etkilemiyor,” diyor on bir yaşındaki çocuk.

Cevabım: Bence ödevler okula karşı tiksinti ve nefret yaratıyor. Ve bu yüzden gerekli değil. Gerekli olan şey şudur: Çocuğun okula gitmesi (ona ne öğretilirse ve nasıl öğretilirse öğretilsin, iyi ya da kötü, az çok ilginç), ama oradan döndüğünde üzerinde bu ödev yükü olmamasıdır.

Soru: Yani “Acilen bunu yapmam lazım, yarın okula nasıl gideceğim!” yükü altında kalmasın diye. Peki ödev yerine ne olmalı?

Cevap: Ödev yerine kesinlikle serbest zaman olmalı, biraz yapılandırılmış ama çocuk tarafından özgürce hissedilen bir zaman, kendi istediği şeyle meşgul olabileceği.

Soru: Kendi başına mı? Yani kendi ilgi alanını bulması için mi?

Cevap: Evet, herkes bir şeylerin içinde. Eskiden birçok kulüp vardı. Şimdi muhtemelen yok.

Yorum: Sanmıyorum. Eskiden Pioner Evleri, kulüpler vardı.

Cevabım: Kocaman bir Pioner Evi vardı! Ve çok sayıda kulüp vardı, hepsi ücretsizdi. Gidip istediğine yazılıyordun. Hatta birkaç tanesine birden, eğer hoşuna gidiyorsa! Gidip eğitim alıyordun.

Yorum: Modelcilik kulübünü, radyo kulübünü hatırlıyor musun?

Cevabım: Evet, hiçbir şey için para ödemezdiniz. Ben mesela fotoğrafçılık kulübüne de gidiyordum. Fotoğraf kağıdı, kimyasallar, hepsi bedavaydı. Tamamen ücretsizdi! Bu inanılmaz bir şeydi!

Yorum: Ve kulüp öğretmenleri çocuklara ne kadar sıcak davranırlardı!

Cevabım: Evet, o tür karaktere sahip insanlar çalışıyordu orada.

Soru: Tüm bunlar nereye kayboldu? Neydi bunun kötü olanı?

Cevap: Zaman! Zaman değişti. Kötü bir döneme girdik.

Yorum: “İçine düştük,” hikâyenin adı bu olmalı.

Cevabım: Evet.

Yorum: “Okul seni yetişkinliğe hazırlamıyor,” diyor bu çocuk.

Cevabım: Aslında bence hiçbir şey seni yetişkinliğe hazırlayamaz. Sadece içine atılırsın, girdaba düşmek gibi. Hepsi bu. Ondan sonra herkes kendi başının çaresine bakar.

Soru: Yetişkinliğe hazırlık ne demek, eğer bu konuda konuşuyorsak?

Cevap: Burada özel olarak, tamamen net, gerçekçi hayat senaryoları oluşturmak gerekir.

Soru: Okulda mı? Çocuklar bunların içinden çıkmayı, bunlarla baş etmeyi öğrensinler diye?

Cevap: Evet, tartışmak için vs. Öte yandan, bazı kalıplar vermek ama gerçekçi olanlar. Mesela: “Şu durumda ne yapardın…” ve bir hikâye verirsin.

Yorum: Biliyor musunuz, bu çocuğun sonucu çok ilginç. Diyor ki: “Bence okulda ana ders, birbirimizi anlamayı öğreten bir ders olmalı. Sonuçta iletişim kurabilmek en önemli şey.”

Cevabım: Kesinlikle doğru!

Yorum: Sanki sizi dinliyor gibi.

Cevabım: Onu Milli Eğitim Bakanı yapalım. Hepsi bu. ☺

Yorum: Bilgiye gerek yok, sadece böyle sonuçlara varın.

Cevabım: Ve tüm bu bakanları da alıp okula gönderelim.