Daily Archives: Eylül 14, 2025

Işığın Yukarıdan Aşağıya Yayılması

Soru: Işığın aşağıya yayılması nedir ve neden potansiyel olarak adlandırılır?

Cevap: Işığın yukarıdan aşağıya yayılması, küçük bir arzudan, daha büyük bir arzuya doğru gerçekleşir.

Başka bir deyişle bu, ışığın Yaradan’dan yaratılan varlıklara yayılmasıdır ve ardından her yaratılanın içinde, bu arzunun ifşa olduğu yere, ta ki tamamen ışıkla dolu gerçek haline ulaşana kadar yayılmasıdır.

Erdemlilerin Eylemleri

Soru: Tora’yı, Yaradan’dan kopmamak, O’na bağlı olmak niyetiyle çalışmamız ne anlama gelmektedir?

Cevap: Bizler her şeyi yapabiliriz, ancak hepimizin içinde var olduğu evrende bir güç vardır. Bu güçten, içimizde değişiklikler almak istiyorsak, o zaman üst ışığın üzerimizde etkisini yaratabilecek böyle bir eylem hayal ederiz ve sonra değişiriz. Niyetlerimiz değişir, eylemlerimizden beklediğimiz şey değişir. Erdemlilerin eylemlerinin getirdiği değişiklikler bunlardır.

İhsan etme niyeti, kendiniz için hiçbir şey istememeniz, yalnızca Yaradan rızası için hareket etmek istemeniz anlamına gelir. Hiçbirimizin böyle bir niyeti olmadığı açıktır. Ancak TES’te (On Sefirot’un Çalışılması) söylendiği gibi, bu ışığı ve bizi ıslah edecek bu gücü çekebiliriz. O zaman, böyle bir fırsat olarak gördüğümüz şeyde, Yaradan rızası için hareket etme niyetine sahip olacağız.

Kendini Süslemek Mi Yoksa Başkasını Süslemek Mi?

Soru: Kendini süsleme arzusu ile başkasını süsleme arzusu arasındaki fark nedir?

Cevap: Kendini süslemek, basit bir egoizmdir ve başkasını süslemek belki de özgeciliktir: kendinden başkasına.

Soru: Kli, kendini mi süsler yoksa ışık mı Kli’yi süsler?

Cevap: Kli, ışığa benzerlik niteliklerini yani ihsan etme niteliklerini vurgulama fırsatı vererek kendini süsler.

Bu, yansıyan ışıkta gerçekleşir.

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 256

Soru: Baal HaSulam bazen metinde şöyle ekler: “Bunun üzerinde düşünün ve iyi anlayın.” Hangi noktalara değinmek istiyor? Bizler ne tür bir çalışma yapmalıyız?

Cevap: Yavaş yavaş her şeyi hissedeceğiz. Kelimelerle açıklanamayan şeyler vardır çünkü anlayış, birlikte çalışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Soru: Işığı ilk uyandıranın Yaradan olduğunu ve yaratılanın kendisinin hiçbir şeye neden olamayacağını söylediniz.

Ancak, “Ben şafağı uyandırırım, şafak beni uyandırmaz” denir. Öyleyse, hiçbir şey yapamıyorsam neyi uyandırıyorum?

Cevap: Yaradan’ın eylemlerine kendi eylemlerinizle eşlik edebilirsiniz. Alttakiler bunu yapabilir.

Soru: Hasadim ışığını çeken Aviut’un büyümesi, sonsuzluk tarafından mı yoksa yaratılan tarafından mı gelir?

Cevap: Yaratılan tarafından.

İnsanın Çabalarının Sonucu

Soru: Yaratılanın, kendi arzusuyla, Yaradan’dan içine yayılan ışığın ölçüsünden daha büyük bir doyum çekmesi gerektiği yazılmıştır. Neden Yaradan’dan bize gelenden daha büyük bir doyum çekmek zorundayız?

Cevap: Yaradan’ın tarafından gelenler üzerinde neredeyse hiçbir etkimiz yoktur. Ancak, gerçek şu ki ışıkla daha önce olduğundan daha büyük bir doyuma ulaşma arzumuzu yükseltebiliriz, dikkat edilmesi gereken de budur. Sonuçta, bu tamamen insanın çabalarının doğru sonucudur. Bu yüzden çabamızdan bu şekilde bahsediyoruz.

Soru: Yaratılan, her zaman ışığın bir sonucu gibi görünüyor. Ve yine de aniden, başlangıçta içine yerleşmiş olandan daha fazlasını alabilecek hale gelebiliyor. Yaratılan, bu yeteneği nereden edinir?

Cevap: Yaratılan, tam olarak hangi arzusunun, hangi ölçüde ve hangi biçimde yerine getirilmesini istediğini seçebilir ve ardından Yaradan da bu arzuya göre hareket eder.

İlerleyin Ve İfşa Edin

Soru: Dünyamızdaki çok sayıda yaratılan formu içinde, Yaradan’ın birliğinin gücünü bulmak ve O’nun iyiliğinin alıcısı olmak ne anlama gelir? Bu gücün içimizde ifşa olmasından çıkan doğru izlenim nedir?

Cevap: Yaradan’ı, O’nun tüm eylemlerinde ifşa ederiz ve bunların O’nun planında yalnızca tüm yaratılışın tamamını ifşa etmekten başka bir şey olmadığını bize göstermek için tasarlandığını anlamaya başlamalıyız, böylece O’nun sadece bizim iyiliğimizi düşündüğünü görebiliriz. Ve bu bizim doğamız haline gelmelidir: ilerleyin ve ifşa edin.

Bir, Eşsiz Ve Birleşik

Ancak O’nun içinde, bilgelik, haz, tatlılık ve acılık, işleyiş ve işletici ve diğer bu tür farklı ve zıt formların hepsi, O’nun basit ışığında tek ve bir olarak bulunur. “Bir, Eşsiz ve Birleşik” terimi gibi, aralarında hiçbir ayrım yoktur.

“Bir”, tek bir eşitliği ifade eder. “Eşsiz”, O’ndan uzanan her şeyin, tüm bu çoklukların, O’nun içinde, O’nun kendisi kadar yegâne olduğunu ima eder. “Birleşik” ise, O’nun birden fazla eylemde bulunmasına rağmen, hala bunları gerçekleştiren tek bir güç olduğunu ve hepsinin Bir olarak geri döndüklerini ve birleştiklerini gösterir. Gerçekten de bu tek form O’nun operasyonlarında görünen tüm formları yutar.  (Baal HaSulam, On Sefirot Çalışması, “İçsel Gözlem”, Bölüm 1).

“Bir, eşsiz ve birleşik” olan bu üç nitelik, edinimimizde, duygularımızda ve hatta arzularımızda bir araya gelmelidir ve biz de bunlara bir radyo alıcısı gibi uyum sağlarız. Sonra bunların Yaradan’ın nitelikleri olduğunu hissetmeye başlarız.

Üstelik bunların birbirleriyle doğru bir şekilde bağlı olması, bize bunların bir, eşsiz, birleşik değil, hepsinin birlikte olduğu anlayışını verir.

Kesinlikle Her Şey Görecelidir!

Soru: “Edinilmeyen şeye isim vermeyiz” ne anlama gelir?

Cevap: Kabala bilgeliğinde, felsefenin ve dünya algımızın aksine, kendi başına var olan hiçbir şey yoktur. Her şey yalnızca benim algımda ve hissiyatımda vardır. Ve yalnızca bu konuda konuşma hakkına sahibimdir.

Yaradan, yaratılış, dünyalar, var diyebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Sadece ben bunun var olduğunu hissediyorum, düşünüyorum, görüyorum. Ancak bu şekilde onun hakkında bir şeyler söyleyebilirim. Her şey duyularımla algılanır, benim tutumuma bağlıdır ve tamamen bana görelidir.

Bu nedenle, yalnızca kişinin ifşa ettiği ve edindiği şeylerden bahsederiz. İbranice’de Yaradan’a “Bo-Reh” yani “Gel ve Gör” denir. Yaratılan olmadan Yaradan yoktur.

Kelim’imizin içinde, bizim için erişilemez olan, dışarıdaki bir şeyle form eşitliğine göre ifşa olan ihsan etme niteliğine Yaradan (“Gel ve Gör”) deriz: “Bak, ne gördüm!” Ama ben O’nu, dönüşmüş niteliklerim içinde, değişen duyu organlarımda algıladım. Bu değişim benim içimdedir.

“Yaradan içimde kıyafetlendi!” derim. Neden? “Aldığım forma bakın!” Bu forma Yaradan derim. O’nun Kendisine işaret etmiyorum, bende kıyafetlenen formdan bahsediyorum. Bu forma Yaradan diyorum. Madde yani alma arzusu, ihsan etme arzusunun formunu almıştır.

Bu nedenle, her şeyi yalnızca edinen kişiye göre değerlendirir ve tanımlarız, asla onun dışında olana göre değil. Tüm dünyalar benim Kelim’imdir, algı kaplarımdır. Sadece bana dışarıda var olan şeyler gibi görünürler.

İçsel arzumda kendimi algılarım ve dışsal arzumda dünyayı algılarım, çünkü Kelim’im içsel ve dışsal olarak ikiye ayrılır. Ama bir araya geldiklerinde, ruhumun 10 Sefirot’una sahip olacağım ve sonra dünya kaybolacak, her şey içime girecek.

Şimdi etrafımdakilerin hepsinin dışarıda var olduğunu hissediyorum, çünkü Kli’m eksik, kırık. Eğer bütün olsaydı, etrafımdaki hiç kimseyi ayırt etmezdim. Her şeyi, Ein Sof (Sonsuzluk) dünyası olarak algılardım.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 141

Maneviyat Arzusu, Kalpteki Nokta, En Büyük Arzu Mudur?

Evet, maneviyat arzusu, gelişmeye başlayan bizler için en büyük arzudur, 5.000 yıl önce ya da 1.000 yıl önce yaşamış biri için bile, ne zaman olduğu önemli değildir. Tüm insanlık bir gelişim halindedir. Gelişim nedir? Arzuların büyümesi ve genişlemesi anlamına gelir.

Örneğin, 50 yıl önce bakkalda çeşitli ürünler bulmak zordu. Ekmek, süt ve belki bir çeşit yoğurt alabilirdiniz. Bugün bir süpermarkete giriyorsunuz ve gözlerinizin önünde her renk, tat ve boyutta, az yağlı ve çok yağlı seçeneklerle, yerel ve ithal ürünlerle muazzam bir ürün yelpazesi seriliyor. Böyle bir çeşitlilik daha önce hiç yoktu. Bu bize gelişimin ne anlama geldiği hakkında bir fikir veriyor.

Arzular sürekli büyür ve aynı zamanda hayal bile edilemeyecek kadar çok sayıda ayrıntılı kategoriye ayrılır, bu da birçok nüans sağlar. Bugün 50 çeşit yiyecek arasında ayrım yapabilir ve tam olarak hangisini istediğimizi bilebiliriz. Bu, neredeyse delilik ama durum böyle. Tek bir yiyecek kategorisi içinde bile ne kadar çok ayrım yapılabildiğine bakın; hayatın her alanında durum aynıdır.

Peki, bu neden oluyor? Çünkü alma arzusu sürekli bir gelişim sürecindedir ve daha büyük ve daha çeşitli tatminler talep eder. Bu artan ihtiyaca göre, kendimizi çeşitli öğelerle nasıl tatmin edeceğimize dair yeni düşünceler ve fikirler ediniriz. Birdenbire, arzumuzda başka bir tatla, başka bir öğeyle doldurulabilecek yeni bir “oyuk” ya da boşluk olduğunu fark ederiz.

Bu nedenle, tüm kötü ya da hayvansal arzular az çok tanıdık ve anlaşılır hale gelene kadar gelişiriz. Ardından yeni bir arzu ortaya çıkar: maneviyat arzusu. Bu arzuya “kalpteki nokta” adı verilir ve hayvansal arzulara karşı konumlandırılır. Artık birbirlerine karşı gelişmeye başlarlar. Bu noktada bir bölünme hissetmeye başlarız. Nereye varacağını ya da nasıl olduğunu anlamadan bu iki güç arasında salınan bir sarkaç gibi hissederiz.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 140

Rahatsızlıklar-Klipot, Maneviyat-Keduşa Arzusundan Daha Mı Büyüktür?

İçimizdeki arzular, her zaman birbirine karşı dengelenir. Neden mi? Çünkü amaç, bizi ilerletmektir. Yaratılışın amacına ne kadar yaklaşırsak, yani Yaradan’a ne kadar yaklaşır ve O’nun tarafından doldurulursak, yolumuzun daha verimli olması için bize o kadar çok rahatsızlık verilir.

Bu, tıpkı daha yüksek bir sınıfta okuyan bir çocuğa daha düşük bir sınıf için olan problemlerin verilmemesi gibidir. Eğer daha düşük seviyeli problemlerle meşgul olurlarsa, gerilerler. Kendilerini zorlamaları ve kendi güçleriyle bir çözüm bulmaları ve böylece şu anda bulundukları seviyenin ötesine geçmeleri için, onlara yapabilecekleri bir zorluk seviyesi ve hatta biraz daha fazlası verilmelidir. Aksi takdirde durgunlaşacak ve mevcut düşük seviyelerinde kalmaya devam edeceklerdir.

Bunu, eğitimlerini tamamlayıp çalışmaya başladıktan sonra, kendilerini daha fazla ilerletmeden tüm hayatlarını aynı şeyi yaparak geçiren insanlarda görebilirsiniz. Örneğin, bir kişi binaları hesaplamayı ve taslaklarını çıkarmayı öğrenir ve ardından tüm hayatını yalnızca hesaplama ve çizimle geçirir. Aynı seviyede kalırlar ve gelişmezler; durağanlaşırlar.

Bunun aksine, sürekli öğrenenler de vardır. Onlar nasıl öğrenir? Mevcut yeteneklerinin ötesindeki sorunları ele alır ve çözüm ararlar. Aslında tüm öğrenme şu ilkeye dayanır: kişiye mevcut yeteneklerinden daha büyük problemler vermek, böylece çözümler aramasını ve keşfetmesini sağlamaktır. Bu arayış sayesinde büyürler ve bilim insanı ve araştırmacı olurlar. Aynı şey, diğerleri gibi bir bilim olan Kabala için de geçerlidir ve aynı ilkeleri takip eder.

Bu nedenle, en azından sağ çizgiden aldığımız güce göre, hatta biraz daha fazlasıyla, sol çizgi, Klipot ve rahatsızlıklar bize verilir. Yetersiz olduğumuzu bu şekilde görürüz; başarısızlığı deneyimleyerek, Yaradan’la bir bağ bulmamız gerektiğini fark ederiz. Nihayetinde amaç, sadece sol çizgiyi aşıp sonra sağa geçmemiz ve tekrar solu aşıp sağa geçmemiz değildir. Eğer durum böyle olsaydı, alma arzumuzu asla terk etmezdik. Amaç, sağ ve sol arasındaki hareket yoluyla yeni bir doğa edinmemizdir. Aksi takdirde, bu dünyada olduğumuz gibi kalırdık.

Farklı bir doğa, ancak Yaradan’ın doğasını edinmeyi arzuladığımızda edinilebilir. Bu, sorunu kendi gücümüzle çözemeyeceğimiz anlamına gelir; Yaradan’dan ek güç almalıyız. Bu nedenle, tekrar tekrar sol tarafa, Klipa’ya girmemiz, yetersiz olduğumuzu kabul etmemiz, başarısızlık yaşamamız ve sonra – önce bilinçsizce, sonra da bilinçli olarak – üst güce, Tanrısal güce dönmemiz ve oradan ek güç almamız gerekir.

Arzumuz, özlemimiz ve kırılmışlığımız sağdan ek güç alan kaplardır. Bu nedenle Klipot’a ihtiyacımız vardır, çünkü onlar olmadan sağ taraftan ek güç, ek nitelikler alamayız.