Monthly Archives: Mart 2021

Emirler – Evrenin Kanunları

Yorum: On Emir, insanlar arasındaki etkileşimin yasalarıdır. Bazıları öyle görünüyor, bazıları değil.

Benim Cevabım: Prensip olarak, bunlar evrenin kanunlarıdır. Ancak bunlar insanlar arasındaki ilişkiler tarafından belirlendiğinden ve ilişkilerimiz diğer tüm doğa yasaları tarafından belirlendiğinden, o zaman, elbette, her şey tam olarak aramızdaki ilişkiye bağlıdır.

Soru: İlk emir şudur: “Seni Mısır topraklarından, esaret evinden çıkaran Tanrın, RAB benim.” Anladığım kadarıyla, yalnızca Yaradan kişiyi egoizminden çıkarabilir. Fakat Yaradan neden önce bu özel emri bildirmek zorunda kaldı?

Cevap: Çünkü bu, dünyada her şeyden önce tek bir kuvvet olduğu şeklindeki temel emirdir. İnsanı doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerinden Adem, İnsan, seviyesine yükseltir.

Adem, Yaradan ile bağı anlayan kişidir. Hemen hemen tüm insanlık, bilim ve sanatı ne kadar bildiği, ne kadar geliştirdiği önemli değil, hayvan seviyesindedir.

“Hayvan”, kişinin kendisi hakkında düşündüğü zamandır, kişi egoizminin içindedir. Bu nedenle, bu durumdan, Yaradan’a benzer şekilde “İnsan” Adem seviyesine çıkış (“Adam” Yaradan’a benzer “Domeh” kelimesinden gelir) ancak Yaradan adı verilen, özel bir yüksek gücün etkisi altında gerçekleştirilebilir.

Bu güce Yaradan denir, çünkü insanı yaratır.

Soru: Başka bir deyişle, Kabalistler, dünyanın egosantrik algısının bütünsel olan algıya dönüşmesinin, doğanın daha yüksek gücü aracılığıyla meydana gelebileceği yasasını mı keşfettiler? Bu yüzden mi  “…sizi Mısır topraklarından çıkaran” diyor?

Cevap: Evet. Bu, dünyamızdaki kişinin koşulundaki bir değişikliktir. Manevi yükselişle, anlayışla ilgilidir.

Yaradan Sevinçle İfşa Olur

Zohar Kitabında, Yaradan’a sadece sevinçle hizmet edebileceğimiz yazılmıştır. Shechina, Yaradan, ancak insan bu yerde bunun olacağına dair sevinçli bir beklentiyle çalışırken,  İfşasının yerini inşa eder.

Kişi üzgünse ve alma arzusuyla savaşırken acı çekiyorsa, bu onun hala ona bağımlı olduğu ve henüz egoizmin üzerine çıkamadığı anlamına gelir. Egoizmin üzerine çıkmak kişiye bir sevinç duygusu getirir, bu da onun Yaradan’ın ifşasına yaklaştığı anlamına gelir.

Bu nedenle, birbirimize ve Yaradan’a ihsan etme uğruna aramızdaki bağı ifşa etmek istediğimiz gerçeğinden ne kadar çok sevinç ve heyecan duyarsak, Yaradan’ın niteliğine, aramızdaki Yaradan’ın ifşa olacağı yeri keşfetmeye o kadar yakın oluruz.

Yaradan sevinçle ifşa olur! Bu çok önemli ve gerekli bir durumdur. İnsan acı acı ağlarken maneviyatta ilerliyor diye bir şey olamaz. Ağlıyorsa, bu, egoizminden henüz çıkamadığı anlamına gelir.

Bu düzene katılma fırsatı bulduğumuz için mutlu olmalıyız. Yaradan’ın, günümüzün pandemik durumunda böylesine çok sayıda insanı bir araya getirmemize, bu algının yanıp kaybolarak uçuruma düşmesine izin vermesi özel bir armağandır. Önceki tüm başarıların ve yüksek hedeflerin değeri düşürülür, insanlar gelecek için umutlarını kaybeder ve yarın ne olacağını bilemezler. Bunun devam edemeyeceği herkes için açıktır.

Ve tam da şimdi insanlar çaresiz, aciz, umutsuz hissettiğinde, bu salgından nasıl kurtulacağını bilemediğinde, sevinçle ilerlemeliyiz. Her şeyin ne için ve neden olduğunu ve bunu kimin yaptığını biliyoruz. Bu şekilde, Yaradan tüm insanlığı bağa doğru ilerletmek ister.

İnsanlığın başına gelen her şey, bizi en ideal, hızlı ve uygun şekilde bağ kurmaya itiyor. Maneviyatta, özellikle son nesil çağımızda, sadece yükseliş vardır ve düşüşler yoktur.

Çok sevinçli olmasak bile, her zaman rol yapmalı, neşeli gibi davranmalı, kendimizi mevcut durumdan yukarıya doğru yükseltmeye çalışmalıyız. Hangi koşul içinde olduğum önemli değil, iyi olabilir, ama daha da iyi bir koşulda olmak isterim. Bu özlem her zaman mevcut olmalıdır! Bunu hatırlayın ve asla unutmayın.

“Öldürmeyeceksin. Eşini Aldatmayacaksın.”

Soru: Altıncı emir: “Öldürmeyeceksin” – başkalarının arzularını kullanmamak anlamına mı geliyor?

Cevap: “Öldürmeyeceksin”, başkasının aleyhine hiçbir şey yapmamak demektir. Yani, şimdi ve önceden,  önceki günlerden aldığınız tüm güçleri: Hesed, Gevura, Tiferet, Netzach ve Hod, onları doğru bir şekilde şekillendirmeli ve üzerinizde olabilecek etkilerine müdahale etmemelisiniz.

“Öldürmeyeceksin” demek, bir arzuyu kendi çıkarına kullanmamaktır.

Yaradan ile bağlantıyı kendi iyiliğim için kullanırsam, buna “öldürme” denir. Arzumu öldürüyorum. Yani, arzum, sonunda bu arzuyu öldüren hazla dolar ve kaybolur. Yok edilir.

Soru: Yedinci emir şudur: “eşini aldatmayacaksın.” Burada ne hakkında konuşuyoruz?

Cevap: Aynı şey ama farklı bir açıdan: Başkalarıyla olan bağlarınızı kendi iyiliğiniz için kullanmayın.

Sevgiye, ihsan denir ve aldatma, kendi çıkarına yönelik bir eylemdir.

Soru: Yani, alma arzusuna sahipsiniz. Eğer bu arzunuzu kendi hazzım için kullanırsam (ve alma arzusuna “kadın” denir) bu aldatma mı olur?

Cevap: Evet. Ancak bu, hem kadınlara hem de erkeklere, herhangi bir hazza yönelik tutumu ifade eder. Ancak bu eyleme özellikle aldatma deniyor çünkü başka bir kişiyi kullanıyorsunuz.

“Hayatta Başarının Anahtarı” (Linkedin)

John Lennon bir keresinde şöyle yazmıştı: “Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir.”  John Lennon’un hayat hikayesi onun haklı olduğunu kanıtlıyor.  Günümüzde de, çoğumuzun hayat hikayesi onun haklı olduğunu kanıtlıyor.  Aslında doğa, tüm insanlığın hayatını bozma noktasına gelmiş gibi görünüyor.

Covid-19 ekonomimizi, kültürümüzü, eğitimimizi, eğlence hayatımızı durdurdu, sağlık sistemini neredeyse çökertti, siyasi ve ırksal gerilimleri yoğunlaştırdı, saldırganlık ve şiddeti artırdı, gıda üretimini ve tedarik zincirlerini bozdu ve aileleri paramparça etti.  Hafiflediğinde ve faaliyete devam edebildiğimizde bile, sadece biraz hafifledi ve Covid öncesi dönemin tanıdık normalliğine geri dönmeye çalıştığımızda, her seferinde bir intikamla geri döndü.  Başta yaşlıları ve bağışıklık sistemi zayıf olanları etkileyen bir tür süper bulaşıcı kötü grip olarak başlayan şey, her yaşta herkesi tehdit eden ve dizginlenemeyecek kadar bulaşıcı ve görmezden gelinemeyecek kadar tehlikeli bir tehdide dönüştü.

Şimdi, normale dönmek istesek bile, içinde bulunduğumuz on yılın başına kadar yaşadığımız hızlı yaşamla karşılaştırıldığında bu, çok soluk, anemik ve oldukça acıklı bir normal olacaktır. Görünüşe göre doğa bizi cezalandırıyor ve bize hayatın zevklerini reddetmeyi dayatıyor.

Ama sadece öyle görünüyor.  Bir ebeveyn, çocuğu ödev yapmadığı için azarladığında, ebeveyn çocuğu cezalandırmak değil, yardım etmek ister!  Her ebeveyn bilir ve çoğumuz kendi çocukluğumuzdan, zorlanmadıkça çok çalışmak istemediğimizi hatırlarız.  Ve ev ödevi zor ve istenmeyen bir iş olduğu için, çocuklar bundan nefret ediyor ve ebeveyn baskısı olmadan bunu yapmayacaklar.  Ebeveynlere göre bu eğitimdir;  çocuklara göre bu bir ceza gibi geliyor.  Ancak çocuklar, çabalarıyla elde edecekleri faydaları görebilselerdi, ödevlerini çok daha isteyerek yaparlardı.

On yılın başından beri doğanın bize yaptığı budur.  Bizi çalışmaya teşvik ediyordu, bizler de onun cezaları hakkında sızlanıyoruz. Aslında bizi cezalandırmıyor;  bizi doğru yöne yönlendiriyor.

Doğa bize baskı yoluyla hayatın temel gerçeklerini anlatıyor: Her şey ancak çevresiyle senkronize olduğunda gelişir.  Bu, tüm maddi dünya boyunca dalgalardan, düşüncelerin, duyguların ve ruhun maddi olmayan seviyelerine kadar, gerçekliğin her seviyesi için geçerlidir.  Senkronizasyon, her şeyin bir sistemin parçası olarak çalıştığı anlamına gelir.  Sistem, içindeki her bir birimin ihtiyaç duyduğu her şeyi kesinlikle sağlar.  Hayvansal seviyede bu, yiyecek, barınak ve üreme ile ilgilidir.  İnsan seviyesinde bu çok daha fazlasını ifade eder.  İçinde bulunduğumuz sistem bize fiziksel, hayvansal seviyedeki ihtiyaçlarımızı sağlar, aynı zamanda eğitim, eğlence ve kültür gibi insani ihtiyaçlarımızı da sağlar.

Yakından bakarsak, bu insan seviyesindeki ihtiyaçların tam olarak Covid’in geçtiğimiz yıl boyunca bozduğu şeyler olduğunu göreceğiz.  Bu ihtiyaçlar tam olarak kendimizi hatalı bir şekilde yönettiğimiz yerlerdir ve doğa bunu durdurdu ve neyi yanlış yaptığımızı görmemize izin verdi, böylece kalıcı, sürdürülebilir ve daha derin tatmin bulabileceğimiz yerlere yeniden yönelebiliriz.

Gerçekten de yanlış yönde ilerlemekteydik: içe doğru.  Sanki kendi bedenlerimize bakıyorduk ve her şeyin neden bu kadar karanlık göründüğünü merak ediyorduk.  Yaptığımız her plan, yalnızca kendimizi ve (en iyi ihtimalle) bize en yakın olanları memnun etmeyi amaçlıyordu.  Sistemi görmezden geldik, aslında sistem bizim ebeveynimizken;  biz onun içindeyken, bizi beslerken ve bizler her şeyle ona bağlıyken,  hayatlarımızı sanki o yokmuş ya da (daha kötüsü) sadece bize hizmet etmek için varmış gibi planladık. Eğer onu bozarsak, her zaman kendimize zarar veririz.  Bu nedenle, kendimiz için başka planlar yaparken hayatın, yani sistemin gerçekleşmesi şaşırtıcı değildir.  Hayat herkesi mutlu etmeyi planlarken, bizler kendi bencil mutluluğumuz için planlar yapıyorsak, başka türlü nasıl olabilir ki?

Kendimiz için iyi bir gelecek planlamak istiyorsak, öncelikle içinde bulunduğumuz bütünsel ve birbirine bağlı sistem anlamına gelen “hayatı” tanımalıyız. Çevremizle, özellikle de sosyal çevremizle olumsuzdan (kişisel çıkar için kullanmak) ziyade, olumlu bir şekilde nasıl bağlantı kuracağımızı öğrenirsek, çevre bize fayda sağlayacaktır.  Çevre bize, kendimize sağlayabileceğimizden daha fazla fayda sağlayabilir.  Tek yapmamız gereken sistemin faydasını düşünmektir,  sistem de bizim lehimize çalışacaktır.

Doğanın bize öğretmeye çalıştığı şey budur.  Hayatın bizim için bir planı, net bir yönü vardır.  Keşke hayatla birlikte plan yapsak, zira biz başka planlar yaparken hayat olmayacak, bu da sonunda bize zarar verecektir.

Çevreleyen Alanı Algılama Bilimi

Soru: Elinize ilk geçen ve içinizdeki maneviyat özlemini ortaya çıkaran Kabalistik kitap hangisidir?

Cevap: Kabala Bilgeliğinin Önsözü, bu çok karmaşık bir kitaptır.

Pek çok farklı kitap ve makale okudum. Derhal ciddi şeyleri derinlemesine araştırmaya çalıştım ama kafam karıştı ve öğretmenimi bulana kadar nasıl ve ne olduğunu bilemedim. Bu, çeşitli sözde Kabala üstatlarından geçtiğim üç ila dört yıllık bağımsız çalışmadan sonra oldu.

Ama öğretmeni bulduğumda, hayatının geri kalanında onunla kaldım. Ben onun asistanıydım, kişisel öğrencisiydim. Ve ondan sonra onun faaliyetlerine devam ettim.

Soru: Kabala çalışmaya başlamak için önereceğiniz ilk kitap nedir?

Cevap: Kabala bir bilimdir. Bu nedenle, cazip gelebilir, ancak yalnızca bir ölçüye kadar. Sonuçta, bir insan hayatın anlamını keşfetme arzusuna sahip olmalıdır.

Eğer birisi buna sahipse, Kabala’nın bu anlamı nasıl açığa çıkaracağı, kişinin kendini nasıl değiştireceği, hayatını nasıl değiştireceği ve bunun için hangi içsel araçlara sahip olduğu sorusuna cevap verdiğini anlayacaktır. Onlar kişinin içindedir. Genel olarak, bu kavrama bilimidir ve çevreleyen alanı anlamaktır.

O zaman kişi, etrafındaki her şeyle etkileşim halinde, aktif olarak bu alanı daha genişletilmiş bir biçimde görmeye başlayacaktır. Çevreye olan tutumunu değiştirerek, yani kendini değiştirerek, çevrenin kendisine olan tepkisini değiştirir.

Kabala’nın Yaygınlaşmasının Başlangıcı

Soru: Sizi kitap yazmaya motive eden şey nedir? İlk kitabınızı 1983’te yayınladığını söylediniz. Onu neden yazdınız?

Cevap: Çünkü bana “Kabala nedir?” diye soran birçok insanla tanıştım. O yıllarda toplumun çoğu Kabala hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

Bu nedenle, insanlara tanıtılmasına ve ana hükümlerin, temel kavramların verilmesinin gerektiğine karar verdim. Bu kitaba “Kabala’nın Temel İlkeleri – Anlaşılabilir Yeniden Anlatımla” adını verdim. Kanımca iyi oldu. En azından çok hızlı yayıldı. Hemen Amerikan Büyükelçiliği, yazdığım ilk üç kitabın her birinden 300 kopya satın aldı

90’lara gelindikçe, Rusya’da 50.000 adet kopya yayınlamak mümkün hale geldi.

Soru: Bu kitapları yazdıktan hemen sonra daha fazla öğrencinin size gelmeye başlamasıyla ilgili herhangi bir bağlantı var mı?

Cevap: Hayır. O zamanlar çok öğrencim yoktu. Sovyetler Birliği’nde perestroyka başladığında insanlar İsrail’e gelip Kabala’yı keşfetmeye başladı. Kabala hakkında yayınlanmış kitaplar olmasına rağmen, süreç yavaştı.

Yavaş yavaş, İbranice konuşan gruba paralel olarak Rusça konuşan bir grup oluşturuldu. Haftada bir, 30-40 kişinin bir araya geldiği evimde öğretmenlik yapıyordum.

Ayrıca Rusça bir radyo programı yaptım ve bu aynı zamanda yeni gelenleri de çekti. Daha sonra Kanada’da, Amerika’da konferanslar verdim, gerçi oralara nadiren gittim. O zamanlar böyle bir ihtiyaç yoktu çünkü Kabala daha yeni yayılmaya başlamıştı. Her şey 2000 yılına yakın başladı.

Soru: Şu anda yazdığınız kitaplar birçok dile çevrildi mi?

Cevap: Evet, çünkü dünyanın tüm ülkelerinde öğrencilerim var. Bunlar Japonya, Okyanusya, Rusya, Çin, Hindistan, Avrupa ülkeleri, aşağı yukarı seyahat ettiğim, dersler verdiğim, seminerler ve kongreler düzenlediğim Güney ve Kuzey Amerika’dan bahsetmeye bile gerek yok. Nerede öğrencilerim olmadığını bilmiyorum. Afrika’da bile düzenli öğrenciler var.

Ruhunuzun Büyümesine Yardımcı Olun

Her birimizin ve hepimizin birlikte ruhun Partzuf’unu inşa ettiğimiz karşılıklı bütünleşmemize adandığı için “Her Biri Dostuna Yardım Etti” en önemli konudur. Böyle bir karşılıklı bütünleşme olmadan, manevi bir kap inşa edemeyeceğiz ve manevi olguları, üst gücü, Yaradan’ı onun içinde hissedemeyeceğiz.

Bunu başarmak için dostlara ihtiyacım var, sadece dış iletişim için değil, kalp ve ruhu birleştireceğimiz ve onludaki herkesin diğerlerinden izlenimler edinmesine, nitelikleriyle aşılanmasına yardım edeceğimiz dostlara ihtiyacım var. Böylece her biri, onlunun tamamını hissedebilecekleri bir Kli oluşturacak. Herkes herkesi içine alacak ve Kli’miz bununla inşa edilecektir.

Bu çalışma ıslahın sonuna kadar devam eder. Giderek daha fazla insan, bir araya geliyor, her biri kendi onlusunda, kendilerini inşa ediyor. Ve sonra onlular birbirine bağlanır. Onlu, birmiş gibi hissetmeye başladığında, diğer onlularla birleşme arzusunu ve ihtiyacını hisseder.

Aynı bağ yöntemi burada da geçerlidir ve Kli büyür ve daha karmaşık hale gelir. İlk manevi kap on arkadaştan oluşur ve yirmi kişinin birleştiği ikincisi zaten yüz kişinin gücüne sahiptir çünkü on çarpı on gibidir. Bu doğrusal büyüme değil, üstel büyümedir.

Dolayısıyla bir gruba geldiğinizde sadece dostlarınızla birlikte öğrenmek yeterli değildir. Onların nitelikleriyle aşılanmam ve her birinden Yaradan’a özel arzularını toplamam gerekir. Yani hepimiz herkesi içine alır.

Aksi takdirde, insan inşa etmezse ruh sahibi olmaz. Dolayısıyla sadece bir grup içerisinde olmak ve tüm faaliyetlere katılmak yeterli değildir. Asıl mesele, bağımız ve Yaradan ile birleşmek için özlemleri edinmeye çalışmaktır. Bunu yaparak, içinde onunla form eşitliğine göre üst gücü ifşa edeceğimiz, kendi aramızda bir bağ ağı kurarız.

Kongrede bu karşılıklı bütünleşmeyi sağlamaya, bu konuda birbirimize yardımcı olmaya çalışmalıyız. Bu hem çevreden hem de içeriden herkesi etkileyecek genel atmosfer, çok sayıda onlunun katılımı ve her onludaki bağ ile kolaylaştırılacaktır.

Ruhumu bu şekilde inşa ediyorum. Kabalistlerin, her biri on kişiden oluşan, onlunun birleşmesi gerektiğine karar vermeleri tesadüf değildir. Onluda, herkes başkalarıyla bütünleşmek, niteliklerini ve manevi özlemlerini edinmek için kendini iptal eder.

Artık dostlarımın maneviyat özlemleri dışında kişisel niteliklerini umursamam. Sadece onlarla dolu olmam ve onlardan ruhumun ilk dokuz Sefirot’unu inşa etmem gerekir. Ben kendim, dostlarından ilk dokuz Sefirot’u almak ve ruhunun Partzuf’unu inşa etmek adına onları kullanmak için kendisini iptal eden son Sefira Malkut’um. Ve onludaki her dost da öyledir.

Ve o zaman, herkesin dostlarıyla karşılıklı bütünleşme yoluyla kendi içinde inşa ettiklerinden etkileniriz ve aynı inşayı sürdürdüğümüz gerçek, bağımsız bir manevi Partzuf’umuz olur. Her onlu, diğer onludan etkilenmeye ve onların karşılıklı bütünleşmesini, Yaradan’a olan arzularını özümsemeye çalışır ve böylece Adam HaRishon’un tüm ruhunu inşa edene kadar giderek daha karmaşık ve daha büyük bir ruh inşa ederiz.

“Salgının Dini İnançları Güçlendirme Yolu” (Linkedin)

İnsan kasvetli bir gerçeklikle yüzleşemediğinde, gökyüzüne bakmak içgüdüsel bir tepkidir.  ABD’de virüsün patlak vermesinden bu yana, geçen bir yılda COVID-19 salgınında yarım milyon insan hayatını kaybetti.  Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan yakın tarihli bir anket, ekonomik olarak gelişmiş ülkelerden insanların, COVID-19 patlamasının dini inançlarını artırdığını iddia ettiğini ortaya koyuyor, özellikle ABD’de yaklaşık on Amerikalı yetişkinden üçünün Koronavirüs salgınının inançlarını güçlendirdiğini söylüyor.

Medeniyetin gelişimi bizi doğadan uzaklaştırdı;  bu nedenle, onun davranışının farkında değiliz ve ona karşı daha savunmasız hissediyoruz.  Bu nedenle, muazzam teknolojik kapasitemize rağmen, küresel salgınlar, iklim değişikliği ve diğer krizler karşısında çaresiz kalıyoruz.  Nereden kaçacağımızı, nasıl başa çıkacağımızı bilmiyoruz ve kesinlikle ufukta parlak bir gelecek görmüyoruz.

Bu zamanların belirsizliği, net cevapların olmaması ve umutların azalması, insanları çok eski zamanlardan beri yaptıkları gibi, kaderlerine rehberlik edebileceğini umdukları daha yüksek bir güç için aramaya sevk ediyor.  Karanlıkta el yordamıyla aramaya başlarlar ve sorarlar: Çevremizde gördüğümüz bu kötülüğü yaratan bu güç nerede şimdi, bir sonraki darbeden nasıl kurtulabiliriz ve genel olarak bu dünyanın anlamı nedir?  Bu salgından daha fazla insanın öldüğünü duyduğumuzda, güvenlik duygumuz zayıflıyor, sevdiklerimiz için korku artıyor ve hayat alışılmadık, belirsiz bir gri ton alıyor.  Öte yandan, yaşam koşulları geçen yıl büyük ölçüde değişti.  İş eve taşındı, çocuklar uzaktan eğitime daldı ve yaşam çerçevesi aile sınırları içine indirildi.  Dünyamız küçüldü.

İnsanlar artık neye güveneceklerini veya umutlarını nereye bağlayacaklarını gerçekten bilmedikleri zaman, güvenlik sağlayan bir ışık huzmesi arayışındaki azalan seçeneklerle, din bir dayanak noktası, bir istikrar kaynağı haline gelir.  İçinde her soruya mutlaka bir cevap bulamayabilir ama en azından insanların karşılaştığı korkutucu gerçeklikten biraz rahatlama hissi verir.

Bu geriye doğru bir eğilimin veya daha dindar ve muhafazakâr bir dünyaya doğru eğilimin işareti değildir.  Bunun yerine, bir kargaşa ve çökmekte olan temeller zamanında, yaşamın anlamını arayan insanlığın ve yaşamı yöneten Yüce Güç ile yakınlık içinde geleceğe güvenen bir bağ için, büyüyen bir arzunun işaretidir.  Ancak bu arayış içinde, dini kalıcı bir sükûnet ve tatmin sağlamak için yetersiz bulanlar cevap aramaya devam edecekler.

Ana dinler, tüm dünyaya yayılmadan önce bile sayısız inanç, ritüel ve putperestlik uygulamaları vardı.  İnsanoğlunun her zaman bir güvenlik duygusuna ve açıklanamayanlar için cevaplara ihtiyacı olmuştur.  Bu fikir tartışmalı Karl Marx’ı “din halkın afyonudur” iddiasına sevk ederken Voltaire “Tanrı olmasaydı onu icat etmek gerekirdi” demiştir.  Nitekim kişinin daha yüksek bir güçle bağ kurması iyidir.  Bu, tarihsel gelişim eksenimiz boyunca tezahür eder: kabileler tanrıçalarını onurlandırmak için şenlik ateşlerinin etrafında dans ettiler, heykellere boyun eğdiler ve bu tür uygulamalar yapılandırılmış dinlere ve inanç sistemlerine dönüşene kadar, doğanın gücüne farklı şekillerde taptılar.

Son araştırmanın gösterdiği gibi, salgının son günlerinde dini inancın güçlenmesi, aslında insanlığın içinden geçtiği daha geniş bir gelişim sürecine işaret ediyor.  Küresel COVID-19 salgını bize dünya çapında küçük bir köy olduğumuzu ve gerçekte her ayrıntıyı kontrol eden yüce bir güç altında hepimizin birbirine bağlı olduğumuzu öğretiyor.

Hepimiz, tüm parçalarıyla bağlantılı, tek bir uyumlu doğal sistem içindeyiz ve kişinin zıt egoist doğasının bir sonucu olarak kişi, kendisiyle diğerleri arasındaki bağ iplerini defalarca koparır, böylece doğa yasalarını ihlal eder ve insan toplumunu çevremizdeki yüce gücün hissiyatından koparır.  Koronavirüs, insanlık ve doğa arasında yaratılan boşluğu yeniden doldurmak için bir tür katalizör olan, ahenkli doğa adına insanlığa bir tepkidir.  Bu nedenle acilen ihtiyacımız olan şey aramızdaki olumlu bağlardır, başka bir deyişle sevgi dinidir.

Geleneksel dinin benimsenmesine geçici olarak dönme eğiliminde yanlış bir şey yoktur, bu ilerlememize katkıda bulunur.  Birincisi, insanları birbirine bağlar ve onlara birlik içinde bulunan iyilikler hakkında ipuçları verir.  Bu arada egoist bir bağ olmasına rağmen, daha sonra özgecil hale gelmek üzere düzeltilecektir.  İkincisi, din, inananlara bütünsel doğa ile ilgili zayıflıklarını ortaya koyar ve Yüce Güc’e bağımlılığı ortaya çıkarır.

Böylesine derin bir ilişki herhangi bir dini uygulama, görenek veya gelenekle çelişmez, ancak onlarla aynı sırada gider.  En önde gelen Kabalist Yehuda Ashlag, Son Neslin Yazıları’nda şöyle yazdı: “Komşunu kendin gibi sevmenin dışında, her ulus kendi dinini ve geleneklerini takip edebilir ve biri diğerine karışmamalıdır.”  Çünkü sevdiğin zaman herkes için, her biri için bir yer vardır.  Bu, her toplumun en büyük gücüdür.

 

“İptal Kültürü Karşısında Durum” (Linkedin)

Politik doğruluğu sürdürme çabasının en zararlı sonuçlarından biri, “iptal kültürü” olarak bilinen şeydir. Temel olarak, birisi PD (politik doğruluk) yönergelerine uygun olmayan bir şey söyler veya yazarsa, bu, o kişinin iptal edildiği, dışlandığı, sosyal medyadan yasaklandığı, sık sık işten atıldığı ve her zaman halkın kendi belirlediği sansürcüler tarafından cezalandırıldığı anlamına gelir. İptal kültürü yalnızca özünde kötü değildir; insan toplumunun doğasına, insan olmanın doğasına ve aslında doğaya da aykırıdır.

Diğer insanlarla temastan dışlanmış bir insan gelişemez. İnsan teması, insani gelişim için vazgeçilmezdir ve karşılaşılan insanlar ne kadar çeşitli olursa, kişi o kadar gelişir. Aynı düşünce çizgisine, aynı inançlara ve aynı tavırlara sahip sadece bir tür insan görerek büyüyen bir çocuk, ebeveynlerinin tam bir kopyası olacak şekilde gelişecektir. Bu ille de kötü değildir, ama aynı zamanda insanlığın ya da yaratılışın amacı da değildir.

Doğanın tüm unsurları gelişmek, değişmek ve varoluşun daha yüksek seviyelerine yükselmek için yaratılmıştır. İnsanlar dışlanmaz. Örneğin suyu düşünün. Su iki gazdan oluşur: hidrojen ve oksijen. Tek başlarına görünmezler, hiçbir şekilde tespit edilemezler. Daha da kötüsü – zehirlidirler. Bununla birlikte, onları birbirine bağlarsanız, su elde edersiniz – hayatın temelini ve her canlının hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu şeyi.

Aynı şekilde bir metal türü olan sodyumu da sarı-yeşil bir gaz olan klor ile birleştirin ve yediğimiz yiyeceklere tat veren ve atalarımızın koruyucu olarak kullandığı sofra tuzunu elde edersiniz. Her şey bu şekilde çalışır: Su ve un alıp ekmek, kek veya makarna yapabilirsiniz. Gerçekliğin tüm parçaları, daha da karmaşık bileşikler oluşturan ve sonunda Dünya Gezegeni olan ekosistemi oluşturan bileşikler üzerine inşa edilmiş bileşiklerdir. Gezegenler ise Samanyolu galaksisini oluşturan Güneş’in güneş sistemini oluşturur ve galaksiler evreni oluşturur.

Evrenin yaratılışının herhangi bir noktasında, gerçekliğin herhangi bir unsuruna iptal kültürü uygulanmış olsaydı, bunların hiçbiri olmazdı. İnsan uygarlığı da, herhangi bir noktada, yalnızca bir ırk veya tek bir inanç ya da bir kültür devralmayı başarmış olsaydı, evrimleşmiş olmazdı. İptal kültürü uygulandığında, Nazi Almanya’sındaki gibi, bu felaketle sonuçlandı.

Bununla birlikte, boykot kültürüne karşı çıkmak, herhangi bir düzey veya tarzın sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Doğadaki bileşikler, belirli bileşenlerinin kimliğini kaybetmediği gibi, her birimiz de bireyler olarak benzersizliğimizi korumalıyız. Bununla birlikte, büyüme ancak yeni, daha karmaşık ve aslında kendimizden daha yüksek bir düzeye sahip bir şey yaratmak için bireysel benliklerimizi diğer bireysel benliklerle birleştirdiğimizde var olur. Hepimiz olmadan bir şey var olmayacak; ikimiz de değil, birleşmemizin yarattığı yeni bir şey olacak. Suyu tekrar düşünün: Hidrojen kendi içinde var olur ve oksijen de öyle, ama sadece birlikte çalıştıklarında suyu, yaşamı yaratırlar.

Aslında hayat, bireysel benliklerinden daha karmaşık ve daha yüksek varlıklar yaratmak için bir araya gelen farklı şeylerin birleşimidir. Gelişmek istiyorsak, insan olarak kolektif evrimimiz için bütünleşmeyi benimsemeliyiz. Durgunluk ve ölüm istiyorsak, hiçbirimiz kalmayana ve yokluğumuzdaki evrim devam edene kadar birbirimizi iptal edelim.

Doğru Bağ Yasasını Anlamak

Yorum: Büyük Kabalist Rabbi Akiva, Tora’nın, komşunu kendin gibi sevmek olduğunu söylemiştir.

Cevabım: Bu onun genel yönüdür, genel bir kanundur.

Soru: Orada binlerce sayfada ne anlatılmalıydı? Her şey oldukça basit: Komşunuzu kendiniz gibi sevin. Burada hiçbir şeyi açıklamanıza gerek bile yok. Ancak tarih boyunca kimsenin başarılı olmadığını gördük. Bu yasayı kimler yerine getirebilir?

Cevap: Yasanın uygulanması tek şeydir. Yazılanları anlamak imkansız olsa bile.

Bu yasa, doğanın tamamını, kesinlikle bir insanın tüm niteliklerini, onun arzu ve düşüncelerini, çağların sonuna kadar insanlığın başına gelebilecek her şeyi içerir. Bütün bunlar çok basit bir cümlede yer alıyor: Komşunu kendin gibi sev. Yani, olan her şey sadece bu kuralın uygulanması için gereklidir.

Komşunuzu sevmek, doğru birliğin yasasıdır. Tıpkı cansız seviyede olduğu gibi, proton ve elektronlardan oluşan atomlar birleşerek moleküller oluştururlar, bu yüzden insan seviyesinde insanlar da aynı şekilde birleşmelidir.

Sadece bunu içgüdüsel olarak değil, kendi başımıza yapmalıyız. Tora, bir kişiye bunu kendi başına nasıl yapacağını ve komşunu sev yasasının farkına varmasını açıklayan bir talimattır.

Ama buna nasıl yaklaşacağınızı bilmeniz gerekiyor. Her şeyden önce, kişi kendi doğasını, komşusunun doğasını, ona nasıl yaklaşacağını ve ne yapacağını bilmelidir. Bu hiç de kolay değildir! Bu binlerce kitap gerektirir.

Çevremizdeki dünyaya bakın. Bunu kim uyguluyor? Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı! İnsanlar buna yaklaşmak bile istemiyorlar.

Yorum: Ne yazık ki, Tora’nın tam olarak söylediği şeyin bu olduğunu anlamıyoruz. Tarih boyunca bilgeler bunu asla açıklayamamıştır.

Cevabım: Bunu isteyen, bir açıklama alır. Bunun için bir Kabaliste gelip ondan öğrenmesi gerekir.