Monthly Archives: Mart 2021

“Egoist İnsanların Egolarının Arkasında Ne Vardır? Birisi Egolarını Kırıp İçeri Girerse Ne Yaparlar? ” (Quora)

Tüm insanlar egoisttir. Egoizm, insan doğasının ayrılmaz bir parçasıdır. Yani, insan doğası bir haz alma arzusudur ve ego, başkalarının ve doğanın pahasına haz alma niyetidir.

Haz alma arzumuz, kendimizi ve insan türünü korumak adına yemek, seks ve aile için olan bireysel arzular ve başkalarının sahip olduğunu istediğimiz, egoist arzularımız tarafından harekete geçirilen para, onur, kontrol ve bilgi için olan sosyal arzular olarak bölünür. Sosyal arzularımız her türlü bireysel, toplumsal ve ulusal gelişmeyi beraberinde getirir. Ayrıca yaşamın anlamını ve amacını sorgulayan ve bize bireysel ve toplumsal arzuların artık bizi tatmin edemeyeceği hissini veren bir manevi arzu çekirdeğine sahibiz. Birbirini izleyen her arzu seviyesinin ortaya çıkışı, gelişimimizin kapsamına bağlıdır.

Egonun sorunlarımızın ve krizlerimizin nedeni olduğunu ve ego olmadan hayatımızın çok daha huzurlu olacağını düşünmek yaygındır. Bununla birlikte, egonun varlığı için çok iyi bir neden vardır.

Ego, bizi hayvanlar aleminden ayıran şeydir. Yaptığımız her şeyin arkasında çalışan motordur. Gerçekten çok fazla zarar getirmesine rağmen, ego bizi dünyadaki en güçlü ve etkili varlıklar yapmıştır. Ego ile ilgili sorun, onu yanlış uyguladığımızda ortaya çıkar. Aksine egoyu olumlu, doğru ve faydalı bir şekilde kullandığımızda hayatlarımız uyumlu, dengeli ve huzurlu hale gelir.

Egoyu olumlu, doğru ve faydalı bir şekilde kullanmak ne demektir?

Bu öncelikle, parçası olduğumuz tek bir sistem olan, birbirine bağlı ve birbirine bağımlı bir doğada nasıl var olduğumuzu keşfetmeye bağlıdır. Tek bir sistemde var olduğumuzu hissettiğimizde, o zaman kendimizi çok daha büyük bir sistemin küçük parçaları olarak hissederiz. Dışımızdaki daha büyük doğa sisteminin büyüklüğünü hissederek, bu sisteme fayda sağlayacak şekillerde düşünme ve hareket etme ihtiyacını hissederiz. O zaman hücre ve organların, parçası oldukları tüm organizmaya hizmet etmek için ihtiyaç duydukları şeyleri almalarına benzer şekilde, buradaki varlığımızla diğer insanlara ve doğaya fayda sağlamak istediğimiz hesaplamasıyla doğal olarak hayatın tadını çıkarmaya başlarız.

Doğuştan gelen yaşama hissimiz, kişisel çıkarımızı başkalarına göre öncelik vermektedir. Bu nedenle, doğanın birbirine bağlılığı ve karşılıklı bağımlılığı, anlayışımıza ve duygularımıza rehberlik eden yeni bir tür eğitime – integral (bütüncül) eğitime – ihtiyacımız vardır. Mutlu ve kendine güvenen bireylerden oluşan uyumlu bir dünya, egomuzun birbirini ve doğayı hiç durmadan sömürmesine, suistimal etmesine ve manipüle etmesine izin vermenin yol açtığı tüm sorunlardan arınmış bir dünya yaratmanın anahtarıdır.

“Covid – Toplumsal Değişim İçin Bir Katalizör” (Linkedin)

Herkes aşı olmak için acele ederken veya alternatif olarak, aşıların insanlara karşı bir hükümet planı olduğu ilan edilirken, çok önemli bir şeyi görmezden geliyor gibiyiz: ilk başta, virüs neden ortaya çıktı? Bu soruyu cevaplayana kadar, aşılar ne kadar verimli ilan edilse de ondan kurtulamayacağız.

Koronavirüs normal bir virüs gibi görünse de bundan çok daha fazlasıdır. Virüs, düşüncelerimizi ve arzularımızı, insanlar ve ülkeler arasındaki ilişkileri değiştiriyor ve bunu tüm dünyada yapıyor. Covid-19, çok katmanlı bir hastalıktır; bize sadece ellerimizi yıkamamız ve maske takmamız gerektiğini öğretmemeli. Aksine, temel amacı bize hayatlarımızla nasıl ilişki kuracağımızı öğretmektir.

Yani, bize sadece birbirimizle nasıl ilişki kurmamız gerektiğini değil, aynı zamanda bir bütün olarak yaşamla, yaşamın özüyle ve amacıyla nasıl ilişki kurmamız gerektiğini de öğretmelidir! Bu nedenle, Covid öylece çekip gitmeyecektir. Bizi tamamen tüketene kadar, tüm sosyal sistemlerimizi değiştirmeyi kabul edene kadar, görünüşünün ardındaki niyeti görene kadar, yani insan ilişkilerini dönüştürene kadar, mutasyona uğrayacak ve kendini değiştirecektir.

Gerçekten de, SARS-CoV-2, namı diğer “Koronavirüs”, onu gerçekten iyileştirebilecek tek çareyi bulana kadar bizi yıpratacaktır. Bu çarenin biyolojik yeniliklerle hiçbir ilgisi yoktur ve her şeyin duygusal dönüşümlerle ilgisi vardır. SARS-CoV-2 için çare, birbirinizi sevmeyi öğrenmektir, ama gerçekten, içtenlikle olmalı. Kulağa tuhaf gelse de bu çare sadece Covid-19 için değil, Covid dahil tüm rahatsızlıklarımıza da çare olur ve nedeni ortadan kaldırana kadar bu ürünü yani virüsü yok edemeyeceğiz.

Covid’in bizi ilk önce nasıl ayırdığını, bizi nasıl kapattığını ve okullarda, işyerlerinde, rekabetçi spor oyunlarında, endüstride ve birbirimize yardım etmek yerine birbirimizle rekabet ettiğimiz her yerde, zehirli ilişkilerimizi ortadan kaldırmaya nasıl zorladığına dikkat edin. Buna karşı çıkmaya, ekonomiyi yeniden açmaya ve sosyal bağımızı yenilemeye çalıştığımızda, Covid daha da kötüleşti ve daha da genç insanları etkilemeye başladı, akciğerlerden kana ve kandan beyne geçerek daha da kötüleşen sonuçlarla, bir yandan da öncekinden daha da bulaşıcı hale geldi. Covid, aynı zamanda aile üyelerini de ayırdı ve bizi her seviyedeki insanlarla bağımızı yeniden düşünmeye zorlamak için, ayrılık acısını daha da acı verici hale getirdi.

Virüs, tüm bağımızı her seviyede yenileyene kadar durmayacaktır. Birbirimize özenle ve önemle nasıl davranılacağını, insanların kendilerini güvende ve hoş karşılandığını hissedecekleri toplulukların nasıl inşa edileceğini, zayıf ve savunmasızları sömürmeyen toplumların nasıl inşa edileceğini, medyadaki ana sesin dışında düşünen herkesten kaçmak yerine, çeşitliliği nasıl kucaklayabileceğimizi öğrenene kadar, tüm bunları öğrenene kadar, Covid normal bir yaşam sürmemize izin vermeyecektir.

Covid’in neden burada olduğunu bilmek ve ihtarlarına uymak, salgından kurtulmamızın tek yoludur. Onun yakalamasından kaçmak için bir sağa bir sola kaçmaya çalıştığımız sürece, virüs sadece durum üzerindeki mutlak gücünü artıracaktır. Teslim olup, birbirimize değer vermemiz gerektiğini kabul eder etmez, bizi hemen bırakacaktır.

“Hayatımda Neden Kötü Şeyler Oluyor?” (Quora)

Aslında başımıza kötü şeyler gelmez, ama ıslah etmemiz gereken belirli bir tür ifşa durumu gerçekleşir.

Bu ifşa gerçekleştiğinde, her zaman kötü ya da olumsuz bir şekilde hissedilir. Bizler o zaman bu olumsuz koşulu, eylemlerimizle iyi ve olumlu bir forma, yani başkaları ve doğa ile olumlu bağa doğru itmek zorundayız.

Başka bir deyişle, biz bir ıslah yapalım diye hayatımızda meydana gelen olayları kötü ve olumsuz olarak algılıyoruz. “Islah”, başkalarıyla olumlu bağlar kurmayı, karşılıklı anlayışa, kararlara, düşüncelere ve eylemlere ulaşmayı hedeflememiz gerektiği anlamına gelir.

Daha açık olarak, insan doğası bir haz alma arzusudur ve bu arzu, bize diğerlerinden ve doğadan ayrılma algısı veren ilk kırık durumundan, arzumuzun ıslah olmuş bir form aldığı bir duruma doğru, başkalarını ve doğayı sevmekten, vermekten ve olumlu bir şekilde bağda olmaktan haz aldığı, bir gelişim sürecinden geçer.

Kabala bilgeliği, Adam HaRishon’un (“İlk İnsan”) ruhunun parçalanması olarak da bilinen, Bilgi Ağacı günahıyla ilgili hikayede bu arzunun ilk parçalanışını açıklar. Tüm gelişimimiz, bizi bu egoist arzuyu ıslah etmek ve doğaya benzer – özgecil bir form edinmek ihtiyacını duyacağımız bir noktaya götürür.

Gelişim sürecimizin arkasında neyin olduğunu ve nereye gittiğimizi anladığımızda, son halimize çok daha keyifli, bilinçli ve acısız bir şekilde geçmek için kendimizi buna uygun hale getirebiliriz. Kısacası, Kabalistik metinlerin “Komşunu kendin gibi sev” koşulu olarak tanımladığı, birbirine tam bağlılık ve karşılıklı bağımlılık durumuna doğru yönlendirildik.

Böyle bir hedef üzerinde ne kadar çabuk hem fikir olur ve toplumda olumlu bağları gerçekleştirmek için kendimizi organize edebilirsek, o kadar çabuk hayatımızda çoğalan “kötü şeylerin” ortaya çıktığını gördüğümüz bir gelişmeden, doğa ile dengeye geldiğimiz bir gelişmeye doğru ilerleriz.

Daha sonra, doğanın bizi ulaşmaya zorladığı bu formla dengelendiğimizde, kim ve ne olduğumuza ve neden buraya, bu realite içine koyulduğumuza dair tam bir anlayış ve hisle birlikte, yepyeni bir uyum, mutluluk, inanç ve güven seviyesi deneyimleyeceğiz.

Tora’nın Gizli Kodu

Yorum: Hiyerogliflerden [piktograflardan] sonra ortaya çıkan ilk harflerin, İbrani alfabesinin harfleri olduğu söylenir: Aleph (א), Bet (ב) vb.

Cevabım: Onlar ortaya çıkmadılar. Yaklaşık 6.000 yıl önce yaşamış olan Adem tarafından keşfedildiler.

Bu harfleri keşfetti çünkü ihsan etme niteliği ile alma niteliğinin arasındaki ilişkiyi ve aralarındaki bağı anlamaya başladı. O, yalnızca 22 bağlantı olduğunu ve alma ve ihsan etme arasındaki bu bağlantılar aracılığıyla dünyanın tüm niteliklerini ifade edebileceğini gördü. Bu nedenle onları çizgiler ve noktalar şeklinde tasvir etti. O zamandan beri alfabeye sahibiz.

Soru: İbranice bir harfte, her şeyin başladığı siyah nokta nedir?

Cevap: İhsan etme ve iyilik niteliğine tamamen zıt bir şeydir. İhsan etme, sevgi ve iyilik, bir nesneden diğerine, yalnızca diğerinin yararı için akan olumlu niteliklerdir ve bunlara ışık denir. Bunun tersine siyah nokta denir.

Soru: Bu siyah noktayla başlayan herhangi bir harf var mı?

Cevap: Elbette.

Yorum: Ve sonra yatay bir çizgi ve dikey bir çizgi çizeriz.

Cevabım: Evet, beyaz ışığın arka planında. Beyaz kağıdın arka planında.

Soru: Harfin tamamı yazıldığında, ne anlama geliyor?

Cevap: Ben, olumsuz niteliklerin olumlu niteliklere ne ölçüde benzeyebileceğini resmediyorum.

Soru: Bu siyah harfin beyaz kağıda, beyaz ışığa benzer hale gelebileceğini mi söylüyorsunuz?

Cevap: Evet.

Soru: Peki, harfleri bir kelimede birleştirdiğimde?

Cevap: Bununla, sadece bir ihsan etme niteliğinden ikinciye ve sonra üçüncü, dördüncü ve benzer şekilde diğerlerine nasıl geçeceğinizi açıklarsınız.

Soru: Ve bir cümle yazdığımda ve bunu tamamen doldurduğumda, örneğin beyaz ışık, bu kağıt sayfası mı?

Cevap: Bunu yaparak, arka plandaki beyaz ışığa karşı tüm ihsan etme yeteneklerinizi ortaya koyarsınız. İhsan etme ve almanın kesinlikle tüm potansiyel karşılıklı niteliklerini tasvir eden Tora yazıldıktan sonra, başka bir şey yazmanın anlamı yoktur. Her şey, sadece Tora’ya yapılan her türlü ekleme ve yorumdur.

Soru: Öyleyse, Tora, insanın ihsan edici ve sevgi dolu olmaya yönelik tüm arzularını ve özlemlerini tanımlıyor mu?

Cevap: Evet.

Soru: Ya bir kişi, İngilizce, Rusça, Almanca, Ermenice veya başka bir dilde yazarsa ne olur?

Cevap: Gerçek şu ki, şu anda, yazılanları doğru bir şekilde okuyamazsınız çünkü diller sürekli olarak değişiyor. Bugün modern bir Fransız’ı ve Haçlı Seferleri sırasında yaşamış birini ele alırsanız, birbirlerini anlamazlar. Dil çok değişti!

Soru: Peki ya İbranice?

Cevap: Hayır. İbranice değişmedi. Biz iki ya da üç bin yıl önce yazılmış kitapları okuruz. Adem, Melek Raziel adlı kitabını 6.000 yıl önce yazdı ve biz onu bugün yazılmış gibi okuduk. Çok net değil ama okuduk. Tıpkı çağdaşlarımızla yaptığımız gibi Adem’le de konuşabilirdik.

Binlerce yıl önce yaşamış atalarıyla karşılaşıp onu anlayan ve onunla aynı dilde konuşan başka millet yoktur.

Ama Yahudiler kolayca yapabilir!

Soru: Kod değişmediği için mi?

Cevap: Evet. Değişemez çünkü bu, ışık ve karanlık arasındaki etkileşim, iki kuvvet arasındaki etkileşimdir.

Soru: Tora’da gömülü belirli bir kod olduğunu söylediklerinde, bu ışık ve karanlık arasındaki etkileşimle mi ilgili?

Cevap: Evet. Karanlık harflerdir ve ışık ise üzerine yazdığımız arka plandır.

Harfler, bir kişinin niteliğinin Yaradan’ın niteliğiyle eşdeğerliğini temsil eder. İnsan bu eşitliğe geldiğinde, harflerle ışık arasında hiçbir fark kalmayacaktır. Tüm harfler yalnızca ışığın niteliğini ifade edecektir.

Tüm harfler, sadece ışığın tüm niteliklerini o satırlarda, ışığın olmadığı o görüntülerde vurgulamak için vardır.

Soru: Yatay ve dikey çizgilerin farklı ışıkları temsil ettiği doğru mu?

Cevap: Evet, tabii ki. Bunda pek çok farklı işaret ve pek çok sır var, yani henüz çözemediğimiz şeyler.

Soru: Harflerde gerçekten çözülmemiş sırlar var mı?

Cevap: Elbette! Harften başka bir şey yok. Harf, bizimle üst güç arasındaki bir işarettir. Bu işaretlerden başka bir şey yok.

Soru: Işığın yukarıdan “harf” adı verilen bir şablondan geçtiğini ve bir kişinin içine damgalandığını söyleyebilir miyiz?

Cevap: Evet, bu da doğru.

Soru: Bir keresinde Sibirya’da yaşayan, en yüksek, en saf, şiirsel dille size İbranice bir mektup yazan tamamen sıradan bir kişi hakkında bir hikaye anlatmıştınız.

Cevap: Evet. Bunu öğretmenim Rabaş’a gösterdim. Ve onun temiz kalpli/alçakgönüllü bir adam tarafından yazılmış Kabalistik bir metin olduğunu, çünkü böyle bir manevi aydınlanmaya sahip olduğunu söyledi.

Soru: Bundan, tüm harflerin bizim içimizde, dünyada yaşayan herkesin içinde olduğu sonucuna varabilir miyiz?

Cevap: Evet. Daha sonra bu adamla tanıştım, hiçbir şey anlamadı ya da bilmiyordu. Yıllar sonra Sibirya’dan serbest bırakıldığında İsrail’e geldi. İçinde o zamanlar yaşadığı durumdan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Ona kısa bir ani ışık şeklinde verildi çünkü çok acı çekiyordu. Tüm gücüyle kendisinden, vücudundan çıkmak istemişti! Ve bu gerilim onu, İbranice yazabilecek duruma getirdi. Sadece onun aracılığıyla dünyaya geldi.

Soru: Yani bunun, onun duası olduğunu söyleyebilir miyiz?

Cevap: Elbette.

Atak!

Atak! Ve sadece bir kez atak yapmamız gerektiğini düşünmeyin. Atak, dereceden dereceye her yükseliş için gereklidir, çünkü bir sıçrayışta, bir atakta meydana gelir. Ve bu bir dış düşmana değil, aramızdaki duvara bir ataktır: bağa ataktır.

Her zaman, yeni bir Partzuf inşa ettiğimizde, içimizde yukarıdan ifşa olan, yeni bir egoist arzunun üstesinden gelmek zorunda kalacağız. Onu kabul etmeli, onunla hemfikir olmalı, İbrahim’in İshak’ı tuttuğu gibi tutmalısınız.

Koşuldan koşula geçerken, birlik, yakınlaşma, karşılıklı yardım ve karşılıklı garanti için, her zaman atağa yer vardır. Buna geldiğimizde, bir sonraki dereceye yükselmekten onur duyarız.

Bu, başkalarıyla bağ kurmamız için bir ataktır ve bu nedenle, bize karşı tek bir düşmanımız var- egoizmimiz. Ne kadar çok atak yaparsak, o kadar güçlü ve ısrarcı oluruz. Ama aynı zamanda da onunla çalışma ve onluda tek yürek olarak birleşmemizi engelleyen tüm güçlere karşı savaşma sanatını öğreniriz.

Dostlarımdan ilham alarak uyanmak isterim. Kendi kendime uyanırsam, bu doğru güç değildir, maneviyat değildir. Maneviyat ancak hepimiz bir arada olduğumuz zamandır. Yaradan, kendisini bir kişiye birdenbire ifşa etse bile, bu, Yaradan’ın edinimine, doğru ve kalıcı bağa yol açmayacaktır.

Her adım, sahip olduğum her şeyi, tüm aklımı ve kalbimi koyduğum son savaş gibidir, ancak asıl önemli olan dostlarımla bağ kurmak ve birlikte gitmektir. Üzerine manevi bir derece inşa etmek için egoizmimize baskı yapıyoruz bu Yaradan ile bağımızın bir tasviridir.

Bir sonraki derecede başka engeller, başka bir atak, Yaradan’ın başka bir zaferi ve ifşası olacaktır, tıpkı bir bebeğin oyununun bir gencin oyunundan veya bir yetişkinin savaşından farklı olması gibi.

Bizler, içsel reddedişle, kalplerimizi birbirine bağlama ve egoizmimizin üzerine çıkma, bağın ayrılıktan daha önemli olduğuna ve birliğin gücünün, Yaradan’ın tüm egoist gerçekliğimizden daha önemli olduğuna karar verme konusundaki isteksizlikle savaş halindeyiz.

Tek bir gerçekliği görmemize izin vermeyen bölücü güçlere atak yapmak gerekir, çünkü bizler tek kalp tek adam olarak birbirimize bağlı değiliz. Bu nedenle, bir atak gereklidir.

Sadece bir atak ile bağ kurabilirsiniz çünkü yakınlaştığımızda, reddetme gücü harekete geçmeye başlar. Bu, kısa mesafelerde bağı reddeden atom içi kuvvetlere benzer. Aynı şekilde son bağdan önce büyük bir direnç hissetmeye başlarız ve bu yüzden atak burada gereklidir.

Birbirimize yakınlaşabilir, kucaklayabilir, birlikte olabiliriz, ancak gerçekten bağ kuramayız. Bu, potansiyel engelin üstesinden gelmemizi ve bağ kurmamıza yardımcı olacak üst gücün kullanılmasını gerektirir. Aramızda bir bölünme var ve bunun üzerine çıkmak için bizi yukarı itecek çok fazla potansiyel enerjiye ihtiyacınız vardır.

Bunu kendimiz yapamayız; böyle bir arzuya sahip değiliz. Ama bizi ayıran boşlukta bu potansiyel sıçramayı yapmamıza yardım edecek olan Yaradan’a ulaşmak için, birbirimize yardım ederiz.

Bu boşluk, birbirimize yakınlaştıkça daha fazla kendini gösterir ve bunun üstesinden gelebilmek ancak yukarıdan alınan kuvvet yardımı ile mümkündür. Bu, içimizde olmayan ve Adam HaRishon’da olmayan ıslah ışığıdır. Bu sadece kırılmadan dolayı yükseltilen duaya cevap olarak gelir.

Her derste, her toplantıda, Mahsom’u kendimiz geçemeyeceğimizi anlayacak kadar arzularımızı birer birer topluyoruz. Sonuçta, önümüzdeki potansiyel engelin üzerinden atlamak imkansızdır, bu sadece Yaradan bizi yukarı kaldırırsa olur.

Görünen o ki bu Yaradan’a bir ataktır. Ve buna hazır olma, tek bir kalpte birleşip yalnızca bağı isteyebilme derecemizle belirlenir. Birlik koşulu içinde, potansiyel engelden, Mahsom’dan geçer ve Yaradan’ın ihsan etme gücünü keşfederiz.

Sözlü ve Yazılı Tora

Soru: Sözlü Tora ve yazılı Tora nedir?

Cevap Sözlü Tora, hem öğretmenin hem de öğrencinin belirli bir manevi derecede bir arada oldukları ve bunun aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurdukları anlamına gelir. Yazılı Tora, onların edindikleri her şeyin metinlere yazılması ve birinden diğerine geçmesidir.

Soru: Bu, Musa’nın Sina Dağı’nda Yaradan’dan aldığı şeyin sözlü Tora olduğu anlamına gelir. Ve 1000 yıl sonra tüm bunlar yazıldığından, Kabala açısından bu artık sözlü olarak kabul edilmiyor mu?

Cevap: Kabala’nın bakış açısından, sözlü Tora, kişinin kendi içinde edindiği her şeydir. Bunu tarif etmek veya iletmek neredeyse imkansızdır çünkü bu sadece onu iletmek istediğiniz kişinin edinimine bağlıdır.

“Müzik Neden Acımızı İyileştirir?” (Quora)


Müzik, beş duyu organının en duyusalı olan işitme duyumuz üzerinde etki eder.

Düzgün ayarlanmış bir armoni olduğunda, bizi neredeyse anında etkiler. Bizi içine çekmek için birkaç vuruş yeterlidir.

Aynı şekilde müzik, ruh halimizi yükseltme, sakinleşme ve bizi iyileştirme yeteneğine sahiptir.

Her şeye rağmen o hala bunu yapmanın dünyevi bir yoludur ve bundan daha fazlası olduğu konusunda aldatılmamalıyız.

Müziğin bizi nasıl etkilediği, nasıl yetiştirildiğimizle ilgilidir. Dinlediğimiz müziği anlamalıyız. Örneğin, yerli kültürler tipik olarak klasik müziği anlamayacaktır ve kesinlikle klasik müzikle yetiştirilenler modern müziği anlamayacaklardır.

Ama farklı müzik türlerine rağmen müzik, insanlık tarihine çok güçlü bir şekilde eşlik etmeye devam ediyor. Kabala bilgeliğine göre müzik, işitme duyusu olan Bina seviyesindedir.

 

Onlu, Manevi Sermayemizdir

Zaman geçtikçe, hedeften uzaklaştığımızı hissederiz. Bu hayal kırıklığı için bir neden değil, daha ziyade ilerlemek için hissedilmesi gereken yeni bir arzunun açığa çıkmasıdır. İlerleme her zaman eksiden artıya, sonra daha da büyük eksiden daha büyük artıya ve bu şekilde devam eder.

Bu nedenle, her zaman yanımda olan ve bir pil, bir kondansatör gibi çalışan bir gruba ihtiyacım vardır.

Düşüşlerde ve yükselişlerde aldığım her şey gruba yatırılır. Yükselirim ve düşerim, bir koşuldan diğerine geçerim ama tüm çalışmalarım onlumda birikir. Ve bu, her dost için aynıdır ve bu sayede hedefe ulaşırız.

Onlu tüm çabalarımızı, başarılarımızı ve tüm soru ve cevaplarımızı biriktirdiğimiz bir yerdir. Düşerim ve her şeyi unuturum, hiçbir şey anlamam, bu eskisinden bile daha kötüdür ve bunun nedeni ise eski koşulu geçmiş, onu onluya yatırmış ve boş bir Kli’yle, temiz bir sayfadan yeni bir dereceye başlamış olmamdır.

“Kabala’nın Ana İdeolojisi Nedir?” (Quora)


Kabala Bilgeliği, biz bu dünyada yaşarken, fiziksel yaşam ve ölümün ötesinde, gerçekliğin en yüksek boyutunun algısına ve hissine ulaşmamızı sağlayan bir yöntemdir.

Bunu yaparak, gelecekteki durumlarımızı hissedebiliriz ve gerçekliği, onun “kontrol odası” ndan doğrudan etkileme yeteneği kazanırız. Sadece hayatımızın kaynağıyla bağ kurmaya ihtiyacımız var ve bunu yaparak kaderimizin kontrolünü üstleniriz.

Kabala, ilk kez 5,781 yıl önce Raziel HaMalach (İbranice “Gizli Melek”) adlı kitabı yazan Adem tarafından ifşa edildi. Kitap, gerçekliğimizi işleten ve belirli bir yöntemle ifşa edilebilen gizli gücü (yani “melek” belirli bir tür manevi güçtür) anlatır. Kabalistlerin 20 neslinden sonra, İbrahim, “İsrail halkı” olarak bilinen, ilk Kabalistik grubu kurarak Kabala bilgeliğinde bir sonraki büyük gelişmeyi yaptı. Bu, “Komşunu kendin gibi sev” ilkesine dayanarak toplanan bir gruptu. İnsanın dostuna sevgisi, Kabalistlerin temel ideolojisi ve yasası haline geldi. Tek bir ulus olarak birleştiler ve daha sonra birlik (“Yichud”) kelimesinden gelen, “Yahudiler” olarak anıldılar.

Gelişiminin belirli bir aşamasında grup, İbrahim’i takip etmek istemeyen dönemin Babillilerine, kendini dönüştürme ve ıslah ihtiyacını (başkalarının pahasına kişisel çıkar için egoist niyetin üzerine çıkarak) göstermek zorunda kaldı. Bunu yaparak, zamanın yaygın nefret ve bölünmüşlüğünün üzerinde, birleşme ve sevgi köprüleri oluşturdular.

Kabala’nın ana ideolojisi bu nedenle “Komşunu kendin gibi sev”dir ve Kabala metodu, bölücü insan egosunun üzerinde böyle bir birleşmeyi elde etmektir. Doğuştan gelen bölücü dürtülerimizin üzerinde artan sevgi bağları ve birleşmeyi geliştirmenin zirvesinde, evrenin iki ucu (egoizm ve özgecilik, bölünme ve birleşme, alma ve verme) “vermek için alma” olarak adlandırılan, tek bir yaratılışta birleşir. Uygulamada böyle bir ilkeyi edinerek, hepimizin uyumlu, mutlu ve doğa ile denge içinde yaşaması için kuralı uygularız. Dahası, bedensel yaşam ve ölümün üzerinde var olan, ruhumuzun ebedi ve mükemmel gerçekliğini de keşfederiz.

Şu anda tek bir niteliğimiz var: Almak. Versek bile, bunu karşılığında bir şey almak istediğimiz hesaplamasıyla yapıyoruz.  Doğuştan gelen alma niteliğimize vermenin niteliğini ekleyerek (yani içimizde hiçbir egoist niyet olmadan saf verme), o zaman egoizmimizi doğanın özgecil niteliği ile dengeleyerek birbirimizle mükemmel bir bağ kurarız ya da başka bir deyişle, gerçekliğin negatif kutbunu pozitif olanla dengeleriz.

Kabala, doğanın nasıl dört seviyeye ayrıldığını açıklar: Cansız, bitkisel, hayvansal ve insan. Cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerde, doğanın kendisi verme ve alma, pozitif ve negatif arasında denge kurar. Bununla birlikte, insan seviyesinde, yani birbirimize olan ilişkilerimiz ve tutumlarımız düzeyinde, gerçekliğin özgecil yönüyle hiçbir bağlantımız yoktur. Böylelikle, egoist arzularımız zaman içinde ne kadar gelişirse, hayatın tüm alanlarında o kadar çok sorun ve krizle karşılaşırız.

Başka bir deyişle, hayatımızın sorunlarının esas nedeni, özgecilik ve egoizm arasındaki uyumsuzluktur. Kabala bilgeliği, bu iki nitelik arasında doğru dengeyi kurmanın ve bunu yaparak kişisel, sosyal ve küresel olarak denge sağlamanın bir metodudur.

Kabala’nın bir din değil, bilim olduğuna dikkat etmek de önemlidir. Din, bir veya birkaç yüksek güce inanmaya dayanırken; bunun yerine araştırma, deney, geri bildirim toplama ve bunu yaparak, doğuştan gelen egoist niteliğimizin üzerinde özgecil niteliğe eriştiğimizi bilimsel olarak onaylayana kadar,  “doğrulama ve tekrarlama” yoluyla yüksek güçlerin açığa çıkmasına ulaştığımız bir metottur. Kabala, ritüeller gerçekleştirmeyi, belirli bir kıyafeti giymeyi veya herhangi bir fiziksel nesneye özel bir önem atfetmeyi içermez. Daha ziyade, daha yüksek gerçekliğe ulaşma yolunda ilerlemeyi destekleyen bir ortamda çalışmayı ve katılımı içerir. Bunu yaparak, herhangi biri böylesine yüce bir edinime ilerleyebilir.

Dünyanın Tembel İnsanlara İhtiyacı Var

Haberlerde (The Guardian):  “ Bir Alman üniversitesi, hiçbir şey yapmamayı ciddi şekilde taahhüt eden başvuru sahiplerine ‘aylaklık bursu’ veriyor.

“Hamburg Güzel Sanatlar Üniversitesi 1.600 € luk üç burs yeri ilan etti… Başvuranlar… jüriyi seçtikleri  ‘aktif hareketsizlik’ alanının özellikle etkileyici veya amaca uygun olduğuna ikna etmelidir.

“Başvuru formu sadece dört sorudan oluşmaktadır: Ne yapmak istemezsiniz? Ne kadar zamandır yapmak istemiyorsunuz? Özellikle bunu yapmamak neden önemlidir? Neden bunu yapmamak için doğru kişisiniz? …

Von Borries, Projenin arkasındaki fikrin, sürdürülebilirliği teşvik ederken aynı zamanda başarıya değer veren bir toplumun görünen çelişkisine ilişkin bir tartışmadan kaynaklandığını söyledi. “Bu burs programı bir şaka değil, ciddi niyetleri olan bir deneydir – başarıları ve yetenekleri etrafında yapılandırılmış bir toplumu nasıl tersine çevirebilirsiniz?” …

“Tüm başvurular, Önemsizlik Okulu: Daha İyi Bir Hayata Doğru… adlı serginin bir parçasını oluşturacak. Şu soru etrafında yapılandırılacaktır: ‘Hayatımın başkalarının yaşamları üzerinde daha az olumsuz sonuç doğurması için nelerden kaçınabilirim?’ ”

Yorumum: Tembel olmak kolay değil. Aslında bu basit bir görev değildir. Kendini özgür hissedebilen, herhangi bir zorunluluğa maruz kalmayan kişi, her şeyden önce yaratıcı kişidir.

Genellikle bu tür insanlar yaratıcı olma eğilimindedir. Bilim, sanat, müzik ve görsel sanatlar nereden geldi? Hayatlarında, hiçbir şey yapmak zorunda kalmayan insanlardan, aristokratlardan.

Soru: İşe gitmeleri gerekmiyor muydu?

Cevap: Hayır. Onlar tanıştılar, seyahat ettiler ve konuştular. Balolar düzenlediler, her türlü müzikal faaliyette bulundular, vb. Bu, fiziksel emek dışında, bilime, sanata ve her şeye yol açtı.

Bu nedenle, eğer insanların, bir kişinin manevi arayışlarına karşı doğru tutuma sahip olmasını istiyorsak, bu dünyadaki manevi arayışı kastediyorum, o zaman onlara bunu yapmaları için zaman vermeliyiz, böylece bu zavallı programcılar ve diğerleri gibi 15 saat çalışmak zorunda kalmamalarını sağlamalıyız.

Aksine, boş zamanları olduğundan emin olmalıyız. Böylece seyahat eder, bir şeyler tartışır, oturup konuşurlardı, böylece aristokratlar gibi olabilirler. Arkamızda milyonlar varken aristokrat olmamıza gerek yok, ancak güvenli bir gelirimiz olduğunu ve tembel olmayı göze alamayacağımızı, ama çalışmak zorunda olmadığımızı hissetmemiz gerekiyor. Özel sanat eserleri, edebiyat ve müzik yapmanın tek yolu budur.

Bu, kişinin dünyaya karşı tutumu olmalıdır. Aksi takdirde ondan hiçbir şey çıkmaz.  Zamanımızda neler olup bittiğine bakın!

İnsanlar dünyayla bu şekilde ilişki kurarlarsa ve kendilerini bu şekilde organize ederlerse, makul bir yaşam standardı yaratabilecek özel insanları hesaba katarlarsa, bu sözde “hiçbir şey yapmamaktan” büyük bir fayda göreceğiz.

Bu yaratıcı insanlar, bir zamanlar garantili bir geliri olan toprak sahipleri, soylular gibi olmalıdır.

Soru: Dünyanın onlara ihtiyacı var mı? Dünya diyor ki: “Onlar aylaklar.”

Cevap: Dünya onlarsız yapamaz. Onlar, dünyaya, hayata, yaratılışa, Yaradan’a, her şeye karşı tam olarak doğru tutum sergilerler. Kendilerini doğru bir şekilde yönetirler. Yani her şey için zamana sahiptirler. Yaratıcı bir kişi dışarıdan baskı hissetmemelidir, sadece içeriden hissetmelidir, eğer ortaya çıkarsa.

Soru: Peki tembelliğe karşı tavrınız nedir?

Cevap: Tembellik, bir insanda en kullanışlı niteliktir. Binlerce farklı, tamamen gereksiz şey yapması, tembel olmak istememesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, Tora’da “Otur ve hiçbir şey yapma” diye yazılmıştır. Bu, etrafta koşup yapacak bir şeyler aramaktan daha iyidir. Ve bu, aslında doğrudur.

Hayata karşı doğru tutumu bulmak için tembel olmalısınız. Yabancı, gereksiz hiçbir şey yapmamak için. Sadece gerçekten “Bunu yapmak zorundayım” diye hissettiğinizde, o zaman yapın. Ve içinde yaşamın sizi nasıl zorladığını, Yaradan’ın  orada içeride olduğunu ve bunu sizden talep ettiğini hissedeceksiniz.

Yorum: “Tembellik” kelimesini neredeyse en çalışkan insan seviyesine yükselttiniz.

Benim cevabım: Evet, bu şekilde yapsaydık daha iyi olurdu. Yarattığımız bütün her şeye neden ihtiyacımız var ki? Sadece şu dünyaya bakın!

Ve şimdi Yaradan, bu ahırları temizlemek için, bu pisliği temizlemek için her türlü salgının yardımını kullanmalıdır.

Soru: Az önce “tembellik” kelimesine ne anlam yüklediniz?

Cevap: Dikkatsizce, düşüncesizce bir şeyler “yaratmayı” bırakın. Tüm bunları durdurun, oturun. Geçecektir. Bu daha iyidir. Bırakın doğa, bırakın Yaradan, bırakın çevrenizdeki her şey gelişsin. Gerekirse, bunun gerekli olduğunu göreceksiniz ve kalkıp yapacaksınız. Ama sadece içsel egoizminiz için değil, tüm insan toplumu için gerçekten gerekli olduğu ölçüde.

Bu çok önemlidir. Çünkü hayvanlar aleminde yaşıyoruz ve hayvan sadece ihtiyacı olanı yapar. Bu onların içgüdüleridir. Ve değilse, o zaman yatarlar, otururlar, yürürler, iletişim kurarlar. Gerçekten.

Ve bizler, her zaman karıncalar gibi koşturuyoruz. Umarım daha iyi oluruz!