Monthly Archives: Ocak 2026

Duyguların Gücü

Yorum: Sosyal medyada dolaşan bir hikâye, kanserin son (terminal) evresinde olan çocuklarla çalışan psikologların, her çocuğun en çok istediği dileği yerine getirmeye karar verdiklerini ve bir hayalin gerçekleşmesinin onların iyileşmesini nasıl etkileyeceğini görmek istediklerini anlatıyor.

Bir köyde yaşayan dört yaşındaki bir kız tramvaya binmek istiyordu. On bir yaşındaki bir erkek çocuk at binmeyi hayal ediyordu ve on üç yaşındaki bir kız prenses olmayı; hizmetçileri olması ve prenses gibi elinin öpülmesini hayal ediyordu.

Psikologlar bir tramvay kiraladılar ve yaklaşık iki saat boyunca küçük kızı şehirde gezdirdiler. Ona ilginç manzaralar gösterdiler, çay ve tatlı ikram ettiler. Oğlan ve babası için birkaç at buldular ve baba ile oğul deniz kıyısında ata bindiler.

Eski bir kale ve güzel antika kıyafetler kiraladılar. Doktorlar saray görevlileri gibi giyindiler ve kıza prenses elbisesi giydirdiler. Küçük prenses salonlarda dolaştı, herkes ona hizmet etti ve tıpkı hayal ettiği gibi elini öptüler.

Sonraki tıbbi muayene sonuçları şaşırtıcıydı. Bir çocukta kanser tamamen kayboldu, diğerlerinde ise hastalık ya geriledi ya da en azından ilerlemesi durdu!

Bu deney, eski hekimlerin bildiği ancak modern hekimlerin sıklıkla unuttuğu bir gerçeği doğruladı: duygular, iyi halimiz ve sağlığımız üzerinde en güçlü ve en doğrudan etkiye sahiptir. Olumlu duygular ve iyi düşünceler, yalnızca neşe ve mutluluk duygusu getirmekle kalmaz, aynı zamanda en korkunç hastalıkların üstesinden de gelebilir.

Cevabım: Genel olarak her kötü ve zararlı şeyi iyi ve faydalı hale dönüştüren bütünsel eylemlerdeki saran ışığın (Ohr Makif) etkisine ek olarak, bütünsel iletişim çemberi içinde ortaya çıkan olumlu duygular da iyileştirici bir etki yaratır.

Yeni Bir Derecede Doğmuş Olmak

Soru: Dünyamızda bir insan doğar, gelişir, yetişkin olur ve kendi çocukları olur. Ama bir insan Mahsom’u geçtiğinde, kendini, ruhunu bunun ötesinde mi inşa eder?

Cevap: Evet. Zaten seçim yapar: anneden “beslenip” beslenmeyeceğine, ona daha yakın olup olmayacağına; bağımsız olarak işler yapar ve ondan öğrenir.

Yorum: Dünyamızda bir insan sonunda ölür.

Cevabım: Maneviyatta, bir sonraki dereceye yükselmek için mevcut derecesinde ölür. Orada, bedensel bedenimizdeki gibi bir ölüm yoktur.

Kendini bir sonraki dereceye yükseltir ve bundan sonra önceki derecesi ölür. Katı yönetiminden görünürde kaybolur. Yeni niteliklerle, yeni on Sefirot ile çalışmaya başlar. Geçmiş onun altında kalır; artık buna gerek yoktur.

Soru: Öyleyse doğmak ve ölmek, kalpteki noktadan tam bir ıslaha kadar geçmek midir?

Cevap: Maneviyatta, 125 dereceden geçerken her birinde ölür ve bir sonraki derecede yeniden doğarız.

“Ölürüz” ne demek? Önceki derece üzerinde çalışmayı tamamladım ve şimdi sanki yeni bir insan olarak doğmuş gibiyim. Uyanıyorum ve içimde yeni niteliklerin ortaya çıktığını hissediyorum. Dünyayı yeni bir şekilde algılamaya başlıyorum. Bu benim için net bir şekilde gerçekleşiyor.

Hem doğum hem de ölüm arzu edilir! Ben kendim onları kendi içimde uyandırıyorum.

Bu Mutluluktur

Soru: Sürekli iyi bağlardan, insanların birbirine daha yakınlaşması gerektiğinden bahsediyorsunuz. Peki ya herkes şöyle dese: “İşte, elimde bir parça kil var.” Ve her biri şunu söylese: “Benim de var, bende de bir tane. Hadi kendimize küçük bir ev yapalım.” Bu işe yarar mı, yaramaz mı?

Cevap: Hayır.

Soru: Yaramaz mı?

Cevap: Bu kil parçasında neyin eksik olduğunu anlamalısınız. Eksik olan, tüm parçaların, herkesin, herkesin içsel bağıdır. Ve sonra, kalplerimizin birleşmesinde, Yaradan’a benzer olan, Adem denilen koşula geri döneriz.

Soru: Ne konuda benzerdi?

Cevap: Parçalanmadan önce, milyarlarca parçaya bölünmeden önce, bu bir melekti. Yani, Yaradan ile birlikte mükemmel bir dünya için gerekli her şeyi gerçekleştiren, mutlak anlamda iyi, mutlak anlamda doğru, erdemli bir niyet.

Soru: Bu herkes için tek bir niyet miydi? Tek bir ruh gibi mi? Bunu söyleyebilir miyiz? Tüm ruhlar tek bir ruha mı karıştı?

Cevap: Evet.

Soru: Başlangıçta var olan şeyden bahsediyorsunuz, sonra her şey parçalara ayrıldı ve ruhun parçaları, dedikleri gibi, bu dünyamıza düştü. Ve o koşula geri dönmeliyiz, değil mi?

Cevap: Evet. Parçalanmış bir koşulda olduğumuzu ve birleşik bir koşula geri dönmemiz gerektiğini anlamalıyız. İşte buna her birimizin sahip olduğu kil parçalarını bir araya getirmek denir.

Soru: “Kil parçalarını bir araya getirmek” derken neyi kastediyorsunuz?

Cevap: Birleşme, bağ, kalplerin birleşmesi.

Soru: Öyleyse mutluluğu şekillendirmemiz gereken malzeme bu mu?

Cevap: Evet.

Soru: Ve ancak o zaman mı mutluluk olacak?

Cevap: Ve sonra Yaradan’ın amaçladığı şey gerçekleşecektir.

Soru: Peki O, bizim mutlu olmamızı mı amaçladı?

Cevap: Elbette!

Soru: Sizce, Yaradan’ın anlayışına göre mutluluk nedir?

Cevap: Yaradan’ın anlayışına göre mutluluk, herkesin tek bir arzuya, tek bir eyleme bağlanmasıdır; aramızda hiçbir kopukluk hissetmediğimiz zamandır. İşte o zaman deneyimlediğimiz şeye mutluluk denir. Mutluluğun tanımı budur.

Hanuka – İçimdeki Işığın Bayramı

Kişi, kendi içindeki üç içsel niteliği – “mum”, “yağ” ve “fitil” – doğru bir şekilde düzenlerse, Hanuka (“ḥanu ko” – “burada durdular” sözlerinden gelir) olarak adlandırılan bir koşula ulaşır, bu, yolun ortasında verilen kısa bir mola anlamına gelir.

“Yağ”, bizim maddemizdir; haz alma arzusudur, kabın (Kli’nin) içeriğidir. Dışarıdan çektiğimiz ışıkla kendi kendine tutuşamaz; ancak fitilin yardımıyla yanabilir.

Fitil hem yağın içine batırılmış olmalı hem de onun dışına çıkmalıdır. Bu, egoist arzunun dışında (yağın dışında) inşa ettiğimiz perdeyi simgeler. Perdenin içine dâhil edebildiğimiz egoist arzunun o parçası, yani fitile işlemiş yağ, sadece o parlayabilir ve üst ışıkla temas edebilir.

Ancak bu, yalnızca yağın fitilin içine nüfuz etmesiyle değil, aynı zamanda yağın yani egoizmin seviyesinin üstüne, Bina’ya, ışığa, ihsan etmeye doğru yükselmesi koşuluyla mümkündür. Ancak o zaman ışık verebilir!

Işık, fitilin üst kenarından çıkar; orada fitil dışarı çıkar ve yağla, yani egoizmle olan bağını kaybeder.

Yansıyan ışık, aşağıdan yukarıya yükselen alev, yansıyan ışığın on Sefirot’u içinde Keter’e ulaşır ve orada, yansıyan ışık ile yanma gücünün geldiği alma arzusunun, yani egoizmin gücü arasındaki bağ neredeyse kopar.

Yağ, fitil boyunca yukarı doğru yükselir ve yalnızca orada, fitildeki yağ ile ışık arasında bir nitelik benzerliği, temas sağlanır. Sadece birlikteyken parlayabilirler. Işık, fitil ve onun içindeki yağla bağ kurana kadar ifşa olamaz.

Yanan bir mumu hayal ederek, insanın içsel çalışmasını anlayabiliriz: ruhumuzun ışığa, Yaradan’a benzerliğe ulaşması için kendimizle ne yapmamız gerektiğini.

Arzu yok olmaz; onun tamamı perdeye, yani fitile katılmalıdır. Oradan, yağı yani arzuyu fitilin içine getirebildiğimiz ölçüde orta çizgimizi oluştururuz.

Arzunun yalnızca küçük bir kısmı perdeye dâhil edilebilir. Fitil, o çekirdeği, arzumuzun ışığa uyumunu ölçen ince ipliği simgeler.

Perde yani orta çizgi, bu iki güçten, yağ ve fitilden, sol ve sağdan inşa edilir. Sağ çizgi ihsandır, ışıktır ve sol çizgi ise almadır yani yağdır.

Alma ve ihsan etme gibi iki yüksek nitelikten oluşturduğumuz orta çizgiye ruh denir.

Pişmanlık Yok

Soru: Ya yanlış bir seçim yaparsanız? Her şeyi kontrol ettim, her şeyi yaptım ve yanlış bir karar verdim.

Cevap: Bunun yanlış olduğunu nereden biliyorsunuz?

Yorum: Sonuç olarak hedefime ulaşamadım.

Cevabım: Ama bu, kararı verdikten sonra belli olur.

Yorum: Evet, zaten ben de içine girdikten sonra fark ettim.

Cevabım: Uygulamadan sonra mı?

Soru: Evet, aynen öyle. Yanlış bir karar verdiğimi anladım. Bununla ilgili ne yapmalıyım?

Cevap: Hiçbir şey yapmayın.

Soru: Bundan sonra içim içimi yiyor! Her şeyi iki kez kontrol ettim, içine girdim ve her şey yanlış çıktı!

Cevap: Hiçbir şey yapamazsınız. Yapılacak başka bir şey yok, suçlayacak bir şey de yok.

Soru: Kendimi de mi suçlamayayım?

Cevap: Hayır, kesinlikle hayır!

Soru: Kendimi nasıl durdurabilirim?

Cevap: Bunu Yaradan’la ilişkilendirin.

Soru: Yani öncesinde her şeyi ölçüp biçen bendim? Ama olduktan sonra…

Cevap: Bunu Yaradan yaptı. Kesinlikle Yaradan yaptı.

Yorum: Yani şimdi altın kurala gelmiş oluyoruz. Ben her şeyi kontrol ediyorum…

Cevabım: Ben karar veririm, ben harekete geçerim ve gerisini Yaradan yapar.

Soru: Pişmanlık yok, hiçbir şey yok mu?

Cevap: Hiçbir şey. Başlangıçtan itibaren böyle olması planlanmıştı.

Yorum: Eğer böyle yaşamak mümkün olsaydı, hiçbir pişmanlığınız olmazdı.

Cevabım: O halde öyle yaşayın.

Yorum: “Öyle yaşayın!” Keşke ben de böyle yaşamayı öğrenebilseydim.

Cevabım: Hiçbir şey için pişmanlık duymamalısınız! Her şey yukarıdan yönetiliyor.

Yaradan’ın Işığıyla Ben Ve Benim Dokuz Sefirotum

Soru: “Sulam Tefsirine Önsöz”de, insanlara dışsal gibi görünen bir sistem tanımlanmaktadır. Bu sistemi kendimle, içimde olacak şekilde nasıl hayal edebilirim?

Cevap: Benim hayvansal bedenimde bir ruh yoktur, ruhun on Sefirot’u da yoktur. Ben sadece bunları inşa etmem gereken bir noktaya sahibim.

Bu nokta, benim egoist arzularımın içinde ortaya çıktı. Eğer egoizmimle diğer kalpteki noktalara bağlanabilirsem, egom bana maddi arzular verir; diğer insanlarla kurduğum bağ ise içimde dokuz Sefirot’tan oluşan bir yapı meydana getirir.

Ben kendim, Malhut noktasına yani onuncu Sefirot’a dönüşürüm; ilk dokuz Sefirot’um ise diğer insanlara karşı olan tutumumdur. Diğer tüm ruhlar, onların önünde bulunan her şey, bütün dünya ve etrafımdaki her şey, benim dokuz Sefirot’umdur (Tet Rişonot).

Ve eğer onları, sevgiyle ve bir olduğumuz anlayışla kendime bağlarsam, egoizmimin üzerine çıkarsam; ihsan etmek için Malhut’umun üzerine yükselebilirsem, o zaman bu ihsan etmenin dışsal niteliklerini birbirine bağlarım ve ruhum içimde ortaya çıkar,  on Sefirot’tan oluşan tam bir Partzuf.

Yaradan’ı nerede ifşa ederim? Başkalarına ihsan ederek edindiğim arzuların tam içinde.

Kişinin etrafındaki her şey, onun kendi ruh yapısıdır. Ancak kırılmadan, egoizme düşüşten sonra, bu parçalarımı, içlerindeki her şeyi elde etmek için egoistçe kullanmak isterim.

Şimdi onlara yeniden ihsan etmeye, onları sevgiyle kendime bağlamaya ve ruhumun ışığını onların içinde ifşa etmeye ihtiyacım var. Kendi içimde, Malhut’ta, ışığı asla ifşa edemem; çünkü birinci kısıtlama (Tzimtzum Alef) iptal edilemez.

Bu nedenle her şey, nasıl kendimden çıkıp diğer ruhlarla bağ kurduğuma, onların arzularını kendi arzularım gibi ne kadar hissettiğime bağlıdır. Bu ortak arzu içinde, Yaradan’ı ifşa ederim.

Mutluluk Tüm Hastalıklara Çaredir

Soru: Bir insanın temas ettiği kişi sayısı arttıkça, bir hastalığa yakalanma ve hastalanma riskinin de artması beklenir. Ancak araştırmalar, diğer insanlardan izole bir şekilde yaşayan bir kişinin hastalıktan ölme ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu çelişki neden ortaya çıkar?

Cevap: İnsanlık tarihinde, Avrupa’da korkunç salgınların yaşandığı dönemler olmuştur. İnsanlar şehirlerde çok yoğun yaşadıkları için bu salgınlar gerçek felaketlere yol açmış ve milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Eğer bir kişi uzak bir köyde yaşıyorsa, bir salgından kaçma şansı daha yüksek olurdu.

Ancak günümüzde insanlık bu büyük salgınlar çağını çoktan geride bırakmıştır. Son araştırmalar, günümüzde bağ ve mutluluk duygusunun tüm sorunların ve hastalıkların üstesinden gelebilecek kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Sonuçta artık farklı bir çağda yaşıyoruz.

Bir üniversitede yapılan bir araştırma hakkında okumuştum. Araştırmaya, son derece ağır kanser türlerinden mustarip üç ergen katılmıştı. Onlara hayatta ne istedikleri soruldu ve istedikleri her şeyin gerçekleştirileceği söylendi. Çocuklardan biri bir uçağın pilot kabininde uçmak istedi, kızlardan biri ise kraliçe olmak istedi. Bu dileklerin hepsi yerine getirildi.

Kız için üniversitede kraliyet tarzında bir karşılama düzenlendi. Tarihî kostümler giymiş öğrenciler ona kraliçeye yakışır şekilde saygı gösterdiler. Bunun ardından hastaların durumlarının %80 oranında iyileştiği tespit edildi.

Elbette tüm hastalıkları yalnızca bu yöntemle tedavi etmek mümkün değildir. Hastalıklar, vücutta hangi sistemlerin etkilendiğine bağlı olarak farklı seviyelerde ortaya çıkar: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyesinde. Ancak özellikle kanser, bu tür etkilere oldukça duyarlıdır ve mutluluk duygusu karşısında geri çekilir. Mutluluk, en umutsuz koşullarda bile iyileştirici bir etkiye sahiptir.

Bu tür durumlarda doktorlar hastalara, hoşlandıkları şeyleri yapmalarını tavsiye eder: seyahat etmek, şarap içmek, hayatın tadını çıkarmak. En iyileştirici olan şey ise kişinin çevresinden gördüğü destektir—sevgi, yardım ve korunma duygusu. Sorun şu ki, insanlar çoğu zaman tam tersini yapar; hastaya acımaya başlar ve onunla ağlarlar. Bunu yaptıklarında, onu adeta hemen toprağa gömmüş olurlar.

Ne kadar çok gelişir ve tüm yaşamımızı, tüm evreni ve varoluşumuzun bütün seviyelerini ayakta tutan güçle bağ kurarsak, mutluluk duygusu aracılığıyla tüm sorunları iyileştirmeyi o kadar iyi öğreniriz. Ve mutluluğun yalnızca bağ kurma içinde elde edildiğini anlayacağız.

Yani her şeyden önce birliğe ihtiyacımız vardır. Birleşerek aramızdaki bağı ortaya çıkarırız; bu bağın içinde bizi birleştiren ve bize mutluluk duygusu veren gücü hissederiz. Ve bu mutluluk duygusu aracılığıyla tüm sorunları iyileştiririz.

Kişi Nereden Başlar?

Soru: Kişi yükselişten yükselişe geçtiğinde yolun hangi safhasındadır?

Cevap: Kişi, kendisini tamamen Yaradan’ın içinde hissettiği bir koşula yaklaşıyordur.

Soru: En büyük düşüşlerin Gmar Tikkun’dan önce gerçekleştiğini sanıyordum, Baal Shem Tov veya “pazardaki” Shimon gibi. Ama burada, düşüşler olmadan yükselişin ardından bir yükseliş safhası olduğu anlaşılıyor. Bu çalışma safhasının nerede olduğunu anlamak istiyorum.

Cevap: Bir kişinin nereden başladığına bakalım. Kişi, Yaradan’a yaklaşma, O’nu hayatına çekme, bundan kopmama ve sürekli bu koşula bağlı kalma arzusuyla başlar.

Bunun için ne yapmalıdır? Koşullarını hissetmeli, Yaradan’a yükselebileceği koşulları seçmeli ve bununla kendini güçlendirmeli ve Yaradan’a bağlı kalmalıdır. Bu, Yaradan’ı tanık yapma çalışmasıdır, böylece Yaradan onun hakkında tanıklık etsin anlamına gelir.

Maneviyatta Doğum

Soru: Manevi embriyonun gelişimi ile dünyamızdaki embriyonun gelişimi arasında herhangi bir paralellik var mı?

Cevap: Manevi embriyonun gelişimi, dünyamızdaki bir insanda olduğu gibi aynı şekilde gerçekleşir.

Soru: Kural olarak, bir embriyonun belirli bir düzene göre gelişim aşamaları vardır. Örneğin, ilk gün bir hücre oluşur, ardından hamilelik, rahme tutunma ve diğer süreçler de dahil olmak üzere günlere ve saatlere göre kesin bir şekilde gelişir.

Neden tam olarak bu şekilde gerçekleşir ve bu neyi yansıtır? Bu süreci inceleyerek bir şeyleri aktarmak mümkün müdür?

Cevap: “Aktarmak” ne demek, anlamadım? Kime ve neyi? Kendime göre daha yüksek bir araç, özellik, nesne, arzu tanımlamam gerektiğini biliyorum; ona ne ad verdiğim önemli değil. Kendimi ona bağlamam gerekiyor.

Kendimi bağlamaya başladığımda, ona göre kendimi şekillendiririm, kendimden sözde üç manevi gün boyunca inşa edilen bir hücre yaratırım: sağ, sol ve orta çizgi. Bitirdim, bir hücre yarattım ve işte bu, üste bağlandım.

Ve sonra gelişmeye başlarım. Egoizmim büyür ve ben onun üstünde, ona zıt olurum,  çünkü üst olana bağlıyım. Ego beni alma arzularına geri çeker ve ben, onları geçersiz kılarak, üst olanın özgecil arzularına bağlanırım. İşte bu şekilde, bu iki güçle mücadele eder ve kendimi onların arasında, orta çizgide inşa ederim.

Soru: Tüm bu süreç rahimde mi gerçekleşir?

Cevap: “Rahimde” demek, üst olanın niteliklerine, ihsan etme ve sevgi niteliklerine göre kendini geçersiz kılmak demektir.

Soru: Ve sonra fetüs büyür. Yaklaşık beş haftada tüm sistemler oluşmaya başlar ve üç ayda tüm embriyo oluşur. Herhangi bir hayvanı dahi ele alırsanız, kesinlikle dünyadaki her şey bu ilkeye göre inşa edilmiştir. Peki bu, bir insanın maneviyatta doğuşuyla, kalpteki noktasıyla tamamen aynı mıdır?

Cevap: Elbette.

Soru: Ve en nihayetinde doğum gerçekleşir. Bu, Mahsom’u geçmekle mi ilgilidir?

Cevap: Evet.

Soru: Kişi, rahimdeki tüm bu yolu geçtikten sonra yeni bir gerçekliğe mi geçer?

Cevap: Evet, kapalı bir alandan açık bir alana geçer.

Soru: Bu, aynı fiziksel parametreler içinde mi gerçekleşir, yani annenin karnından mı çıkar?

Cevap: Bu, üst olana tamamen farklı bir bağlanmadır. Kişi bağımsız olarak daha yüksek bir seviyeye gelir ve bu nedenle kendini farklı hisseder.

Kademeli Bir Geçiş

Soru: Son zamanlarda, onlu grupta, birlikteliği ve hatta Yaradan’ın varlığını giderek daha fazla hissediyoruz. O’nun yüzünün ifşası derecesine geçiş yaptığımız söylenebilir mi? Bu geçiş kademeli olarak mı gerçekleşir, yoksa bu bir sıçrama mı ve bu sıçramadan sonra bir daha asla aptallığımıza dönmeyeceğimiz bize netleşecek mi?

Cevap: Bu, Yaradan’ın ifşa olmasına kadar kademeli olarak gerçekleşir. Ve sonra kişi şu anda nerede olduğunu anlar.

Soru: Onlunun tamamı bu ifşayı birlikte takip etmek zorunda mı?

Cevap: Zorunlu değil, ama herkes bunun için çaba göstermeli.