Daily Archives: Ocak 17, 2026

Neden Bu Kadar Çok Dünyaya İhtiyaç Var?

Soru: Neden bu kadar çok dünyaya ihtiyaç var?

Cevap: Yaradan’ın seviyesine yükselmek için manevi dünyalara ihtiyaç vardır. Gerçek şu ki, Yaradan’ın ışığı, yarattığı arzuyu etkilemeye başladı ve bu arzu, bizim dünyamız olarak adlandırılan 125. dereceye ulaşana kadar sürekli olarak onun etkisi altında gelişti. O noktada, genel arzu parçalandı ve dağıldı.

Şimdi, onu yavaş yavaş toplayıp yeniden bir araya getirerek, dünyamızdan 125 derece boyunca tekrar Yaradan’ın seviyesine yükselmeliyiz.

Soru: Maddi dünyamızda her şey, petek gibi birçok küçük nesneye bölünmüştür. Dünyayı cansız, bitkisel, hayvansal ve insan doğası olarak bölünmüş görüyoruz. Ancak maneviyatta, tüm olaylar tek bir beden içinde gerçekleşir. Bunu nasıl anlamalıyız?

Cevap: Maneviyatta her şey tek bir ortak arzu içinde gerçekleşir. Orada, birçok zıt eğilim, yön ve nitelik tek bir ortak perdeyle birleşir. Tüm artıları ve eksileri tek bir torbaya toplar gibi toplayıp bağlarım ve bunu Yaradan’ı memnun etmek için kullanmak isterim. Sonuç olarak, O’na memnuniyet vererek kendim için de memnuniyet bulurum.

İnanç Nedir?

Soru: Kabala bir bilim ve edinim iken, inanç felsefi ve dini bir kavram olduğundan, neden sürekli inançtan bahsediyorsunuz?

Cevap: İnanç, ihsan etme niteliğidir. Bizim dünyamızda bu nitelik mevcut değildir, çünkü bir şey versem bile, bunu sonrasında almak amacıyla yaparım. Sadece vermek için veremem.

Ancak manevi dünyanın niteliği, verme niteliğidir. Buna inanç denir. Bunu, bizim dünyamızda inanç olarak anladığımız şeyle karıştırmayın.

Bizim dünyamızda, inanan bir kişi gözlerini kapatır ve tamamen düşüncesizce bir şey yapar. Bu tamamen gerçekçi olmayan, mantıksız ve temelsiz bir eylemdir.

Kabala’da inanç, üst ışıktan aldığımız ihsan etme gücüdür.

Sözler Ve Jestler Gereksiz Hale Geldiğinde

Soru: İlham ve bilgi aktarımının kısa, net ve özlü olması gerektiğini, kişinin konuştuğu ve herkesin sanki “Evet, dinlemeliyiz” dercesine sessiz kaldığı, beş ila on dakika süren uzun konuşmalardan kaçınılması gerektiğini söylediniz. Gerçekten ilham verici bir konuşma nasıl olmalı?

Cevap: Bu büyük bir sorun, çünkü bizim millet alıntılar yapmaya, resmi jargon kullanmaya ve her türlü açıklamayı getirmeye başlıyorlar. Burada, en az kelimeyle en fazla duyguyu iletmek için, kalpten kalbe, olabildiğince sade bir şekilde içsel ifadenizi dile getirmeniz yeterli, hepsi bu.

Bu nedenle, gereksiz entelleştirme olmadan her şeyin çok kısa olmasından yanayım. İnsan önceden hazırlanmalı ki, “düşünmeden” kalbinden fışkırsın. Ama bu kolay değildir; yavaş yavaş gerçekleşir.

Ayrıca, dinleyiciler henüz anlama konusunda yeterince donanımlı değiller. Henüz birbirimizle içsel olarak, duygular aracılığıyla iletişim kurmuyoruz. Tıpkı bir annenin bebeğini kelimeler olmadan hissetmesi ve bebeğin de annesini bilinçaltı duyumlarla hissetmesi gibi, biz de birbirimizi hissetmeliyiz. Hem de çok daha fazla!

O zaman dışsal iletişimimiz, kelimelerimiz, jestlerimiz, yüz ifadelerimiz gereksiz hale gelecek. Zamanla bunların hepsi sona erecek ve siz, fiziksel temastan tamamen bağımsız olarak, hatta o kişi artık bizim dünyamızda değil, başka bir boyutta olsa bile, hislerinizi başkalarına iletebilecek ve onlardan tamamen bağımsız olarak hisler alabileceksiniz.

Yani, onu artık bedeniyle ilişkilendirmeyeceksiniz. İster sizden birkaç bin kilometre uzakta, bedeniyle olsun, ister bedenin dışında, başka bir boyutta olsun, ne fark eder ki?

Istırabın Yolu Yerine Işığın Yolu

Soru: Dünyadaki her şey manevi gelişimle meşgul insanlara bağlıysa, bu, dünyadaki tüm acılardan bizlerin sorumlu olduğu anlamına mı gelir?

Cevap: Dünyadaki ıstıraplara biz neden olmuyoruz; aksine, ışığı çekerek, ıstırabı maddi seviyeden manevi ıstırap seviyesine taşıyoruz. Yani, savaşlardan, hastalıklardan ve diğer tüm sorunlardan acı çekmek yerine, maneviyat eksikliğinden acı çekiyoruz. Kabala ilminin insana verdiği şey budur.

Ona “ıstırap” getiriyor, ama buna ıstırap bile denemez; bu, sevginin ıstırabıdır, sanki birkaç saat sonra bir yemeğe davet edilmişim gibi, iştahımı açık tutmak için şimdi yemek yemiyorum. Buna sevginin ıstırabı denir; manevi bir Kelim hazırlamam gerektiğini fark ettiğim an budur.

Ve şimdi bile, boş Kelim’de, sevdiğim insanlarla yaklaşan buluşmanın ve yemeğin ışıltısını hissediyorum. İnsanlığın ulaşması gereken nokta budur: onlara bir çözümün olduğunu göstermek ve doğanın darbelerinin sonucu olarak değil, kendi başlarının çaresine bakarak gelişmek.

Artık binlerce insanın acı çekmesine ve ölümüne neden olabilecek ekolojik sorunlar dönemine giriyoruz. Çin’de, Avrupa’da, Rusya’da ve Amerika’da dünyanın her yerinde doğal afetler görüyoruz.

Bundan kurtulmanın tek yolu, dünyevi bir biçimde değil, manevi bir Kelim hazırlamaya geçmektir; ıstırapların geçmesini on yıllarca beklemek değil, sonunda bir nedenin, bir amacın ve bu amaca giden iki yolun olduğunu fark etmektir: ışığın yolu ve ıstırabın yolu.

Neden boş yere acı çekelim? Şimdi, bize onun koşulu ile bizim koşulumuz arasındaki farkı gösterecek ışığı çekelim; böylece şu an kötü hissetmekten ziyade, daha iyi bir koşula sahip olmayı istemekten dolayı acı çekelim.

Kabala bilimi insana sunduğu şey budur: ıstırabın yolu yerine ışığın yolu.

Mantık Ötesi İlerlemek

Arzularımdan başka hiçbir şeye sahip değilim, öyleyse bundan nasıl vazgeçebilirim? Tüm hayatım boyunca rasyonel mantığımı takip ettim; birdenbire aklımı ve mantığımı kaybetmiş gibi ona karşı mı çıkmalıyım?

Kabala bilimi, akıl ve mantık olmadan çalışmayı gerektirmez, ancak bize bunların üstüne çıkmayı öğretir. Bilgi ve mantık kalır, onları silmeyiz, aksine her zaman onların üstüne çıkar ve tam tersini yaparız.

Bu nedenle, bilginin ötesine geçen kişi, bilgisini daha da büyütmek için teşvik eder. Aklı ve bilgisi ne kadar gelişirse, kişi onların ötesinde hareket etmek için o kadar yükselir ve bu nedenle maddi dünyada giderek daha zeki hale gelir ve maneviyatta daha da ilerler.

İşte böylece sürekli olarak, bilgi içinde ve sonra bilginin ötesinde, tekrar bilgi içinde ve bilginin ötesinde gelişir.

Bu nedenle, dinlerde olduğu gibi bilgimizi asla yok saymayız veya onun altına inmeyiz, her zaman mantık ötesi inançla ilerleriz. Aklın ötesinde kazanılan inanç bilgiye dönüşür ve bizler tekrar onun ötesine geçmeliyiz. Manevi derecelerde bu şekilde yükseliriz.

Yaşamınızda Dünyanızı Görün!

Eğer “tohumumuzu” iyi bir ortama ekersek, gelişir; ama en iyi tohumu bile “kötü toprağa” (ortama) ekersek, kurur. Her şey yalnızca ortama bağlıdır. Bu demektir ki, kendi içlerindeki egoizmin kötülüğünü ifşa eden ve onu ıslah etmek isteyen insanlara ihtiyacımız vardır.

Kendimi böyle bir çevreye yerleştirmeli ve ondan mümkün olan her şeyi en üst düzeyde emmeye çalışmalıyım: nem, mineraller, sıcaklık, toprağın tohuma verebileceği her şeyi.

Zira Baal HaSulam’ın “Özgür İrade” makalesinde yazdığı gibi, ölüm anında insan bu dünyadan yalnızca bu dünyada edinilebilen ve kişinin kendini üst dünyada yaşadığını hissetmesini sağlayan ihsan etme niteliği dışında hiçbir şey götüremez. Denir ki: “Yaşamınızda dünyanızı görün.”

Ve eğer hiçbir şey edinilmemişse, o zaman insan sadece bir tohum gibi kalır; o tohum daha sonra tekrar toprağa ekilir ve yeni bir şans verilir.

Emirle Ve Seçimle

Bu dünyadaki tüm eylemlerimiz, özgür olduğumuz durumlar hariç, yukarıdan gelen emirlerle gerçekleştirilir. Benim özgür iradem sadece yukarı doğru yükselmede, yani ruhu Yaradan’a benzemek için ıslah etmekte yatmaktadır.

Benim içimdeki ve çevremdeki her şey, üst dünyanın kanunları tarafından Yukarıdan dikte edilir. Eğer dünyevi hiçbir şeyde özgür iradem yoksa, her şey Yukarıdan dikte ediliyorsa, o zaman dünyevi eylemler için ne ceza ne de ödül vardır! Sonuçta, bunların hiçbirini ben yapmadım, bunlar yukarıdan benim aracılığımla yapıldı.

Bu nedenle, Yaradan’a benzeyene kadar hepimizin hayvanlar gibi olduğumuz söylenir. O’na benzediğimiz ölçüde, “Adam” – “benzer” (İbranice’de Domeh) olarak adlandırılırız.

Yaradan’a benzerlik, “kalpteki nokta” olarak adlandırılan, O’na doğru küçük bir arzu, bir özlemle başlar. Eğer bu arzu varsa, kendini ifşa etmişse, kişi kaçınılmaz olarak Kabala’ya gelecektir; onu oraya götürecektir.

Kalpteki nokta, sizin geliştiğiniz bir damla meni gibidir. Ancak manevi beden, ruh, ancak kişinin kendi çabalarıyla geliştirilebilir. Bu, bizim tek özgür irademizin yattığı yerdir (Baal HaSulam’ın “Özgür İrade” makalesine bakın).

Tüm dünyayı arka plana itin ve onu geliştirmeye başlayın, kendinizi daha üst bir sisteme yükseltin. Sadece orada kalmak için her şeyden vazgeçmeye hazır olun.

Bu, tek seçenek, sizin lehinize kaydedilebilecek tek eylemdir. Ödül, ruhun içindeki yaşamdır!

Maneviyatta Sabitlik Yoktur

Soru: Manevi dünyada sabit hız yoktur; sadece hızlanma vardır. Bu nasıl anlaşılmalıdır?

Cevap: Bizim dünyamızda, dinlenme veya hareket halinde olabilirsiniz, ancak manevi dünyada dinlenme anında sıfırdır; basitçe mevcut değildir. Tıpkı mikro dünyada olduğu gibi, temel bir parçacığı durdurmak imkansızdır; hareketsiz kalamaz çünkü anında yok olur; burada da durum böyledir.

Yorum: Ama temel parçacıkların sabit bir hızı vardır ve biz hızlanmadan bahsediyoruz.

Cevabım: Bu önemli değil; donmuş durumda kalamaz. Bizim dünyamızda, farklı nesneler arasında sabit hareket gibi görünen şeyi gözlemleriz, ancak manevi dünyada sabitlik yoktur, sadece pozitif hızlanma vardır.

Soru: Maneviyatta dinlenme nedir?

Cevap: Dinlenme, kişinin çabalarının sürekli uygulanmasından ve sürekli artmasından haz alma durumudur, sürekli ve giderek artan bir şekilde çalıştığım gerçeğinden duyulan memnuniyettir.

Hanuka – Çöl İle İsrail Toprakları Arasındaki Sınır

“İsrail toprağı” olarak adlandırılan derecenin girişindeki sınır Hanuka olarak adlandırılır, çünkü kendimizi arzularımızla çalışmaya başlayabileceğimiz bir koşula ıslah ederiz. Arzu, ‘Eretz’ (toprak) kelimesinden gelen Ratzon’dur; “İsrail” ise doğrudan Yaradan’a yönelmek anlamına gelir.

Çölden geçiş, Hanuka’ya bir yaklaşımdır. İçimizdeki Yunanlılara karşı kazanılan zaferden sonra, İsrail topraklarına giriş başlar. Bu nedenle Hanuka, çöl ile İsrail toprakları arasındaki sınırı temsil eder.

Başka bir deyişle, Hanuka, egonun donup kaldığı ve bize müdahale etmediği, “eksik bir erdemli” derecesine kadar egoizmin ıslah edilmesidir. Sanki havada asılı kalmış gibiyiz; aşağıda egoizm, yukarıda özgecilik, mutlak sevgi ve ortada bizi tutan, edindiğimiz Bina’nın manevi niteliği var.

Bu nedenle, İsrail topraklarında yapılacak çalışma, çöldekiyle kesinlikle aynı olmadığı için, bundan sonra ne yapılması gerektiği bize açıklanır.

Çölde, 40 yıl (40 derece) boyunca her gün içimizde tezahür eden egoist arzuların üstesinden gelmek zorundaydık; yani Malhut, Bina’ya yükselmek zorundaydı. Ve şimdi, Bina’dan Keter’e yükselmeliyiz. Bu, İsrail topraklarındaki çalışmadır.