Monthly Archives: Şubat 2026

Gerçekten Özgecil Olabilir Miyiz, Yoksa Hepimizin Gizli Hesapları Mı Var?

Özgecilik, ruhun niteliğidir; başka bir deyişle ruh, sevgi ve ihsan etme niteliğidir. Peki, dünyamız, doğamız ve hissettiğimiz her şey başkalarının pahasına haz almaya dayalı, yani alma ve nefretten beslenen bencil bir yapı üzerine kuruluyken, bu nitelik içimizde nasıl var olabilir? Tam da bu nedenle, manevi sistemin yapısını bilmek zorundayız. Bizim dünyamız egoizm üzerine kuruludur: kendimiz için almak ve başkalarını dışlamak. Manevi dünya ise bunun bütünüyle tersidir; tamamı özgecilik, ihsan etme ve sevgiyle inşa edilmiştir.

İçsel niteliklerimizi nefret ve almaktan, ihsan etmeye ve sevgiye dönüştürdüğümüzde, içimizde bambaşka olgular ve süreçler hissetmeye başlarız. Bu yeni algı “üst dünya” diye adlandırılır. Dışımızda bir yer değildir; aksine, niteliklerimiz değiştikçe içimizde açığa çıkar.

İnsanlar zaman zaman özgeci dürtülerinden söz eder. Ama dürüst olalım: Kimin için? Her özgeci dürtü, eninde sonunda bir tür kişisel kazanca dayanır. Duygusal, toplumsal ya da psikolojik olarak bir karşılığı olmasaydı, kimse iyilik yapmazdı. Bu gerçek iyilik değildir; inceltilmiş bir çıkarcılıktır. Kabala’da “kötülük” diye adlandırılan egoizm, dünyamızın temel doğasıdır.

Bu yüzden dünya aslında benim. Algıladığım her şey içimde, egoizmimin içinde yer alır. Kendimi değiştirdiğimde, başka bir boyutta var olmaya başlarım. Dış dünya değişmez; değişen benim algımdır.

Peki, kötü eğilimi dengeleyecek iyi güç nerede bulunur? Yalnızca tek bir yerde. Eğer onu gerçekten edinmek istiyorsak, Kabala bilgeliğini incelememiz gerekir. Bu çalışma sayesinde içimizde yavaş yavaş iyi bir güç oluşur. Bir anda, tanımı gereği daha önce var olması mümkün olmayan niteliklerin içimizde belirdiğini fark ederiz. İşte bunlar, ruhun özgeci nitelikleridir.

Çoğu İnsan Neden Her Şeyi Geride Bırakıp Yeni Bir Başlangıç Yapmaktan Korkar?

En başından itibaren bu dünyaya ince bir “ip” ile bağlıyız ve bu dünya bizi çocukluğumuzdan beri baskılar. İçten içe, bir yerlerde özgürlüğün var olduğunu hissederiz; fakat ona doğru tek bir adım atmaya bile cesaret edemeyiz. Neden? Çünkü burada her şey tanıdık. Burada bir evimiz, yemeğimiz, alışkanlıklarımız ve güvenli bir alanımız var. O ipin ötesinde ise bilinmezlik var… ve bilinmezlik, bildiğimiz tüm ızdıraplardan daha çok korkutur bizi.

Özgürleşmek için kendimizi aşmamız gerekir: alışkanlıklarımızı, dünyaya bakışımızı, insanlara yaklaşımımızı, hatta hayat anlayışımızı. Bizi sürekli aşağı çeken o içsel çekim gücünü etkisiz hâle getirmeliyiz.

Evet, bundan gerçekten korkarız; fakat zayıf olduğumuz için değil. Doğamız gereği benmerkezciyiz; başkalarının pahasına kendi çıkarımız için haz almak isteriz. Egoizm ise kökünden sökülmeye kolay kolay izin vermez.

Kabalistler, dünyevi yaşamın bizler üzerinde yarattığı bu çekim gücünün üzerine yükselmemiz gerektiğini söyler. O zaman başka bir dünya, başka bir gerçeklik algısı, bütünüyle farklı bir varoluş görürüz. Peki, bu cesareti nereden bulacağız? Gerekli cesaret, kişisel bir cesaret değildir; yukarıdan, doğanın kendisinden gelir. Bazı ruhlara bu uyanış doğrudan verilir. İnsanlığın geri kalanı ise onların rehberliğinde ilerler; özgürleşmek için gerekli içsel gücü adım adım biriktirerek.

Bu yüzden yol bazen hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Yıllarca deneriz, tekrar ve tekrar… ve yine de hiçbir şey değişmiyormuş gibi görünür. Oysa bu çaba boşa gitmez. Birikir. Her deneme, içimizdeki enerjiye bir miktar daha katkı yaparak manevi birikimimizi artırır. Ta ki bir gün o ip kopana kadar.

Bu süreçte umutsuzluğa kapılmamak mümkün mü? Evet. Öncelikle, başka bir yol olmadığını anlamamız gerekiyor. Umutsuzluğun kendisi, bu fark edişin bir parçasıdır. Gidecek başka bir yer yok ve alternatif bir yol da yok. Eğer kaderimizde bu kurtuluş varsa, yeterli gücü biriktirir ve egodan özgürleşiriz. Fakat bu yazgı henüz oluşmamışsa, bir sonraki uyanış döngüsüne kadar egoya bağlı kalırız. Buna “şans” deriz; çünkü içinde yaşadığımız sistemin tüm yasalarını bilmiyoruz.

İçimizdeki gücü artıran şey nedir? Başkalarıyla iyi bağlar kurma yönünde attığımız her adım. Ayrıca kim olduğumuzu, doğamızı, bizi kuşatan genel doğayı ve kendi doğamızdan nasıl gelişerek evrensel doğayla uyum kurabileceğimizi anlamaya yönelik her çabamız.

Kısacası, bir üst ve kapsamlı varoluş alanına geçişi tek başımıza değil, bir grubun parçası olarak çok daha kolay gerçekleştirebiliriz. Çünkü grup içindeki herkesin özlemi ve müşterek çabası, özgürleşmek için gereken enerjiyi tutan ortak bir kap hâline gelir.

Peki, kendimiz henüz özgürleşmemişken bu sürece nasıl güvenebiliriz? Çünkü özgürleşmediğimiz sürece dünyevi yaşam temelini kaybeder. Hayat, ancak bizi bu ipten kopma noktasına götürdüğü ölçüde anlam taşır.

Özgürleştiğimiz zaman kendimizi nasıl bir alanda buluruz? Kendimizi özgürlüğün içinde, yani egoizmin köleliğinden kurtulmuş olarak buluruz. Burada tüm eylemlerimiz egoisttir; tamamen ip tarafından yönlendirilir ve kontrol edilir. Oradaysa özgür alanın yasalarına göre hareket etmeye başlarız: ihsan etme, sevgi ve bağ yasalarına göre.

Şu anda özgürlüğü tam olarak kavradığımız söylenemez. Biz yalnızca ipin baskısını hissediyor ve bu baskıdan kaçmak istiyoruz. Belki bu ilk başta çocuksu bir dürtü olarak algılanabilir. Fakat gerçek özgürlük acıdan kaçmak değildir; egoizmden kurtulmaktır. Hayatın anlamı da budur: böylesi bir özgürlüğe ulaşmak.

Gerçeklikten Kopmayın

Yorum: 1960’larda CIA, LSD ve diğer uyuşturucularla deneyler yaptı ve bir noktada gerçekten dünyayı değiştirdiler. Hippi devriminin başlaması böyle oldu.

Sonunda insanlar biraz daha fazlasını gördükleri için, bu onların toplumdan kopmalarına yol açtı. Uyuşturucu alan insanlar, duyduklarını “görerek” ve “gördüklerini duyarak” hissettiklerini anlatıyorlar.

Cevabım: Böyle bir şey yok! Bu sadece beynin işleyişinin bozulması, başka bir şey değil.

Hippilere pratikte ne oldu? Birkaç yıl boyunca uyuşturucunun etkisiyle bir sisin içinde yaşadılar ve sonunda “çöp yığınına” atıldılar. 40 yaşına geldiklerinde, mesleksiz, yıkılmış, hiçbir şey yapamaz hale gelmişlerdi.

60’ların kuşağı, ölene kadar buna acı bir şekilde katlanmak zorunda kaldı. İnsanlık, uyuşturucuların insanları gerçeklikten kopardığını anladı ve LSD’yi ve diğer tüm maddeleri reddetti.

Neden onları reddediyoruz? Yedi milyardan fazla insana ilaç püskürtelim ve eğlenmelerine izin verelim! Neden acı çeksinler ki?

Ama yapamayız! Doğa yani üst yönetim, buna izin vermez çünkü gerçeklikten koparız. Bu dünyada varlığımızın mutlak, önceden belirlenmiş bir sonucuna ulaşmak zorundayız. Birliğe, tek bir yapıya ulaşmalıyız. Ve eğer bu olmazsa, tüm hayatımızın hiçbir anlamı kalmaz.

Bu yüzden insanlar asla uyuşturucuyla hemfikir olmayacaklar. Bu, doğada programlanmıştır. İçimizde işleyen program, gerçeklikten kopmanın kabul edilemez olduğunu bir kez daha kontrol etmemizi ve onaylamamızı amaçlamaktadır. Biz böyle yaratılmışız. Bu konuda hiçbir şey yapamayız!

Zamanla uyuşturucu veya alkolü tamamen bırakacağız. Belki daha uzun yıllar geçecek ama yine de bunu kendimizden söküp atmak zorunda kalacağız. Böyle bir zamanın geleceğinden eminim. Toplum kendini değişmeye zorlayacak, aksi takdirde yok olmaya mahkûm olduğunu görecektir.

Birey Mi, Grup Mu?

Soru: “Dost satın almak” mümkün mü? Yoksa her bir kişiyle ayrı ayrı çalışmamız mı gerekiyor?

Cevap: Birini veya bir şeyi ayrı ayrı ele almanız ya da kendiniz için üç veya dört kişi seçmeniz gerektiğini düşünmüyorum. Diyelim ki burada birkaç kişiyle çalışıyorum. Örneğin, işyerimde benim departmanımdan birkaç iş arkadaşım var.

Aynı grupta olduğum için onları daha iyi tanıyorum ama bu, onlarla manevi dostlarmış gibi ilişki kurduğum anlamına gelmez.

Manevi dostlarım tamamen farklı olabilir, bana daha fazla ilham verenler, maneviyata yaklaşımları, beni etkileme biçimleri ve çalışmaya olan bağlılıkları ile bana kendi tarzlarında etki edenler olabilir. Belki bu kişi, aynı çalışmayı yapan diğer çalışma dostlarımdan farklıdır; bu, karakterine bağlıdır. Kişinin işini yapma şekline bağlıdır.

Diyelim ki içlerinden biri sabah akşam burada çalışıyor, her şeyi yapıyor ve ben onunla sürekli iletişim halindeyim ama diğerini daha çok takdir ediyorum. Birinin diğeriyle hiçbir ilgisi yok.

Bunu yapma şekli beni etkiliyor gibi görünür; bu benim karakterime, sahip olduğum belirli niteliklere bağlıdır. O beni herkesten daha fazla etkiler. Ne yapabilirim? Durum böyle.

Genel olarak, tek bir kişiye değil, sadece gruba odaklanmalısınız. Bu size gruba daha fazla şey verme fırsatı verecektir.

Adınıza Yatırılan Bir Depozito Sizi Bekliyor!

Yaradan tek bir koşul yarattı, ışıkla dolu bir arzu, sonsuzluk dünyası. Biz bu sonsuzluk içindeyiz, ancak arzularımız kasıtlı olarak bozulduğu için gerçek koşulumuzu hissetmiyoruz ve şimdi bu bozukluğu hissediyoruz. Bozulmuş bir sonsuzluk dünyası hissediyoruz, bu dünyanın tüm muazzam arzusu sonsuz sayıda parçaya bölünmüş ve her parça da 613 ayrı arzuya bölünmüştür.

Tüm sorun, ihsan etme niyetinin yerine, birlik olma yerine, kendini doldurmak ve kendine bakmak için, egoist bir niyetin, kişinin kendisi için olan bir niyetin ortaya çıkmasında yatmaktadır.

Bu 613 bireysel arzuyu ıslah etmek, ıslah koşuluna nasıl ulaşılacağına dair tüm “613 tavsiye”, “O’nun talimatlarını dinlemek” anlamına gelir. Ve ıslahı başardığımızda ve bugünün egoist niyetini ihsan etme niyetiyle değiştirdiğimizde, sonsuzluk dünyasında ıslah olmuş arzumuzu dolduran ışığı ifşa ederiz.

Sanki sonsuzluğa geri döner, bilincimizi yeniden kazanır ve ıslah olmuş arzularımızı dolduran tüm ışığı alırız, ki bu ışık her zaman gizli, saklı bir hazine şeklinde oradaydı! Her zaman var olduğumuz iyi koşula geri döneriz, sadece bizi dolduran hazzı daha önce fark etmemiştik, çünkü bu haz vermekten gelen bir hazdı!

Biz sadece alma aralığına ayarlanmış ve yönlendirilmiştik; bu nedenle, büyük bir haz yerine, ıslah olmuş koşula geri dönebilmemiz için bize verilen, yaşamı sürdüren küçük bir kuvvet hissettik!

Böylece, 613 arzumuzu ıslah etmek, onlarda 613 ışığı almak ve böylece ıslahın sonuna ulaşmak için 613 tavsiyeyi izliyoruz. Ancak bu nihai durum zaten mevcuttur ve bizim ihsan etme niyetlerimizde onu hissetmemizi beklemektedir! Bu nedenle, bu 613 emir, “Pikadon” (depozito) kelimesinden gelen “Pkudin” olarak adlandırılır; bu, Yaradan’ın ıslah etmemizi beklediği hesabımıza yatırdığı bir depozitodur.

Yeni Nitelikler Kazanmak Değerli Midir?

Soru: Bir kişinin ilerlemek için bazı niteliklerden yoksun olduğunu hissettiğini varsayalım. Bu nitelikler kazanılabilir mi?

Cevap: Şikâyet edecek bir şey yok. İnsanlar, içlerindeki her şeyin ilerlemeleri için en ideal olacak şekilde yapılandırılmıştır, ne fazla ne eksik. Tam da bu nitelikler, en kötüsü bile olsa, insana yardımcı olur.

Herkesin kendine özgü, olumsuz görünen bir yanı vardır, ama sonunda, bu niteliğin, hatta hatalı gibi görünen şeyin bile en yararlı şey olduğunu göreceksiniz. Sonuçta bu, ruhun güçlerinin bir sonucudur ve bu nitelik olmadan, kişi bunu ıslah edemez.

Yol boyunca ne hissettiğinizin önemi yoktur, tüm bunlar yararlıdır. İlerlemeyi durdurup durdurmadığınızı anlamanız gerekmez, bunu bilemezsiniz. Sizden tek bir şey istenir: seçme özgürlüğünüzün farkına varmak. Yaradan’ın size verdiği güçlerden daha büyük olan ilerleme güçlerini gruptan almak.

İlk başta böyle güçlerimiz yoktur. Bize ilk itici güç verilir ve gerisini gruptan kendimiz elde etmeliyiz. Bunu yapabilirsek ilerleriz, yapamazsak ilerleyemeyiz. Sorun şu ki, çeşitli bilgiler ve hisler ediniriz ve bize bu bir ilerleme gibi gelir. Ama öyle değildir. 20-30 yıl boyunca böyle devam edebiliriz ama gruptan ek kuvvet almazsak hiç ilerleme olmaz.

Bir Kişi Gerçekten Dünyayı Değiştirebilir Mi?

Biz insanlar dünyayı değiştirmeyi sürekli düşünürüz. Oysa bu düşünce, aslında egoizmimizin, yani yalnızca kendi çıkarımız için haz alma arzumuzun en ileri ifadesidir. Medyayı değiştirirsek, hükümetleri devirirsek, patronları görevden alırsak dünyanın düzeleceğine inanırız. Ama aslında tüm bunlara gerek yok.

Asıl yapmamız gereken, dünyanın özünde (yani cansız, bitkisel, hayvansal ve özellikle insan seviyelerinde) tamamen egoist olduğunu ve bu egoist özün ıslah edilmesi, yani düzeltilmesi gerektiğini insanlara göstermek. Buradaki “ıslah” kavramı, egoizmin özgeciliğe dönüşmesini, yani alma arzumuzun üzerine ihsan etme niyetini inşa etmemizi ifade ediyor. Ayrıca, bu ıslah süreci özellikle insan seviyesinden başlamak zorunda. Çünkü doğanın tüm diğer seviyeleri, sadece insan seviyesinden başlanarak dönüştürülebilir.

Bu değişim bizden başlıyor. İnsanlar arasındaki bağlardan… Birbirimize nasıl davrandığımızdan. İşte bu bağlar dönüşmeye başladığında, doğanın tüm seviyeleri de buna uyum sağlar. En üstten en alta, hayvanlara, bitkilere ve hatta cansız doğaya kadar dalga dalga yayılır bu değişim.

Ve evet, bu şu anlama geliyor: Sıradan insanlar olarak, çevremizdeki insanlarla olan ilişkilerimizi – farklılıklara ve çatışmalara rağmen – iyileştirerek dünyayı değiştirebiliriz. Dünyayı düzeltmenin yolu, insanın kendisini düzeltmesinden geçer. Bu da ne slogan atmakla ne de başkalarına baskı uygulamakla olur. Eğitimle, bilinçle, içsel bir dönüşümle mümkündür.

Değişmeye başladığımızda, dünyanın hep ihtiyaç duyduğu şeyin tam da bu olduğunu fark edeceğiz. Biz değiştikçe, dünya da değişimin yansıması haline gelecek. Çevremizde daha fazla iyilik ve uyum belirmeye başlayacak. Topluca tavırlarımızı değiştirdikçe, dünya da yavaş yavaş doğayla dengeye gelecek. Ve işte o zaman, insanlıkta yepyeni bir uyum, huzur ve mutluluk ortaya çıkacak.

Başıma Olumsuz Bir Şey Geldiğinde Ne Yapmalıyım?

Benden istenen tek şey, başıma gelen her şeyin doğadan – yani her şeyi yaratan ve yöneten o tek kaynaktan – geldiğini kavramaktır. Bu güç, bizi doğayla dengeye ulaşacağımız nihai amaca doğru ilerletir.

Hayatımdaki her etki, beni bu hedefe biraz daha hedefli biçimde yöneltmek içindir. Dolayısıyla asıl soru şudur: Şu anda yaşadığım bu olumsuz durumu, kendimi hedefe daha güçlü biçimde yönlendirmek için nasıl kullanabilirim? Önce hedefle bağ kurmam gerekir; ardından (ve ancak hedefle bağ kurduktan sonra) dışımdan aldığım bu etkinin içimde tam olarak nereye dokunduğuna bakmalıyım. Neyi hedef alıyor? Çoğu zaman hedef aldığı şey egomdur, yani başkaları pahasına kendi çıkarım için haz alma arzumdur. Zaten içimde bundan başka bir şey yok. Ancak arzularımda, düşüncelerimde ve ruh hâllerimde sürekli işleyen doğanın gücü; her seferinde egonun belirli bir noktasına, niteliğine, tezahürlerine ve gizli yerine dokunur.

Ego için en güçlü ve en acı verici darbe genellikle gururun zedelenmesidir. İnsan en çok utançtan korkar. Başkalarının gözünde küçülmek, aşağılanmak ve içimizdeki önemli hissetme duygusunu kaybetmek insanı dehşete düşürür. Gururun yenilgisi, “Ben” duygusunun yenilgisi, yaşayabileceğimiz en sarsıcı histir. Bu duyguyu yaşamaktansa ölümü bile tercih edebileceğimiz olur; çünkü utanç, içimizdeki insanı siler. Kişinin “ben” dediği şeyi yok eder ve geriye yalnızca hayvansal beden kalır. O seviyeye düşmeyi kabul edemeyiz. Bu nedenle, utanç yaşamamak için her şeyi göze alabiliriz.

İşte tam da bu duygu, yani utanç yaşama ve egoist benliğin sarsılması riski, doğanın bizi hedefe doğru harekete geçirmek için verdiği en büyük itici güçtür. Kabala bilgeliğine göre, yaratılış düzeninin ve dünyaların ortaya çıkışının en başında bu utanç hissi vardır. Bu nedenle, dönüşüm ve ıslah için en etkili aracımız budur.

Eğer kendimizi doğru hissetmeyi, içsel bir muhasebeyi sürekli canlı tutmayı, utancı fark edip onun üzerine yükselmeyi öğrenirsek, egomuz üzerinde çalışmamız kolaylaşır. Utanç artık yıkıcı bir güç olmaktan çıkar ve yol göstericiye dönüşür; bizi doğanın pozitif, özgecil gücüyle dengeye ve manevi yükselişe doğru yönlendiren bir rehber olur.

Her Şey Dua İle Edinilir

Birçok Kabalistik kaynakta, manevi olanın ancak dua gücüyle edineceği söylenir. Dünyadaki çoğu insan, duanın ne olduğunu anladığını düşünür, ancak gerçekte durum bundan çok uzaktır.

Kabala biliminde şunu öğreniriz:

Görün ki, bütün oluşacaklar oluşmadan ve yaratılanlar yaratılmadan önce, Üst Işık tüm var oluşu doldurmuştu. Ve hiçbir boşluk yoktu. (Ari, Hayat Ağacı)

Üst ışık (ifşa olmamış formunda Yaradan) yoktan yarattığı arzuyu doldurdu. “Yoktan var olma” tam olarak yaratma eylemidir.

Sonra Yaradan, bu arzuyu değiştirmeye ve dönüştürmeye başladı, böylece daha sonra bağımsız bir yaratılan oluşturulabilecek bir şeye dönüştü. Arzu birçok parçaya bölünene kadar üzerinde çeşitli eylemler gerçekleştirdi; Kabala’da buna ortak ruhun (Adem) parçalanması denir.

Bu ortak ruhun parçaları, her biri bir nokta haline gelene kadar giderek daha fazla bölündü; bu nokta, içimizde tutuşan ve Yaradan’a olan özlemimizi hissettiğimiz kalpteki noktadır.

İlk başta bu his bilinçsizce ortaya çıkar. Nereden geldiğini veya neden bize huzur vermediğini bilmeyiz, ama bu bizi Kabalistik bir gruba götürür. Manevi yolumuz böyle başlar.

Grupta çalışırken, yaratılışın doğasında egoizmden başka bir malzeme olmadığını anlamaya başlarız, çünkü şöyle denir: “Kötü eğilimi ben yarattım ve ıslahı için Tora’yı verdim.” Egoizm, Yaradan tarafından kasıtlı olarak yaratılmıştır, böylece kişi kendini ona kaptırabilir, onu yanına alabilir ve sonra onu ıslah ederek Yaradan’a yükselebilir.

Bu nedenle, bizim görevimiz içimizdeki egoizmi ortaya çıkarmak ve onu “arzu” (Hisaron) olarak adlandırılan doğru şekline getirmektir.

Mesele şu ki, dünyevi arzulara daldığımızda, manevi sistemi etkilemiyoruz, onun içinde değiliz. Ancak, Adem’ın manevi sistemine entegre olmak, onun parçalarıyla birleşmek için yönlendirilen, doğru şekilde oluşturulmuş bir arzu, onu etkiler ve buna “dua” denir, yani bu, yaratılışın genel sistemi içinde bağ kurmak ve doğru şekilde işlev görmek için yapılan bir istektir.

Bu nedenle, her şeyin sadece dua yoluyla, kişinin arzusunun doğru şekilde oluşturulmasıyla elde edildiği söylenir.

Yaradan’ın Yüceliği Hakkında Düşünün

Soru: Rabaş, grup hakkındaki makalelerinde, önce grubun gözünde Yaradan’ın yüceliğini güçlendirmek gerektiğini, ancak ondan sonra konuşmak gerektiğini yazar. Ağzımızı açmadan önce dikkatlice düşünmemiz mi gerekir?

Cevap: Evet, Rabaş önce Yaradan’ın yüceliğini düşünmeniz gerektiğini yazar. Ama hayatta her şeyin yazıldığı gibi gitmediğini görüyorsunuz; hayat hayattır. Bizim seviyemizde olduğu gibi, böyle ise böyle, değilse değil.

“Önce Yaradan’ın yüceliğini düşünmek” ne demektir? Düşünmek veya düşünmemek ne demektir? Bu benim dış zihnimde. Ama kalbim buna hazır mı? Yaradan’ı hissettiğim, O’nun kalbimde olduğunu düşündüğüm ve bu seviyeden yargılamaya başladığım bir duygu, bir seviye içinde miyim?

Bu sadece oturup basitçe düşünmek değildir. Oturup düşünüyorum, sonra bir süre ağzımı kapatıyorum ve hiçbir şeyi eleştirmiyorum. Öyleyse ne? Her şey kalpteki ıslaha, bulunduğunuz seviyeden daha yüksek ve daha yüksek bir seviyeye bağlıdır.

Çelişkiler ve tartışmalar olmadan ilerlemenin mümkün olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar gruba karşı tutumlarını ortaya koymalıdır. Ve elbette, grup olmadan ilerleyemeyecekleri, grup olmadan hiçbir şeyde başarılı olamayacakları düşüncesiyle kendilerini donatmaları gerekir.