Daily Archives: Ocak 26, 2026

Manevi Dünya, Maddi Dünya

Yaratılışta birbirine zıt iki dünya vardır: alma arzusuyla yaratılmış olan maddi dünya ve ihsan etme arzusuyla yaratılmış olan manevi dünya. Haz alma arzusu, maddi dünyanın temel bir niteliğidir. Bizim dünyamız, bu arzudan oluşan beş duyunun algılarıyla bize verilir ve insan zihni bunu dönüştürmemize yardımcı olur.

Ayrıca, bu dünyaların en aşağısında bulunurken, onun doğasını, maddesini, alma niteliğinden ihsan etme niteliğine dönüştürmeye başlayarak yaratabileceğimiz başka bir durum daha vardır. O zaman maddeyi tamamen farklı bir biçimde, farklı bir görünümde, farklı bir düzlemde görürüz; kendi dışında, ihsan etmek için çalışan madde.

Bizim dünyamızda böyle bir nitelik yoktur; çünkü burada algıladığım her şeyi, duyu organlarıma girdiği için algılarım. Oysa manevi dünya bunun tersine düzenlenmiştir, kendimden çıktığım ve her şeyi kendimin dışında hissettiği bir durumda.

Ancak insanın kendisinin dışında olan bir şeyi nasıl hissedebileceği bize açık değildir. Ben bir şeyi görürsem, o şey duyu organımın ulaştığı, kapsadığı ve hissettiği alan içinde var olur. Ama hissetmediğini nasıl hissedebilirim? Başka bir deyişle, insanın duyu organlarıyla dünyayı edinme konusunda bir sınır eşiği vardır.

Ve manevi dünya, “kendimizin dışında” ilkesine göre çalışan hislerimizde edinilir ve şekillenir. Bunun için, diğerini hisseden yeni bir duyu organı yaratılır: Onun içinde olanı, onun hissettiğini hissederim. Bu ancak kişi sevgi niteliğini kazandığında yapılabilir.

Bizim dünyamızda sevgi, yemekten, cinsellikten, aileden, çocuklardan ya da her ne olursa olsun kendini tatmin etmeye yöneliktir. Bu haz kaynaklarını severiz; çünkü içimizde hoş bir duyum olarak algıladığımız özel bir uyarılma yaratırlar.

Ancak gerçek sevgi, kendimi ve kendi içimde olanı sevmeyi değil, benim dışımda olan bir nesneyi sevmeyi ifade eder. Ve sonra şu ortaya çıkar, onun hissettiğini hissedebilirim. Eğer kendimin dışında olan bir şeyi hissedebilme yeteneğini edinirsem, buna manevi bir nitelik edinmek, ihsan etme niteliği, gerçek sevgi denir, kendi hoşuma gideni değil başkasının sevdiğini sevebilmek. Bu, bir dünya ile diğer dünya arasındaki farktır.

Bundan söz etmek zordur, çünkü bu durum sürekli olarak yeni başlayanlardan kaçar. Ancak zamanla, her türlü engeli ve zorluğu aşarak ve egzersizlerimizi uygulayarak, kendimizi hiç umursamadan, diğer kişinin neyi sevdiğini ya da sevmediğini gerçekten hissetmeye başladığımız bir duruma ulaşabiliriz!

Ama kendimi umursamadan bunu nasıl yapabilirim? Ve burada Kabala bilimi, bazı ıslahlar, eklemeler ve hazırlıklar yapılması gerektiğini söyler. Bu, kendim üzerinde Tzimtzum denilen bir kısıtlama yaptığım ve hislerimde, kalpte, zihinde ve düşüncelerde, bana ait olan hiçbir şeyi dâhil etmediğim anlamına gelir.

Kendimin üstüne çıkarım ve tamamen nötr olurum, sanki ben şahsen yokmuşum ve sadece başkası varmış gibi. Onun içine girerim ve onu kendisinin hissettiği gibi hissederim. Tam da burada manevi bir sensör, manevi bir kap (Kli) seviyesine yükselme fırsatım olur.

Bu, çok basit bir eğitim yoluyla elde edilir: Dostlarımla birlikte otururum ve her birimiz, kendimizden çıkmak ve onların içine girmeye çalışmak için, diğerlerinin önünde kendini iptal etmeye çalışır.

Bu, üst ışık adı verilen bir gücün yardımıyla gerçekleştirilen özel bir uygulamadır. Egoizmimizin üzerine çıkarak birbirimizle bağ kurmaya çabalarsak, o zaman gerçekten üzerimize özel bir üst ışık iner; bu, kendimizden çıkmamıza imkân veren özgecil bir güçtür. Böylece, kendimizin dışında, tek birleşik bir bütün olarak var olduğumuz ortak bir alan oluştururuz.

Bu uygulamaya çalıştay denir. Bu tür çalıştayların yardımıyla, saran ışığı (Ohr Makif) üzerimize çekiyoruz; bu da bizi doğamızın üstüne çıkarır ve birbirimizle bütünleşme fırsatı verir. İşte o zaman, diğerleri aracılığıyla üst dünyayı, yeni bir alanı, ihsan etme ve sevgi niteliğini, kendimizin dışında, kendimizin üstünde olma niteliğini hissetmeye başlarız.

Doğru Dua

Doğru bir dua iki bölümden oluşmalıdır:

1-Şükran – bizi gruba getirdiği, bizi birleştirdiği, tek bir bütün haline getirdiği; ara sıra saçma, ara sıra da saçma olmayan istek ve kaprislerimize yanıt verdiği için Yaradan’ı övmek ve O’na şükretmek. Aksi takdirde, kime hitap ediyoruz?

2-Birbiriniz için acil bir talep, kendimiz için değil. Çünkü hepimiz doğru bir şekilde birleşirsek, bu birbirimiz için yapılan talep artık anlamını bile yitirir; zira anında Yaradan için bir talebe dönüşür yani O’na dönmeyi arzularız.

Zorunlu bir koşul, talebimize yalnızca Yaradan’ın cevap verebileceğinin idrak edilmesidir. Var olan tek O’dur; yaratılışın tüm sistemi içinde yanıt veren ve eylemde bulunan tek O’dur.

Ayrıca, büyük bir arzumuz olmasına rağmen henüz buna bir yanıt almamış olmamızdan dolayı acı çekmeliyiz. Ve sonra talebime bir yanıt aldığımda ise sevinç, haz ve doyum hissederim. Dua sırasında yaşanan acının büyüklüğü (hayvansal acı değil, kendim için değil; yaratılanların ve Yaradan’ın yararı için olan bir acı) ile yanıtı aldığımda hissettiğim haz arasındaki fark, beni yani grubu dolduran sevincin miktarını ve niteliğini oluşturur.

Bu nedenle, ışık için arzuyu doğru bir şekilde şekillendirmeye ne kadar çok çaba harcarsak, ona o kadar yaklaşır ve ışığın içine girerek karşılık vereceği doğru arzuyu oluşturma yolunu o kadar hızlı geçeriz. Böylece bize Yaradan’ın ifşası bahşedilir.

Ve bu arzunun ne kadar güzel biçimlendirildiği ya da yüce sözcüklerle kıyafetlenmesinin önemi yoktur. Önemli olan tek şey; dostlar, grup, dünya ve Yaradan için yapılan talepte kalbin samimiyetidir. O zaman arzum, gerçekten ihsan etmeye yönelik bir arzuya dönüşür ve form eşitliği yasasına göre ışık buna anında yanıt verir.

Lütfen Bunu Yaradan’a Atfedin

Hepimiz kuklalarız; özgür seçimden yoksunuz. İnsanlar bu dünyada, maddi ve “hayvansal” bir yaşam içinde dolaşırlar.

Bu arada, egoist arzuları giderek büyür ve sonunda, ruhun embriyosu, kalpteki noktanın ifşasına yönelten özel bir umutsuzluk hâline ulaşır.

Belki de kalpte bir nokta değil, sadece acı çekmek insanı arayışa yönlendirir ve sonra ruhun zaten “kırıldığı” kişilere katılır.

Ortak kazanın içinde arzu kaynamaya devam eder ve belirli bir aşamada insanlığın bir parçası özgür seçim olasılığını kazanır. Bu, insanların tabiri caizse Yaradan’dan bağımsız olarak hareket etmeleri anlamına gelir. Egoist arzularından özgürleşirler ve bu arzu bütünüyle ve tamamen O’nun ellerindedir.

Egoizmimden özgürlük kazanırım ve ondan, yani onu yöneten Yaradan’dan bağımsız hâle gelirim. Başkalarıyla birlikte, bağımsız hareket eden varlıklara dönüşürüz; olup biteni kendimiz anlamak ve idrak etmek, sürece bizzat kendimiz katılmak isteriz.

Yaradan’ın beni yönetmesini istemiyorum—ben de tam olarak O’nun yaptığı gibi hareket etmek istiyorum, ama kendi özgür irademle. Bu sayede O’nun işini, eylemlerini ve amaçlarını tanırım.  Benim “kazancım”, O’na benzemem, insan (Âdem) olmam ve O’nun benim üzerimde gerçekleştirdiği çalışmanın aynısını benim de yapmamdır.

Sonuçta buradaki tüm fayda, Yaradan’a haz vermemdir. Bunun dışında hiçbir şey yoktur.

Ancak bu tür bir ruha sahip olmayan insanlar da vardır. Onların ruhları, gelişime ancak belli bir dereceye kadar katılabilir. “Erdemlilerin ayakları altındaki toz” olarak adlandırılan hâle geldiklerinde, bu yolla aydınlanma ve maneviyat kazanırlar; sürecin önemini idrak ederler ve böylece onlar da ruhlarını edinirler.

Aynı şekilde, bizim dünyamızda da liderler, “önderlik edenler” ve “yönetilenler”, yani hayatlarını sorgulamadan basitçe yaşayan insanlar vardır. Bunlar, ekmeğini kazanan ve bundan öte bir eksiklik hissetmeyen nüfusun %99,9’unu oluşturur. Ancak herkesle birlik içinde, her birey ortak Malhut’taki kendi köküne ulaşacaktır.

Karşılıklı bağ sayesinde hepimiz kendimizi tek bir dünyada yaşıyor olarak hissederiz. Elbette büyük bilim insanları, filozoflar ve düşünürler bunu, yalnızca karpuz satmayı ve televizyonda futbol izlemeyi bilen bir sokak süpürücüsüne ya da pazarcıya kıyasla çok daha iyi anlar. Onu küçümsemeye hiç gerek yoktur; hiçbir şeyden suçlu değildir, arzusunun yapısı böyledir ve bu şekilde işler. Ancak başka bir kişi, dünyayı sonsuzluğun Malchut’unun yüksekliğinden elde etmelidir; aksi takdirde kendini gerçekleştirmemiş hisseder.

Aralarındaki tüm fark, Yaradan’ın yarattığı ve hayata uyandırdığı arzuda yatar. Her şey Yaradan’dan gelir. Bu nedenle düşünen insan, idrakinde tüccardan hiçbir şekilde daha üstün olmadığını anlamalıdır. Çünkü koşullar ona hiç bağlı değildir. Böylece bu açıdan bakıldığında, tamamen eşit oldukları ortaya çıkar; zira bütün hesaplar Yaradan tarafından imzalanmıştır.