Monthly Archives: Aralık 2025

Tora’yı Anlamak

Ancak, kişinin inancı tam değilse ve Tora ve çalışmayla yalnızca Yaradan’ın kendisine çalışmasını emrettiği için meşgul oluyorsa, o zaman yukarıda gördüğümüz gibi, böyle bir Tora ve çalışmada ışık hiç ifşa olmayacaktır. (Baal HaSulam, “On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş”)

Soru: Genellikle başarılı bir ilerleme için Tora’yı çalışmamız ve emirleri yerine getirmemiz gerektiğine inanılır. Ancak burada, emirleri yerine getirmenin ışığın ifşasına yol açmadığı söyleniyor. Yoksa bir şeyi yanlış mı anlıyorum?

Cevap: Bunu sizden biraz daha iyi anlıyorum. Tek yapmamız gereken Tora’yı, nedenlerini ve sonuçlarını daha derinlemesine incelemeye çalışmamızdır.

Bu şekilde, bu nedensel bağların gerçekte ne olduğunu açıklığa kavuşturacağız ve yavaş yavaş Tora’yı anlamaya başlayacağız.

Maneviyatı Anlama Yolunda İlerlemek

Soru: Kişi, Tora’nın sırlarını gizlemenin ve Tora’nın tatlarını ifşa etmenin zamanının geldiğini nasıl bilir?

Cevap: Bunu, önümüze konulan görevin ifşasıyla birlikte alırız.

Bence makaleleri çalışmaya devam etmeli, her cümlenin tüm nüanslarını incelemeli ve bu şekilde maneviyatı anlama yolunda ilerlemeliyiz.

A Noktasından B Noktasına Yürüyen Bir Yaya

Soru: Her zaman mantık ötesi inançla gitmek mümkün müdür?

Cevap: Bu elbette ki mümkün değildir. Ancak Kabalistler bu yoldan gidip gidemeyeceğimizi tartışmazlar. Sadece gitmeliyiz!

Ve gidemediğimizde, yardım talep ederiz ve bu işi bizim için Yaradan yapar! Tüm çalışma, kişinin değil, Yaradan’ın çalışmasıdır. Ancak O’ndan bunu yapmasını istememiz gerekir.

Kişi bu çalışmayı yapmaya çalışırken sonuna kadar gitmek zorundadır! En başından itibaren hedefe kendi başına ulaşamayacağı net olsa bile. Ancak başarı, Yaradan’ın bunu yapacağını keşfetmekte ve O’ndan nasıl isteyeceğini bilmekte yatar.

Ben her zaman bu sürecin içindeyim; başlangıç (mevcut) noktası ile kaçınılmaz olarak ulaşmam gereken nihai hedef arasında düz bir çizgide ilerlerim.

Nihai nokta, ihsan etmek, Yaradan’a ve yaratılanlara sevgi, mantık ötesinde inanç ve almanın ötesinde ihsan etmedir. Ve başlangıç noktasından bir kez ayrıldığımda, son noktaya varmalıyım.

Ve yolda şunları yaşarım:

  1. Birinci safha: Gücün yettiğince her şeyi yap! Bu ilk sırada gelir.
  2. İkinci safha: Kendi gücünden tamamen hayal kırıklığına uğramak.
  3. Üçüncü safha: Beni yalnızca Yaradan’ın kurtarabileceğini anlamak.
  4. Dördüncü safha: O’nunla, ihsan etme (Hafetz Hesed) ve sevgide birlikte çalışmaya başlarım.

Ama en başında olduğum için, kesinlikle sona ulaşacağımı bilmeli ve kendi çabalarıma güvenmeliyim! Ellerimi kavuşturup yukarıdan bir eylem bekleyemem.

İlk safhada mutlak her şeyimi vermezsem, gücüm yettiğince mümkün olan her şeyi yapmazsam, asla umutsuzluğa kapılmam, asla kendi çaresizliğimin farkına varmam. Ve bu nedenle, Yaradan’dan yardıma ihtiyacım olduğunu asla fark etmem. Peki, kaynağa geri dönen ışığı nasıl çekeceğim?

Bir safha diğerinin ardından gelir; her safha bir sonraki koşulu tanımlar ve inşa eder. İnsan, bir sonraki safhada, hemen ardından nerede olduğunu veya onu neyin beklediğini tam olarak bilemez. Ancak tüm ilerleme, kişinin kendi çabası sayesinde gerçekleşir.

Kaçacak Yer Yoksa

Dünyada olumlu bir değişime hiç inanmıyorum. Sadece insanlığın kendisini öyle bir duruma getireceğine inanıyorum ki – umarım en son noktaya gelmeden –  değişmesi gerektiğini, hem de ciddi şekilde değişmesi gerektiğini anlayacak.

Soru: Yani insanlığın ancak dehşete kapıldığında mı değişeceğini söylüyorsunuz?

Cevap: Evet, kendi sonunu görmelidir.

Soru: Ama mutlaka bir umudunuz var mı? Ne de olsa bir şekilde bir şeyler aktarıyorsunuz. Sizi izleyen çok, çok insan var.

Cevap: İnsanların hızlı ve kaçınılmaz bir sona doğru gittiklerini görmelerini umuyorum. Ve belki o zaman bir çıkış yolu olması gerektiğini anlarlar. Ama bu çıkışı göremiyorlar.

Bugün insanlara: “Hadi birbirimize iyi davranalım.” deyin. Peki, ya sonra?

Yorum: Onlar için bu çocukça bir şey gibi geliyor. Ama sizin için çok yüce bir şey.

Yanıtım: Bu çok yüce bir yaklaşım ama ne yazık ki ulaşılamaz gibi geliyor. Yine de buna gülüp geçmiyorum ve aslında bunun gerçekleşmesi gerektiğini anlıyorum. Fakat insanlık “Yeter artık!” demeden önce daha ne kadar acı çekmeli?

Soru: Ama uçuruma bir adım kala, insanlığa veya bir insana aniden hangi düşünce gelir? Hangi düşünce? Uçuruma bir adım kala.

Cevap: Sanırım insanlar her şeylerini, örneğin çocuklarını kaybettiklerini anladıkları zaman.  Öyle korkunç bir şey ki artık kaçacak yer yok, geri dönecek hiçbir yer yok ve bir karar vermeleri gerekir.

Böyle bir durumda, belki bir şeyleri değiştirmeyi kabul ederler. Çünkü değişim yine yukarıdan gelecektir ama ancak buna hazır olduğumuzda. Ve hazırlık şöyle bir şeye benzer: çocuklar ve torunlar ölüm, kaybolma, yok edilme tehdidi altındayken, işte o zaman kendimizle ilgili bir şeyler yapabiliriz.

Yorum: Anlıyorum. Ama bu, yol boyunca duramayacağım, o noktaya kadar gitmek zorunda olduğum bir formül.

Yanıtım: Evet. Buna doğru ilerliyoruz ve duramayız.

Yorum: Yani ne aklım ne de mantığım işe yarayacak.

Yanıtım: Bir çıkmazın kaçınılmaz olduğuna dair bir his, en derin içsel bir his olmalı.

Ama bir yandan dağıtımımız sayesinde bir şeyler başaracağımızı umalım. Diğer yandan, insanlık kendi sonunu görmeli ve karar vermelidir.

Bir çıkış yolu olmalı. Aksi takdirde varoluşumuzun hiçbir anlamı yok. Fakat bunu nasıl hızlı, düzgün ve belki de bir şekilde kontrollü bir biçimde gerçekleştirebiliriz? İşte sorun bu.

Şempanzeler Ve Biz

Soru: Siyaset bilimci Profesör James Tilley, insan siyasetinin, şempanze gruplarındaki güç mücadelelerinden ve sosyal dinamiklerinden öğrenebileceği beş ders belirledi.

Dostlarınızı yakın tutun, düşmanlarınızı ise daha da yakın.

Cevap: Dostlar dosttur. Ama düşmanlarınıza dikkat etmelisiniz. Ve onları uzaklaştırırsanız gözünün üzerinde olmasını sağlayamazsınız. Onları tam yanınızda, “bir kafeste” tutmak en iyisidir.

İttifaklarınızı kurarken güçlü birini değil, zayıf birini seçin.

Cevabım: Böylece onlara hükmedebilirsiniz.

Soru: Peki insanlar için de tamamen aynı mı olmalıdır?

Cevap: İttifaklar böyle kurulur. Biz de onları bu şekilde kurmak isteriz ama her zaman işe yaramaz.

Korkulan biri olmak iyidir ama sevilen biri olmak daha iyidir.

Cevabım: Elbette, sevildiğinde her şey daha huzurludur. Bundan daha iyisi yoktur, en açık korumadır. Ama en azından, sizden korksunlar.

Sevilmek iyidir ama iyilik dağıtabilmek daha da iyidir.

Cevabım: Tabii ki, çünkü o zaman başkaları size bağımlı hale gelir.

Dışsal tehditler destek sağlayabilir (gerçeklerse…).

Cevabım: Dışsal bir tehdit destek sağlayabilir çünkü tüm içsel yeteneklerinizi fark etmeye zorlar ve sonra ortaklar ararsınız.

Dışsal bir tehdit, harekete geçirir ve yardımcı olur; o olmadan ilerleyemezsiniz.

Soru: Bunlar beş şempanze ilkesidir. Birkaç insan ilkesi söyleyebilir misiniz?

Cevap: İnsanın bir ilkesi yoktur; o ilkesizdir. Tüm “ilkeleri” sadece bir an sürer.

Soru: Neden şempanzelerin ilkeleri varken insanların yok?

Cevap: Şempanzeler doğaya göre hareket ederler. Onların akılları, sahip oldukları her neyse, doğadan gelir; bu, çeşitli sonuçların birikimidir.

Ama insanlarda bu yoktur çünkü onlarda her şey sürekli gelişir. Egoizm gelişir ve bu yüzden bir insan, dün karar verdiği bir şeyi bugün aynı yöntemle çözemez. Çünkü koşullar tamamen farklıdır, ego farklıdır, dünya görüşü farklıdır, çevre farklıdır.

Soru: O zaman “insanlık” nedir? İnsanlar hep “İnsan ol, nazik ol” falan der.

Cevap: Bence bu, zayıflığın dikte ettiği bir duruştur. Başka türlüsü olamaz, çünkü doğamız egoizmdir. Ne tür bir “insanlık” olabilir? Ancak iyi görünmek istersem ya da başkalarının bana iyi davranmasını istersem olur.

Soru: Yani hepsi sadece maske mi?

Cevap: Sadece maske. Bir şempanzenin egoizmi doğaldır ve herkes bunun sayesinde birbirini anlar. Ama insan öyle çok forma bürünür ki onu anlamak çok zordur. Üstüne bir de iyiliği, aklı ve diğer her şeyi başkalarını yönetmek, kontrol etmek ve kendini herkesin üstüne çıkarmak için kullanır. Bu açıdan bakıldığında, herhangi bir maymundan çok daha kötüdür.

Soru: Peki insan ne yapmalı? Nasıl ışığa, iyiliğe gelebilir?

Cevap: Bir ıslah metodu vardır, ancak bunun için insan ıslah olması gerektiğini anlamalıdır.

Soru: Yani böyle olduğunu hissetmesi mi gerekiyor?

Cevap: Evet.

Yorum: Ve eğer bir insan tamamen egoist olduğunu, doğasının bu olduğunu fark ederse…

Cevabım: O zaman Kabala ’ya gelmelidir. Doğasını incelemeli ve oradan ilerlemelidir. Başka yolu yoktur; her şey buna çıkar ve ne kadar erken olursa o kadar iyi.

Benim için “insan” olmak, Yaradan’a benzemek demektir. Bu, kişi başkalarıyla bağ kurmanın kendi kişisel, temel ihtiyacı olduğunu, tüm diğer ihtiyaçların üstünde olduğunu fark etmeye başladığında gerçekleşir.

Kişi ancak kendi içinde bu tamamen egoizm karşıtı, yani doğaya aykırı niteliği geliştirerek hayatta kalabilir hatta yıldızlara yükselebilir. Yalnızca bu şekilde. Doğru metodu bulmadığınız sürece bu son derece zordur, imkânsızdır.

Manevi Olgunlaşma

İlk başta, kişi hâlâ “kadın, köle veya çocuk” olarak adlandırılan manevi seviyedeyken, onlara, korkudan dolayı Yaradan için çalışmanın değerli olduğu söylenir. (Rabaş, Makale 12 (1987), Çalışmada Yarım Şekel Nedir? – 1)

Şartlı olarak “kadın, yaşlı adam veya çocuk” olarak adlandırılan manevi seviyeler, kişinin bağımlı koşullarını temsil eder. Bir kadın bir erkeğe, bir çocuk ebeveynlerine ve yaşlı bir adam gençlerin yardımına bağımlıdır.

Bir de efendisine yani egoizmine bağımlı olan bir “köle” koşulu vardır. Bu nedenle, herhangi bir kişiye çok hassas ve dikkatli bir şekilde yaklaşmalı ve Kabala’nın onun kendi yararına gelişimiyle ilgilendiğini açıklamalıyız.

Kabala, kişiye bu dünyada nasıl davranacağını daha iyi anlamasına yardımcı olabilir. Ve kişi düşünmeye başlar. “Bu dünyada nasıl doğru bir şekilde davranacağımı anlarsam, daha zengin, daha güçlü, daha başarılı ve daha sağlıklı olabilirim.”

İnsanın, Yaradan’a korkuyla hizmet etmesi gerektiği söylenir. Bu, kaybetme, bir şeyi kaçırma, ödül alamama korkusu anlamına gelir.

Ancak daha sonra, kişi manevi olarak olgunlaşıp bilgelik kazandığında, ona Yaradan’a başka motivasyonlarla hizmet etmenin gerekliliğini açıklamak mümkün hale gelir – daha doğrusu kendisi anlar – ve yavaş yavaş Tora’nın sırları ona ifşa olur.

Bu noktada, çok ince bir geçiş yaşanır; kişinin tüm dünyanın tam bir kaos ve karmaşa içinde olduğunu keşfettiği dramatik ve zor bir an. Her şey, her an kapabileceği her şeyi ele geçiren kaprisli bir egoizm tarafından yönetilir. Bu koşula karanlık denir.

Bu kara noktada, kişi tam bir umutsuzluk, kafa karışıklığı ve kendisi, başkaları veya kader üzerinde kontrol eksikliği hisseder. Herkesin, sudaki kurbağa yavruları gibi oradan oraya savrulduğunu görür ve artık böyle bir hayata dayanamaz.

Kendini tam bir karanlıkta hisseder, kaçmaya çalışır ve Yaradan’a haykırmaya başlar: “Ne yapmalıyım?!”

Ve sonra yavaş yavaş yukarıdan yardım alır ve manevi netliğe kavuşur. İşte bu şekilde Yaradan’ın ifşasına geçiş yapar.

Üst yasa, insana, onu uyumla karşılaştırılarak açıklandığında, dünyamızı yöneten kaosu açıkça görür – uyum ve kaos.

Bu bir dramdır, içsel bir ağlamadır. Bir yanda üst yasa vardır, diğer yanda ise tam bir düzensizlik vardır.

Ve bu aslında bir insan için en iyi koşuldur çünkü Yaradan’ın yardımını ve kurtarışını orada hisseder.

Ve kişi, bu karanlık koşul için Yaradan’a şükreder, zira önce sol ayakla adım atmadan sağ ayakla ilerlemek imkânsızdır.

Kişi bunu anladığında, her ikisini de önceden tahmin eder ve hem iyi hem de kötü koşullarla doğru bir şekilde ilişki kurar çünkü manevi yolun tam ikisinin arasında, tamamen ortada olduğunu görür.

Doğanın Dengesi Sadece Bize Bağlıdır

İnsan hariç, doğanın tüm parçaları, aralarında özel bir bağ kurabilir ve tek bir beden, tek bir arzu olarak birleşmelerinden doğan eşsiz güç sayesinde doğayı muazzam bir güçle etkileyebilirler. Bu etki, bir kasırganın, hortumun, atom patlamasının, volkanik patlamanın veya tsunaminin etkisinden çok daha büyüktür.

Aramızda yaratabileceğimiz ve doğayı etkileyebileceğimiz birliğin olumlu gücü, son zamanlarda sıkça meydana gelen ve hayatlarımızın temellerini yerle bir eden tüm doğal afetleri yatıştırabilir.

Her şey, sonunda doğanın türlerinden biri, onun: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerinden biri olduğumuzu anlamamıza bağlıdır. Bizler, doğaya aitiz ve onun üzerinde durmaktan ziyade, onun mekanizmasının bir parçasıyız. Doğaya uygunsuz katılımımızla, birbirimize karşı olumsuz tutumumuzla ve bağ kurma isteksizliğimizle, doğadaki tüm yıkıma sebep olan tamamen biziz.

Birleşmeye ve birbirimizi hesaba katmaya başlarsak, doğanın bize yaklaşan tüm darbelerini durdurabilecek olumlu ve iyiliksever bir güç oluşturabiliriz. Dünyaya düzeni böyle getireceğiz, çünkü her şey insanlığın ulaşabileceği en yüksek seviyeye yani düşünce, farkındalık ve arzu seviyesine bağlıdır.

Bu nedenle şiddetle şunu tavsiye ediyorum: Birleşelim, birlikte oturalım, konuşalım ve bağımızla tüm gerçekliği nasıl etkileyebileceğimizi düşünelim. Bu bizim elimizde, öyleyse böyle bir deney yapalım ve bir laboratuvardaymış gibi gözlemleyelim. Doğayı nasıl etkileyeceğimiz ve tepkisini nasıl göreceğimiz konusunda bundan çok şey öğrenebileceğimize inanıyorum.

Bize yaklaşan felaketler ışığında, doğaya karşı daha duyarlı olalım ve ona ortağımız gibi davranmaya başlayalım. Doğa bize çok sert davranıyor, sanki içinde zalim bir güç varmış gibi. Ama özünde, doğa bizi uyandırmak istiyor ki ona doğru bir şekilde tepki vermeye başlayalım.

Birbirimizle bağ kuralım, kalplerimizi birleştirelim ve doğayı iyiliğin gücüyle etkileyelim. Belki o zaman kasırgaların, hortumların ve doğanın bizim için hazırladığı korkutucu darbelerin yatışmaya başladığını görürüz.

Hepimiz tek bir mekanizmanın parçasıyız. Tüm insanlık, özünde, doğanın gelişiminin tek bir seviyesine aittir: insan seviyesi. Ve birbirimizle bütünleşik bir bağ içinde var olduğumuzu çoktan keşfettik. Artık hepimiz, birbirimize bağlı olduğumuzu anlıyoruz. Öyleyse birleşelim, ister Miami’de, ister Kuzey Carolina’da, ister Küba’da veya Dominik Cumhuriyeti’nde olalım, hep birlikte birleşelim.

Tek bir insanlık olduğumuzu anlamalıyız ve doğanın böylesine güçlü darbelerini üzerimize indirdiğimiz için birleşmeli ve tövbe etmeliyiz. İster doğal afetlerin vurduğu yerlerden uzakta yaşayın, ister Avustralya’da, Asya’da veya henüz bu tür felaketleri hissetmemiş Güney Amerika’da, herkes birlikte bunu yapmalıdır.

Hepimiz gezegenimiz Dünya için ortak ve ciddi bir tehdit altındayız, bu yüzden Dünya’mıza olumlu bir güç verelim: sevgi, bağ ve karşılıklı ihsan etme gücü. Ve bu, her birimiz nerede olursak olalım, tüm insanlık için geçerlidir.

Bu yolla, doğanın önümüze koyduğu yargıları yumuşatabilir ve güzel bir hayata kavuşabiliriz. Küçük gezegenimiz bir cennet bahçesine, hepimiz için tek bir ortak yuvaya dönüşecek. Onu güzel yapalım.

Dünyada meydana gelen tüm doğal afetleri gördüğümde, insanların tek bir mekanizmaya ait olduklarını anlamaları için dua ediyorum. Ve eğer bu mekanizma iyilik gücüyle birbirine bağlanırsa, doğanın tüm darbelerini dengeleyebilir ve dünyamıza, Dünya’ya ve insan toplumuna büyük bir huzur, harika bir gelişim, güven ve memnuniyet getirebilir.

Mucizevi bir hayata kavuşabiliriz; Bu tamamen bize bağlı! Birleşelim ve doğanın birbirimize karşı tutumumuza ne kadar zarif ve hassas bir şekilde karşılık verdiğini görelim.

Netleştirme Olmadan Hedefe Ulaşmak Mümkün Değildir

Soru: Sayenizde, inanca sahibim. Onluda ortak çalışmamız sayesinde, gelecekte bizi ıslah edecek olan (ıslah eden ışığı) kaynağa geri dönen ışığı çekiyoruz. Her gün buna yatırım yapıyoruz ve siz bize muazzam bir şekilde yardım ediyorsunuz.

Ama neden ilerlemiyoruz? Neyi yanlış yapıyoruz? Belki de egoistçe, kendimiz için yapıyoruz? Sebep nedir?

Cevap: Eğer bu sorunun doğru cevabı size verilseydi, sormayı ve çabalamayı bırakırdınız. Prensip olarak, “On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş”te söylenen budur.

Baal Sulam şöyle yazar: Ve RAŞİ orada şöyle yorumlar: “Sen, iyi eğilimle erdemlileri yarattın; kötü eğilimle de kötüleri yarattın. Bu nedenle, hiç kimse Senin elinden kurtulamaz, çünkü Seni kim tutabilir? Günahkârlar baskı altındadır.” Peki, Eyüp’ün dostları ne cevap verdi? “Gerçekten de, sen Tanrı önünde korkuyu ortadan kaldırır ve duayı bozarsın; Yaradan kötü eğilimi yarattı, onun için bir baharat olarak Tora’yı yarattı” (Eyüp 15).

RAŞİ orada şöyle yorumlar: “Onun için Tora’yı yarattı”, ki bu “günah düşüncelerini” ortadan kaldıran bir baharattır, şöyle dendiği gibi: “Bu kötü adamla karşılaşırsanız, onu hazırlık okuluna çekin. Eğer bir taşsa, yumuşar. Dolayısıyla, onlar zorlanmazlar, çünkü kendilerini kurtarabilirler” (Kiduşin, s. 30).

Yani, bunu yapmak zorundayız. Buradaki her cümle çok önemlidir. Bu olmadan hedefe ulaşmak imkânsızdır.

Eğitimin İlk Dilimi

Eğitime yatırım yapmalıyız. Sadece eğitime! Yoksa dünyada hiçbir şey değişmeyecektir.

Soru: Bir insan için en saygın mesleğin eğitimcilik olduğunu mu söylüyorsunuz?

Cevap: Evet.

Soru: İnsan başkalarında ne yetiştirir?

Cevap: İnsanlara yaratılış düşüncesinin ne olduğunu mümkün olan her şekilde açıklamalıdır. İnsan ancak yaratılış düşüncesini gerçekleştirerek mutluluğa ulaşabilir.

Soru: “Yaratılış düşüncesi” derken neyi kastediyorsunuz? Kişi bu yaratılış düşüncesini edinmeli midir?

Cevap: O bunu edinmelidir.

Soru: Eğitimcinin kendisi mi?

Cevap: Evet.

Soru: Sonra bunu başkalarına mı aktarmalıdır?

Cevap: Evet.

Soru: Yaratılış düşüncesi nedir ve insanlara ne iletmelidir?

Cevap: İnsan, başkalarına iyilik yaptığında tatmin olur ve sevinir.

Soru: İyilik yapmaktan neyi kastediyorsunuz?

Cevap: İyilik yapmak, karşı tarafı arzuladığı şeylerle doldurmak demektir.

Yorum: Ama insanın birçok farklı arzusu vardır.

Cevabım: Hayır! Bu, yetiştirilme tarzına bağlıdır. Kişi, normal, asgari bir tatminle yetinecek şekilde eğitilmelidir.

Soru: Bunu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Bir insanı makul istekleri olacak şekilde eğitmek, büyük bir şeye, milyarlara vb. ihtiyaç duymamasını sağlamak mıdır? Peki ya sonra? Ben de böyle, gerekli olanla yaşıyorum.

Cevap: Ve başkaları da buna gelirse, bu en büyük mutluluk olurdu.

Soru: İnsanların ihtiyaçlarından mutlu olması, daha fazlasını veya ötesini talep etmemeleri midir? Doğru eğitim dediğiniz şey bu mu?

Cevap: Evet.

Soru: Daha açık bir şey söylemek ister misin, yüce bir şey?

Cevap: Ekmeği kestiğimde, onu dilimliyorum. Bu ilk dilimdir.

Yorum: O zaman ilk dilimde duracağız.

Sanki Hayat Buymuş Gibi Gelir

Mantık ötesi inanç, ancak birbirimize bağ kurduğumuz ve o ışığın, ihsan etme gücünün, Bina’nın, kişisel duygularımızın ve aklımızın -ki bunlara bilgi denir- üzerinde aramızda akması koşuluyla edinilir. İnanç ortak bir güçtür ve bu nedenle kişisel bir koşulun ötesinde hissedilir ve değer verilir.

Yaradan, bizim için her türlü sıkıntıyı kasıtlı olarak düzenler. Bize sanki hayat buymuş gibi gelir ama bu hayat değildir; bu, Yaradan’ın bir oyunudur.

Hayatın bu yapbozunu bizim için bir araya getiren O’dur ve her seferinde, hayat mozaiğinin üzerinde, birbirimizle bağ kurmamızı sağlayacak şekilde duygularımızı uyandırır.