Daily Archives: Aralık 2, 2025

Manevi Olgunlaşma

İlk başta, kişi hâlâ “kadın, köle veya çocuk” olarak adlandırılan manevi seviyedeyken, onlara, korkudan dolayı Yaradan için çalışmanın değerli olduğu söylenir. (Rabaş, Makale 12 (1987), Çalışmada Yarım Şekel Nedir? – 1)

Şartlı olarak “kadın, yaşlı adam veya çocuk” olarak adlandırılan manevi seviyeler, kişinin bağımlı koşullarını temsil eder. Bir kadın bir erkeğe, bir çocuk ebeveynlerine ve yaşlı bir adam gençlerin yardımına bağımlıdır.

Bir de efendisine yani egoizmine bağımlı olan bir “köle” koşulu vardır. Bu nedenle, herhangi bir kişiye çok hassas ve dikkatli bir şekilde yaklaşmalı ve Kabala’nın onun kendi yararına gelişimiyle ilgilendiğini açıklamalıyız.

Kabala, kişiye bu dünyada nasıl davranacağını daha iyi anlamasına yardımcı olabilir. Ve kişi düşünmeye başlar. “Bu dünyada nasıl doğru bir şekilde davranacağımı anlarsam, daha zengin, daha güçlü, daha başarılı ve daha sağlıklı olabilirim.”

İnsanın, Yaradan’a korkuyla hizmet etmesi gerektiği söylenir. Bu, kaybetme, bir şeyi kaçırma, ödül alamama korkusu anlamına gelir.

Ancak daha sonra, kişi manevi olarak olgunlaşıp bilgelik kazandığında, ona Yaradan’a başka motivasyonlarla hizmet etmenin gerekliliğini açıklamak mümkün hale gelir – daha doğrusu kendisi anlar – ve yavaş yavaş Tora’nın sırları ona ifşa olur.

Bu noktada, çok ince bir geçiş yaşanır; kişinin tüm dünyanın tam bir kaos ve karmaşa içinde olduğunu keşfettiği dramatik ve zor bir an. Her şey, her an kapabileceği her şeyi ele geçiren kaprisli bir egoizm tarafından yönetilir. Bu koşula karanlık denir.

Bu kara noktada, kişi tam bir umutsuzluk, kafa karışıklığı ve kendisi, başkaları veya kader üzerinde kontrol eksikliği hisseder. Herkesin, sudaki kurbağa yavruları gibi oradan oraya savrulduğunu görür ve artık böyle bir hayata dayanamaz.

Kendini tam bir karanlıkta hisseder, kaçmaya çalışır ve Yaradan’a haykırmaya başlar: “Ne yapmalıyım?!”

Ve sonra yavaş yavaş yukarıdan yardım alır ve manevi netliğe kavuşur. İşte bu şekilde Yaradan’ın ifşasına geçiş yapar.

Üst yasa, insana, onu uyumla karşılaştırılarak açıklandığında, dünyamızı yöneten kaosu açıkça görür – uyum ve kaos.

Bu bir dramdır, içsel bir ağlamadır. Bir yanda üst yasa vardır, diğer yanda ise tam bir düzensizlik vardır.

Ve bu aslında bir insan için en iyi koşuldur çünkü Yaradan’ın yardımını ve kurtarışını orada hisseder.

Ve kişi, bu karanlık koşul için Yaradan’a şükreder, zira önce sol ayakla adım atmadan sağ ayakla ilerlemek imkânsızdır.

Kişi bunu anladığında, her ikisini de önceden tahmin eder ve hem iyi hem de kötü koşullarla doğru bir şekilde ilişki kurar çünkü manevi yolun tam ikisinin arasında, tamamen ortada olduğunu görür.

Doğanın Dengesi Sadece Bize Bağlıdır

İnsan hariç, doğanın tüm parçaları, aralarında özel bir bağ kurabilir ve tek bir beden, tek bir arzu olarak birleşmelerinden doğan eşsiz güç sayesinde doğayı muazzam bir güçle etkileyebilirler. Bu etki, bir kasırganın, hortumun, atom patlamasının, volkanik patlamanın veya tsunaminin etkisinden çok daha büyüktür.

Aramızda yaratabileceğimiz ve doğayı etkileyebileceğimiz birliğin olumlu gücü, son zamanlarda sıkça meydana gelen ve hayatlarımızın temellerini yerle bir eden tüm doğal afetleri yatıştırabilir.

Her şey, sonunda doğanın türlerinden biri, onun: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerinden biri olduğumuzu anlamamıza bağlıdır. Bizler, doğaya aitiz ve onun üzerinde durmaktan ziyade, onun mekanizmasının bir parçasıyız. Doğaya uygunsuz katılımımızla, birbirimize karşı olumsuz tutumumuzla ve bağ kurma isteksizliğimizle, doğadaki tüm yıkıma sebep olan tamamen biziz.

Birleşmeye ve birbirimizi hesaba katmaya başlarsak, doğanın bize yaklaşan tüm darbelerini durdurabilecek olumlu ve iyiliksever bir güç oluşturabiliriz. Dünyaya düzeni böyle getireceğiz, çünkü her şey insanlığın ulaşabileceği en yüksek seviyeye yani düşünce, farkındalık ve arzu seviyesine bağlıdır.

Bu nedenle şiddetle şunu tavsiye ediyorum: Birleşelim, birlikte oturalım, konuşalım ve bağımızla tüm gerçekliği nasıl etkileyebileceğimizi düşünelim. Bu bizim elimizde, öyleyse böyle bir deney yapalım ve bir laboratuvardaymış gibi gözlemleyelim. Doğayı nasıl etkileyeceğimiz ve tepkisini nasıl göreceğimiz konusunda bundan çok şey öğrenebileceğimize inanıyorum.

Bize yaklaşan felaketler ışığında, doğaya karşı daha duyarlı olalım ve ona ortağımız gibi davranmaya başlayalım. Doğa bize çok sert davranıyor, sanki içinde zalim bir güç varmış gibi. Ama özünde, doğa bizi uyandırmak istiyor ki ona doğru bir şekilde tepki vermeye başlayalım.

Birbirimizle bağ kuralım, kalplerimizi birleştirelim ve doğayı iyiliğin gücüyle etkileyelim. Belki o zaman kasırgaların, hortumların ve doğanın bizim için hazırladığı korkutucu darbelerin yatışmaya başladığını görürüz.

Hepimiz tek bir mekanizmanın parçasıyız. Tüm insanlık, özünde, doğanın gelişiminin tek bir seviyesine aittir: insan seviyesi. Ve birbirimizle bütünleşik bir bağ içinde var olduğumuzu çoktan keşfettik. Artık hepimiz, birbirimize bağlı olduğumuzu anlıyoruz. Öyleyse birleşelim, ister Miami’de, ister Kuzey Carolina’da, ister Küba’da veya Dominik Cumhuriyeti’nde olalım, hep birlikte birleşelim.

Tek bir insanlık olduğumuzu anlamalıyız ve doğanın böylesine güçlü darbelerini üzerimize indirdiğimiz için birleşmeli ve tövbe etmeliyiz. İster doğal afetlerin vurduğu yerlerden uzakta yaşayın, ister Avustralya’da, Asya’da veya henüz bu tür felaketleri hissetmemiş Güney Amerika’da, herkes birlikte bunu yapmalıdır.

Hepimiz gezegenimiz Dünya için ortak ve ciddi bir tehdit altındayız, bu yüzden Dünya’mıza olumlu bir güç verelim: sevgi, bağ ve karşılıklı ihsan etme gücü. Ve bu, her birimiz nerede olursak olalım, tüm insanlık için geçerlidir.

Bu yolla, doğanın önümüze koyduğu yargıları yumuşatabilir ve güzel bir hayata kavuşabiliriz. Küçük gezegenimiz bir cennet bahçesine, hepimiz için tek bir ortak yuvaya dönüşecek. Onu güzel yapalım.

Dünyada meydana gelen tüm doğal afetleri gördüğümde, insanların tek bir mekanizmaya ait olduklarını anlamaları için dua ediyorum. Ve eğer bu mekanizma iyilik gücüyle birbirine bağlanırsa, doğanın tüm darbelerini dengeleyebilir ve dünyamıza, Dünya’ya ve insan toplumuna büyük bir huzur, harika bir gelişim, güven ve memnuniyet getirebilir.

Mucizevi bir hayata kavuşabiliriz; Bu tamamen bize bağlı! Birleşelim ve doğanın birbirimize karşı tutumumuza ne kadar zarif ve hassas bir şekilde karşılık verdiğini görelim.

Netleştirme Olmadan Hedefe Ulaşmak Mümkün Değildir

Soru: Sayenizde, inanca sahibim. Onluda ortak çalışmamız sayesinde, gelecekte bizi ıslah edecek olan (ıslah eden ışığı) kaynağa geri dönen ışığı çekiyoruz. Her gün buna yatırım yapıyoruz ve siz bize muazzam bir şekilde yardım ediyorsunuz.

Ama neden ilerlemiyoruz? Neyi yanlış yapıyoruz? Belki de egoistçe, kendimiz için yapıyoruz? Sebep nedir?

Cevap: Eğer bu sorunun doğru cevabı size verilseydi, sormayı ve çabalamayı bırakırdınız. Prensip olarak, “On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş”te söylenen budur.

Baal Sulam şöyle yazar: Ve RAŞİ orada şöyle yorumlar: “Sen, iyi eğilimle erdemlileri yarattın; kötü eğilimle de kötüleri yarattın. Bu nedenle, hiç kimse Senin elinden kurtulamaz, çünkü Seni kim tutabilir? Günahkârlar baskı altındadır.” Peki, Eyüp’ün dostları ne cevap verdi? “Gerçekten de, sen Tanrı önünde korkuyu ortadan kaldırır ve duayı bozarsın; Yaradan kötü eğilimi yarattı, onun için bir baharat olarak Tora’yı yarattı” (Eyüp 15).

RAŞİ orada şöyle yorumlar: “Onun için Tora’yı yarattı”, ki bu “günah düşüncelerini” ortadan kaldıran bir baharattır, şöyle dendiği gibi: “Bu kötü adamla karşılaşırsanız, onu hazırlık okuluna çekin. Eğer bir taşsa, yumuşar. Dolayısıyla, onlar zorlanmazlar, çünkü kendilerini kurtarabilirler” (Kiduşin, s. 30).

Yani, bunu yapmak zorundayız. Buradaki her cümle çok önemlidir. Bu olmadan hedefe ulaşmak imkânsızdır.

Eğitimin İlk Dilimi

Eğitime yatırım yapmalıyız. Sadece eğitime! Yoksa dünyada hiçbir şey değişmeyecektir.

Soru: Bir insan için en saygın mesleğin eğitimcilik olduğunu mu söylüyorsunuz?

Cevap: Evet.

Soru: İnsan başkalarında ne yetiştirir?

Cevap: İnsanlara yaratılış düşüncesinin ne olduğunu mümkün olan her şekilde açıklamalıdır. İnsan ancak yaratılış düşüncesini gerçekleştirerek mutluluğa ulaşabilir.

Soru: “Yaratılış düşüncesi” derken neyi kastediyorsunuz? Kişi bu yaratılış düşüncesini edinmeli midir?

Cevap: O bunu edinmelidir.

Soru: Eğitimcinin kendisi mi?

Cevap: Evet.

Soru: Sonra bunu başkalarına mı aktarmalıdır?

Cevap: Evet.

Soru: Yaratılış düşüncesi nedir ve insanlara ne iletmelidir?

Cevap: İnsan, başkalarına iyilik yaptığında tatmin olur ve sevinir.

Soru: İyilik yapmaktan neyi kastediyorsunuz?

Cevap: İyilik yapmak, karşı tarafı arzuladığı şeylerle doldurmak demektir.

Yorum: Ama insanın birçok farklı arzusu vardır.

Cevabım: Hayır! Bu, yetiştirilme tarzına bağlıdır. Kişi, normal, asgari bir tatminle yetinecek şekilde eğitilmelidir.

Soru: Bunu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Bir insanı makul istekleri olacak şekilde eğitmek, büyük bir şeye, milyarlara vb. ihtiyaç duymamasını sağlamak mıdır? Peki ya sonra? Ben de böyle, gerekli olanla yaşıyorum.

Cevap: Ve başkaları da buna gelirse, bu en büyük mutluluk olurdu.

Soru: İnsanların ihtiyaçlarından mutlu olması, daha fazlasını veya ötesini talep etmemeleri midir? Doğru eğitim dediğiniz şey bu mu?

Cevap: Evet.

Soru: Daha açık bir şey söylemek ister misin, yüce bir şey?

Cevap: Ekmeği kestiğimde, onu dilimliyorum. Bu ilk dilimdir.

Yorum: O zaman ilk dilimde duracağız.

Sanki Hayat Buymuş Gibi Gelir

Mantık ötesi inanç, ancak birbirimize bağ kurduğumuz ve o ışığın, ihsan etme gücünün, Bina’nın, kişisel duygularımızın ve aklımızın -ki bunlara bilgi denir- üzerinde aramızda akması koşuluyla edinilir. İnanç ortak bir güçtür ve bu nedenle kişisel bir koşulun ötesinde hissedilir ve değer verilir.

Yaradan, bizim için her türlü sıkıntıyı kasıtlı olarak düzenler. Bize sanki hayat buymuş gibi gelir ama bu hayat değildir; bu, Yaradan’ın bir oyunudur.

Hayatın bu yapbozunu bizim için bir araya getiren O’dur ve her seferinde, hayat mozaiğinin üzerinde, birbirimizle bağ kurmamızı sağlayacak şekilde duygularımızı uyandırır.

İnanç, İhsan Etmektir

Soru: İnanç nedir?

Cevap: İnanç, ihsan etmektir; alma arzusuna rağmen verebilme yeteneğidir (mantık ötesi inanç). Bizler alma arzusu olduğumuz için, ihsan etme niteliği olan inanç her zaman doğama aykırıdır.

Kişi, bunu ancak kendi üzerine yükselme, kendi arzumuzla değil başkalarının, Yaradan’ın arzusuyla (başkasının iyiliği için, Yaradan’ın rızası için) hareket etme yeteneğini veren üst ışığın yardımıyla edinebilir. Bu bağlamda, kendime (kendimin hizmetkârı) değil, üste (Yaradan’ın hizmetkârı) bağımlı hale gelirim. Eğer bana inanıyorsanız bu, yeteneklerinizle benim için hareket ettiğiniz anlamına gelir. Bana benzer hale gelirsiniz. Genellikle, her insan diğerinin tam tersidir. Ama birinin bana inandığını söylersem, örneğin %50 oranında, bu onun arzularını %50 nötralize ettiği ve bu ölçüde benimle birleşebileceği anlamına gelir.

Sadece bilgi vardır; kişinin kendi arzuları uğruna yaptığı, ne istediğini bildiği eylemler vardır. Bir de inanç vardır, başkasının arzularını doldurmak için yapılan eylem. Bu niteliğin ölçüsünde insan, kendinin dışında, diğerlerinin arzularının içinde hisseder. Onlarda hissedilen şeye “üst, manevi dünya” denir. Bu nedenle inanç, sevgiyle, başkasını sevmeyle bağlantılıdır. Sevgi, kişinin kendi arzusunu başkasının arzusu ile değiştirebilme ve onu doyurabilme yeteneğidir.

Gördüğümüz gibi, Kabala’da inanç, daha yüksek ihsan etme niteliğine hakim olmaktır. Ve bunun, dünyamızda kabul gören inanç tanımı olan başkasının bilgisine inanmak ve bunu bir gerçek olarak kabul etmekle hiçbir ilgisi yoktur. Demek ki, başkasının bir icadı bile, benim için bir gerçek, bir kesinlik hâline gelir ve üzerine sonraki eylemlerimi, hayatımı inşa ederim.

Manevi Hayat Nasıl Edinilir?

Sadece alma arzumdan çıkmaya çabaladığımda, bunu yapmayacağımı ifşa ederim. Egoizmimin tüm hayatımı belirlemesini istemem, çünkü bu, beni sonsuzluğa, mükemmelliğe ve yaratılışın amacına ulaşmaktan alıkoyan kötü bir eğilimdir; başkalarıyla olan bağımı engeller ve böyle bir bağın içinde yatan iyiliği görmemi körleştirir.

Egoizm benden her şeyi gizler, sahte değerler aşılar ve beni geçici, fani bir hayata mahkûm eder. Bu yüzden onu düşmanım ilan ederim.

Egoizm, Adam HaRishon’un ruhu kırıldığında, onun arzuları arasındaki bağ koptuğunda ortaya çıktı. On tam Sefirot’tan oluşan bir kap vardı ve bu kap parçalandı. Artık tüm bu parçalar arasında birlik yerine reddetme ve nefret ortaya çıktı.

Bu, “kötü eğilim” denen şeydir; her insanın yalnızca kendisinin hükmetmesi ve kendi çıkarını düşünmesi gerektiğini, başkalarının ise ona hizmet etmesi gerektiğini düşündüğü zamandır. Bu yüzden egoizme “ölüm meleği” denir; çünkü başkalarından kopuksam, yalnızca bu dünyada şu anda hissettiğim yaşamı hissederim: varoluşun zayıf bir kıvılcımı.

Ancak başkalarına bağlı olursam, herkesin içinden geçen ortak yaşam akışını hissederim. Manevi yaşamın anlamı budur. Ya bugün olduğu gibi bir yaşam hissederiz ya da her biri bir öncekinden daha yüksek olan 125 derecenin olduğu kolektif yaşam hissine ulaşırız. Yine de bunların hepsi, aramızda ışığın akması sayesinde hissettiğimiz ebedi yaşama aittir.

Şu anda, kendim için bir şey istememin basit gerçeğinde ölüm meleğini hissedemiyorum; çünkü bu anlayış yukarıdan, üst ışıktan gelmelidir. Bunun için en azından hafif bir aydınlanmaya ihtiyacım var fakat henüz buna sahip değilim. Bu nedenle, arzuma karşı, inançsız bir şekilde gruba girerim ve dostlarla bağ kurmak için çaba gösteririm. Ne ben bağ kurmak istiyorum ne de onlar, fakat Kabalistlerin tavsiyesine göre hareket ediyoruz.

Çünkü isteksizliğimizin üzerinde birleşmeye çabaladığımızda, üst ışığı zorla kendimize çekeriz. Ve o üzerimize parladığında, manevi yaşam ile maddi yaşam arasındaki farkı hissetmeye başlarız ve yavaş yavaş ilerleriz.