Monthly Archives: Aralık 2025

Yağmur İçin Duaya Gerek Yok

Yorum: Küresel kuraklık eğilimleri, etkilenen arazi alanlarının sıklığının, şiddetinin ve kapsamının giderek arttığını göstermektedir.

Cevabım: Doğayı öylesine tahrip ettik ki, artık yaptıklarımızın hepsini telafi edemez hâle geldi. Bir insanın yaptıklarını hissetmeden devam edebileceği bir sınır vardır; o sınır aşıldığında sonuçları kaçınılmaz olur. Bu durum, arabada bazı sorunlar varken yine de sürmeye devam edebilmenize benzer; bir süre ilerlersiniz, ama sonunda her şeyin bittiği bir an gelir.

Yorum: Görünüşe göre doğa bize zor dersler veriyor.

Cevabım: Hayır, öyle söylemezdim. Doğa kendini çok iyi korur, her şeyi yumuşatmaya çalışır. İçinde çok geniş bir güvenlik payı vardır. Ancak biz hayal edilebilecek tüm sınırları çoktan aştık.

Soru: Suyun her canlı organizmanın, özellikle de insanın yaşamında çok önemli olduğunu biliyoruz. Kimyasal elementlerin yüzde doksanı suda çözünür; insan vücudu tamamen suyla dolu ve doymuştur.

Su, insan yaşamında nedir?

Cevap: Su temeldir. Kabala açısından bakıldığında, onsuz var olunamayan Hassadim ışığıdır. Her şeyi bir arada tutar. Sadece suyun kendisi değil, aynı zamanda ilettiği, çözdüğü ve bir durumdan diğerine akmayı mümkün kılma özelliğidir. Suyun donma noktası ve yoğuşma noktası gibi özel özellikleri de çok önemlidir.

Su, gezegenimize yaşam veren şeyin neredeyse kendisidir. Tabii ki, onsuz hiçbir şey olmayacaktır.

Artık geri dönüşü olmayan bir durumdayız. Bu “hastanın” çektiği acının sona ermesini beklememiz gerekiyor ve hepsi bu.

Zaten yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Bencilliğimizi dizginleyemiyoruz; arzularımızı kontrol edemiyoruz. Sürekli daha fazlasını ele geçirmek—ne için? Ne olduğu fark etmiyor. Yapamıyoruz! Bencillik bizi buna zorluyor, hepsi bu. Bizi tamamen mantıksız şeyler yapmaya zorlar. Ve sonuç olarak bunu ediniriz.

Soru: Suyun fiziksel ve manevi özelliklerine geri dönersek. Siz, suyun bir durumdan diğerine geçmeye, çözülmeye ve eritmeye yardımcı olduğunu söylediniz. Bir insan suyun akıcı özelliğini nasıl öğrenebilir?

Cevap: Bu ancak kişi kendisinin üzerine yükseldiğinde, bencil arzusunu kullanmadığında ve suyun özelliğini geliştirdiğinde mümkündür. Bu özgecil bir arzudur. İhsan etme özelliği, sevgi özelliği, başkalarıyla bağ kurma özelliği suyun özelliğidir. Bu yüzden çok önemlidir ve her şey bunun üzerine kuruludur. Cansız, bitkisel ve hayvansal doğa sadece bunun sayesinde var olur. Kişi, etrafındaki dünyayla uyum sağlamak için kendisiyle bir şeyler yapmak zorundadır. O, bunun tam tersidir.

Soru: Eski zamanlarda insanların yağmur için dua ettiklerini ve yağmur tanrısına yalvardıklarını biliyoruz. Peki, doğanın onlara merhamet etmesi ve su vermesi için şimdi ne yapmalılar?

Cevap: Dua etmenin yağmur yağdırabileceğini sanmıyorum. Bırakalım denesinler.

Doğa sadece normal şekilde tepki vermek zorunda. İnsanın eylemine karşı doğanın eylemi. Yani, eğer insan eylemleriyle doğayı yok ederse, doğa da eylemleriyle insanı yok eder. Olacak olan tek şey budur.

Yorum: Böyle anormal durumların güney ülkelerinde görüldüğünü biliyoruz. Ama şimdi Avrupa da sıcaktan mustarip; sıcaklıklar 40 dereceyi aşıyor.

Cevabım: Avrupa, Rusya ve Sibirya sıcaktan zarar görecek, hatta güney ülkelerinden bile daha fazla.

Soru: Peki, manevi dünyada ne oluyor? Hassadim ışığında, ihsan etme ve sevgi niteliklerinde bir eksiklik mi vardır?

Cevap: Manevi dünyaya giren kişiler, egoizmleri üzerinde çalışarak, Hasadim ışığını kendi özgecil eylemlerinden yaratmalılar. Aksi takdirde başarılı olamazlar.

Soru: Bu şekilde organize olduklarında, suyun maneviyattaki karşılığı ne yapabilir?

Cevap: Eğer Hassadim ışığını organize ederlerse, buna dayalı her türlü bolluğu alabilirler. O zaman yaşam, onun temelinde gelişir.

Soru: Bu nasıl olur? Nereden gelir?

Cevap: Manevi dünyada her şey bolluk içinde vardır. Hassadim ışığını nasıl ifşa edeceği ve ardından Hohma ışığını nasıl çekeceği yalnızca kişiye bağlıdır.

Her şey yalnızca kişiye, onun başkalarına ve doğaya karşı nazik tutumuna bağlıdır.

Soru: Bu iki varlığı nasıl bağlayabiliriz: Bol suyun bulunduğu, her şeyin doymuş ve beslenmiş olduğu manevi bileşen ile ilişkilerin tükendiği, dünyada suyun ve Hassadim ışığının olmadığı tükenmiş Dünyayı?

Cevap: Bizim dünyamızla yapılabilecek hiçbir şey yok. Bu, manevi dünyada ürettiklerimizin bir sonucudur. Bu yüzden eğer iyi, nazik olamıyor ve üst dünyaya karşılık veremiyorsak, o zaman dünyamızda da yapmamız gereken bu olur. Hiçbir umut görmüyorum. Hiç.

İnsanlar nihayetinde Kabalistlerin çağrılarını dinlemeleri ve gerçekten iyi niyetli bir aile olmak için birbirleriyle doğru ilişkiler kurmaları gerektiğini fark etmedikçe, gezegenimiz basitçe bizi taşıyamaz ve sonunda dünyadan silinmemize yol açar.

Soru: Böylesine vahim bir durum için bir reçete var mı?

Cevap: Var. Bütün insanlara her şeyin yalnızca birbirlerine karşı nazik tutumlarına bağlı olduğunu söyleyin. Aksi takdirde öleceğiz.

Soru: Eğer herkes şimdi yüzlerini birbirine dönerse, yağmur yağar ve kuraklık ortadan kalkar mı?

Cevap: Evet, gerçek hayat başlayacak.

Aksi takdirde, bir sopayla mutlu olmaya zorlanırız. Aksi takdirde hiçbir yere varamazsınız. Tüm bunları yapabilmenin mümkün olduğu belirli bir zaman, belirli bir atmosfer ve insanların belirli bir davranışı vardır. Ama bundan yararlanamazsak, başka problemler ortaya çıkar ve kötü zamanlar gelir.

Soru: Sıcaktan mustarip olanlar için dilekleriniz nelerdir?

Cevap: Daha akıllı olmaları. Yağmur için dua etmemiz gerekmediğini anlamamız gerekiyor. Doğayla veya başka bir şeyle ilgili bir şey yapmamıza gerek yok. Yaradan’dan, bizim daha bilge olmamıza ve aramızda özgecil ilişkiler kurmaya başlamamıza yardım etmesini istemeliyiz. Hepsi bu.

Her şey buna bağlı olacak, çünkü yağmurun özelliği, Hassadim’in özelliği, insanların birbirine olan iyi bağımlılığıdır.

Mesih’i Beklemek

Yorum: Bir keresinde Kabala çalışanların  %99,9’unun başlangıç aşamasına ulaşmadan önce bu yoldan ayrıldığını söylemiştiniz.

Cevabım: Genellikle, yükselmeye çalışırken birçok kişi bu yoldan düşer. Daha sonra bir sonraki döngüde ya da birkaç yıl sonra tekrar denerler. Bu çok zordur.

Prensipte insanların %99’u bu yoldan ayrılır; çünkü çabalarının %99’unun üst ışığın çalışması olduğunu anlamazlar ya da idrak etmezler. Işık onların üzerinde çalışır ve onların katkıda bulunması gereken yalnızca %1’dir.

Ancak bu katılım çok ince, hassas ve seçici olmalıdır. Tam olarak üst ışığın etkisini kendine çekecek şekilde olmalıdır. Kişi, belirli eylemleri gerçekleştirdiğinde, bu eylemler aracılığıyla üst ışığı kendine çektiğini varsaymalı ve geleceğini ve doyumunu yalnızca bunda görmelidir. Sanki havayı, sana bağlı olmayan bir şeyi bekliyorsun, o gelecek ve hepsi bu kadar!

Sahip olmamız gereken durum budur, tüm gücümüzle hareket ederiz – çalışırız, birlik olmaya çabalarız, dağıtım yaparız, her neyse – ve içimizde bekleyiş hissi vardır. İşte bu, “Mesih’i beklemek” kavramıdır.

Bu yüzden Yahudilere ‘zhidy’ denirdi – ‘beklemek’ kelimesinden – kurtuluşu bekleyenler. İşte kurtuluş budur.

Ödül – Yaradan’a Yakınlık

Soru: Onluda ödül ve ceza olarak algıladığımız eylemler nelerdir?

Cevap: Karşılıklı yabancılaşmaya rağmen birbirimize yaklaşmak bizim ödülümüzdür. Ve bunun tersine, birbirimize yaklaşmamak bizim cezamızdır.

Ödül, Yaradan’a yaklaşmak, Yaradan’ı anlamak ve O’nun aramızda olduğunu hissetmektir.

Yaradan’ın İmajının Kendi İçimizde Çizilmesi

Soru: Eğer Yaradan’ı hissetmiyorsak, O’nun niteliklerini nasıl alabilir ve O’na benzeyebiliriz?

Cevap: Kişi, kendi dışında, bedeninin dışında hiçbir şeyi hissetmez, ister Yaradan olsun, ister bir dost, ister bir grup. Bu nedenle, önce diğerine ihsan etmeye, diğerini kendimiz gibi sevmeye çalışmalıyız. Ve eğer diğerine ihsan etmeyi başarabilirsem, o zaman Yaradan’a da ihsan edebiliyor olacağım.

Sadece Yaradan için çalışmayı kabul edip başkası için çalışmazsam, bu, Yaradan için de çalışmaya hazır olmadığımın bir işaretidir. Sonuçta, hala “kendi çıkarlarımın dışında” bağımsız bir hesaplama yapmıyorum. Kendi içimde kalıyorum ve çalışmanın sonuçlarını, ödülü alıyorum.

Yani, tüm çalışma sadece grup ile ilgilidir ve bu grup içinde Yaradan’ın ifşası için bir yer yaratırız.

Hiçbir ışık almayız; kendi ihsanımızla doluyuz! Bana gelen ve bana ihsan etme yeteneği veren gücün yardımıyla bu niteliği kendi içimden “üretirim” ve bunda Yaradan’ın gücünün içimde kıyafetlendiğini hissederim. Bu benim tatminimdir.

“Kendimizin dışına çıkıp” başkalarıyla bağ kurduğumuz söylense de “kendimin dışında” hiçbir şey ifşa etmem. Bunların hepsi benim hayal gücüm, algımdır, sanki kendimin dışına çıkıyormuşum gibidir.

Atzilut dünyasının Malhut’unun “Yaradan’ın imajı” olarak adlandırıldığı söylenir.

Ayrıca, O’ndan aldığım tüm koşullar aracılığıyla Yaradan’a sevinç getirmem gerektiği de söylenir. Ama O’ndan koşullar almak ne demektir? Sonuçta bunlar, az ya da çok, egoist arzumun üstesinden gelip onu ıslah etmeme bağlı olarak, içimde uyanan arzuya bağlıdır. Bu, değişmeyen Yaradan ile nasıl ilişkilidir?

Ve hatta ben O’na ne verebilirim ki? İhsan edecek kimse yok, benim çalışmamı alacak kimse yok.

Sonunda, sadece kendi niteliklerimizi ıslah ettiğimizi ve onlardan asla ayrılmadığımızı idrak ederiz. Ve ihsan etme niteliği saf bir niteliktir; bunun için herhangi bir “fayda” uğruna çalışamam. Onu, ışığa ve diğerine karşı duyduğum hayranlık duygusuna göre, içimde ihsan etmenin ve sevginin yüceliği hissini uyandıran özel, yüce bir nitelik olarak değerlendirebilirim.

Yükselen Nesle Bir Bakış, Bölüm 1

Çocuklarımız Daha Az Mı İnsancıl?

Soru: Geçen hafta, gençler hakkında yayınlanan birkaç makale ve TV programı büyük tepki yarattı. Bir programda, gençlerin seks için özel odaları olan villalarda çılgınca ev partileri düzenledikleri anlatılıyordu.

Başka bir makalede ise gençlerin dokuz yaşından itibaren pornografiye ilgi duydukları belirtiliyordu. Ünlü bir antropoloğun yazdığı bir makalede ise çocuklarımızın bizden daha az insancıl olduğu, ancak bizim bunun farkında olmadığımız iddia ediliyordu. Modern nesilde gerçekten özel bir şey var mı?

Cevap: Aynı şey iki bin yıl önce de yazılmıştı: gençlik artık eskisi gibi değil, çocuklar eskiden ebeveynlerine itaat ederdi ama bugün etmiyorlar.

Soru: Yaşlıların gençlere her zaman ters düştüğü bilinen bir gerçektir. Ancak bizler teknolojik devrim çağında yaşıyoruz ve eşi görülmemiş bir hızla gelişiyoruz. Gerçekten, bu son nesil diğerlerinden farklı mı?

Cevap: Bence “kötü nesil” ya da “iyi nesil” diye bir şey yoktur. Her şey yetiştirilme tarzına bağlıdır. Bugün birdenbire çocuklarımızda bir sorun olduğunu fark ediyorsak, kendimize şunu sormalıyız: “Daha önce neredeydik? Onların bu duruma gelmesine nasıl izin verdik?”

Çocuklar büyürken neden dikkat etmedik? Çünkü bizler de her türlü önemsiz uğraş ve arzularla meşguldük ve kendi hayatlarımızı olabildiğince keyifli hale getirmeye çalışıyorduk. Çocukları okula teslim ettik ve okulun onları yetiştirmesine izin verdik.

Ama okul da yetiştirme konusunda hiç düşünmedi. Okul müfredatı, çocuğu bilgiyle doldurmak için tasarlanmıştır. Okul, karakterin şekillendirildiği bir yer değildir; öğrencileri üniversiteye hazırlamak için dünya hakkında belirli bilgiler verir.

Gerçek bir eğitim yoktu, sadece bilgi aktarımı vardı. Bu yüzden çocukların bu hale gelmesine şaşırmamalıyız. Ve şimdi bile, sonuçları gördüğümüzde, hiçbir şeyi değiştirmek istemiyoruz. Bizler neredeyse pek de ebeveyn değiliz. Hayvanlar bile yavrularını bizden daha iyi yetiştiriyor.

Yorum: Bir makalede, ebeveynlerin çocuklarıyla kısa mesajla iletişim kurdukları yazıyor. Ebeveynler hiç evde bulunmuyor ve çocuklarına sadece “Yemek yedin mi? Ödevini yaptın mı?” gibi mesajlar gönderiyorlar. Ama gerçekte, ebeveynler çocuklarını görmüyor, onlarla konuşmuyor ve onların yetiştirilmesine dahil olmuyorlar.

Cevabım: Bu doğru. Sorun şu ki, eskiden insanlar bahçeli özel evlerde yaşıyordu ve çocuklar evin yakınında oynuyordu. Tüm dünyaya maruz kalmıyorlardı. Kedilerle ve köpeklerle oynadılar, top oynadılar ve bisiklete bindiler. Erkek çocuklar futbol oynadı, kız çocuklar bebeklerle oynadı. Her şey açık havada oldu ve ebeveynler çocuklarının ne yaptığını görebiliyordu. Bir tür pastoral manzaraydı.

Bugün tüm bunlar yok oldu. Çocuklar dışarı çıkmıyor, her biri bilgisayar ekranına yapışmış durumda.

Soru: Bir çocuk günde dokuz saatten fazla bir süre bilgisayar veya telefon ekranına bakıyor. Bu bir gerçek. Bunun çözümü ne olabilir?

Cevap: Bu, bizim ihmalkârlığımızın ve doğru yetiştirilmeyi önemsemememizin sonucudur. Hiçbir şey kendiliğinden ortaya çıkmaz; her olgunun bir nedeni vardır. Ve buradaki neden çok açıktır: insan davranışı. Doğayı ve çevreyi bozan insandır ve zarar görmüş bir insan toplumu yaratan da insandır.

Suçlayacak başka kimse yok. Doğada, dünyayı istediğimiz gibi şekillendirme özgürlüğü verilen tek canlılar bizleriz. Ve eğer çocuklarımızı veya onların nasıl insanlar olacaklarını umursamadığımıza karar verirsek, sonuç kaçınılmazdır.

İnsan doğası, doğuştan bencil ve zararlıdır ve kişi rehberlik ve eğitim almazsa, sonunda nereye varacağı bellidir. Şayet bizim neslimiz de çocukların bugün karşı karşıya olduğu koşullarda büyümüş olsaydı, aynı şey olurdu.

Açıkça Belirlenmiş Bir Hedef

Soru: Psikolojide, bir kişinin karakteri geleneksel olarak çeşitli alanlara ayrılır; bunlardan biri de motivasyonel alandır. Diyelim ki bana doğru ve iyi görünen bir hedef belirledim, örneğin araba kullanmayı öğrenmek. Ancak buna dair hiçbir motivasyonum yok, bundan içsel bir haz almıyorum. Buna rağmen çaba göstermeye devam ederken, bu hedef zamanla dönüşür ve içsel bir motivasyon haline gelir. Haz duymaya başlarım ve bu hedef benim bir parçam olur.

Bütünsel eğitim sistemi de buna mı dayanır? Bir noktada her şey tersine döner ve hedef, kişinin içsel dünyasının bir parçası hâline mi gelir?

Cevap: Aslında, başlangıçta kişiye önemli ya da gerekli görünmeyen hedeflere örnek veriyorsunuz.

Biz çalışmaya, hedefin zorunlu olduğunu açıklayarak başlarız. İstenmeyen olabilir, ancak gereklidir. Bununla ilgili yapılacak bir şey yoktur; tıpkı her gün işe gitmem, çocuk yetiştirmem vb. gibi, uygulanması gerekir. Bütün hayatım, sürekli birilerine bir şey borçlu olduğum için yapmak zorunda olduğum şeylerden oluşur.

Burada da aynı durum söz konusudur; doğa tarafından bana dayatılan zorunlu bir hedefim vardır. Gelişimimizde ilk kez, bir hedefi önceden görebildiğimiz bir noktaya ulaşıyoruz. Bu daha önce hiç olmamıştı.

Devrimler yaşadık, savaşlar, teknolojik, bilimsel ve toplumsal her türlü sarsıntıdan geçtik, tarih boyunca ne yaptıysak yaptık, ancak doğanın bizim için hangi hedefi koyduğunu hiçbir zaman bilmedik. Barikatlarda “İleri!” diye haykırdık, “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!” dedik. Ama genel olarak, bunun ardından ne geleceğini hayal etmiyorduk. Kimse bunun şu şekilde olacağını, başka türlü olmayacağını öngöremezdi.

İnsanlık önceden hiçbir şeyi bilemez; sadece doğanın zorlayan güçleri olan “motivasyon” (Yunancadan çevrilir, “motive, dürtü” hayvanları sürmek için kullanılan sivri bir sopadır) tarafından ileriye sürülür

İşte bu şekilde geliştik; önümüzde geleceğe dair somut bir tasavvur olmadan. Bir zamanlar hayal ettiğimiz parlak gelecek, köleci bir düzen, feodal bir düzen, kapitalist bir düzen ve sosyalist bir düzen oldu. Ve geleceğe dair bu imgelerin hepsinin birer yanılsama olduğu ortaya çıktı.

Şimdi, ilk kez, doğanın bize gösterdiği resmi tüm krizlerimizde net bir şekilde görüyoruz. Bu krizleri inceleyebilir, anlayabilir, sınıflandırabilir ve ayırt edebiliriz. Krizlerin eğitim ve öğretimde, ailede, hastalıklarda ve depresyonlarda, finans ve ekonomide, bilim ve kültürde — her yerde nasıl kendini gösterdiğini görüyoruz. Bunları net bir şekilde ortaya koyabiliriz.

Ama bunu yapmak istemiyoruz; bu insanlık için hoş olmayan bir şey. Çıkış yolunu göremediğimiz için göz yumuyoruz. Fakat her geçen gün, doğanın bize dayattığı gelecek daha da netleşiyor—tüm insanlığın tek bir bütün olarak küresel, bütüncül bir birleşimi. Bunun içinde doğaya benzerlik kazanıyoruz; doğanın genel yasası bizi buna yönlendiriyor, doğaya benzerlik yasası. Buna entropi, enerji ne derseniz deyin.

Bu nedenle, bütünsel eğitimde, ilk günden itibaren bunu yavaş yavaş netleştirmeye, her türlü bilimsel bulguya dayanarak kişiye göstermeye başlarız. Bilim insanlarını toplantılara davet etmemize gerek yok çünkü sunumlarının, videolarının vb. kayıtları zaten hazırlanmış ve mevcuttur.

İnsanlar öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, hiç kimse ilerlemeye ihtiyaç duymaz veya bunu istemez; bu istenmeyendir. Biz tembeliz (bu bizim doğamızdır) ve sadece haz aldığımız şeyleri yapmak dışında bir şey istemeyiz. Biri yaratmayı ve inşa etmeyi sever, diğeri güneşin tadını çıkarmayı. Ama hepsi bir araya gelerek tek bir bütün hâline mi gelmeli?

Bu, doğası gereği doğuştan böyle olan %10’luk özgecil insanlar için bile hoş değildir, çünkü burada insanların birbirleriyle tamamen farklı kombinasyonundan, egoizmimizle olan etkileşiminden bahsediyoruz.

Bu nedenle, tamamen istenmeyen bir şey yapıyoruz, ama bunu zorunlulukla yapmaya başlıyoruz. Bunu yapmazsak ne olacağını, doğayla çatışmamızın ne sonuçlara yol açacağını, çevrede ne tür felaketlere yol açacağını tartışıyoruz. Cansız doğada depremlere, volkanlara, tsunamilere, kasırgalara, genel iklim değişikliğine, güneş patlamalarına vb. neden olur. Bitkisel dünyada, dünyanın yüzeyinde olanları görürüz. Hayvanlar aleminde, tüm türler yok olur. Ve insanda…

Şu anda doğanın bizi mutlak açlıkla tehdit ettiği bir koşudayız. Bitkiler, hayvanlar, balıklar, kuşlar—bunların hepsi felaket derecesinde yok oluyor. Doğayla dengesizliğimiz yüzünden, yeryüzünü ve onun yüzeyini diğer tüm türlerin varlığı için elverişsiz hâle getiriyoruz; çünkü biz böyleyiz ve ancak biz her şeyi uyuma getirebiliriz. Her şey bize bağlıdır.

Zamanla, bütünsel resmin böyle ifşa olması, insanın kendini ve toplumu değiştirme ihtiyacını fark etmesine yol açar; sonrasında zaten böyle bir kişiyle çalışabilirsiniz.

Yaradan’ı Yüce Bir Dost Gibi Edinin

Soru: Yaradan’ı bir dost aracılığıyla ifşa etmek ne demektir?

Cevap: Bu, dostuma karşı tutumum aracılığıyla Yaradan’ı edinme arzumun ölçüsünü keşfetmem anlamına gelir.

Soru: Peki, sürekli aradığım bu dost kimdir?

Cevap: Yaradan’ın kendisidir.

Yaradan’ı, “yüz yüze” olarak adlandırılan, kendinizi tamamen açabileceğiniz, yüce bir dostunuz olarak edinmek için çaba göstermelisiniz.

O’ndan hiçbir şey saklamayın. Sadece her gizliliğin ortadan kalkmasını ve ifşa olmasını arzu edin.

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 277

Soru: Yaradan’ın kendine karşı tutumunu ifşa etmek ne demektir? Bunu nasıl etkileyebilirim?

Cevap: Yaradan’ın sizden ne istediğini net bir şekilde anlayabileceğiniz ve O’nun size karşı tutumunu gerçekleştirmek isteyeceğiniz bir koşula gelmelisiniz.

Soru: Kişi gizlilikle nasıl doğru bir ilişki kurmalıdır?

Cevap: Kişi, Yaradan’a olabildiğince yakın olduğu bir koşula ulaşmak için çaba göstermelidir.

Soru: Kişi, Yaradan ile temas kuramazsa, bu onun dostlarıyla bağının olmadığı anlamına mı gelir?

Cevap: Hayır, kişi sürekli kendini incelemeli ve neden dostlarıyla ve Yaradan’la yeterince bağı olmadığını düşündüğünü açıklığa kavuşturmalıdır.

Soru: Kişi kendini nasıl tamamıyla “kalpteki nokta” koşuluna indirgeyebilir?

Cevap: Kalpteki nokta, Yaradan’a karşı duyduğum tek arzudur. Kendimi, ötesinde başka hiçbir şeyimin olmadığı böyle bir arzuya indirgersem, o zaman kalpteki nokta içinde olurum.

İhsan Etmenin Manyetik Alanında

Soru: Kabala bilgeliğinde inanç nedir?

Cevap: İnanç, almanın ötesinde ihsan etmektir. İnsanın içinde doğuştan gelen bir ihsan etme gücü olmadığı için, inancın gücünü kullanırız; kişi bunu Yaradan’dan almalıdır. Üst ışığın etkisi aracılığıyla, kişinin içinde ihsan etme yeteneği yaratılır.

Bu, bir metal parçasını tutan bir mıknatıs gibidir. İhsan etme becerisi, kişinin içinde yalnızca üst ışığın etkisi altında olduğu için korunur ve bu yüzden buna inanç denir. Kişi, yukarıdan gelen bu izlenimle dolup taşmalı ve ancak o zaman özgecil eylemler, özverili hesaplar yapabilir. İşte bu nedenle buna inanç denir.

Eğer ihsan etme, kişinin kendi gücünden ortaya çıksaydı, buna inanç denmezdi. Bu, ancak üst Işığın kendi niteliğini kişiye aktarması ve onun içinde ihsan etme yeteneğini yaratması koşuluyla var olur. Yaratılan varlıkta ihsan etme niteliği, üst ışığa benzeme, üst olanı çekme arzusundan kaynaklanır; bu nedenle buna inanç denir.

Kabala Bilgeliği

Yorum: Gerçek bilgelik basittir ve her birimize yöneliktir. Zamanın derinliklerinden, son kullanma tarihi olmayan derin düşünceler bize ulaşır. Bunlar bugün de hala geçerlidir. Lütfen bunlardan bazıları hakkında yorum yapın.

“Ben kendim için değilsem, kim benim için? Ben sadece kendim için isem, ben neyim? Şimdi değilse, ne zaman?”

Cevabım: Kişi eyleme geçmelidir. “Ben kendim için değilsem”, dünyaya faydalı bir unsur olmak için kendimi nasıl ıslah edeceğimi bilmeliyim ve bunu benim için kimse yapmayacaktır. Bunu ben yapmalıyım.

Herkes için amacımı yerine getirmiyorsam, o zaman ben kimim? Şimdi, fırsatım varken yapmazsam, ne zaman yapabileceğim? Bu andan sonra ne olacağını kimse bilemez.

Tüm bunlar, kişinin amacını doğru ve derhal yerine getirmesini gerektirir.

Soru: Bu nedir?

Cevap: Kendini ıslah etmek ve böylece kendi aracılığıyla dünyayı ıslah etmek. Çünkü dünyamızın ıslah edilen her unsuru aracılığıyla, üst, ıslah edici bir güç akar ve tüm dünyaya yayılır.

Soru: Islahı ne oluşturur?

Cevap: Unsurlar benim aracılığımla birbirine bağlanmaya başlar.

Soru: Yani başkalarını birbirine bağlayan benim miyim?

Cevap: Evet.

Yorum: “Bu dünyada kendine güvenen herkes cennette bir yabancıdır. Ve bunun tersi de geçerlidir.”

Cevabım: Elbette. Gerçek şu ki, egoizm sizi dünyadan ayırır. Siz dünyaya hiçbir katkıda bulunmazsınız; aksine, bu dünyanın bir parçası olduğunuz için ondan çalarsınız.

Bu nedenle, egoist olduğunuz için kendinize güveniyorsanız (egoistler kendilerine güvenirler), o zaman bu dünyayı birleştirmek için üst, doğru, manevi enerjiyi bu dünyaya getiremezsiniz. Tersine, üst gücün merhametine kaldığınızı hissederseniz onu bu dünyaya aktarabilirsiniz.

Soru: Yani kişi güvensiz mi hissetmeli? Kendine güvenmemeli mi?

Cevap: Evet. Tek kesin olan şey, kendinizi üst güce adamanız olmalıdır.

İnsan neye güvenebilir ki? Bu aptallıktır. Bir sonraki anda size ne olacağını, kim olacağınızı ve genel olarak eylemlerinizin ne olacağını bilmiyorsanız, nasıl kendine güvenebilirsiniz? Hiçbir şey! Bu sadece çocukça.

Yorum: Yine de internet, size nasıl kendinize güvenebileceğinizi ve nasıl yaşayacağınızı öğretenlerle doludur.

Cevabım: Bu doğaldır, çünkü herkesin buna ihtiyacı vardır. Ama kimse buna sahip değildir, bu yüzden herkes birbirine öğretmeye çalışır.

Soru: İnsan ancak üst güce ulaşıp, ona bağımlı olduğunda mı gerçekten kendine güvenebilir?

Cevap: Evet, kişi üst güce bağlı olduğunda, her şeyin neye bağlı olduğunu gördüğü için tam bir güvene sahiptir ve huzur içindedir. Her halükârda, üst gücün kendisine yapmak istediği her şeyi yapacaktır. Zaten yapmaktadır ama artık bunu bilinçli olarak yapacaktır.

Yorum: “Başkasını utançtan yüzünü kızartacak şekilde alenen utandıran kişinin, gelecek dünyada payı yoktur.”

Cevabım: Evet. Kendinizi herkesten daha küçük hale getirmek çok önemlidir, çünkü bu şekilde üst enerjiyi ve üst gücü kendinizden onlara aktarabilirsiniz.

Yorum: Basit bir insan bunu duyup “Nasıl kendimi bir başkasından aşağı koyabilirim?!” diye sorarsa, bu insan doğasına aykırıdır.

Cevabım: Tam da doğaya aykırı olduğu için. Burada başka bir şey yok. Islah başka türlü gerçekleşemez.

Yorum: Mantıken bile, ancak ondan daha küçük olursam başkasını duyabilirim, daha büyük olursam değil.

Cevabım: Elbette! Her durumda böyledir.

Her sabah öğrencilerin yanına gittiğimde, kendimi onlardan aşağıya koymuyor muyum? Onların öğrenebilmesi, daha akıllı olabilmesi, anlayabilmesi, birleşebilmesi ve Yaradan’a yaklaşabilmesi için her şeyi yapmıyor muyum?

Soru: Öyleyse öğrencilerin yanına gittiğinizde, kendinizi onların önünde alçaltmanız mı gerekiyor?

Cevap: Elbette! Ben bir garson gibiyim: Getiriyorum ve servis ediyorum.

Yorum: Dedikleri gibi, hizmet etmeye hazır.

Cevabım: Evet. Onlardan üstün olduğumu hissetmiyorum. Böyle bir tavır sergiliyorsam, bu sadece onlara bir şekilde canlanma ve neyle uğraştıklarını anlama fırsatı vermek içindir.

Yorum: Öğretmenin, öğrencileri kendisine bağladığı yöntemler, teoriler ve manevi uygulamalar vardır. Yani, öğretmenin açıkça onlardan üst olduğu durumlar.

Cevabım: Kabala’da asla. Kesinlikle yoktur! Her an, kişi güvenle ayrılabileceğini hissetmelidir. Vedalaşmadan! Sadece kalkıp giderek. Peki nasıl ayrılırlar? Görüyorsunuz, bu sessizce olur.

Yorum: Doğru. Bir anda kişi gitmiştir.

Cevabım: Bazen geri gelirler. Geri gelenler vardır. Onlara farklı davranmam. Bunu görüyorsunuz.

Yorum: Anlıyorum, evet. Kişi içeri girer, oturur, ona bakarsınız ve işinize devam edersiniz. “Aaa! Geri dönmüş!” gibi bir şey olmaz.

Cevabım: Ne için? Bu beni ilgilendirmez. Benim işim hizmet etmektir. Restoranda olduğu gibi: müşteriler gelir ve ben garsonum.

Yorum: Masayı hazırlamak için.

Cevabım: Doğru. Kesinlikle öyle.

Yorum: “Kötü söz üç kişiyi öldürür: söyleyeni, söyleyene inananı ve hakkında konuşulanı.” Talmud’da böyle yazıyor.

Cevabım: Evet, çünkü aslında Yaradan’dan başkası yoktur. Bu nedenle, kendinizden başka birisi hakkında kötü konuşursanız, kesinlikle açık ve net bir şekilde Yaradan’ı kastetmiş olursunuz.

Soru: İftira, Yaradan hakkında kötü konuşmak anlamına mı gelir?

Cevap: Evet.

Yorum: Başkasını lanetliyor olsanız bile.

Cevabım: Önemli değil. İş veya evle ilgiliyse, iftira olarak kabul edilmez. Biz ideolojik, içsel, manevi iftiradan bahsediyoruz. İşte buna izin veremezsiniz!

Yorum: “Sizi azarlayanları sevin, övenlerden nefret edin, çünkü ilki sizi gelecek dünyada hayata götürür, ikincisi ise sizi yok eder.”

Cevabım: Doğru! Kesinlikle doğru. Kişi kendisini döven veya azarlayanlara ödeme yapmalıdır. Ve bunun tersine, kendisini övenlerden uzak durmalı veya onları azarlamalıdır.

Yorum: Ama bu neredeyse imkansız.

Cevabım: Kişi kendini kısıtlama ve perdeyle doğru bir şekilde yöneltirse, tam olarak bunu yapar.

Soru: Yani, eğer biri Yaradan’a yönelmişse, onu azarlayan kişiye teşekkür mü eder?

Cevap: Hayatta birbirimize gerçekten bu şekilde teşekkür etmiyoruz. Ama aynı zamanda, kişi bir başkası aracılığıyla övgülerin aksini duyduğunda Yaradan’dan büyük bir yardım alır.

Soru: Şamati’de (“Duydum”) bile, bir Kabalistin aşağılanmasının iyi olduğu yazıyor. Aşağılanırken iyi hissetmek mazoşistçe değil mi?

Cevap: Hayır, kişi bundan haz almaz. Kişi, bu tür bir aşağılanma yardımıyla Yaradan’a daha yakın olabileceği gerçeğinden haz alır. Egoizmin küçümsenmesi büyük bir yardımdır. Ancak genellikle dışarıdan tamamen farklı bir tablo gösterilir.

Yani, eğer o gerçek bir Kabalist ise, öfkelenip itiraz edebilir.

Soru: Öfkeli ama içten içe minnettar mı olmalı?

Cevap: Elbette.

Yorum: “Düşmanınız sarsıldığında sevinmeyin, tökezlediğinde kalbiniz sevinmesin.”

Cevabım: Gerçek şu ki, sizler genel ıslahı düşünmelisiniz, yani bu tam olarak doğru tutumdur.

Soru: Düşman düştüğünde sevinmemeli miyiz?

Cevap: Hayır. Sonuçta, o sizi ıslaha yaklaştırmak için böyle davrandı. Bu yüzden onun başarısızlıklarından mutlu olmayın. Aksine, ne kadar güçlü olursa ve size ne kadar baskı yaparsa, sizin için o kadar iyi olur.

Soru: “Günahtan korkmak, cezadan değil, günah işlemekten korkmaktır.” Bu ne anlama geliyor? Cezadan mı korkmalıyız, yoksa günahtan mı?

Cevap: Kişi, günah denen eylemden korkmalıdır, o eylemin cezasından değil, çünkü aksi takdirde cezalandırılmaktan korkarsınız. Ceza olmasaydı, bunu yapar mıydınız, yapmaz mıydınız?

Yorum: Bu çok derin bir konu.

Cevabım: Bu nedenle korkmanız gereken eylemdir.

Soru: Oysa kişi çoğunlukla cezadan korkar?

Cevap: Elbette. Yakalanmasaydım…

Soru: Her şeyi alırdım. Yani yakalanmasaydım çalar mıydım?

Cevap: Elbette çalardım.

Yorum: İnsanlar bunun bir sonucu olmayacağını bilselerdi, tam bir kaos olurdu.

Cevabım: Yaradan’ın yönetimi, biz gönüllü olarak yolumuzu seçene kadar bizi belirli bir çerçeve içinde tutmaya devam ediyor.

Yorum: Kral Süleyman’ın ünlü sözü: “Önce ne olduysa, yine olacak. Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak; güneşin altında yeni bir şey yok.”

Cevabım: Evet ve her şey normale döner çünkü tüm bunlar, sürekli olarak aşamalar halinde ıslah edilen saf bir evrensel egoizmden ibarettir. Döngüler.

Soru: Bir insan için bunun anlamı nedir? O şöyle diyor: “Önce ne olduysa, yine olacak. Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak; güneşin altında yeni bir şey yok.”

Cevap: Bu, yeni yasalar olmadığı anlamına gelir. Elbette yeni eylemler vardır. Koşullar değişiyor, Dünya değişiyor, her şey değişiyor; ama hepsi aynı yasalara uyuyor ve aynı yönde akıyor.

Soru: Kral Süleyman aslında tek bir yasa olduğunu mu söylüyor?

Cevap: Egoizmi mutlak bir ihsan etmeye dönüştürmek için tek bir yasa.

Soru: Bu, kişinin ihsan eden ve seven biri olması anlamına mı geliyor? Hayatın amacı bu mu ve her şey bu noktaya mı gidiyor?

Cevap: Evet, kişinin egosunun üstünde, tam da bu nedenle.