Başlangıçta yaratılan kolektif ruhta, harikulade bir bağ içindeydik. Ancak tüm arzular arasında parçalanma meydana geldiğinde, her biri yalnızca kendisiyle ilgilenmeye başladı.
Bedenimizdeki çeşitli organların, hücrelere, moleküllere, atomlara ve en küçük temel parçacıklara kadar, binlerce olmasa da yüzlerce formda var olduğunu ve bağımsız hareket etmeye başladığını hayal edin.
Dünyamızın durumu tam olarak budur. Doğal olarak böylesine parçalanmış bir resimden nasıl olup da mükemmel bir biçimde birbirimize bağlı olduğumuzu anlamak çok zordur.
Her biri kendi küçük Kli’sine hapsolmuş bu kadar küçük parçacıklar, küçük, egoist zihinleriyle, tüm parçaların önce moleküler sistemlere, sonra organlara ve nihayetinde daha yüksek bir amaç için işlev görmesi gereken bütün bir organizmaya bağlandığını nasıl kavrayabilir? Bu bedenin üzerinde Yaradan diye bir şeyin var olduğunu ve O’na bağlanmanın, O’nun ifşasının tamamen farklı ve eşsiz bir varoluş biçimi olduğunu?
Her birimizin özünde olduğu temel bir parçacığın bunu anlaması kesinlikle imkânsızdır.
Ancak bu bizi ne muaf tutar ne de “Yaradan ve yaratılanın birliği” olarak adlandırılan yasanın etkisinden kurtarır. Her halükarda, aramızdaki Arvut (karşılıklı garanti) adı verilen bağ ortadan kalkmadan önce, ayrılmamızdan önce var olan aynı durumdan yönetiliyoruz.
O yerden, aslında oraya geri dönmek için, ama şimdi kendi farkındalığımızla hareket ediyoruz. Bugün kendimizi içinde bulduğumuz durumdan – dağınık ve kopuk, her biri sadece kendini hisseden – birleşmek, yakınlaşmak, bir üst güç vasıtasıyla bağlanmak gibi bir görevimiz olduğunu yeni yeni duymaya başlıyoruz.
Elbette bu temel parçacıklar kendi başlarına hiçbir şey yapamazlar. Ancak üst ışığın onları yeniden birbirine bağlayacağı ve her birine diğerleriyle tek bir sistem halinde birleşme arzusu vereceği arzusuna gelmeleri gerekir. O zaman, her bir bağ eylemiyle, yaşamda yeni bir amaç, daha yüksek bir varoluş biçimi için bir ihtiyaç edineceklerdir.
Eğer bu işi yaparken çaba sarf eder ve yardım için ışığa dönerlerse, o zaman bir zamanlar onları daha yüksek bir seviyede ayakta tutan aynı ışık gücüyle, orijinal hallerine geri dönerler.
Ama aradaki fark nedir? Fark şudur ki, şimdi sanki kendilerini doğuruyorlar. Yeniden bağlanırlar, kendilerini ıslah ederler, kendi kararlarıyla varlıklarını güvence altına alırlar, böylece bağımsızlık, akıl, edinim ve anlayış elde ederler ve gerçekliğin tüm yapısına dair bir anlayışla donanmış olarak önceki varoluş durumlarına geri dönerler.
Kendilerini bilmeye başladıktan sonra, kendilerini yaratan ve birbirine bağlayan ışığın eylemlerini de bilmeye başlarlar ve böylece Yaradan’ın seviyesini edinirler: “Biz Seni eylemlerinden bileceğiz.”
Filed under: Kabala, Maneviyat, Yaradan -
Kendimizi Doğurmak için yorumlar kapalı