Monthly Archives: Temmuz 2025

Tüm Gerçeklik Yaradan’ın Tek Bir Düşüncesiyle Yaratıldı

Tüm gerçeklik Yaradan’ın tek bir düşüncesiyle yaratılmıştır. Bu tek düşünce, yaratılışın geçmesi gereken tüm süreci başlatır ve sonuçlandırır. Kendisi hem tüm gerçeklik hem de nihai ödüldür. Yaradan’ın arzusu dışında her şey O’nun niyetini gerçekleştiren bu düşüncenin içinde yer alır. Yaradan’dan yayılır ve yaratılan tüm varlıklar onun içinde tezahür eder.

Beklenen ödül de onun içindedir çünkü tüm eylemler ve onların tüm sonuçları ıslahın sonuna ulaşmaya yöneliktir.

Kişinin Yaradan’ı kendi üzerinde bir Kral olarak konumlandırması gerektiği söylenir. Yani, Yaradan’ın bizim için her şeyi, yaratılışı ve gelişimini, var olan ve olacak olan her şeyi hazırlamış olması yeterli değildir. Önemli olan, insanın Yaradan’ın eylemlerini incelemek ve O’nu üst gerçekliğe yükseltmek için de çalışması gerektiğidir: O’nu kendi üzerine bir Kral olarak yerleştirmek.

Kişi yaratılışı tüm seviyeleriyle incelemeye ve bu sayede her şeyi üst güce bağlama becerisi kazanmaya çabalar. O zaman bu üst gücün Yaradan olduğunu görür.

Kişi doğru seçimi yapar ve yaratıldığı dünyada doğru yolda yürürse, yavaş yavaş bu dünyayı yöneten gücü ifşa eder ve onun önünde eğilme gerekliliğini hisseder.

İnsan doğaya yaklaştıkça, onun içinde, kendisi de dâhil olmak üzere her şeyi kuşatan bir üst güç olduğunu keşfeder. Birbirimizle olan bağımız aracılığıyla ifşa etmemiz gereken işte bu güçtür.

Dostlarımızla daha da yakınlaşmaya ve daha da derin bir şekilde birleşmeye çabalarken, yavaş yavaş tüm bunların bizim için Yaradan tarafından hazırlandığını ve birliğimizin merkezinde Yaradan’ın ifşasına yol açtığını görmeye başlarız. Bunun başka bir yolu yoktur.

Böyle bir çalışmanın kalitesi kişiyi diğer her şeyin üzerine çıkarır çünkü bu sayede Yaradan’a benzemeye doğru adım atar. Kişi Yaradan’la en ufak bir benzerlik bile edindiğinde, Üst’e bağlılığı sayesinde O’na doğru yükselmeye başlar. Bağ çalışması bizi üst güce yaklaştırır.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 121

Gerçek Doğa

Her bir safhadan geçmeden kökümüze, yaratılış amacımıza ulaşamayız. Bazen bize belirli bir safhadan zaten geçmişiz ya da onu zaten tanıyıp anladığımız için deneyimlememize gerek kalmayacakmış gibi gelebilir. Ancak bu bize yardımcı olmayacaktır. Tüm safhalardan geçmemiz gerekir.

Kitaplarda yazılı olan tüm anlayışları ve hatta bahsedilmeyenleri bile kapsarız. Yani, kirlilik (Klipa), kutsallık (Keduşa), Firavun, melek ve benzeri tüm anlayışların içine girmeli, onların içinde olmalı, onların içinde olmamayı istemeli ve kendimizi onlardan çıkmaya ve ilerlemeye hazırlamalıyız, her seferinde yeni bir form ve yeni bir rol giyerek, bir aktör gibi, böylece birçok giysiden geçerek.

Bir şeyin farkına varmaktan kaçınamayız, yani dereceleri atlayamayız. Dişi olmadan önce erkek olmayı arzulayamayız. Dişi olmalı ve hissetmeliyiz, bu koşulu reddetmeliyiz ve sonra bu reddetme ve pişmanlıktan erkek koşuluna ulaşacağız. Her bir koşulda, ıslah için bir eksiklik ve sonrasında da tamamlama için bir eksiklik hazırlamamız gerekir.

Peki, bizim gerçek doğamız nedir? Doğamız ne erkek ne de dişidir. Erkek ve dişi, her bir derecede birbiri ardına geçmemiz gereken iki koşuldur. “Erkek” ve “Dişi” niyetleri temsil eder, alma arzusunu değil.

Karşılıklı Garanti Yönünde

Ortak ruhun ıslah olması ve ışığı almaya uygun hale gelmesi için temel koşul, parçaları arasındaki karşılıklı garantidir.

Kendi çabalarımızla Yaradan tarafından yaratılmış olan koşula erişmeliyiz. Bu çabalar nelerdir? Arvut’taki çabalardır.

Aşağıdan yukarıya doğru yapışma dereceleri boyunca yükselirken, bunu elbette bilinçsizce, güç olmadan, anlamadan, önümüzde ne olduğuna dair önceden bir anlaşma olmadan yaparız. Bizden istenen tek şey, en basit ve en naif şekilde bile olsa, henüz tam olarak bilmediğimiz bir şeye duyduğumuz arzuyu ifade etmektir.

Sadece yürürüz ve saran ışık (Ohr Makif) sayesinde manevi dünyadan gelen kutsallığın cazibesini üzerimizde uyandırırız. Bunun arzu edilen bir şey olduğunu hissetmeye başlarız ve sonra Arvut yönünde hareket ederiz.

Bu ne anlama gelir? Kli’nin (kabın) ıslahı yönünde hareket ettiğimiz anlamına gelir. Yani, Yaradan’ın ışığı mevcuttur ve bizi doldurur; bizim görevimiz sadece onu ifşa etmektir. Yaradan zaten içimizdedir. Bu durum değişmez, ancak biz onu sadece Arvut adı verilen belirli bir eylemle ifşa edebiliriz.

Kabalistlerin Soyundan Gelenler

İsrail halkının kökeni “babalara”, Kabalistlere dayanır. Bu nedenle, tüm yapıları diğer ulusların yapısından farklıdır. O dönemde hüküm süren krallar ve bakanlar bile diğer uluslarda olduğu gibi aristokrat değillerdi.

Bir grup Kabalistin soyundan gelen tüm ulus, başlangıçta herkesin eşit olduğunu ve hiç kimsenin bir diğeri üzerinde hak etmediği herhangi bir ayrıcalığa sahip olmadığını, ancak dünya halkları arasında olduğu gibi babadan veya anneden miras yoluyla aldıklarını belirten açık bir yasaya sahipti.

İsrail halkı arasında hiçbir zaman kölelik ya da bir kesimin diğeri üzerinde baskı kurması söz konusu olmamıştır. İbrahim’in zamanından beri, her çocuğun maneviyatı edinmesinin öğretilmediği, okuyamadığı ve ne için yaşadığını bilmediği hiçbir durum olmamıştır. Bu, Tapınağın yıkılmasından yüzlerce yıl önceydi.

Böylece halkın temelinde ıslahın sonu için gereken koşullar, yasalar ve görevler başlangıçta atılmıştı. Ancak yıkımın gücünden etkilendiklerinde, komşularının ahlakını benimsediler ve sonuç olarak her şey dağıldı.

Dünyanın tüm uluslarıyla karışmış olmalarına rağmen, bu yine de insanların kendilerinde herhangi bir değişikliğe, birinin diğerlerinin üstünde veya altında olduğuna dair yasaların getirilmesine, eğitim alanında, sosyal işlevlerde vb. değişikliklere yol açmadı.

Gerçek şu ki, Kabalistler halkın temelinde durdular ve böylece ıslahın temeli atıldı. Bu grup gerçekten de insanlığın geri kalanının ıslahına öncülük edebilir. Bu ıslahlara neden olduğundan değil, ama dünya uluslarında doğru formlarını uyandırır.

Birbirimizi Doldurmadaki Yetersizlik

Soru: Arvut (karşılıklı garanti) eylemde gerçekleştirilmeli mi yoksa toplumun sadece bunu kabul etmesi yeterli midir?

Cevap: Baal HaSulam “Tora’nın Verilişi” makalesinde, sizin bir başkasına ihsan etme yeteneğine sahip olmadığınızı açıklar. Tüm insanlık arasından kimi seçerseniz seçin, en küçük, en mütevazı arzularını bile yerine getiremeyeceksiniz.

Başından beri başarısızlığa mahkûm olan bir girişimde yalnızca “kendinizi tükettiğiniz” açıktır. İnsanların mutlu olabilmeleri için eylem yoluyla ihtiyaçlarını doldurmayı amaçlıyorsanız, bu iyi sonuçlar vermeyecektir.

Mutluluğun bir para, politika ya da psikoloji meselesi olmadığını anlamalıyız. Mutluluk yukarıdakine bağlılık duygusundan kaynaklanır. Bir insanın hissettiği arzuların içindeki tüm eksiklikleri dolduran şey budur.

Bizim kaygımız insanlığı, dolumun bu dünyadaki çeşitli eylemlerle değil, yalnızca ışık aracılığıyla geldiği anlayışına yönlendirmek olmalıdır.

Kişi ne olursa olsun asla tatmin olmayacaktır. Onları asla doyuramazsınız. Önemsememiz gereken şey, insanların gerçek anlamın ne olduğunu anlamaları ve onu edinmeleridir.

Bedenin Ötesindeki Kabalist

Soru: Bir Kabalist başka bir boyuta geçtiğinde, bu dünyada olup bitenleri bedeni olmadan gözlemleyebilir mi; yani süreci yandan gözlemleyebilir ve etkileyebilir mi?

Cevap: Doğal olarak! Ama bedenler şeklinde değil, güçler şeklinde.

Bedenleri görüyorsunuz. Örneğin, şu anda bilgisayar ekranınızda beni görüyorsunuz. Ama ya beni ekranda değil de sabit diskin içinde görebilseydiniz? İşte tüm bilgi orada!

Neden monitöre bakmanız gerekiyor ki? Doğrudan sabit diske bakın! Hepsi bu kadar. Neden beş duyuya ihtiyacınız var? Neden bu “kılıflara ve kaplamalara” ihtiyacınız var? Elektronların içinde, üst manevi yaşamın olduğu yer burasıdır. Bir Kabalist böyle görür.

Tam bir resim vardır ve hepsi maneviyatın içindedir. Dünyamız maneviyatın içinde yer alır.

Örneğin, küçük çocuklar hakkında konuştuğumuzda, onların arzuları, çabaları ve nitelikleri hakkında konuşuruz, dış görünüşleri hakkında değil. Bizimle ilgili oldukları düzeyden, bizimle bağ kurdukları düzeyden konuşuruz.

Yani bizim dünyamızın tüm nitelikleri manevi dünyada tamamen yoktur. Manevi dünyada yalnızca egoist güçleri algılarız.

Yorum: Ama öte yandan, manevi dünyayı her zaman bizim dünyamızın seviyesine indiriyorsunuz.

Yanıtım: Çünkü gerçek bir fark yoktur! Tek fark kişinin nasıl algıladığıdır: biri bu şekilde görür, diğeri başka şekilde görür. Ama dünyaların kendileri mevcut değildir.

Soru: Şu anda bir ekran aracılığıyla konuşuyoruz, telepatik olarak değil. Biz iletişim kuruyoruz ve bu bilgi bir şekilde başkalarına ulaşıyor. Neden bu şekilde olmak zorunda?

Cevap: Aramızdaki bağın gerekliliğini anlamamız ve gerçekten birleşmeyi istemeye başlamamız için!

Arvut Hakkında Düşünmek

Soru: Kabala’yı uzun yıllar çalışıp da hala asıl şeyin Arvut (karşılıklı garanti) olduğunu duymayanlar hakkında konuştunuz. Bunu duyup duymadığımı nasıl bilebilirim?

Cevap: Çok basit! Yaradan’ın, üst ışığın aranızda ifşa olması için başkalarıyla bağ kurmayı ne kadar önemsediğiniz, bu endişenin içinizde ne kadar yandığı ile anlaşılır.

Dahası, sözde başarabileceğiniz şeylerin vizyonları tarafından gölgelenmez. Bağ dışında hiçbir şey elde etmenize gerek yok. Yaradan’ı bile edinmeniz gerekmez. Şöyle yazılmıştır: “Keşke Beni bırakıp Tora’ma uysalardı.” “Tora’m” ne anlama geliyor? Bu Arvut’tur.

Tora’nın tüm yasaları burada, içinizdedir.

Ve eğer dünyadaki ve gruptaki varlığınızla bu şekilde ilişki kuruyorsanız; bu normaldir. Test budur.

Soru: Duymayanlar duyanları etkiler mi?

Cevap: Sadece Arvut’a ulaşabildikleri halde tembel oldukları takdirde duyanları etkilerler. İnsanlar henüz duyamıyorlarsa ama katılıyorlarsa, müdahale etmezler. Buna yeni başlayanlar veya şu anda çeşitli karışıklıklar içinde, düşüşte olan ve bu nedenle duymayanlar da dâhildir; ne yapabilirsiniz ki. Bu bir sorun değildir. Tek sorun gerçekten duyabilen ama tembel olanlarla ilgilidir.

Peki, bu konuda ne yapmalıyız? Belki de bir tür düzen, bir sistem, denetimler ve benzeri şeyler mi kurmalıyız? Hayır, Baal HaSulam’ın dediği gibi herkesle ilişki kurmalıyız: Teknede delik açan kişi dışarı atılmalıdır. Ancak prensip olarak, ıslah hakkında daha fazla düşünmeliyiz.

Eğer yönümüz, bir takım gibi, Arvut’un gerekliliği ise, o zaman içeride fazladan kimse olamaz: ya bir kişi katılır ya da yabancı olduğu açıktır. Ve katılanlar arasındaki birlik ne kadar büyükse, onlarla içinde olmayanlar arasındaki ayrılık da o kadar büyük olur.

Ancak içeride olmayanlar bile göz ardı edilmemelidir. Bir kişinin her türlü koşulda olabileceğini anlamalıyız.

Kendinle Baş Başa, Bölüm 3

Soru: Manevi inzivanın fiziksel inzivadan farkı nedir? Biri ve diğeri aracılığıyla ne gibi sonuçlar elde edilebilir?

Cevap: Fiziksel olarak yalnız kalırsam, herhangi bir yönde, gerçekle ve gerçek amaçla tamamen ilgisiz herhangi bir düşünce bana gelebilir. Ama bir grup içindeysem, ortak bir amacımız var demektir.

Her birimizin grubun önünde kendini iptal ettiği özel bir çalışma için kendimizi ayırırız ve sonra ayrı bireyler yerine, yeni bir birleşik organizmaya, “grup” adı verilen yeni bir kişiliğe dönüşürüz.

Bu bizi çölün ya da gökyüzünün doğasına benzetir çünkü sıfırlar haline geliriz ve yaşamın amacına ulaşmak için bir araya geliriz ama esasen kendimize ait hiçbir şeyimiz yoktur. Bu koşulda, kendimizden bir kişinin değil, onlunun tamamının arzusunu hazırlarız. Her biri diğerleriyle sanki kendisini bir sıfır olarak görüyormuş gibi ilişki kurar.

Soru: Bunun bir kişinin değil de onlunun arzusu olması neden önemlidir?

Cevap: Tek bir kişi sıfır olamaz, kişi kendini kime göre bu şekilde düşünebilir? Kendimi tek başıma inzivaya çekersem, kendimle kalırım. İnzivaya çekilmek, kişinin kendisinden, kendi sınırlarının ötesine kaçması anlamına gelir. Bir insan bunu tek başına nasıl yapabilir?

Sanki kendimi terk edip başkalarına katılıyorum. Bu benim egoizmimden çıkmak ve kendi dışımdaki bir şeyi algılamak için tek fırsatım. On kişi birlikte böyle bir çaba gösterdiğinde, manevi bir kap, çölün özünü ya da gökyüzünün özünü algılayabilecek ortak bir arzu haline gelirler.

Kendilerinden çıkarlar, egoizmlerini iptal ederler ve birbirleriyle birleşirler. Birliklerinin merkezi yeni bir varlık, yaşamın özünü algılayabilen bir ihsan etme niteliği haline gelir. İnzivanın amacı buydu: hayatın anlamını bulmak.

Ancak kişi tek başına inzivaya çekilirse, yaşamın anlamını ifşa edemeyecektir; en fazla bir kitap yazacak ve maddi bir şey hakkında düşünecektir. Hiçbir manevi edinim olmayacaktır çünkü kendilerinden çıkmamışlardır.

Özel Bir Zaman

Çok ciddi iki dönem arasında bir dönüm noktasındayız. Sadece iki tane var. Bu daha önce olduğu gibi değil ve gelecekte de böyle olacak. Bu, herkeste, gruplarda, devletlerde ve uygarlıklarda egoizmin tek egemen olduğu dünyadan, olması gerektiği gibi ortak, küresel, birleşik bir dünyaya geçiştir.

Prensip olarak, sadece insan bu küreselliği ihlal etmektedir. Doğanın geri kalanı tamamen yukarıdan kontrol edilir, kendisini herhangi bir şekilde değiştirmesine imkan yoktur ve buna gerek de yoktur. İnsanlar, diğerlerine zıt olan ve kendi başına, akıllıca kendini değiştirmesi gereken bir nesneyi temsil eden tek yaratıktır.

Bu yüzden özel bir zamanımız var. Özel bir görevimiz var. Yaşamlarımızın birçok enkarnasyonu boyunca bu sorunu çözmemiz gereken bir noktaya geldik.

Böyle bir nesilde olduğumuz için mutluyum. Bunu çözmek ve güzel, kolay ve özgürce ilerlemek için gerçekten tüm araçlara sahibiz, mutluluğa bir sopa ile değil, ama şimdi ifşa ettiğimiz büyük bir görevin, büyük bir rüyanın ve büyük bir kısmetin farkındalığıyla.

Bu bir tür olağandışı fikir değil, doğanın bütününden bahseden, bize neyi, neden ve nasıl yapabileceğimizi net, bilimsel bir üslupla anlatan çok gerçek bir fikirdir. Bu fırsata sahip olduğumuz için mutlu olmalıyız.

Karşılıklı Garantiyi Hangi Güç Korur?

Soru: Karşılıklı garantiyi, onu arzulamaya başladığımız andan ifşa olduğu ana kadar hangi güç korur?

Cevap: Siz koruyorsunuz. Grubun kendisi korur. Korumak ne demektir? Zorunluluk hissidir! Bunun dışında hiçbir şey yoktur.

O zaman şu soru ortaya çıkıyor: Karşılıklı garantinin gerekliliği duygusunu korumaya yardımcı olan şey nedir ki bu duygu her zaman en temel şey olarak gözlerimin önünde kalsın? Bu gruptur! Peki grup, biz bu konuda konuşmayı bitirdikten bir dakika sonra, çeyrek saat sonra düşmekten ve bunu unutmaktan nasıl kaçınabilir? Dua! Peki dua nedir? Ortak bir arzu!

Bu tür sorular ortaya çıkıyor çünkü kişi kendisini yasaların olmadığı bir dünyada sanıyor. Dua etmek ne anlama gelir? Yaradan’a yakardığımda bunun bir faydası olur mu? Yaradan’a, O’na bağlı olduğum en yüksek seviyeden tüm varoluşa etki eden gerçekliğin genel yasası denir. Oradan bize karşı tutumunu ifade eder.

Bir şey yaparım ve bu O’nun bana karşı tutumuna karşılık gelir; daha fazlasını yaparım, tutumu değişir; daha azını yaparım, yine değişir. Yani, genel yasa bir yasadır, tıpkı diğer doğa yasalarının yerine getirilmesi gibi! Gematria’da “Elokim” doğa anlamına gelir!

Dua etmek ne anlama gelir? Eğer arzumu değiştirir ve bir istek edinirsem, o zaman zaten farklı bir içsel koşuldayım demektir. Bana sanki Yaradan değişmiş gibi geliyor. O değişmez! Ben değişiyorum! Ve benim değişimime uygun olarak, farklı bir ışık, farklı bir koşul bana ifşa oluyor.

Yani sanki değişimlerimi Yaradan’a yansıtıyorum. “O’na haykırdım, ağladım ve O bana yardım etti!” Nasıl yardım etti, ne yaptı? Ben böyle bir koşula geldim! Koşulun daha iyiye doğru değişmesinin bir sonucu olarak içsel değişimim sayesinde ulaştım. Bu nedenle “O yardım etti” deniyor.

Koşulları biz kendimiz değiştiririz. Ama O, kendi tutumuyla değişmez. “Çünkü Ben, Rab (HaVaYaH), değişmem.” Hem daha önce hem de şimdi, O sizinle sadece iyilere değil, kötülere de her zaman iyilik yapan iyi olarak ilişki kurar!

“Hayır,” deriz, “Önceden O kötüydü, şimdi biraz daha iyi.” “Yaradan’ı düzelttim ve şimdi O daha nazik oldu.” Böyle mi görünüyor?

Ama bu bir yasadır. Ve eğer onu doğru bir şekilde, sağlıklı bir biçimde takip etmek istiyorsak, Kabalistler bize ıslah olmuş safhanın ne olduğunu ve içinde nasıl bulunmamız gerektiğini söylerler. Ve şimdi bunun içinde nasıl olacağınızı düşünün. Ne şekilde: ne vermeli, ne yatırım yapmalı, ne inşa etmeli.