Monthly Archives: Şubat 2026

İki Uç Nokta

İhsan etmenin ne olduğunu nasıl hayal edebiliriz? Bir gruba sahipsiniz. Bu grubun içindeyken, dostlarınızı sevmenin sizi Yaradan’ı sevmeye götüreceği söylenir. Dostlarınıza ihsan etmek, Yaradan’a ihsan etmeye yol açacaktır.

Neden? Çünkü onların aralarında sanki gerçekten ruhların seviyesindeymişsiniz, son ıslahtaymışsınız gibi davrandığınızda, üst dünyadan saran ışığı (Ohr Makif) kendinize çekersiniz.

Üstte olan yani “üst Partzuf” olarak adlandırılan daha yüksek derece, kişiye daha yüksek bir seviyede var olan bir formda ihsan etmenin bir görüntüsünü gösterir. Bu, iki aşamada ortaya çıkar. İlk olarak, Üst, size içindeki ışığın, içindeki hazzın bir parçasını gösterir. Eğer bundan ilham alırsanız, onu isterseniz, ona çekilirseniz, buna yükseliş deriz.

Bundan sonra, size düşüş getirir ve size onun Kelim’inin hafif bir hissini verir. Peki, onun Kelim’i nedir? Onun Kelim’i, ihsan etmek uğrunadır.

Üst olanın bu iki tür izlenim, size iki uç noktayı verir. Orada ne tür bir ışık vardır? Orada bir ışık olduğunu varsayalım, ama tam olarak orada olan şey bu değildir. Peki, orada ne tür bir Kli vardır? O zaman ışığı ne kadar sevdiğinizi ve o Kli’yi ne kadar sevmediğinizi anlarsınız.

Bu iki uç nokta arasında, kişi çalışma ve çaba yoluyla bir dizi eylem gerçekleştirir ve üst olanı edindiği bir koşula gelir.

Dost Seçerken Dikkat Edilmesi Gereken İki Faktör

Soru: Bir dostu, bana verdiği amacın yüceliğine göre seçersem, bu yolda ona güvenebilir miyim?

Cevap: Bizler tek bir kritere göre birleşiriz: Yaradan ile bir olma arzusunda birbirimizi ne kadar anladığımız. Senden hiçbir talebim yok. Görünüşüne, eğitimine ve diğer her şeye rağmen seni seçiyorum.

Grubu, yalnızca Yaradan’a olan arzularına göre seçiyorum. Bu arzunun da çeşitli dışsal ifadeleri vardır. Bunları görmezden gelip yalnızca Yaradan’a olan saf arzuyu dikkate alırsak, grubun hepsi benim için aynı olabilir mi? Hayır!

Aslında, her insanın dışa farklı şekillerde yansıyan belirli bir karakteri vardır. Biri kendini daha sakin, diğeri daha rahat, üçüncüsü öfkeyle, dördüncüsü sevinçle ve hatta kahkahayla ifade eder.

Ancak, sadece Yaradan’a özlem duyan değil, aynı zamanda bu özlemin bana yakın bir şekilde ortaya çıktığı dostlar bulmalıyım, çünkü yolun başında, onlarla bağ kurmaya yeni başlıyorum. Dışsal kalıpları kırıp dostumun sıcak kalbini göremem.

Yani, Yaradan’a duyulan özlem ve bunun ifade biçimi, dost seçiminde etkili olan iki faktördür.

Manevi Bağ İçin Çaba Gösterin

Maneviyat için çaba göstermek, diğer tüm ruhlarla bağ kurmak için çaba göstermek anlamına gelir, çünkü bu bizim manevi koşulumuzdur. Bu eylem dışında maneviyatı hayal etmek imkânsızdır. Hayal edebileceğimiz diğer tüm tasvirler ve koşullar manevi değildir.

Yazıldığı gibi, “Komşunu kendin gibi sev” Tora’nın büyük bir kuralıdır. Bu, ışığın, Tora’nın ve Yaradan’ın mutlak şekilde girebileceği bir kabın inşasıdır.

“Toplantının Gündemi” başlıklı makalesinde Rabaş, gruba gelirken kişinin sahip olması gereken beklentileri, sahip olması gereken düşünceleri ve toplantıdan elde etmek istediği sonucu özetler. Kişi, tüm arzularını, hissettiği tüm yüceliği, meyve vermesi için grubun toprağına “ekmelidir”. Bu nedenle, dostlarla yapılan toplantının, günün ve haftanın diğer saatlerine güç vermesi sağlanmalıdır.

Grup için hissedilen yücelik, grubun övülmesine ve Yaradan’ın övülmesine ve büyüklüğüne yol açar. Kişi, yaratılışın amacına ulaşmasına yardımcı olacak gücü kazandığını hissederek grup toplantısından ayrılmalıdır.

Kişinin gruptan başka bir güç kaynağı yoktur. Kendi Kli’sini inşa etmek için çalışmalıdır ve Kli’si mutlaka diğer tüm ruhları içermelidir.

Kadın Kocasını Seviyorsa

Yorum: Bir kurt, tüm hayatını tek bir dişi kurtla geçirir ve asla onu aldatmaz. Ve av sırasında kurt ya da dişi kurt ölse bile, hayatta kalan eş yerine birini aramaz ve hayatının geri kalanını yalnız geçirir. Bunu hayal edebiliyor musunuz?

Cevabım: Bizler hâlâ bundan çok uzağız.

Yorum: Hayatınız için seçim yapmayı hayal edebiliyor musunuz? Kurtlar bunu başarıyor.

Cevabım: Öğrenecek çok şeyimiz var.

Soru: Böyle bir karar verdiğinizde ne oluyor?

Cevap: Onlar için bu doğadır.

Soru: Peki ya bizim için? Böyle karar verdiğinizde ne oluyor?

Cevap: Bizim için, bizi deli eden şey egoist doğamızdır.

Soru: Ama karar verip böyle yaşadığınızda, bu bir şekilde onu ehlileştirdiğiniz, egoist doğanızı dizginlemeyi başardığınız ve hayat için seçim yaptığınız anlamına mı geliyor?

Cevap: Evet.

Soru: Ama siz diyorsunuz ki: “İnsan hayatı için seçim yapmalıdır.”

Cevap: Olması gereken budur.

Soru: Ve tutunmak mı?

Cevap: Evet, tutunmak. Ama bizim için bunun nasıl sonuçlandığını görüyorsunuz.

Soru: Dişi kurtla ilgili olarak. Erkek kurt tehlikedeyken dişi kurt onun boynunu korur, bu kendisi için de çok tehlikeli olabilir ama bunu düşünmez.

Peki, insan hayatında, bir kadının kocasını koruması, onu savunması ne anlama gelir?

Cevap: Dişi bir kurdun duygularını bilmiyorum.

Yorum: Ama biz zaten bir insandan bahsediyoruz.

Cevabım: Bir insan için bu, ona bağlı olduğunu ve bunun onun temel görevi olduğunu anladığı anlamına gelir. O hayatta ve güçlü olduğu sürece, hem kendisi hem de çocuklar korunur.

Soru: Peki, kocasını seven bir eş ne demektir?

Cevap: Kocasını seven bir eş, ona kötü bir şey olabilecekse, bunu hiçbir tereddüt duymadan onunla paylaşmaya hazır olduğuna inanır.

Kendine Güvenen Hiçbir Şey Öğrenmeyecek

Soru: Alt Partzuf’un başının, üst Partzuf’un bedeninde kıyafetlendiği söylenir. Daha üst olanda kıyafetlenmek ne anlama gelir?

Cevap: Üst Partzuf’un bedeni, onun eylemleridir; arzularla yaptığı çalışmadır, baş ise kararların alındığı yerdir.

Alt olan, kendi başıyla, kendi seviyesinde hiçbir şey yapamaz. “Seni, yaptıklarından biliriz” denir. Yani alt olan, üst olanın bedenine girmelidir.

Ve kişi, üst olanın yaptığı şeyi bizzat kendisi yaparak, pratikte öğrendiğinde, ancak o zaman üst olanın bununla neyi kastettiğini anlamaya başlar. Üst olanın size yapmanızı söylediği şeyi yapana kadar, onun ne dediğini anlamayacaksınız.

Ve bu, sadece size söyleneni yapmanın yeterli olduğu, sıkıcı, hayvansal bir eylem değildir; bunu yapmalı ve öğrenmelisiniz! Çocuklara bakın: Yetişkinlerin yaptıklarını nasıl tekrarlarlar. Eylemlerimizin anlamını anlamadan kopyalarlar.

Bir çocuğa plastik bir çekiç ve çiviler verildiğinde, onlarla ne yapacağını bilemez. Ama sizin çivileri nasıl çaktığını izler ve aynısını yapar; işte bu sayede, bunun ne için olduğunu anlamaya başlar.

Başka türlü öğrenmek mümkün değildir. Eğitim programları oluştururken, insanın ancak örnek yoluyla eğitilebileceğini hesaba katmalıyız. Bunun nedeninin, manevi köklerde gizli olduğunu ve Partzufim’in (ruhların bağının kökeni) yukarıdan aşağıya doğru yayılmasında gömülü olduğunu görüyoruz.

Alt olana verilen tüm akıl, yalnızca üst olanın eylemlerini tekrar edebilmesi için gereklidir. Alt olanın başı, sadece bu şekilde işlev görmelidir.

Alt olanın başı, üst olana bakıp ondan örnek almak ve onun eylemlerine benzer eylemler yapmak için yukarıya yönelirse, başarı alt olanı bekler. Ancak alt olan, kendi aklıyla yargılayabileceğini, karar verebileceğini ve bir şeyler yapabileceğini düşünürse, onu başarısızlık bekler.

Kişi kendisinin bir şeyler yapabileceği bir seviyede olduğunu düşünecektir. Oysa bütün eylemler üst olanın bedeninde gerçekleşir. Eğer alt olan, kendi aklını ve idrakini iptal edecek kadar anlayışa sahipse, o zaman yükselir ve üst olanın aklını ve idrakini alır.

Bilgelere İnanmalı Mıyız?

Bilgelere inancı üstlenmemiz gerekir. (RABAŞ, Makale No. 4, 1989, “Çalışmada Su Seli Nedir?”)

Diyelim ki bilgeliğin sözlerine inanmaya hazırım, fakat bu ne anlama gelir? Bilgelerin sözlerini anlıyor muyum? Onların mesajı nedir?

Öncelikle, Kabala bilgeliğinde bedenlerle ilgilenmeyiz. Beden yok, ruhlar var. Önümüzde beliren bedenler, hayali bir dünyanın görüntüleridir.

Ben arzunun içinde var olurum ve bu arzu; cansız, bitkisel, hayvansal ve insan olmak üzere çeşitli biçimlerde tezahür eder. Bilgeler, Adam HaRişon’un kırılmış sistemi içinde var olan ıslah edilmiş ruhlardır. Onlar bana yardım ve destek olabilir; kırılmış ruhum için rehberler ve eğitmenler olabilirler.

Bu nedenle, onların öğütlerini bu şekilde almamız gerekir. Örneğin, Zohar Kitabı bize Rabbi Şimon’un grubundaki on bilgeden; ayrıca peygamber İlyas’tan, Musa’dan, Harun’dan, Kral Davud’dan, Kral Süleyman’dan ve başkalarından bahseder.

Onları kendi dünyamızda yaşamış insanlar olarak değil, ıslah olmuş arzular, ıslah olmuş ruhlar olarak algılarız. Onlar, kırılmış sistemin içinde yavaş yavaş yeniden canlanmaya başlarlar. Kendilerini kısmen ya da tamamen ıslah etmişlerdir ve tüm sistemin ıslahına katılırlar.

Zohar Kitabı’nda “Rabbi Şimon dedi ki… Rabbi Abba dedi ki…” diye okurum. Benim için bunlar, üst dünyayı edinmiş ve onun hakkında konuşan insanlar değildir; benim için bu isimler, edinim dereceleridir.

Bu sözler aracılığıyla manevi derecelerin merdivenini incelerim: bir seviyede gerçeklik bir şekilde görünürken, diğerinde farklı şekilde görünür. Sanki Kabalistler bana bunu söylüyormuş gibidir; fakat benim için onlar, güçler, algı kaplarıdır.

Her bir bilge benim için belirli bir manevi kavramı, gücü, kuvveti ya da niteliği temsil eder. Karşımda tarihsel şahsiyetlerin isimleri değil; manevi olguların ve derecelerin isimleri vardır.

“Bilgelere inanç” demek: okuduğum derecelerdeki ihsan etme niteliğinin aynısını edinmek istiyorum demektir. “İnanç”, ihsan etmek demektir.

Çalışma sırasında kişi kendini buna dâhil etmeli ve bunun onu nasıl etkileyeceğini anlamaya çalışmalıdır. Kitap ne hakkında konuşuyorsa, her bir kelimenin manevi özüne nüfuz etmek isterim. Bilgelerin sözlerine inanmamın anlamı işte budur.

Üst Dünya Grupta İfşa Olur

Çoğu insan mistisizmden etkilendiği için Kabala’ya gelir. Üst dünyalarda neler olduğunu, orada hangi yasaların geçerli olduğunu merak ederler ve bir insan için en önemli şeyin üst dünyayı ifşa etmek, onunla etkileşime geçmek ve içsel hissiyatlar yoluyla ona girmek olduğunu anlamazlar.

Ne kadar garip görünse de ve bu bizi bilinçaltında veya bilinçli olarak ne kadar itse de, üst dünyanın ifşa olması, kendi başına ayrı bir yeri olmadığı için, sadece bizim dünyamızda onu inşa etmekle gerçekleşir. O, bizim aramızda, birbirimizle olan ilişkilerimizden inşa edilir.

Aşağıdaki egoist ilişkilerimizi üst ilişkilerle, ihsan etme ve sevgiyle ıslah edersek, aramızda üst dünyanın niteliklerini keşfedeceğiz ve bu, kimyasal bir çözelti içinde geliştirilen bir fotoğraf gibi yavaş yavaş ifşa olacaktır.

Zaten yavaş yavaş bize ifşa oluyor ama biz buna hazır değiliz ve bu nedenle her türlü belirsiz ve hoş olmayan olguyu yaşıyoruz. Aniden dünyamız yönetilemez hale geliyor ve ne olduğunu anlamıyoruz. Aniden bir yandan diğer yana savruluyoruz; her şey son derece öngörülemez hale geliyor.

Bu, bir sonraki, olağandışı derecesi giderek kendini ifşa ettiği için olur; bu derece, teknolojik gelişime veya sosyal ilişkilerin düzeltilmesine olan ihtiyacın yavaş yavaş ortaya çıktığı geçmişteki derecelerden farklıdır. O zamanlar, dünya görüşümüzü biraz değiştirdik, ancak aynı yönde, kendimizi ve dünyayı daha fazla sömürme yönünde gelişmeye devam ettik. Bu gelişmeyi bir dereceye kadar yönetebildik. Zaman zaman, toplumun bir kısmı değişime direnirken, bir kısmı değişimi talep ettiği için çeşitli devrimler yaşandı.

Ancak bugün, neyi arzulayacağımızı bilmediğimiz özel bir durumda bulunuyoruz. Değişimi destekleyen ya da karşı çıkan kimse yok; hepimizin kafası karışık. Bu kafa karışıklığı çok endişe verici; bizi pasif ve şekilsiz hale getiriyor, bize ne olduğunu ya da ne yapmamız gerektiğini anlamıyoruz. Herkes kendi yönüne çekiyor ve eline ne geçerse ondan mümkün olduğunca fazla yararlanmaya çalışıyor, bugün bir şeyler kapmaya çalışıyor, çünkü yarın ne olacağı belli değil. İşte böyle yaşıyoruz. Bir gün tüm bunların sona ereceğini ve kaderin bizi bir şekilde bir yere götüreceğini umuyoruz.

Gerçekte ise görünürde bir çıkış yolu yok, çünkü dünya bizim tanımlamadığımız belirsiz bir yörüngede gelişmeye başlıyor. Bu nedenle ne sosyologlar, ne psikologlar, ne Marksistler, ne faşistler, ne milliyetçiler, hiç kimse bize ne yapmamız gerektiğini söyleyemez. Böyle durumlarda insanlar daha çok dine yönelir ve onda sakin bir sığınak, güvenli bir liman bulurlar. Bunun onları sakinleştireceğini düşünürler, ama aynı zamanda bunun soruna gerçek bir çözüm olmadığını, sadece psikolojik bir hap olduğunu da anlarlar. Ama ne yapmaları gerektiği bilinmezliğini korur.

Bu belirsizlik her geçen gün kendini daha fazla gösteriyor ve insanlar artık bu konuyu açıkça konuşmaya başladı. Geçmişte kimse bunu yayınlamak ya da dünya gelişiminin yeni bir aşamasına geçildiğini kabul etmek istemiyordu. Biz uzun zamandır bu konuyu konuşuyorduk, ancak bilim adamları, filozoflar, politikacılar ve sosyologlar da dahil olmak üzere insanlar bizimle aynı fikirde değildi; bunu inkar ediyorlardı. Ancak bugün artık saklanacak bir şey kalmadı.

Eskiden dünyayı değiştirmek için reçeteleri olduğuna inanıyorlardı, ama şimdi tüm reçetelerinin etkisiz olduğu kanıtlandı ve sonuç olarak kendimizi kafa karışıklığı içinde buluyoruz.

Bu nedenle, dünyada neler olup bittiğini ve bize, özellikle de grubumuza neler olduğunu anlamalıyız, çünkü biz olmadan insanlık dünyanın bir sonraki aşamasını ifşa edemez. Bunu kendimiz yapmalıyız: önce kendimiz için ifşa etmeliyiz, sonra da tüm dünyaya nasıl yapıldığını göstermeliyiz. Bu nedenle çift sorumluluğumuz var: her birimiz herkes için, hepimiz de tüm dünya için.

Dünya çok basit bir şekilde ifşa olur. Doğanın bizden talep ettiği doğru ilişkiyi kendi aramızda biz kurarız. Kendi dünyamızda manevi yasaları edinmeliyiz ve sonra, bu yasalara ne kadar benzersek, bu dünyanın bizim dışımızda yer almadığı için, yeni niteliklerimizle aramızda nasıl ifşa olmaya başladığını keşfedeceğiz. Bizler, Kabala’da incelediğimiz tüm güçler, tüm boyutlar, hayal edebileceğimiz her şey, bir sonraki, daha yüksek manevi durumumuzda şimdiden varız. Sadece bunu görmüyor veya hissetmiyoruz; bu, aramızda bir yerde dolaşıyor.

Üst dünyayı ifşa etmek için, öncelikle aramızdaki doğru bağı ifşa etmeliyiz. Bugün bu bağ egoistiktir ve bu nedenle içinde sadece kendi dünyamızı hissediyoruz. Dünyamızın, çevremizdeki her şeye karşı doğal, egoist tutumumuzdan kaynaklanan bir duygu olduğunu hayal bile edemiyoruz. Başka bir deyişle, çevremde gördüklerim, her şeyi egoist bir şekilde algılamamdan kaynaklanıyor. Benim için neyin iyi ya da kötü olduğunu, çeşitli tezahürlerin, fenomenlerin ve yasaların benim için ne kadar hoş ya da hoş olmayan olduğunu değerlendiriyorum. Ve bu şekilde onları özümsüyorum, içime kazınıyorlar ve benim dünya resmimi oluşturuyorlar.

Ama tutumumu değiştirirsem, çevremdeki her şeyi, dünyanın benim için iyi veya kötü olmasına göre değil, egoizmimden değil, onun üstünde, kendimin dışında, iyi olarak algılamaya başlarsam, o zaman egoizm ve doğamın üstüne çıkarak, üst dünyayı algılamaya başlayacağım.

Bu amaçla, bu dünyanın bir mini modeli olan grup oluşturuldu; bu grup içinde, yeni bir tutum ve yeni bir dünya görüşü benimsemek için kendimizi yavaş yavaş eğitmeliyiz. Rabaş bunun hakkında yazar.

Ondan önce, Kabalistler bu konu hakkında açıkça yazmamışlardı; dünya henüz hazır olmadığı için sadece geçiştirerek bahsetmişlerdi. Ancak geçen yüzyılın başında, bütünsellik ve karşılıklı bağımlılık kendini göstermeye başladığında, Baal HaSulam tüm dünyanın tek bir aile gibi olduğunu yazmaya başladı. O zamandan bu yana yüz yıl geçti, ancak bugün bunu yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Hâlâ onun algıladığını göremiyoruz.

Bütünselliğin tezahürü, aramızdaki manevi alanı hızla hakimiyet altına almaya ve bu alanda var olmaya ve yaşamaya başlamamız için çok ciddi bir işaret olmalıdır. Bu konuda öncü olacağız. İnsanlığa, bugün dünyamızda hangi yasaların işlediğini ve bu yasaların giderek daha fazla ifşa olduğunu, herkesin güvende, rahat ve iyi olması için bu yasaların nasıl kullanılması gerektiğini anlatabileceğiz. Sadece bedenimiz ve maddesel dünyamız olarak görünen şimdiki durumumuzu değil, sonsuzluk ve mükemmellik durumunu da hissetmeye başlayacağız.

Bunun için bize grup verilmiştir, böylece grup içinde manevi dünyanın kanunlarını uygulamaya başlayabilir, bunları aramızda şekillendirebilir, inceleyebilir, kendimizi bunlara uydurmaya çalışabilir ve bunları gerçekleştirebiliriz. Bir insanın buna uyum sağlaması çok zordur, çünkü ona her zaman üst dünya, ruhun uçup gittiği bir yerlerde, yukarıda yer alıyor gibi gelmiştir. Ama gerçekte o tam burada yer alır ve “üst” kavramı, maddesel dünyaya kıyasla niteliklerinde daha yüksek olduğu anlamına gelir.

Tüm manevi dünya, bizim dünyamızdan niteliksel olarak farklıdır. Bunu iyi hatırlamalıyız, o zaman onun burada olduğunu anlayacağız. Sadece niteliklerimizi daha üstün, daha iyi niteliklere dönüştürmemiz gerekiyor, o zaman onu hissetmeye başlayacağız. Bu fikre alışmalı, onu içimize sindirmeli, içselleştirmeli ve tüm düşüncelerimize, arzularımıza, duygularımıza, başkalarıyla olan ilişkilerimize ve dünya görüşümüze nüfuz edecek şekilde davranmaya başlamalıyız. Kabalistik pratik tam olarak bundan ibarettir.

Bunu yaparsak, çok geçmeden eski egoist görüşümüzün odak noktasını gerçekten kaydırabilir ve tüm insanlığın tek bir sistemde birbirine bağlı olduğu farklı bir dünya görebiliriz.

O zaman birbirimizle ve diğer herkesle olan bu yeni ilişkilerimizde, üst doğayı ve onun içindeki kendimizi tamamen farklı hissetmeye başlayacağız. Artık kendimi bedenin içinde değil, bedenin dışında, sözde ruhumda, yani başkalarına karşı tutumumda hissedeceğim. Beden ölebilir, ama bu önemli değil. Kendimi bedenin ötesinde, başkalarıyla olan bağların içinde var olduğumu hissedeceğim. Bu paylaşılan enerji, paylaşılan nitelik, paylaşılan arzu, hepimiz için ortak ruhumuzu oluşturur.

Bu nedenle, egoist olarak yaratılmış olsak ve birbirimizle bu şekilde ilişki kurmuş olsak da, ilişkilerimizi ıslah etmenin üst dünyayı ifşa ettiği anlayışına kendimizi ayarlamaya başlamalıyız.

Kabala bilgeliği ve grup içindeki etkileşimin açık kuralları, aramızda yeni manevi nitelikler yaratmaya başlamamıza yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Bu nitelikler sayesinde kendimizi ve grubu tek bir manevi Kli (kap), bir ruh olarak hissetmeye başlayacağız ve bu ruhun içinde ortak bir ihsan etme ve birbirine bağlılık niteliği ifşa olacaktır. Bu kap, tüm yaratılışın temel nedeni olan özel bir nitelikle dolacak ve biz bu niteliği Yaradan olarak hissedeceğiz.

Bu nedenle, “komşunu sevmekten Yaradan’ı sevmeye”, “komşunu kendin gibi sev – büyük manevi yasa” gibi birçok iyi bilinen ifade vardır. Bunlar tüm bunları alegorik bir biçimde ifade ederler ve ilk başta bize sadece hoş ahlaki öğretiler gibi görünürler. Gerçekte ise, tıpkı bizim dünyamızda yerçekimi, etkileşim ve moleküllerin, atomların ve gök cisimlerinin davranışlarının almaya dayandığı gibi, her şeyin dayandığı varoluşun temel yasalarını aktarırlar.

İçimizdeki ve dışımızdaki her şey egoist doğadır. Biz onun içinde varız, ama orada gelişimimizi çoktan tamamladık. Şimdi yeni, alturistik bir doğa geliştirmeye başlamalıyız. Bu nedenle, tüm özenimiz, tüm gücümüz ve tüm dikkatimiz, bizi itse de, duymak istemesek de ve ciddiye almasak da, aramızdaki bağı değiştirmek için yönlendirilmelidir. Sonuçta, bunlar genellikle çocuklarımızı eğitirken kullandığımız kuralların aynısıdır; onlara kavga etmemelerini, nazik ve kibar olmalarını söyleriz.

Ancak burada tamamen farklı bir şey kastedilmektedir: diğerini kendimden daha üstün, sanki onun devamıymışım gibi algılamam gerekir. Böyle bir seviyeye ulaşmalıyız, ancak o zaman dış evrende kendimizi hissetmeye başlayabiliriz.

Dostlara karşı sevgi geliştirmenin gerekliliği, her şeyden önce, dünyanın bugün bizden talep ettiği şeyden kaynaklanmaktadır. Doğa bizi bir sonraki aşamaya itmektedir. İnsanlar henüz bunun farkında değiller, ancak bu konuyla ilgili birçok çalışma ve makale yayınlanmıştır. Dolayısıyla, dostlara karşı sevgi ihtiyacı, dünya ve tüm doğanın bunu talep etmesi nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan, eğer yukarıya, kendimizi sadece hayvani bir varlık olmaktan daha fazlası olarak tanımaya yönelik bir özlem duyuyorsak, bunu tam da bu şekilde gerçekleştirmeliyiz.

Dostlarımızı biz mi seçiyoruz?

Hayır, onları biz seçmiyoruz. Onlar, insanlığın yeni durumunu oluşturan aynı alan aracılığıyla bir araya geliyor ve toplanıyorlar. Hepimizi içeren bu alan, sanki altımızda var olur. Bizi bir araya getirir ve düzenler, böylece nihayetinde her ülkede ve her bölgede insanlar birbirlerine çekilir, birbirlerini bulur ve bir araya gelirler. İnternet veya diğer araçlar aracılığıyla, başka yerlerde de kendileri gibi, aynı niyet ve arzuları olan insanlar olduğu bilgisini alırlar. Dünyadaki etkileşimin temel yasası olan form eşitliği yasasına göre, elektrik veya manyetik alandaki elektrik yükleri gibi birbirlerine çekilirler. Böylece biz dostlarımızı buluruz, onlar da bizi bulur.

Bu nedenle onları biz seçmiyoruz. Onlar bu alan tarafından seçiliyor, sıralanıyor ve bir araya getiriliyor. Bu alan, insanları belirli manevi potansiyellerine göre gruplar halinde birleşmeye itiyor. Ben dostlarımı seçmiyorum, onlar da beni seçmiyor, ama bu sadece başlangıç koşulu, daha ileriye gitmek için bir davet. Gruba gelmeden önce var olan her şey sadece bir başlangıç noktası olarak var.

Bu noktadan itibaren harekete geçmeli ve çaba göstermeliyim. Ve burada çok ciddi bir sorun ortaya çıkıyor. İnsanlar kendilerini incelemeye başlar ve sorarlar: “Gerçekten bu yüzden mi gruba geldim? Beni çeken şey bu mu? Gerçekten bu işe kendimi adamam mı gerekiyor? Kabala’nın başka bir şey olduğunu sanıyordum!”

Her şeyden önce, içlerinde ifşa olan bu maneviyat arzusunu, bu yeni noktayı, bu yeni niteliği açıkça tanımalı ve bunun bir grupta diğerleriyle birleşme ihtiyacıyla nasıl bağlı olduğunu anlamalıdırlar. Bu çok zor bir geçiş sürecidir. Burada içsel olgunlaşma ve analiz aşamalarından geçmeliyiz.

Bu gelişim aşamasının tamamını kişisel deneyimlerimden biliyorum. Bilim, felsefe ve doğa çalışmalarına eğilimli bir kişi olarak, birdenbire psikolojiyi ve başkalarına karşı tutumumu incelemek zorunda kaldığımı anlamak benim için çok zordu. İnsanlara hiç ilgi duymamıştım; başkalarına ihtiyacım olduğunu hiç düşünmemiştim. Hücremde her zaman bir “yalnız kurt”tum ve en sevdiğim aktiviteyle, kitap okumakla meşguldüm. Başka hiçbir şey ilgimi çekmiyordu. Kabala sayesinde üst dünyayı edineceğime ve Kabala bilgeliği ve üst dünyayı edinmenin en önemli şeyler olduğuna inanıyordum. Bu edinimin, tamamen yeni içsel nitelikler oluşturmaktan geçtiğini, bu nitelikleri, bu dünyada benim gibi, aynı şeyi hedefleyen diğer insanlarla ilişkilerim aracılığıyla geliştirmem gerektiğini hayal bile edemezdim.

Rabaş ile çalışmaya başladığımda da bunu anlamamıştım. Ancak daha sonra bana, ilerlemek için bir gruba ihtiyacım olduğunu ve her zaman onun yanında olsam bile tek başıma hiçbir şey başaramayacağımı söyledi.

Grup olmadan ilerlemek imkansızdır! Bu benim için çok zordu ve bu nedenle her biriniz için ne kadar zor olduğunu çok iyi anlıyorum. Bu psikolojik engel herkesin önünde duruyor. “Komşunu sev”in üst dünyayı ifşa etmenin koşulu olduğunu açıklamaya başladığımızda dünyada ne olacağını hayal edin. Kim buna inanacak? Kim buna katılacak? Kim buna dahil olacak?

Bu fikri dünyaya nasıl aktarabiliriz? Eğer bunu çekici hale getiremezsek, dünya, bizim onu çekmek ve ona iyi bir yol göstermek istediğimiz gibi ileriye doğru çekilmek yerine, arkadan gelen muazzam acılarla bu fikrin gerçekleşmesine doğru itilecektir.

Bu nedenle, çalışmaya ve alturistik ilişkilere, karşılıklı yardımlaşma ve karşılıklı katılım kurmaya yönelik muazzam çabalarımız sadece kendimiz için değil, bunu dünyaya gösterebilmek, açıklayabilmek, duygusal ve içsel olarak aktarabilmek ve insanlığın gelecekteki durumunu iletebilmek için de gereklidir.

Bundan, grup içinde doğru etkileşim için ana koşul ortaya çıkar. Her üye, dostlarının önünde kendini açıkça ifade etmeli, hedefin yüceliğini göstermeye çalışmalı ve onu nazik, doğru ve başkalarına karşı dikkatli olmaya zorlayan şeyin tam da bu yücelik olduğunu vurgulamalıdır. Hedefin önemini kasıtlı olarak göstermek, içimizde üst dünyayı hissetmek için yeni bir manevi araç yaratmaya başlamak, bugün olduğu gibi içimize değil, dışımıza bakmak için gereklidir. Böylece manevi alanı görme ve hissetme yeteneği kazanırım.

Bu nedenle, grup ve dostlar bana örnek göstererek, bana ilham vererek bu konuda yardımcı olmalı ve ben de onlara yardımcı olmalıyım. Yanımda her zaman birbirleriyle doğru ilişkiler kuran, tek bir bütün gibi davranan birkaç kişi bulunmalıdır. Bu, büyük gruplarda özellikle önemlidir, çünkü bu gruplarda, bizi onlardan daha yükseğe ve daha yükseğe çıkarmak için kasıtlı olarak hareket eden tüm sorunların ve itici güçlerin üstesinden gelmek gerekir. Başkalarını kasten sevmemek, nefret etmek veya onlara kayıtsız kalmak zorunda bırakıldığımı anlamalıyım ki, buna oranla, birbirimizi iten güçlere karşı koymak ve onların üstesinden gelmek için kendi içimde zıt güçler geliştirebileyim.

Bunu anlamak son derece önemlidir. “O’ndan başkası yok” dediğimizde, her şeyin gerçekten O’ndan geldiğini anlamalıyız. Her şeyi bizim için O ayarlar. Grup içinde birlikte çalışmaya başladığımızda ve aramızda hoş olmayan ilişkiler ortaya çıktığında, bunlar tam da ilerleme için en etkili durumlardır.

Bunlar, ancak biz onların üstüne çıkabildiğimizde karşımıza çıkar. Bunu anlamıyorsak, bunun tek nedeni, aramızda bizi destekleyecek ve olanların üstüne çıkmamız için doğru yönelimi sağlayacak böyle bir topluluk, böyle bir atmosfer yaratmamış olmamızdır.

Bu nedenle, grup içinde bizi düşürmeyen, sanki havada gibi sürekli bizi destekleyen bir atmosfer yaratmaya çalışmalıyız, böylece kendimizi yükseldiğimizi ve tüm sorunların üzerinde uçtuğumuzu hissedebiliriz. Sorunlar altımızda ortaya çıkar, biz ise bizi iten güçlere rağmen daha da yükseliriz ve birbirimize daha da yakınlaşırız. Manevi çalışma sürecinde, birçok itici güç ve fenomen ortaya çıkar ve biz bunlardan ders almalıyız, çünkü manevi güçler ve fenomenler bunlara tamamen zıttır.

Bir dostumdan beni uzaklaştıran egoist bir güç üzerinde çalışmaya başlar başlamaz, maneviyata girişin nerede olduğunu daha net bir şekilde anlamaya başlar, orada bir şey olduğunu hissetmeye başlarım. Bunun üstesinden gelmeye çalışın ve onun tam burada, önünüzde nasıl ortaya çıktığını göreceksiniz. Sürekli olarak rahatsızlıkların, aramızdaki tüm çatışmaların ve çelişkilerin üstünde yüzmeye çalışmalıyız.

En önemli şey karşılıklı yardımlaşmadır, grup Arvut (karşılıklı garanti) adı verilen bir karşılıklılık duygusu yarattığında. Her birimiz diğerlerini desteklemeliyiz; bir an onu destekliyorum, bir sonraki an o beni destekliyor. Düştüğümde kimse beni desteklemezse, hiçbir şey yapamam, çünkü o anda içimde sadece bir egoist güç işliyor. Kendim ve diğerleri arasında bağ ağları kurmamışsam, düşerim. Kendim ve grubun diğer üyeleri arasında sürekli olarak olumlu bağlar kurmalıyım. O zaman, düştüğümde onlar beni destekler ve kaldırır; onlar düştüğünde ise ben onları tutarım. Böylece birlikte yükseliriz.

Bu nedenle, “komşunu kendin gibi sev” üst dünyayı edinmenin temel yasasıdır. Bu, bizim dünyamızdaki sevgiyle hiçbir şekilde karşılaştırılamaz, çünkü Yaradan’ın kasıtlı olarak önümüze koyduğu manevi engellere karşı, karşılıklı destekten bahseder. Bu nedenle Firavun, Yaradan’ın zıt tezahürü olarak tanımlanır. Firavun’un üstüne çıkıp, en azından ondan, sözde Mısır sürgününden kaçmayı başarırsak, bir sonraki manevi seviyeye ulaşırız.

Burada, edinmemiz gereken çok ciddi bir nitelik ortaya çıkıyor: korku niteliği, düşme korkusu, aramızda ortaya çıkan rahatsızlıkları, Yaradan’dan değil, insanlardan, dostlardan geliyormuş gibi ciddiye almaya başlama korkusu.

Bu, en sık yaptığımız hatadır: nedenini bile anlamadan, birdenbire başkalarına, onlar da bana gücenmiş hissetmeye başlarız. Bana göre onlar yanlış bir şey yapıyorlar ve ben geri çekilmek, yalnız kalmak, başkalarını düşünmemek, onlara dikkat etmemek istiyorum. Ama “istiyorum” diye bir şey yoktur, çünkü “O’ndan başkası yok” ve bu tutumu içimde düzenleyen ve şekillendiren Yaradan’dır. Bu nedenle kişi sürekli olarak niteliklerini, içinde neler olup bittiğini analiz etmeli ve tüm bunların Yaradan’dan geldiğini hatırlamalıdır. Bu şekilde, kendimizi sürekli olarak manevi alana doğru ilerletiriz.

Bu nedenle Rabaş makalelerinde ilk olarak “komşunu kendin gibi sev” kuralını ve buna sürekli olarak ulaşma arzusunu yazar.

İkincisi, bilinçsiz bir duruma düşme korkusudur; kendinizi doğru şekilde ayarladığınızı düşünürken, aniden gruptan koparsınız, grup sizi ilgilendirmez hale gelir ve “kendinize ait” bir şey ortaya çıkar. Bu, manevi bir hatadır: kişinin onlara karşı yeni tutumunda üst dünyayı, Yaradan’ı hissetmeye başlamasını sağlayan dostlara doğru hareketten kopmak. Başka hata yoktur, sadece bu vardır! Ve bağ kurmak için çabalamak dışında başka bir emir, yani başka bir doğru manevi eylem yoktur.

Ve üçüncüsü: dostlarımızla bağ kurmaya ve bu bağı sürdürmeye çalıştıktan sonra, bu bağı kaybetme korkusuyla hareket etmeliyiz ve bu bağ içinde Yaradan’ı ifşa etmeyi arzulamalısınız.

Böylece, Yaradan’ı ifşa etmek için üç koşul vardır ve bunların hepsi önümüzde durmaktadır.

İlk olarak, dostlara doğru içsel bir hareket yapmaya, kendimi onlarla birlikte hissetmeye ve kendimi ve onları sürekli olarak “O’ndan başkası yok” durumunda desteklemeye çalışırım ve içimizde olan her şeyin O’ndan geldiğine inanırım. Kendimizi bu bağa ayarlamalı ve onu kaybetmekten korkmalıyız. Eğer karşılıklı Arvut’ta bu şekilde davranırsak, o zaman bu eylem içinde, hemen Yaradan’ın ifşa olmasını arzulamalıyız.

Birlikte deneyelim! Nasıl işlediğini göreceksiniz. En azından, buna karşı içsel bir yatkınlık, bunun mümkün olduğuna dair bir ön his oluşturacaksınız. Yeni titreşimler hissetmeye başlayacaksınız. Böylece, grubun yardımıyla hedefe doğru ilerleriz.

Günümüzde bu, erkekler ve kadınlar için eşit derecede geçerlidir. Kadın ve erkek egoizminin elbette nüansları vardır, ancak bunlar önemsizdir; esasen aynı egoizmdir. Hiçbir koşulda kırılmamalı veya yok edilmemelidir. İçinizde sürekli olarak ortaya çıkan egoizmin tüm dalgalanmalarının üzerinde süzülmelisiniz. Sonuçta, Yaradan tüm bunları önünüze koyar ve siz üzerine yükselirsiniz. Buna “mantık ötesi inanç”, egoizm ve almanın üstünde ihsan etme denir.

Bu nedenle sürekli olarak dostlarımızı düşünmeli, herkesin kendini desteklenmiş hissettiği, ayrılmaktan korktuğu ve niyetlerimizle sürekli olarak herkesi bir arada tutmaya çalıştığımız geniş bir küresel manevi ağ oluşturmaya çalışmalıyız.

Grubun önemini anlamak gerekir, çünkü özünde, ondan başka bir şey yoktur. Bu, aramızdaki bağ aracılığıyla üst dünyayı yarattığım ortamdır. Onu ilişkilerimiz içinde inşa ederim.

Üst dünyanın kendi başına bir biçimi yoktur. Bizim durumumuz ve üst ışık vardır. Birbirimize doğru çabaladığımız ölçüde, çabalarımızdan, içimizde üst dünyanın resmini oluşturacak ve bu resim yavaş yavaş kendini göstermeye başlayacaktır: Assiya, Yetzira, Beria ve diğer dünyalar. Her şey birbirimizle olan doğru ilişkilerimize bağlıdır ve o zaman, tam burada, aramızda, üst dünyayı bulacağız.

Bu nedenle, öldükten sonra onu veya gelecekteki bir dünyayı göreceğimizi düşünmeyin. Bu hiçbir şeye yaramaz, çünkü biz hayvanız. İçimizde geliştirmemiz gereken manevi durumun embriyonik bir noktası dışında hiçbir şey yoktur. Eğer onu geliştirirsek, manevi bir beden, yani karşılıklı ihsan etme ve sevgi olan, onu dolduran yaşam ışığını alacağımız ortak ihsan etme arzumuzu edineceğiz. Bu bizim manevi koşulumuzdur. Ama eğer bu yoksa, o zaman biz sadece hayvanız. Ölür ve doğarız. Başka bir deyişle, sonsuz manevi noktamız bir kez daha hayvansal bir insan formu alır ve kendimizi bir kez daha gerçekleştirmek için yeniden doğarız.

Ancak bugün, “Hayatınız boyunca dünyanızı göreceksiniz” denildiği gibi, kendimizi şimdi gerçekleştirmemiz gereken bir durumdayız. Yapmamız gereken budur. Bu nedenle, dostlarımızla birlikte, sürekli olarak “sevgi tüm günahları örter” koşulunda olmalıyız. Bu koşula ulaşana kadar dinlenemeyiz. Sürekli hareket halinde olmalı ve birliğimizi ileriye taşımalıyız.

Bundan doğal olarak, aramızda kurduğumuz tüm yapılar ortaya çıkar. Esasen, bunlar üst dünyanın ilk ifşası zamanından kaynaklanır; eski Kabalistler, bunun birbirleriyle olan bağları aracılığıyla ifşa olduğunu görmüşlerdir.

İbrahim, Babil’den çıkardığı grubuyla tam da bunu yaptı. Grubun tüm üyeleri “komşunu kendin gibi sev” yolunu izlediler ve manevi dünyanın temel kuralını gerçekleştirdiler. Bu, o zaman bile o grubun temel niteliği olarak ifşa oldu ve tanımlandı. Bu nedenle, grubun tüm koşulları ve yasaları bundan kaynaklanmaktadır.

Bu yasalar arasında karşılıklı destek, dostların önünde hedefin ve grubun yüceliğini sürekli olarak göstermek, her konuda yardımcı olma arzusunu ifade etmek, başkalarına eşit ve hatta onlardan daha aşağı olmak yer alır. Ayrıca, kişinin çeşitli yemekler düzenlemesi ve insanları birbirine bağlayan her şeyi yapması gerekir. Bu bizim için en önemli şey olmalı.

Tüm bunlarda ustalaşırsak, teorik olarak tekrarlarsak ve pratik olarak uygularsak, şüphesiz kısa sürede üst dünyanın hissine gireceğiz.

Soru: Aramızdaki bağ noktasını nasıl keşfederiz? Buna nasıl odaklanmalıyız?

Cevap: Bağ noktası aramızda, ama ben bir dostumun kalbine ulaşmaya çalıştığımda ve o da benim kalbime ulaşmaya çalıştığında ifşa olur. Bunun hakkında düşünmeme veya endişelenmeme bile gerek yok. Onun kalbine ulaşmaya çalıştığım anda, aramızda sıcak bir şeyin, parlak kırmızı bir disk gibi somut bir şeyin ortaya çıktığını hissetmeye başlarım. Duygularımız parlamaya başlar. İlk duygu sıcaklıktır. Bu henüz manevi bir koşul değildir, ancak ondan önce gelir.

Soru: Dostlar arasındaki bağ ne kadar yakın olmalıdır? İçsel olarak birbirimizle daha derin bir şekilde birleşmek için sürekli çaba göstermeli miyiz?

Cevap: Dostlar arasında kesinlikle tam, kesintisiz ve manevi bir bağ olmalıdır. Bu, başkaları hakkında sürekli düşünerek, sürekli bağ için sürekli çalışmaktır. Başkalarıyla ilgili olmayan her şey maneviyata zıttır ve sizi hedeften uzaklaştırır. Bu nedenle bu sürekli bir çalışmadır ve sürekli bir çabadır ve zor değildir.

Birbirimizi sürekli ilham verirsek, birbirimizden muazzam bir enerji alacağız. Yeni olanaklar açılacaktır. Yorgunluk ortadan kalkacaktır, çünkü o zaman egoizme karşı çalışmaya gerek kalmayacaktır. Dostum beni düşünmeye başlar başlamaz, ben kendimi düşünmeyi bırakırım. Onu düşünmeye ve ona ilgi göstermeye başlar başlamaz, o da kendini düşünmeyi bırakır. Sonra birlikte tüm sorunların üstesinden geliriz. Bu durumda birbirimizi desteklemekten başka hiçbir endişemiz kalmaz. Artık egoizmi hissetmiyoruz, onun üstesinden geliyoruz.

Soru: Grupta “ahududu topu” ile nasıl çalışırız?

Cevap: Öncelikle, onu keşfetmeyi hedeflemeliyiz. Birbirimize uyum sağladığımızda, bu karşılıklı temas, etkileşim ve destek için koşullar yaratır. Hiçbir şey bizi korkutmaz, hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur ve birlikten başka hiçbir şey düşünmeyiz.

Soru: “Komşunu sevmek” ne anlama gelir?

Cevap: Komşunu sevmek, dostumun yaşam ve varoluş için gerekli her şeye sahip olması için ona değer vermem, ama bundan fazlasını değil, ayrıca benimle birlikte, ortak arzumuz içinde manevi niteliği edinmek için gerekli her şeye sahip olması anlamına gelir. Bir dostla karşılıklı ihsan etme niteliğini edinmek, tam da benim üst dünyayı hissetmeye başladığım manevi Kli’dir (kap).

Soru: Bu hiçbir kaynakta anlatılmıyorsa, dünyadaki tüm gruplar nasıl birleşebilir?

Cevap: Gerçekten de, kaynaklar dünyadaki tüm grupların bağından bahsetmiyor ve bu çok ciddi bir sorun. Ancak, bu tür gruplar her yerde ortaya çıktığı için, bu sorunu aşacağımız açıktır. Konferanslar, seminerler, kongreler ve dost toplantıları düzenliyoruz.

Gücüm yettiği sürece, mümkün olan her yere seyahat etmeye hazırım. Geri kalan her şey size, birbirinize karşı olan arzunuza ve birbirinizi hissedebileceğiniz ortak bir platformu ne kadar iyi oluşturabileceğinize bağlı.

Dünyada 50 grup olduğunu ve her birinin bir yüzü temsil ettiğini varsayalım. O zaman her grubun günlük bir cümle yazdığı ve diğerlerine desteğini ifade ettiği bir platform oluşturulmalı, çünkü bir şekilde bağ kurmaya başlamalıyız!

Aksi takdirde, ben sizi birbirinize bağlarım ve siz benim aracılığımla birleşirsiniz. Farklı grupların farklı materyaller yayınladığı dağıtım yoluyla birbirinizle daha doğrudan bağ kurmalısınız. Bu materyallerin aramızda dolaşmasını ve içlerinden en iyilerini seçmemizi sağlamaya çalışın.

Gerçekte, tüm bunlar içsel arzularımıza dışsal bir destektir. Bir grup kendini tek bir bütün olarak temsil ettiğinde, doğal olarak diğer gruplara karşı bir arzu geliştirecektir. Oradan, kendi içinde edindiği ihsan etme niteliği ile ileriye taşınacaktır.

Soru: Kendimizi sanal bir Kazakistan grubu olarak mı yoksa bir dünya grubu olarak mı güçlendirmeliyiz?

Cevap: Birbirinizle sürekli iletişim halinde kalmaya ve kendinizi güçlendirmeye çalışmalısınız. Ortak dağıtım faaliyetlerinde bulunun, ancak doğrudan Kabala’yı değil, bütünsel eğitimi dikkatlice tanıtın. En önemlisi, kongrelerde ve diğer etkinliklerde bir araya gelin.

Yorum: Bir kongreden sonra, güçlü bir sıcaklık ve bağ hissi vardır, ancak boşluk veya sis ortadan kalkmaz. Sanki yön duygusu kaybolmuş ve kongreden önce var olan ve çok yardımcı olan baskı ortadan kalkmış gibi hissedilir.

Cevabım: Sizde tam olarak bunu hissediyorum. Bu doğru. Sibirya kongresi, şimdiye kadarki tüm kongreler arasında en güçlü ve en içsel olanıydı. Eğer onları doğru bir şekilde, ihsan etme ve bağ kurma arzusu ile hazırlarsak, tüm kongreler böyle olacaktır. Her biri bir öncekinden daha yüksek bir seviyeye çıkacaktır.

Kongreden sonra, bir yandan sıcaklık kalır, oraya ulaştığımız hissi. Öte yandan, bu his bir tür sis içinde yüzer ve onunla ne yapılacağı belirsizdir. Onun daha parlak olmasını istersiniz, ama yavaş yavaş yok olur. Ne yapılmalı? Güçlendirilmeli!

Bu his, sadece aramızdaki bağ sayesinde güçlenir. Kongreden sonra kalan hissi alın ve bunu grup içinde, kendi aranızda pratik olarak gerçekleştirmeye başlayın. Gerçekten, sözlerle değil, duyumlar ve hislerle. Dans etmeye, sarılmaya, organize olmaya, ne isterseniz yapmaya başlayın! Bunu otomatik olarak değil, sadece kalpten yapmaya çalışın, kongrede olduğu gibi, kendinizin biraz üstüne çıkabildiğiniz gibi. Ben size yardım ettim, bu duyguları size aşıladım, ama şimdi bunu kendiniz yapma zamanı geldi. Bu duygular içinizde yaşıyor. Şimdi bunları kendi aranızda gerçekleştirin ve kaybolmasına izin vermeyin!

Kongreye iyi hazırlandınız ve ben de sizin arzularınıza elimden gelen her şeyi gerçekten verdim. Bundan sonraki farkındalık artık sizin sorumluluğunuzda, bu konuda size yardımcı olamam. İlişkilerde bir sonraki seviyeye, kişiden kişiye içsel bir arzuyla ciddi bir şekilde yükselmelisiniz. Buna kayıtsız kalmayın! Kalbinizi ortaya çıkarın ve diğerleri için onunla çalışmaya başlayın.

Soru: Bu nasıl başlar? Birisi ilk adımı mı atar? Yoksa “Birlikte bu şekilde hareket etmeye başlayalım” diye mi anlaşırız?

Cevap: Ne fark eder? Neden birini bekleyelim? Neden bir grubun içindeyim? Üst dünyanın ifşasını edinmek istiyorsam, hemen şimdi dostlarıma karşı harekete geçmeliyim. Onları beklememeliyim!

Onlar hiçbir şey yapmasa ve sadece ben hareket etsem bile, ifşayı edineceğim çünkü grup aslında içsel olarak bağlı ve manevi dünyada var; bu sadece bizden gizleniyor. Grubu görmüyorum; dünyaya karşı egoist tavrımı görüyorum. Tavrımı değiştirirsem, çevremdeki herkesin ıslah olduğunu göreceğim. Bu nedenle dostlarınızı beklemeyin, şimdi onlarla doğru bir ilişki kurmaya başlayın, bu üst dünyaya girmek için yeterlidir.

Soru: Bir grubun tüzüğünün hangi temel noktaları, konumdan bağımsız olarak zorunlu olmalıdır? Bizi tek bir dünya grubu olarak birleştiren nedir?

Cevap: Kabalist, derslere katılan, Maaser (onda bir) ödeyen ve başkalarıyla bağ kurmak için çalışan kişidir. Bunlar üç gerekli koşuldur. Bunu yaparsanız, yoldasınız demektir ve her şey sadece sizin arzunuza bağlıdır.

Soru: Bir insana, rahatsızlıklara rağmen “O’ndan başkası yok” diye ısrarla tutunacak gücü veren nedir?

Cevap: Sadece grubun desteği! Destek olmadan ilerlemek çok zordur. En azından ortak derslerimize katılın. Yalnız olsanız bile, bu size destek olacaktır. Ama yine de bunu kendi içinizde geliştirmeli, başkalarına karşı doğru tutumu geliştirmelisiniz, o zaman ilerleyebilirsiniz.

 

Bir Peri Masalı Oynayalım

Soru: Modern eğitim sisteminde olduğu gibi, bütünsel yetiştirme ve eğitim sisteminde yapay bir zorlama yok mu?

Cevap: Bütünsel yetiştirme sisteminde zorlama olamaz, sadece gereklilik bilinci olabilir. Önümüzde duran hedef bizim için tamamen istenmeyen bir şeydir; egoizmimiz buna kesinlikle karşıdır, ancak kaçışımız yoktur. Yavaş yavaş bu gerekliliğin etkisiyle, birdenbire bunun içindeki değerleri görmeye başlarız: “Düşünelim, bununla ne ediniyoruz? Bunun mümkün olduğunu varsayalım. Belki ütopiktir ama bir peri masalı oynayalım.”

Bu durumda gerçekte ne olduğunu keşfetmeye başlarız. Kişi bununla tatmin olur mu? Sonuçta, biz sadece dolum edinmek istiyoruz. Ne içinde, neyle ve nasıl? Kişi tüm ihtiyaçları, tüm arzuları ile ne dereceye kadar doyuma ulaşır? Mevcut durumumuzda kaç arzuyu tatmin edebiliriz?

Yorum: Çok fazla değil, yaklaşık yirmi.

Cevabım: Doğru. Ve o zaman bile, hemen ve anında yeni bir boşluk hissetmeye başlarız ve bir kez daha tatmin olmak için koşuşturmaya başlarız, yeni kaynaklara doğru acele ederiz. Peki, bütünsel tatmin nedir, ya da ne anlama gelir?

Burada, kendimi başkalarına dahil ederek, başkalarıyla bağ kurarak, doygunluk, tatmin olma, sürekli olarak kelimenin tam anlamıyla duyusal ve yaratıcı bir “orgazm” yaşama yeteneği kazanmaya başladığımda, tamamen yeni bir varoluş biçimini ifşa etmeye başlıyoruz. Bu, benim içimde var ve sürekli büyüyor.

Bu muazzam bir şoktur. Ve bu şok süreklidir; sizi yormaz veya itmez. Artık başka bir şey denemek istemezsiniz: “Şimdi biraz baharatlı bir şey istiyorum…” çünkü her iki nitelik de bir arada mevcuttur: egoizm ve onun üstünde bağı edinmek.

Böylece, yaşamın duyusal ve bilişsel olarak tamamen yeni bir seviyesini ifşa etmeye başlarız. Doğanın yeni bir katmanına nüfuz eder ve tüm doğayı yöneten tek gücü tanımaya başlarız. Eğer Tanrı varsa (insanların genellikle söylediği gibi), o zaman pratik olarak Tanrı’ya eşdeğer hale geliriz. Zaman algısı ortadan kalkar — geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek.

Tüm varoluşun akışının üstüne yükselirim. Diğerleriyle bütünleşerek, içimde sürekli değişen, tüm metamorfozlarıyla parıldayan ebedi, mükemmel bir resim oluşturur. Aynı zamanda, sürekli olarak daha büyük bir başarı, doygunluk, haz, biliş ve ifşaya girerim.

Aniden, bedenimin benden uzaklaştığı bir duruma ulaşırım. Bedenim ikincil hale gelir ve onun hissi o kadar kaybolur ki, ölse bile bunu hissetmem. Tüm sistemde ustalaşarak, kendimi onun içine dahil ederek, hayvansal kısmımın nasıl öldüğünü hissetmem.

Tıpkı şu anki hayvansal seviyemizde, bitkisel seviyedeki tırnaklarımızı veya saçlarımızı keserken hiçbir kayıp veya acı hissetmediğimiz gibi, burada da bir sonraki seviyeye, İnsan (Adem) seviyesine yükseldiğimde, hayvansal bedenin ölümünden hiçbir kayıp hissetmiyorum. Bunun gerçekleştiğini bile hissetmiyorum, o kadar ki kendimi ondan koparıyorum ve yeni seviyeye uyum sağlıyorum.

Tüm bunlar dinleyicilere yavaş yavaş ifşa olursa, doğanın bizi sadece yeni bir seviyeye ulaşmak için tüm bu krizlerden geçirmekle kalmayıp, bizi özel bir şeye doğru yönlendirdiğini anlarlar. Ve sonra ciddi motivasyonlar geliştirirler.

Dahası, bu, onların dünyadaki mevcut, çalışmadan geçen koşullarını haklı çıkarır, çünkü bir sonraki, daha yüksek seviyeyi edinerek, bu dünyaya gerekli olan her şeyi sağlarsınız ve bunun sonucunda her bir kum tanesi, Einstein’ın formülüne göre, size aniden muazzam miktarda enerji verir.

Üst Mantık

Soru: Mantık ötesi inançta, mantık nedir?

Cevap: Mantık ötesi inançta, üst olanın mantığı vardır. Alt olanın mantığı, dünyaya kendi aklım ve hislerim aracılığıyla baktığım ve böylece var olmamdır. Ancak bu şekilde, sadece kendi seviyemde bir düzlemde ilerlerim ve asla onun üzerine yükselemem.

Buna, mantık altı inanç ya da mantık içinde inanç denir ve inanç, ihsan etme niteliği, mantık ötesi değildir ve eylemlerimi belirlemez.

Mantık ötesi inançta, sanki gözlüklerimi gözlerimden çıkarıyor ve üsttekinin dışında bir şey görmüyormuşum gibidir. O’nun istediği her şeyde üste katılmaya hazırım.

O’na yapışmanın gücü aracılığıyla, O’nun hissiyatını ve O’nun bilgisini edinmek istiyorum. Bu eylemde, kendimi tamamen iptal etmeye, kendi “ayarlarımdan” ayrılmaya hazırım.

O’nun derecesine ulaştığımda, daha önce sahip olduklarımın üzerinde olan O’nun inancına (O’nun ihsan etme niteliğine) ve bilgisine zaten sahip olurum.

Daha büyük bir ihsan etme gücüyle, aynı zamanda üst aklı da edinirim. Buna, önceki mantık ötesi inanç denir. Bu şekilde daha yüksek bir dereceye ulaşırım.

Bu nedenle, mantık ötesi inançla yürüyenler aslında aklı da ekler; çünkü yeni algı kapları edinirler, zira akıl, edinim ve Hohma ışığı ancak Hasadim ışığı (ihsan etme, inanç) içinde yayılır.

Ve hayvansal bir zihin içinde kendi mantıklarının ötesine geçemeyenler, bulundukları duruma tutunup kalırlar; daha fazlasını istemezler ve daha yüksek bir derecenin önünde, öğretmenin önünde kendi görüşlerini iptal edemezler, bu yüzden hiçbir şey edinemezler ve hayvan olarak kalırlar.

Onlar kendi mantıklarının sınırları içinde zeki ve akıllı olabilirler, ancak üst bilgelik diye bir şeyin var olduğunu bile anlayamazlar. Sonuçta üst bilgelik, her zaman sanki altında hiçbir temeli yokmuş gibi görünür.

Işıkla Birlikte Hızlı Bir Yol

Şu anda içimizdeki bilgi genleri (Reşimot) sonsuz bir hızda değişiyor; ancak bunların sayısı o kadar fazla ki ve hepsi sırayla gerçekleşmek zorunda olduğu için, sanki hiçbir şey değişmiyormuş gibi görünüyor.

Fakat bu içsel değişimler, dışsal bir değişim üretmeden önce, bir sayacın aniden bir sonraki sayıya sıçraması gibi, içeride milyarlarca eylem dönmek zorunda. Bu yüzden, onların akıp geçmesine zaman tanıyın.

Şöyle denir: “Yaradan’ı arayanlar zamanı hızlandırır.” Yaratılıştaki tüm katılımımız gelişimimizi hızlandırmakla ilgilidir.

Sonuçta, bu dünyada, yukarıdan aşağıya doğru iniş sırasında alınan verilerle en alttasınız. Aynı yolu aşağıdan yukarıya doğru tırmanmak zorundasınız; yol değişmez. Sizler sadece gelişiminizi hızlandırabilir, yolu hızlı, arzu edilebilir ve dolayısıyla hoş hale getirebilirsiniz.

İşte bu, kişinin iradesi dışındaki ıstırabın yolu ile arzusu sayesindeki ışığın yolu arasındaki tüm farktır.

Istırabın yolu uzundur ve doğanın güçleri bizi darbelerle ileriye doğru iter. Bizler de eşekler gibi yerimizde durup kıpırdamayı reddediyoruz. Gelişimin doğal yolu budur.

İkinci yol ise, kendinizin ilerlemeyi istemeniz ve nasıl ilerleyeceğinizi aramanızdır. Böylece, kendiniz için yolu kısaltırsınız ve onu arzu edilir hâle getirirsiniz; yani yol hem rahat, hoş hem de hızlı olur!