Monthly Archives: Şubat 2026

Yaradan’a Yakınlaşmanın Yolları

Soru: Biliyoruz ki asıl önemli olan niyettir. Işığı çekmek için bu ne tür bir niyette kıyafetlenebilir?

Cevap: İnsan, Yaradan’ın onu yerleştirdiği bir koşuldadır ve bu koşuldan, hedefe ulaşmak için değişim yoluna başlamalıdır. Yaradan’dan başka dönecek kimsesi yoktur.

Soru şu ki, O’na hangi yollarla başvuracak ve tam olarak ne isteyecek? Bu yolu zaten geçmiş olan insanlar yapılması gerekenleri yazarlar. Tavsiye için kime başvurmalıyım? Cevap basit; zaten deneyimi olan birine.

Bu insanlar bize ne yapmamız gerektiğini anlatırlar ve kaynağa geri dönen gücü ve ışığı elde etmek için bir çalışma olduğunu söylerler. Çalışma sırasında bu gücü isteme arzusu duymak için, çalışmadan önce sahip olduğunuz arzudan daha büyük bir arzu ile kendinizi donatmalısınız. Bu ek arzuyu gruptan edinebilirsiniz.

Tıpkı sıradan bir toplumda olduğu gibi, kişi bu topluma girdiğinde çeşitli arzular ve hedefler edinir; bunu başarmak, şunu satın almak, şöyle olmak ne iyi olurdu, vb. Sizin için de durum aynıdır. İyi bir manevi topluma girerseniz, Yaradan’a daha yakın olma arzusu size eklenir.

Ve sonra kitabı elinize alırsınız, gözleri henüz açılmamış bazı dostlarınız gibi değil, zaten bekleyen, umut eden ve kitaptan bir şeyler almak isteyen biri olarak. Yani, her şey ne tür bir topluluk bulduğunuz, ondan ne aldığınız ve tabii ki öğretmen ve kitaplara bağlıdır. Genel yön öğretmen tarafından belirlenir ve sizi manevi köklerle bağlayan doğru metinler aracılığıyla size aydınlanma verilir.

Bu nedenle sadece birkaç yol vardır: doğru kitap, doğru öğretmen, doğru grup ve onların yardımıyla Yaradan’ın ifşasını elde etmek için değişmek isteyen siz kendiniz. Önce Kelim’i (kapları) ıslah etmek, sonra ışıkları almak.

Kelim’in ıslah edilmesi, ihsan etme niyeti olan inancın kazanılması olarak adlandırılır ve ışıkların alınması, ihsan etme niyetiyle alınmasıdır.

Dostlar Toplantısı Gündemi

Bir araya geldiğimizde, gündem baştan belirlenmelidir. Başka bir deyişle, herkes elinden geldiğince grubun önemi ve grubun kendisine sağladığı faydalar hakkında konuşmalıdır. Grubun, kendisine önemli bir şey, kendi başına başaramayacağı bir şey vereceği beklentisi doğrultusunda, o ölçüde grubu dinler.

Bunun nedeni, başlangıçta grubun büyüklüğünü, doğanın amaçlarını ve bunları gerçekleştirmenin gerekliliğini oluşturmaktır. Çünkü amacın büyüklüğü ölçüsünde, egosunun ötesinde çaba gösterebilir, grubun görüşü karşısında kendi görüşünü iptal edebilir ve sadece grup için değil, doğa ve bütünlüğü için de hareket edebilir. Düşüncelerinin bu yönde olmasıyla, doğanın tüm güçlerinin yardımını hissedecektir.

Aynı şey dost sevgisi için de geçerlidir. Bir araya gelmeden önce, dostların önemini, her birinin önemini inşa etmek gerekir. Ve grubun büyüklüğünü takdir ettiği ölçüde, gruba saygı ile davranabilir. Bundan sonra, grubun yararı için ne kadar çaba gösterdiğini kontrol etmelidir. Grubun yararı için hiçbir şey yapmaya gücü yetmediğini fark ederse, o zaman gruba başvurarak güç almak ve komşusuna sevgi duymak için çalışma arzusu isteyebilir.

Ve eğer düşüncelerinde bile gruba dönerse, grubun gücüne ve ıslaha ulaşmasına yardım etme isteğine inandığının bir göstergesi olarak, birleşmek ve kendisinin neşe içinde olup olmadığını kontrol etmek için güç alacağından emin olmalıdır.

Ve bu durumda tüm dostlar tek bir arzuyu temsil ettiğinden, herkesin mutluluğunu görmek ister. Bu nedenle, tüm hesaplamalardan sonra, dostların sevgisinin mutluluğu için zaman gelir. Ve her biri, sanki iyi bir iş yapmış ve bununla çok para kazanmış gibi mutlu hissetmelidir. Ve artık, bu dünyada gelenek olduğu gibi, dostlarına öyle davranır.

Benzer şekilde, burada da durum böyledir; herkes, dostunun iyi bakıldığından emin olmalıdır, çünkü şimdi mutludur ve dostlarının da iyi hissetmesini ister. Bu nedenle, toplantının kapanışı neşe ve ilhamla sonuçlanmalıdır. Ve sonra herkes mükemmelliği hissedecektir.

Engellere Rağmen

Soru: Dışarıdaki Yaradan’ın bir tür mantık, yasalar olduğu ve içindeki Yaradan’ın bir tür duygu olduğu söylenebilir mi? Ve bu iki ilke birleştiğinde, Yaradan ile bir bağ mı oluşur?

Cevap: Elbette, o anda size nasıl görünüyorsa öyle söyleyebilirsiniz; ancak Yaradan, her birimizin içinde ve hepimizin arasında birlikte etki eden tek bir güçtür.

Yaradan hakkında söylenecek çok fazla şey yok, çünkü bu “öz” kesinlikle her şeyi kapsar. Ve şimdi size söylediklerim, duyduklarınız ve düşündükleriniz bile doğanın bu gücünden geliyor.

Bunun dışında, pratikte hiçbir şey yok. Biz onun içindeyiz, onun parçalarıyız. O’nu hissetmeyelim ve bu koşuldan O’nu ifşa edebilelim diye bize belirli bir körlük, düşünce ve duygularımızda bir kısıtlama verilmiştir. Sonra, tabiri caizse, var olmaya başlarım.

Ben varım ve engin bir dünya var. Bu dünyanın tamamını, Yaradan’ın benimle ilişkili bir tezahürü olarak algılıyorum. Bu şekilde, bu dünyanın — yani Yaradan’ın, bu evrensel ve her yerde hazır bulunan gücün — algısına kendimi ayarlamaya çalışıyorum. Kendimi bu şekilde ayarladığımda, birdenbire bu güce, Yaradan’a uyum sağlayacak şekilde değiştiğimi hissetmeye başlıyorum. İşte tam olarak ulaşmamız gereken durum budur.

Yaratılışın amacı, Yaradan’a benzerliğe ulaşmaktır. O, Kendisiyle bizim aramıza tüm engelleri koymasına rağmen, O’nu var olan tek Bir olarak, tüm evreni dolduran olarak ifşa ettiğimde, bu durumda O’nunla birleşirim. Ama Yaradan’ın birliği aynı zamanda bu nedenle ihlal edilmez.

Ve O’nun, bizim O’ndan ayrılığımız gibi olağanüstü bir niteliği yaratmış olması, yalnızca O’nu sanki dışarıdan, sanki bir mesafeden anlayabilmemiz, hissedebilmemiz ve ifşa edebilmemiz içindir.

Geleceğin Yapısını Görmek

Yolumuz, düz olmasına rağmen yükselişlerden ve düşüşlerden, sapmalardan ve çelişkilerden oluşur. Şöyle düşünürsünüz: ‘Düştüm, dışarı atıldım.’ Oysa düz bir çizgi üzerinde yürüyor olsanız bile, sürekli olarak darbelere, düşüşlere, sorunlara ve kafa karışıklığına katlanmak zorunda kalırsınız. Görünüşe göre bu olmadan imkânsızdır.

Önemli olan tek şey, bundan ‘yaşlanıp yaşlanmadığınızdır’; yani bilgelik (Hohma) edinip edinmediğiniz, kaynağı ve nedeni görüp görmediğinizdir. Tüm bu darbelerin arkasında, şimdikinden bile daha güzel olacak gelecekteki bir yapıyı görerek bununla ilişkilendiriyor musunuz?

Bazen eski bir binanın bulunduğu yerde yenisini inşa etmek imkânsızdır; alanı temizlemek ve baştan inşa etmek gerekir. Bu meselelere böyle yaklaşılmalıdır. Asıl önemli olan, inşa edip etmediğimizdir. Bunu tartışmaya başlayan bir grup, eylemlerine ve başına gelen her şeye karşı eleştiriye girmeye hazır olmalıdır; fakat bu süreçten daha birleşmiş ve güçlenmiş olarak çıkarlar.

Yaradan’la Sürekli Bağ

Soru: Yaradan ile sürekli bir bağ kurmak, bilinçli bir çaba mı, yoksa her şey doğal mı geliyor?

Cevap: Bunlar, var olmaya çalıştığımız sürekli çabalardır. Ancak bunların içinde doğal bir şekilde her zaman yaşayamayız; Yaradan bu çabaları keser ve bunun yerine bize dünyanın başka resimlerini verir. Biz de bu resimler aracılığıyla Yaradan’ı tanımlamaya yeniden döneriz. Ve bu süreç sürekli böyledir: giriş – çıkış, giriş – çıkış.

Soru: Bu alışkanlık haline gelebilir mi?

Cevap: Bu alışkanlık değil, zorunluluk haline gelir.

Manevi Korku

Rabbi Elazar şöyle dedi: “Yaradan, ‘Bütün dünya sadece bunun için yaratıldı’ dedi. Bu, bütün dünyanın Tanrı korkusu için yaratıldığı anlamına gelir” (Rabaş, “Toplumun Amacı – 1”).

Egoist duygularımızla, her şeyi “kendimize” alma arzusuyla algılayamadığımız yüce bir amaç vardır. “Kendimizden” çıkmak ve “benim dışımda” olan şeylere ilgi duymak, manevi korku (Yirat HaShem) olarak adlandırılır.

Şu anda, kendimi nasıl dolduracağım ve koruyacağım konusunda endişeliyim. Buna kendimiz için korku denir.

Bilinçaltında, kendimize, egoizmimize faydalı olanı çekmek ve zararlı olanı uzaklaştırmakla sürekli meşgulüz.

Manevi korku, benim dışımda olan şeylerden korkmam anlamına gelir. Bir annenin tüm düşüncelerinin küçük çocuğunda ve onunla ilgili şeylerde olduğu gibi, ben de başkaları ve Yaradan için endişelenirim.

Bu korkuda, kendi dışımdaki, egoizmim dışındaki bir başkası için duyduğum bu endişede, üst gerçekliği hissederim.

Yaradan’ın Fotoğrafı

Maneviyat, yalnızca kendi arzularınızla kendiniz için oluşturduğunuz bir forma sahiptir. Yukarıdan bize yalnızca bilgilendirici bir kayıt (Reşimo) verilir ve formu kendimiz oluşturmalıyız. Yukarıdan, üst dereceden, gerçekleştirmemiz için kuvvet ve akıl da verilir, ancak bu bizim isteğimize göre olur.

Bize, yukarıdan hazır bir dünya aniden üzerimize düşecekmiş gibi gelir. Bekleyecek bir şey yoktur. Onu kendi çabalarımla kendim inşa ederim. Bu dünyayı ışığın arka planında kendim çizerim.

Yukarıdakinin görüntüsünü çizerim ve çabalarımın ölçüsünde, bu görüntü giderek daha gerçek hale gelir. Yapabileceğim her şeyi yaparım. Her türlü formu çizerim. Bazen daha iyi, bazen daha kötü olur ve bazen hatalar yaparım. Başarılı olana kadar onları yaratırım ve silerim.

Ve çalışmamın sürecinde, birdenbire üstte olanın bana yardım etmeye başladığını görürüm! O, eldiven içindeki el gibi içime girer ve çalışır. Çocukla birlikte oynayan, ona bloklardan ev yapmasına yardım eden bir anne gibi bana yardım eder. Bir şey yapmaya çalıştığımda ve bu işe yaramadığında, birdenbire bunun böyle olmaması gerektiğini, tam tersi olması gerektiğini anlamama yardım edenin O olduğunu hissederim.

Ancak tüm bunlar, bir şeyler inşa etmeye çalıştığım için benim çabalarım sayesinde gerçekleşir. O da bu çabanın başlangıcını içimde uyandırır, ancak bunu ben sürdürmeli, filizini bulmalı ve ondan yola çıkarak çalışmaya başlamalıyım. Bu “Ben, Yaradan, ilk ve son olanım” denilen şeydir.

Yaradan’ın ifşa olacağı yer olan bu “ev”i, “Yaradan’ın resmini” kendi malzemelerimizi kullanarak kendimiz inşa etmeliyiz. Bu olmadan O’nun hiçbir görüntüsü yoktur. O’nu kendime, arzularıma, O’na benzetebileceğim kısma yansıtırım.

Ve bu arzuda, bir temel üzerinde, bir perde üzerinde (ve maneviyatta buna gerçekten perde denir), O’nun resmini görmeye başlarım. Bu, perde üzerinde, geliştirici solüsyona batırılmış bir fotoğraf gibi görünmeye başlar. Perdemde ortaya çıkan bu resme yansıyan ışık denir. Ve böylece iki manevi güç elde ederim: perde ve yansıyan ışık.

Bütün bunlar benden gelmelidir. Bu yüzden manevi dünyaya girmek için hazırlık süresi, “üç ila beş yıl”, gereklidir. Gizlilik süresi, bu resmi oluşturmaya çalıştığım süredir. Ve sonra manevi dünya ifşa olur ve gerçekte bu, ne olduğu bizim hayal bile edemeyeceğimiz bir şeydir.

İnsanlar Dünyayı Yönetmek İçin Yaratıldı

Soru: Sözlerinize göre, insanlar bu dünyayı yönetmek için mi yaratılmış oluyor? Sizin dediğiniz gibi bu aşağı varlıklar mı?

Cevap: Evet. Onlar yaratılışın tacı olmak, dünyayı yönetmek ve Yaradan’a dünyamıza iyilik niteliğiyle etki etmesi için yalvarmak üzere yaratıldılar, bu niteliği, insan olmanın tarafından, halkın ve tüm insanlığın tarafından, bütün güçleriyle destekleyeceklerdir. Dünyada sevgi ve ihsan etme, iyilik ve merhamet niteliklerinin ifşa olmasına izin vermeleri gerekir.

Soru: Bu yüzden bu alçaklıktan geçmeleri mi gerekiyor?

Cevap: Evet. Kendi doğalarını tanımak, onu içlerinde bastırmak ve karşıt doğaya -Yaradan’ın doğasına – ihtiyaç duyar hâle gelmek için.

Soru: Ve yol bu mu?

Cevap: Evet.

Soru: İnsan bunun yol olduğunu nasıl fark eder?

Cevap: Acı çekerek. Yapacak bir şey yok. Kişinin kendi güçlerinin, niteliklerinin ve yeteneklerinin önemsizliğini idrak etmesiyle.

Yaradan, yardım için O’na dönmemizi, iyilik, ihsan etme ve sevgi niteliğini O’ndan talep etmemizi bekler; işte bu sayede O’nun seviyesine yükseliriz.

İnançların Ve Öğretilerin Kaynağı

“Ancak Yaradan’ın hizmetkârları yayıldıktan sonra agnostiklerin soyu idealist olur.” (Baal HaSulam, “Son Neslin Yazıları”)

Kabala bilimi, insanlar birleştikçe, form benzerliği ilkesine göre tek bir doğa gücünün ifşa olacağı bir birlik sağlamaları gerektiğini öğretir. Doğada bu güç yukarıdan aşağıya doğru bizim dünyamıza iner; biz ise aşağıdan yukarıya doğru yükselerek ona benzemeliyiz.

Eğer kendimizi arzuların, özlemlerin ve karşılıklı yardımın tek bir birleşik sistemi hâline getirirsek, üst gücü hissetmeye başlarız.

Ama eğer insanları doğru şekilde birleştirme fikrini, üst güçle ilişkilendirmeden; kardeşçe karşılıklı yardımdan, ‘insan insanın dostu, yoldaşı ve kardeşidir’ vb. gibi anlayışla ilişkilendirmeden ele alırsak, o zaman hemen komünizme, sosyalizme ve diğer “-izm” lere kayarız.”

Sonuçta tüm felsefeler Kabaladan kaynaklanmıştır. Orta Çağ filozofları, Mirandola, Alman filozofları ve diğerleri de bu konuda yazmıştır.

Ayrıca sözde tüm ‘dinler’ ve her türlü akım Kabala’dan ortaya çıkmıştır. İnsanları birleştirme ve doğru bir topluluk inşa etme fikrinden, sosyal psikoloji doğmuş; bununla birlikte birlik metotları ve bunlara bağlı yaklaşımlar ortaya çıktı.

Kuru Bir Tohumdan Meyve Veren Ağaca

İnsan manevi gelişiminde çeşitli aşamalardan geçer. Başlangıçta cansız bir şey gibidir; onu etkilemeye ve geliştirmeye başlayan bir gruba katılır, ancak henüz bağımsız eylemlerde bulunabilecek durumda değildir ve gerçekte nerede olduğunu da anlamaz.

Birkaç yıl bu şekilde geçer; ta ki yapılması gereken bir çalışma olduğunu fark edip aktif olarak harekete geçmeleri ve hangi yöne baktıklarını sürekli netleştirmeleri gerektiğini anlayana kadar. O andan itibaren cansız olmaktan çıkar ve bir bitkiye dönüşürler. Özbakım sayesinde, başkalarıyla kurulan bağlar aracılığıyla, öğretmenin öğütlerini izleyerek ve yola dikkat ederek kendi kendilerine büyümeye başlarlar.

Kendi başlarına çevrenin etkisi altına girmeye çalışırlar; çünkü bu grubun sadece bir insan topluluğu olmadığını, gelişimleri için gerekli olan özel bir içsel güce sahip olduğunu fark etmişlerdir. Böylece bir “bitki” olurlar ve onlarla daha da güçlü biçimde bütünleşebilmek için, topraktan besin alır gibi, güçlerini gruptan almaya başlarlar. Meyvenin olgun bir ağaçta ortaya çıktığını ve ağacın da ancak kişinin grupla bütünleşmesi koşuluyla büyüdüğünü anlarlar.

Ve büyüdükçe, bağ, sevgi, karşılıklı ihsan ve Yaradan’ın ifşa olduğu ortak ihsan gücünün ifşası olan meyveleri almayı arzularlar. Tüm bunlar hâlâ bitkisel seviyededir.

Ama sonra, zaten yönetebildikleri ve sorumluluğun bir kısmını üstlenebilen duruma geldikleri hayvansal seviye vardır. Bu artık, tek bir yere kök salmış ve onu yetiştiren kişiye göre pasif kalan bir “ağaç” değildir.

Kişinin içindeki insan derecesi, ağaca bakan kişidir. Ancak kişideki hayvansal seviye, artık yalnızca bir ağaç değildir; kendi başına büyümeye yönelen ve tüm sisteme aktif olarak katılmaya çalışan bir varlıktır. Kişi ortak kusurları görür ve onları düzeltmeye çalışır. Yalnızca kendisini nasıl düzelteceğini ve sisteme pasif biçimde nasıl uyum sağlayacağını değil, aynı zamanda başkalarına nasıl yardımcı olacağını da görür; bu sayede genel bağlara ve ıslahlara dâhil olur. Bu durum, hayvansal seviyeye atfedilebilir.

Ve sonra insan seviyesi vardır; bu seviyede kişi, eylemlerine göre artık Yaradan’a bağlanmış durumdadır. Sonuçta, tüm gelişimimizin temelinin “ağaca bakmak”, yani onu yetiştirmek olduğu ortaya çıkar.

Başlangıç olarak, hayatı maddi ve manevi olarak ikiye ayırmak yeterlidir. Maddi dünyaya gerekli olan verilmelidir—ne fazla ne eksik. Manevi çalışmaya ise, sınırlama olmaksızın, geriye kalan her şey verilmelidir.