Büyümenize Yardımcı Olan Bir Fantezi

Yaradan, bizi, kendimizi içeriden hisseden tek kişinin biz olmadığımıza, çevremizde bizi algılayan ve değerlendiren başka insanlar da olduğuna inandırır. Bu bir yanılsamadır, bir aldatmacadır! Dışarıda hiçbir şey yoktur, her şey sadece benim içimdedir.

Bu ek izlenimlerle, O, bizim Kelim’imizi genişletir, yeni seviyemizi inşa eder ve bizi hayvansal seviyenin üzerine, O’na benzer olmamız için, “Adam” (“Yaradan’a benzer”) seviyesine yükseltir.

Bize öyle gelir ki, Yaradan dışarıdadır ve biz de dışarıdaki biriyle konuşuyor, etkileşime giriyor ve işbirliği yapıyoruz. Onu karşımda hayal ederim, sonra O’nu içeri alıp O’nunla birleşirim. O zaman önümde hiçbir şey kalmaz, O ve ben bir oluruz.

Ama şimdilik, O’nu kendimin dışında hayal ediyorum. Bu aldatıcı bir fantezidir, ama bu nedenle Kelim’imi “dışsal” olarak gördüğüm için, arzu ve egoizm (kendimi başkalarına göre veya başkalarını kendime göre hissettiğim bir arzu) konusunda ek Aviut kazanırım, bu da üst nitelikli elde etmeme ve Yaradan gibi olmama yardımcı olur.

Sadece bu görüntüyü dışarıdan içeriye getirmem gerekiyor ve sonra O’nunla birleşeceğim!

Gmar Tikkun denilen bu son ıslahın ardından ne olacak? Kabalistler, ıslahımızın sonunun sadece yeni bir koşulun başlangıcı olduğunu söylerler. Arzularımı ıslah ettikten sonra, yeni bir safha başlayacak. Bekleyip görelim.

Manevi Dinlenme Nedir?

Soru: Manevi dinlenme nedir?

Cevap: Bu dünyada da, öbür dünyada da dinlenme yoktur denir. Sürekli, kesintisiz bir şekilde ilerlemeliyiz. Ve tam bir ıslaha ulaştığımızda, yani nihayet egoizmimizin üstesinden gelip üst dünyayı tam anlamıyla elde ettiğimizde, o zaman her şey gerçekten tam ve sonsuz bir dinlenme durumuna gelecektir.

Tüm Evren Ölçeğinde Büyük Yanılsama

Her ruh, ışıkların ve Kelim’in (kapların) giderek zayıfladığı, manevi derecelerin bir zinciri, bir merdiveni aracılığıyla sonsuzluk dünyasına bağlıdır. Sonsuzlukla bağ kurduğum anda, bu sistemi uyandırırım. Aslında, bu sistem benim içimde vardır ve sadece bana dışımdaymış gibi görünür.

Evrende iki şey vardır: insan ve Yaradan. Ve insana, Yaradan’ın dışında var olduğu hissi bir şekilde verilmesi gerekiyor ki, O’ndan ayrılığın, karşıtlığın, mesafenin, yakınlaşmanın ve Yaradan’a yapışmanın ne olduğunu anlayabileyim. Bu nedenle, ben kasıtlı olarak, gerçekliği içimde olan ve dışımda olan olarak ikiye bölünmüş bir şekilde algılayacak biçimde yaratıldım.

O zaman “ben” ve Yaradan’ın ne olduğunu, kırılma ve bağı, bilinçsizlik ve gizliliği, ya da tersine O’na yaklaşmayı ve tek bir bütün halinde birleşmeyi anlamak benim için daha kolay hale gelir.

Yaradan, içimde hissettiğim her şeyi dışarı atar ve algımın ikiye bölündüğü ortaya çıkar: içsel olan, aldığım her şey; dışsal olan ise, doğru niyet olmadan verdiğim şeylerdir Dolayısıyla, dış dünya, bana kasıtlı olarak yabancı ve farklı olarak sunulan Kelim’imdir, böylece ihsan etmenin ne olduğunu anlayabilirim. Eğer onlarla kendimin bir parçası olarak ilişki kurmaya başlarsam, o zaman ihsan etmenin benden ne kadar uzak olduğunu ve ne kadar zıt ve istemediğim bir şey olduğunu anlayacağım!

Komşunuzu kendiniz gibi sevmeye çalışın; bu hiç de kolay değildir. Yapamam. Ve bu da ihsan edemeyeceğim, Yaradan’a yaklaşamayacağım anlamına gelir. Hayır, durun, ben Yaradan’ı istiyorum! Ama O’nu nasıl istiyorsunuz? Bunu göstermelisiniz ve bu da doğru olan tek yoldur.

Direkt Ve Yansıyan Işıkların Karışımı

Soru: Direkt ve yansıyan ışıklar nasıl birleşir?

Cevap: Direkt ve yansıyan ışık bir araya geldiğinde, her bir ışık Sefirası, dalgaların birbirine karışması gibi, birçok dalganın üst üste binmesiyle oluşan girişime benzer bir şekilde, tüm Sefirot’a girer. Bu nedenle, bizler yaratılışın planının, Yaradan’ın içine daha derinlemesine gireriz, bu üst üste binen dalgaların ve bireysel Sefirot’un ortaya çıktığı, O’nun özgün arzusunu ediniriz.

Özel olandan genel olana doğru ilerleyerek, bu üst genellemenin içine derinlemesine girer ve Yaradan’ın yaratılanlara yönelik düşüncesini ve niyetini edinirsiniz. O’nun eylemini edindiğinizde, siz de aynı olursunuz.

Direkt ve yansıyan ışık, başkalarıyla olan ilişkiniz içindeki çalışmanızdır. Malhut’unuza ulaşan direkt ışığın dokuz Sefirot’u, sizin çevreye dâhil olmanızdan doğar. Aksi hâlde direkt ışığı ifşa edemezdiniz. Onu ancak grupla bağda olduğunuzda ifşa edebilirsiniz.

Arzunuz üzerine bir kısıtlama yaparak çevreyle bağ kurabildiniz ve onun içinden direkt ışığı ifşa ettiniz.

Öncelikle, çevrenizle bağ kurmak istediğiniz ve içinizdeki kötülüğü, herkesi kullanma arzunuzu keşfettiğiniz bir duruma ulaşmanız gerekir. İyi bir arzu için dua edersiniz ve uzun bir çabanın ardından kısıtlama gücünü kazanarak, başkalarına karşı egoizminizi etkisiz hâle getirirsiniz. Bundan sonra, başkalarına ihsan etme gücünü talep edersiniz. Aranızda bir bağ olduğunu keşfetmeye başlarsınız.

Sizinle başkaları arasındaki bağ içinde, oradan size doğru parlayan direkt ışığı ifşa etmeye başlarsınız. Arzunuz kısıtlanmış olduğu için ışık size parlayabilir. Bu, kısıtlama ölçüsünde, bu bağdan, başkalarının sıcaklığından, sevgisinden ve onların katılımından egoistik hazdan kaçınabildiğiniz ölçüde size parıldar.

Bu kısıtlamaya ek olarak, dostlarınıza nasıl davranacağınızı ve Yaradan’a, Keter’e, onlar aracılığıyla nasıl vereceğinizi belirleyen bir perde oluşturmalısınız. İşte bu şekilde Yaradan’a yanıt verme sistemini, yansıyan ışık sistemini geliştirirsiniz,

Direkt ışığın dalgaları yukarıdan size gelir ve yansıyan ışık aşağıdan yükselerek, üst üste binen dalgalar gibi direkt ışığın üzerine biner ve onu tamamlar. Üstelik her bir dalga, özel bir açıklıktan, arzudan geçerek kendine özgü bir biçim kazanır. Sonuç olarak, siz tüm arzularınızla birlikte, başkalarının tüm nitelik ve arzularının içine dâhil olmuş olursunuz. Ve sonunda Keter’e ulaştığınızda, kendinizden Yaradan’ın küçük bir benzerini yaratırsınız. Buna yansıyan ışık denir. Ve orada, Keter’de, siz O’nunla birleşirsiniz.

Ama tüm bunlar başlangıçta başkalarıyla olan bağın içinde ifade edilir; aksi takdirde ne direkt ışığı hissedebilirsiniz ne de yansıyan ışığı yaratabilirsiniz. Yaradan’a doğrudan yönelik hareket edemeyiz. Biz, genel kırık bir arzu içinde hareket ederiz; onunla birleşmeye, ona dâhil olmaya çalışırız.

Bize toplum biçiminde sunulan kırık arzularımızdan başka hareket edecek yerimiz yok. Yaradan, tüm bu arzuların birikimidir; bizi kontrol eden gizli bir kaynaktır. Bizim görevimiz, O’nun yönetimine karşılık vermek ve O’na gelmektir; o zaman O ifşa olacaktır. Yani bütün iş, başkalarının arzularının içine nüfuz etmektir.

Çalışmada Yansıyan Işık

Soru: Manevi çalışmada “yansıyan ışık” ve “direkt ışık” nedir?

Cevap: Yansıyan ışık, yaratılanın O’na benzer olmayı arzuladığında, Yaradan ile karşılıklı ilişkisidir. Bu, yaratılanın Yaradan’ın eylemlerine benzemek niyetiyle gerçekleştirdiği eylemdir. Yansıyan ışık, yaratılanın Yaradan’a ne ölçüde benzediğinin, O’nunla ne kadar eşitlendiğinin ölçüsüdür. Bu direkt ışığın giysisidir; onların birbirleriyle birleştiği kaptır.

Yansıyan ışık, ihsan etmektir. Bu, yaratılana üst gerçekliği ifşa eden şeydir. Kişi yansıyan ışığını geliştirdiği ölçüde, dünyada kendi egoizminden başka neyin var olduğunu görmeye başlar; yani hayal ettiğimiz gerçekliğin ötesini.

Bütün bunları yansıyan ışıkta, sanki tek ve birleşik bir duyu organı varmış gibi algılarız. Yansıyan ışık, bize kendi dışımızda olanı görme yeteneği verir. Tüm niteliklerimiz, bütünsel bağlarına göre, diğerlerine ihsan etmeye göre düzenlenir. Tüm içsel niteliklerimizi ihsan etme imgesinde birleştirmeye ve bunu edinmek için onları en iyi şekilde nasıl bağlayacağımızı incelemeye başlarız.

Yansıyan ışık, benim içsel çalışmamın sonucunu ifade eder. Bu benim sevgiyi, ihsan etmeyi, birleşme arzusunu, özlemi ve çabayı ifade eden tutumumdur. Ve bunun içinde, direkt ışığı, Yaradan’ın bana yönelik tutumunu ifşa ederim ve yansıyan ışık da benim O’na yönelik tutumumdur.

İlişkilerden başka hiçbir şey yoktur. Yaradan’dan maddi bir şey alacağınızı mı sanıyorsunuz? O’na ihsan etmek istediğiniz tutumla dolacaksınız. Sevgi, sizin doyumunuz hâline gelir. Bize ifşa olan şey, yalnızca Yaradan’ın yüceliğinin hissidir ve bu, alma arzusuna tam bir doyum verir. NRNHY ışığı, sonsuzluk ışığı, bunların tümü, Yaradan’a yönelik kendi tutumunuzdur.

Hayatın Anlamı Nedir?

Soru: Tüm hayatınızı hayatın anlamını araştırarak geçirdiniz. Ama hayatın anlamı her kişi için farklı değil mi? Sonuçta tüm hayatımız yetiştirilme tarzımıza ve çevremize bağlı; dolayısıyla kararlarımız ve düşüncelerimiz de yaşadığımız deneyimlere bağlı. Eğer özgecil hedefler başlangıçta içimize yerleştirilmiş olsaydı, nasıl yaşardık ve bu bize ne kazandırırdı?

Cevap: Öncelikle, hayatın anlamı; yaşamak, sonra onun anlamını bulup, ardından ölmek değildir. Hayatın anlamı, hayatın en başında zaten anlaşılmalıdır.

Soru: Öyleyse hayatın anlamı hâlâ herkes için farklı mı?

Cevap: Herkeste ortak olsa bile herkesin kendi hayatının anlamı vardır. Hepimiz çok benzer özelliklere sahip küçük hayvanlar gibiyiz. Hiç kimsede ya da hiçbir şeyde özel bir şey yoktur.

Gerçekten hayatın anlamına sahip olan tek bir doğa vardır; o da kendini doğru şekilde bir sonraki hale getirmek, bir sonraki seviyeye yükselmek ve bizi de oraya yükseltmektir.

Bu seviyeye yükselebilmek için evrimimizin nereye doğru gittiğini anlamalıyız; böylece doğada genellikle olduğu gibi, şu anda karşılaştığımız çeşitli felaketler yoluyla bu seviyeye girmeyelim.

Bu geçişin böylesine aşırı, ani ve dramatik durumlar içinde gerçekleşmemesini sağlayalım. Bilimde, sanatta, insan toplumunda, birbirimizle iletişimde, kuşaklar arasında, her alanda bir krizin içindeyiz, bir duvarın önünde duruyoruz.

Soru: Hayatın anlamı sorusu tam olarak şu anda, bu duvarın önünde mi gündeme geliyor?

Cevap: Evet ve bu netleştirilmeli. Bu çok önemli. Kabala bilimi bununla ilgilenir. Bu yüzden herkese ifşa oluyor ve kendini insanlığa sunuyor.

Soru: Öyleyse doğanın yaşamının anlamı, bizi bu soruya getirmektir ve insan yaşamının anlamı ise bu soruyu netleştirmektir. Peki, o zaman hayatın anlamı nedir?

Cevap: Hayatın anlamı, insanın kendi başına bir sonraki evrimsel seviyeye yükselmesidir. Tıpkı cansız, bitkisel ve hayvansal doğa seviyelerinde her zaman otomatik olarak yükseldiğimiz gibi, şimdi insan seviyesinde olduğumuz için bir sonraki, daha yüksek seviyeye yükselmeliyiz.

Buna maneviyat diyebilirsiniz, ancak dinlerle hiçbir ilgisi yok. Kişinin içsel anlamında, manevi varoluşunda, üst dünyayı kendi içinde ifşa etmesidir.

İçimizdeki doğanın üzerine çıkabilirsek, tamamen farklı bir dünyayı hissetmeye başlarız.

Soru: Bu, bugüne kadar egoizmimiz tarafından yönlendirildiğimiz, egoizmin artık sınırına ulaştığı ve artık egoistçe yaşamamamız gerektiği anlamına mı geliyor?

Cevap: Bir sonraki seviyeye yükselmeliyiz, ancak artık egoizmle değil. Bunu, ışık adı verilen doğanın özel bir gücünün yardımıyla yapmalıyız, bu gücü üzerimize çekmemiz gerekir. O, bizi düzeltir, değiştirir ve bir sonraki, daha yüksek seviyeye benzer hâle getirir.

Yağ Kavanozu -Tek Bir Arzu

Soru: Şu anda onlunun içinde ne tür bir “yağ kavanozu” vardır? Bu nasıl kontrol edilebilir?

Cevap: Bu, üzerinde çalışılması gereken bir şeydir. Eğer şu anda birbirinizle bağ kurmaya yönelik tek bir arzu oluşturur ve bunu Yaradan’a yöneltirseniz, bunu hissedeceksiniz. Bu, sizin ortak arzunuz olacak.

Ve sonra bu arzunun kendisini hissetmesini sağlamalısınız; böylece onun Yaradan’la ne kadar bağda olduğunu hissedeceksiniz.

Acı Çekmek Bizi Arındırır Mı?

Soru: Diyelim ki bir kişi ciddi bir hastalık geçirdi, çok acı çekti ve sonra iyileşti. Bu, onun Yaradan’a daha da yaklaştığı anlamına mı gelir?

Cevap: Prensip olarak böyle bir acıyı deneyimlemek, kişinin koşulunu ve yeteneklerini daha ciddiye almaya başlamasına neden olur.

Ancak hiç kimse acı çekerek Yaradan’a yaklaşmaz, bu yanlış bir metottur. Yaradan’ın bizim acımıza kesinlikle ihtiyacı yoktur. Aksine Yaradan, kişinin, dünyayı yarattığı, içinde insanı yarattığı ve ona kendisine yaklaşma imkanı verdiği gerçeğinden dolayı sevinç duymasını ister.

Bu nedenle, hiçbir koşulda acıya boyun eğmemeliyiz. Bu hem Yaradan’a hem de hayata karşı yanlış bir tutumdur. Her zaman kendimizi Yaradan’ın iyiliksever alanında hissetmeye çalışmalıyız. Çektiğimiz acılar bize böyle koşullara tekrar girmemeyi öğretmelidir.

Soru: Peki ya acı çekmenin sonucu olarak kişi “Ne için yaşıyorum?” sorusuna gelirse, bu Yaradan’a daha fazla yakınlaşmak mıdır?

Cevap: Bu, onu ne için yaşadığını açıkça netleştireceği özel bir koşula getirmesi gereken bir sorudur.

Ancak hiçbir koşulda kişi kendi kendine azap çekmenin içine batmamalıdır, çünkü bu bizi Yaradan’dan uzaklaştırır. İnsan, acı çekerek daha saf hale geldiğini düşünebilir. Bu yanlıştır. Kabala’da böyle bir görüş yoktur. Birçok dinin bunu kabul etmesi oldukça olasıdır, ancak Kabala hiçbir koşulda bunu kabul etmez.

Acı çekmek, insanı asla egoizmden arındırmamış, egonun üstüne çıkma yeteneği de vermemiştir. Aksine, acı çekmekten korktuğu için onu egoizmi kullanmaktan uzaklaştırır. Ama bu bir ıslah değildir.

Acı çekmek, bizi sadece daha doğru bir karara doğru iter. Doğru sonuca varmalı ve gerektiği gibi hareket etmeliyiz.

Arzularımızın Fiziği


Gerçekten de Yaradan’a olan muazzam mesafemiz ve O’nun arzusunu çiğnemeye bu kadar meyilli olmamızın tek sebebi var ki bu tüm ızdırap ve çektiğimiz acıların ve sınıfta kaldığımız günahların ve hataların kaynağıdır. Açıkçası, bu nedeni ortadan kaldırarak tüm ızdırap ve acıdan anında kurtuluruz ve derhal kalpte, ruhta ve yücelikte O’na tutunma ile bahşediliriz. Ve size şunu söylemeliyim ki ilk neden “O’nun Yaratılanları üzerindeki İlahi Takdirini anlama eksikliği”nden başka bir şey değildir, yani O’nu tam olarak anlamıyoruz. (Baal HaSulam, “On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş”).

Doğru tanımlamalar konusunda büyük bir sorunumuz var. Kabbalistik metinlerin üslubu bazen o kadar dindarca görünür ki, bizi gerçeklikten ve kendimizle ve dünyayla, karakteristik karşılıklı ilişkileri, vektörleri, sayısal göstergeleri ve ölçüm verileriyle belirli bir güç ve sistem düzeni olarak ilişki kurmamız gereken doğru bakış açısından uzaklaştırır.

Bizler böyle özel bir yaklaşıma alışkınız; bu nedenle, yüzyıllardır kullanılan terimlerin, varsayımlarımızdan dolayı hata yapmamamız veya kafamızın karışmaması için modern, açık tanımlara ihtiyacı vardır.

İşte bu yüzden Baal HaSulam, Yaradan’dan uzaklaşmamızın nedeninin O’nu anlamamamız olduğunu yazar. Bu yanlış anlama öncelikle terimlerin tanımıyla ilgilidir.

“On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş”, Baal HaSulam’ın tüm giriş yazıları arasında en önemlisidir. Bu, onun ana eserinden önce gelir ve bize ne tür bir karşılıklı ilişki sisteminde olduğumuzu, aramızda neler olduğunu ve birbirimizle ve gerçekliğin tamamıyla nasıl bağ kurduğumuzu gösterir. Kendimizden çıkıp, insanları birbirinden uzaklaştıran gücün olduğu, aramızdaki boşluğa adım atarız. Bu gücü aşmaya başlayarak, farklı bir alan oluştururuz; bir reddetme alanı değil, bir yakınlaşma alanı – mesafe.

Şimdi aramızda olumsuzluk, reddetme (“–”) var; hepimizin birbirimizi reddettiği bir alan. Herkes sadece kendini hissetmeye hazırdır ve bu koşula “bu dünya” denir. Kendimizden dışarı çıkıp aramızda olanı hissetmeye başlarsak, bu koşula “üst dünya” denir.

Aramızdaki reddetme bir “suçtur”: Baal HaSulam’ın yazdığı gibi, Yaradan’ın arzusuna karşı günah işleriz. Aramızdaki birlik arzusu, bir “emir” (+) olarak adlandırılır. Günahtan emre geçiş bir “ıslah”tır. Günahtan emre, egoizmimden, almaktan vermeye geçmek için gösterdiğim çaba bir “çaba” olarak adlandırılır.

Bütün bu güçleri ölçebilirim: ne kadar almak istediğimi, ne kadarını aştığımı, almaktan vermeye ne kadar yöneldiğimi, ne kadar güç harcadığımı, ne kadar çaba gösterdiğimi, daha önce egoist arzularımı ve bu dünyayı ne ölçüde hissettiğimi, şimdi kendimden ne ölçüde çıkıp dışsal yönde, üst, manevi dünyayı hissetmeye başladığımı ve ne kadar güçle, hangi seviyede hissettiğimi ölçebilirim. Bütün bunlar ölçülebilir.

Kabala bilimi işte bununla, insan arzularının fiziğiyle ilgilenir. Elbette, siz ve ben henüz ilgili güçlere hakim olmadığımız için pratikte bu tür ölçümleri yapamayız. Ancak genel olarak, tüm bu parametrelerle gerçek bir şekilde çalışabilir, ilişkimizi fiilen doğrulayabilirsiniz: size ne kadar veriyorum ve sizden ne kadar alıyorum. Bunu yapmak için, doğamızın üstüne çıkmalı ve onun dışında (almanın ötesinde, ihsan etmenin ötesinde, her şeyin ötesinde) objektif bir pozisyon almalı, dışarıdan kontrol etmeli ve olanları gözlemleyip ölçmeliyiz.

Bunu yapabilme yeteneğine “kısıtlama” denir ve bu da basitçe doğamızdan kopmamızı sağlar. Tamamen ondan kurtulamayabiliriz, ancak onun bize hükmetmesini engelleyebiliriz. Buna “özgürleşmek” denir. Bundan sonra, tüm parametreleri gerçekten ölçebiliriz.

Yaradan’ı Neden Hissetmiyorum?

Soru: Eğer Yaradan’dan başkası yoksa, bundan benim O’nun bir parçası olduğum sonucu çıkar. Onu hissetmemem normal mi? Bu, yaratılış planına göre olması gereken şey mi, yoksa algımdaki bir aksaklık mı?

Cevap: Hala “ben” diyorsanız, bu O’nu hissetme koşuluna ulaşmanız gerektiği anlamına gelir. O zaman “ben” duygusuna sahip olmayacaksınız ve soru ortadan kalkacak.

“Ben”den “biz”e geçiş, bizi diğer insanları kendimiz gibi, ancak Yaradan ile ilişkili olarak hissetmeye hazırlar.