Manevi Dünya, Maddi Dünya
Yaratılışta birbirine zıt iki dünya vardır: alma arzusuyla yaratılmış olan maddi dünya ve ihsan etme arzusuyla yaratılmış olan manevi dünya. Haz alma arzusu, maddi dünyanın temel bir niteliğidir. Bizim dünyamız, bu arzudan oluşan beş duyunun algılarıyla bize verilir ve insan zihni bunu dönüştürmemize yardımcı olur.
Ayrıca, bu dünyaların en aşağısında bulunurken, onun doğasını, maddesini, alma niteliğinden ihsan etme niteliğine dönüştürmeye başlayarak yaratabileceğimiz başka bir durum daha vardır. O zaman maddeyi tamamen farklı bir biçimde, farklı bir görünümde, farklı bir düzlemde görürüz; kendi dışında, ihsan etmek için çalışan madde.
Bizim dünyamızda böyle bir nitelik yoktur; çünkü burada algıladığım her şeyi, duyu organlarıma girdiği için algılarım. Oysa manevi dünya bunun tersine düzenlenmiştir, kendimden çıktığım ve her şeyi kendimin dışında hissettiği bir durumda.
Ancak insanın kendisinin dışında olan bir şeyi nasıl hissedebileceği bize açık değildir. Ben bir şeyi görürsem, o şey duyu organımın ulaştığı, kapsadığı ve hissettiği alan içinde var olur. Ama hissetmediğini nasıl hissedebilirim? Başka bir deyişle, insanın duyu organlarıyla dünyayı edinme konusunda bir sınır eşiği vardır.
Ve manevi dünya, “kendimizin dışında” ilkesine göre çalışan hislerimizde edinilir ve şekillenir. Bunun için, diğerini hisseden yeni bir duyu organı yaratılır: Onun içinde olanı, onun hissettiğini hissederim. Bu ancak kişi sevgi niteliğini kazandığında yapılabilir.
Bizim dünyamızda sevgi, yemekten, cinsellikten, aileden, çocuklardan ya da her ne olursa olsun kendini tatmin etmeye yöneliktir. Bu haz kaynaklarını severiz; çünkü içimizde hoş bir duyum olarak algıladığımız özel bir uyarılma yaratırlar.
Ancak gerçek sevgi, kendimi ve kendi içimde olanı sevmeyi değil, benim dışımda olan bir nesneyi sevmeyi ifade eder. Ve sonra şu ortaya çıkar, onun hissettiğini hissedebilirim. Eğer kendimin dışında olan bir şeyi hissedebilme yeteneğini edinirsem, buna manevi bir nitelik edinmek, ihsan etme niteliği, gerçek sevgi denir, kendi hoşuma gideni değil başkasının sevdiğini sevebilmek. Bu, bir dünya ile diğer dünya arasındaki farktır.
Bundan söz etmek zordur, çünkü bu durum sürekli olarak yeni başlayanlardan kaçar. Ancak zamanla, her türlü engeli ve zorluğu aşarak ve egzersizlerimizi uygulayarak, kendimizi hiç umursamadan, diğer kişinin neyi sevdiğini ya da sevmediğini gerçekten hissetmeye başladığımız bir duruma ulaşabiliriz!
Ama kendimi umursamadan bunu nasıl yapabilirim? Ve burada Kabala bilimi, bazı ıslahlar, eklemeler ve hazırlıklar yapılması gerektiğini söyler. Bu, kendim üzerinde Tzimtzum denilen bir kısıtlama yaptığım ve hislerimde, kalpte, zihinde ve düşüncelerde, bana ait olan hiçbir şeyi dâhil etmediğim anlamına gelir.
Kendimin üstüne çıkarım ve tamamen nötr olurum, sanki ben şahsen yokmuşum ve sadece başkası varmış gibi. Onun içine girerim ve onu kendisinin hissettiği gibi hissederim. Tam da burada manevi bir sensör, manevi bir kap (Kli) seviyesine yükselme fırsatım olur.
Bu, çok basit bir eğitim yoluyla elde edilir: Dostlarımla birlikte otururum ve her birimiz, kendimizden çıkmak ve onların içine girmeye çalışmak için, diğerlerinin önünde kendini iptal etmeye çalışır.
Bu, üst ışık adı verilen bir gücün yardımıyla gerçekleştirilen özel bir uygulamadır. Egoizmimizin üzerine çıkarak birbirimizle bağ kurmaya çabalarsak, o zaman gerçekten üzerimize özel bir üst ışık iner; bu, kendimizden çıkmamıza imkân veren özgecil bir güçtür. Böylece, kendimizin dışında, tek birleşik bir bütün olarak var olduğumuz ortak bir alan oluştururuz.
Bu uygulamaya çalıştay denir. Bu tür çalıştayların yardımıyla, saran ışığı (Ohr Makif) üzerimize çekiyoruz; bu da bizi doğamızın üstüne çıkarır ve birbirimizle bütünleşme fırsatı verir. İşte o zaman, diğerleri aracılığıyla üst dünyayı, yeni bir alanı, ihsan etme ve sevgi niteliğini, kendimizin dışında, kendimizin üstünde olma niteliğini hissetmeye başlarız.

