Category Archives: Kabala

Kabala’da Eğitim Ve Edinim

Kabala Bilgeliğini çalışmaya başladığımızda, ilk başta her kelimenin içsel anlamını anlayamayız ve arkasında duran üst gücü ifşa edemeyiz. Ancak yavaş yavaş daha derin anlamları ortaya çıkarmaya başlarız.

Bu demektir ki artık sadece bir kelime okumuyorum, arkasında duran manevi nesneyi hissetmeye ve ifşa etmeye başlıyorum, sanki bir sisin içinden yavaş yavaş çıkıyorum.

Bu şekilde yavaş yavaş manevi edinime ulaşırız. İki aşama olduğu anlaşılmaktadır: eğitim ve edinim. Eğitim, çalıştığımız ama henüz ulaşmadığımız, sadece anlama yaklaştığımız anlamına gelir. Ve daha sonra, onu gerçekten edinmeye başlarız.

Mesele şu ki, edinim, kişinin ne kadar iyi çalıştığına veya kitapta yazılan her şeyi ne kadar iyi bildiğine bağlı değildir. Bu hiç önemli değil. En önemli şey, kişinin egoist niteliğini düzeltmesi ve onu almaktan ihsan etmeye, başkalarını sevmeye dönüştürmesidir.

Hatta kişi, materyal hakkında çok bilgili olmayabilir, pek zeki de olmayabilir. Ancak başkalarına karşı tutumlarını ıslah etmişlerse, o zaman bu ıslah olmuş ilişki içinde manevi kavramları hissedecek ve onları edineceklerdir.

Soru: Kendi aklıma güvenmezsem, yazılanların anlamını anlamazsam ve manevi edinimi hiç deneyimlememişsem nasıl çalışabilirim? Örneğin, Çince öğreniyor olsaydım, her gün yeni kelimeler öğrenir ve yavaş yavaş yazılanları anlamaya başlardım.

Cevap: Bunun nedeni, Çince söz konusu olduğunda, algıladığınız bir gerçeklikle uğraşıyor olmanızdır. Ancak Kabala henüz hissetmediğiniz bir gerçeklikten bahseder. Dolayısıyla bu kitapları bin yıl okuyup hala neden bahsettiklerini anlayamayabilirsiniz.

Bütün soru şudur: Kişi okuduğu şeyin hissiyatını nasıl edinebilir?

Ve bu hissiyat ancak doğuştan sahip olduğumuz alma niteliğine ek olarak, ihsan etme niteliğini de edinmemiz koşuluyla mümkündür. Tüm hayatımızı bu doğuştan gelen alma niteliklerini geliştirerek, nasıl alacağımız hakkında giderek daha fazla şey öğrenerek geçiriyoruz. Bu dünyadaki tüm düşüncelerimiz sadece mümkün olduğu kadar çok faydayı nasıl elde edeceğimiz ve zarardan nasıl kaçınacağımızla ilgilidir.

Ama şimdi, diğer insanlarla birleşmemiz ve onlar için çalışmaya başlamamız gerekiyor; onlara faydalı olanı vermeye ve onları zarardan korumaya özen göstermeliyiz, sanki onlar kendi bebeklerimizmiş gibi. Ancak kendi bebeklerimiz söz konusu olduğunda, içgüdüsel, doğal bir sevgiyle, bu dünyadaki ebeveynlerin doğal olarak sahip olduğu türden bir sevgiyle hareket ederiz. Fakat diğer insanlara gelince, böyle bir tutumu egoizmimize karşı ve onun direncine rağmen geliştirmeliyiz. Ve bu hiç de basit değildir.

Ancak bunu yapmayı başarırsak, reddetmenin ötesinde, yeni bir seviyede bir bağ kuracağız. Altta egoizm, başkalarına karşı nefret, ayrılık kalır, ama ben bunların hepsinden öte, onlarla bir bağ kurarım.

O zaman, altta eksi ve üstte artı arasında, içinde dolaşımın başladığı ve üst güç adı verilen, yeni bir kuvvetin ortaya çıktığı çeşitli bağ formları yaratırız.

Aile İlişkilerinin Altın Kuralı

Soru: Her şeyin onlar için yolunda gideceğini ve uzun süre, sonsuza dek birlikte yaşayacaklarını hissederek birlikte bir hayata başlayan gençlere tavsiyeniz nedir?

Cevap: Bu, birbirinizle yapılacak birçok uzun, hatta zaman zaman sıkıcı konuşmalar gerektirir. Aklınızdan geçen her şeyi dökün ve partneriniz de aynı şekilde yapmalı; tıpkı iki araştırmacı gibi. Zamanla, her ikiniz de hem kendinizi hem de birbirinizi incelemeye başladığınız bir duruma ulaşırsınız; partneriniz de hem kendini hem sizi inceleyecektir.

Sonra hayat ilginç hale gelir ve bir tür araştırmaya dönüşür: İlişkimizi nasıl değiştirebiliriz, onu nasıl farklı kılabiliriz ve nasıl birbirimize daha da yakınlaşabiliriz? Ya şöyle yapsak? Ya böyle denesek? Ve sürekli olarak bu nitelikleri, duyguları ve ilişki biçimlerini olabildiğince canlı şekilde ortaya çıkarmaya çalışırsınız.

İnsanlar bunu düşünür ve anlarsa, işte elli-altmış yıl sonra olan budur. Hepsi bu. O zamana kadar ise durum şudur: “Gençlik bilseydi, yaşlılık yapabilseydi.”

Yorum: Demek ki bu altın kuralmış. Umalım ki bir tür değişim olur.

Cevabım: O zaman gelecek ve insanlar böyle yaşamaya başlayacak. Ama biz bunu onlara şimdiden öğretebiliriz! Eklenmesi gereken budur. Bu gençlere araştırmacı olmayı öğretebiliriz. Onları, tabiri caizse, derslerimizle “yaşlandırabiliriz.” Bir tür uygulamadan geçebilirler.

Soru: Daha bir araya gelmeden önce mi? Bu hayata hazırlanmaları için mi?

Cevap: Evet, elbette. O zaman nasıl davranacaklarını—şöyle mi, böyle mi—zaten biliyor olacaklar.

Soru: Yani diyorsunuz ki, gençler evliliğe, bir araya gelmeye, sanki zaten yaşlılarmış gibi mi gelmeli?

Cevap: Evet, içten içe. Elbette. Kim olduklarını kendi başlarına keşfedecekler mi? Hayır. Tabiri caizse iletişim, psikolojik iletişim konusunda deneyim sahibi olmalılar. Bu onlara yakınlıktaki her türlü zorluğun üstesinden gelebilecekleri ve hatta bu zorlukları daha büyük temasa dönüştürebilecekleri konusunda güven verecektir.

Yorum: Güzel! Bilimsel bir laboratuvardan bahsediyoruz.

Cevabım: Evet. Ah, dünyanın buna ne kadar ihtiyacı var!

Manevi Bir Embriyo Olun

Soru: Çalışmaya zar zor devam edebiliyor ve sanki sadece dışarı itiliyormuşum gibi hissediyorsam ne yapmalıyım?

Cevap: Yukarıdan, kalbimizde hayal kırıklığı ve egoist şikâyetlerle dolu bir yük gönderiliyor. İnsan taleplerini azaltmalıdır. Yerde yatarken, daha fazla düşecek yer yoktur.

Eğer kişi, ihsan etme niteliğinde kalmaktan başka hiçbir şeye ihtiyacı olmadığına karar verirse, bu durumdan dışarı atılamaz. Malhut’unu (egoist arzularını) iptal etmiş ve Bina’ya (ihsan etmeye) bağlanmıştır.

O, annesinin rahmindeki bir embriyo gibidir ve üsttekinin, Yaradan’ın ona dilediği her şeyi yapmaya devam edeceğine inanır!

Sonra üstteki, manevi doğuma kadar içinde giderek artan bir ihsan etme niteliği geliştirmeye başlar.

Gözün Açılması

Soru: Alma arzusunun kökümüzde olmadığı yazılmıştır. Fakat siz, ıslahımızın bir sonucu olarak, gözlerimizin açılmasıyla ödüllendirildiğimizi söylüyorsunuz. Bu ne anlama geliyor?

Cevap: Bu, alma arzusu yerine verme arzusuna sahip olduğumuz anlamına gelir. Bu içimizde gelişir, bize ihsan etme niteliğindeki gerçeği görmeyi öğretir ve böylece doğduğumuzdan farklı bir gerçekliği edinmeye başlarız.

Soru: Benim doğam olan alma arzum var ve de bana Tora ve emirleri çalışmayı ve verme arzusunu geliştirmeyi sağlayan bir şey var. Verme arzusu içinde gerçekliği hissedebilmem ne anlama geliyor?

Cevap: Bunlar, bir insanın içinde, birbiriyle değiştirilebilen iki niteliktir. Bu nedenle şimdi tek bir tanıma bağlı kalmaya gerek yok. Tüm bunları çalışacak ve kendimizde bunu yavaş yavaş değiştireceğiz.

Daire, Dikdörtgen, Üçgen, Çizgi

Ein Sof’un ışığı eşit olduğundan, kısıtlama da eşit oldu.

Geometri ilminde bilinir ki, daireden daha eşit bir görüntü yoktur.

Bununla birlikte, çıkıntılı dik açılı kare imgesi, üçgen imgesi ve benzer şekilde diğer tüm imgeler için durum böyle değildir. Bu nedenle, Ein Sof’un kısıtlaması daire formunda olmak zorundaydı (Baal HaSulam, On Sefirot’un Çalışması, Cilt 1, Bölüm 1, Madde 5).

Açıklama: Eğer üst – alt, sağ – sol arasında fark olsaydı, bu, 4 safhanın ifadesi olarak, 4 kenarlı bir dikdörtgen şeklinde ifade edilirdi. Üçgen ise, 4. safhanın eksik olduğu, yalnızca 3 safhaya sahip bir dereceyi gösterirdi. Yani yalnızca üç kenar vardır: üst, sağ, sol; ama alt ( son safha, 4. safha “Dalet”) yoktur.

Başka “görüntü” yoktur – geri kalan tüm şekiller zaten “harfler”dir.

Işığa Giden Yolu Açalım

Üst Işığın kaynağı, “hiçlikten” bir arzu noktası yarattı ve Yaradan’ın baskısıyla onu geliştirmeye başladı, ta ki sonsuzluk dünyası denen koşula ulaşana kadar. Bu koşulda, nokta artık bir nokta değil, onu yaratan ışıkla dolu bir küredir ve bir kısıtlama (Tzimtzum Aleph) uygular ve ışığı kendinden dışarı atar. Bizler bu kısıtlamanın altındayız.

İlk kısıtlamanın koşulu çok basittir: yukarıda ışık, haz, mükemmellik, sonsuzluk – her şey varken, aşağıda arzu, karanlık, boşluk – yokluk var! Ve aralarında, asla iptal edilemeyen bir koşul olan, ilk kısıtlamanın (Tzimtzum Aleph) sınırı uzanır. Arzu (Kli) ışığa benzemiyorsa, aralarındaki bu boşluk kalır.

Bu demektir ki siz, şu anda hissettiğinizden başka hiçbir şey hissetmeyeceksiniz. Ve buna bilinçdışı manevi durum veya “bu dünya” denir. Bugün içinde bulunduğumuz hayatın en küçük ölçüsü budur; her türlü farkındalığın altında, karanlıkta, sanki hayali bir gerçeklikteymiş ve var olabilecek en derin uykudaymış gibi.

Bir keresinde, insanların binlerce ışık yılı mesafeler boyunca uzaya gönderilmek üzere, özel bir sıvı içeren kapsüllere nasıl yerleştirildiklerini anlatan bir bilim kurgu filmi izlemiştim. Ve her biri kendi kapsülünün içinde, başka bir gezegene varana ve orada uyanmaya başlayana kadar uyudular. Şimdi kendimizi benzer bir durumda, uykuda, gerçek gerçeklikten kopuk buluyoruz!

Işığı alabilmemin koşulu, ihsan etme niyetidir. Doyma, Haz alma arzusu değişmez, sadece “ne için”, “neden”, “anlam” değişir.

Işığı, doyumu kendim için, egoistçe, Tzimtzum Aleph koşuluna aykırı olarak, kendime niyet ederek almak istersem, buna “yukarıdan aşağıya” almak denir.

Işığı almak istersem (her iki durumda da yalnızca alırım, çünkü içimde yalnızca alma arzusu vardır ve yalnızca alma niyeti, alma koşulu değişir), ancak bana verene haz verme niyetiyle almak istersem, buna “aşağıdan yukarıya” alma denir.

Yalnızca böyle bir durumda ışık, üst dünyanın ifşasıyla dolup taşar. Üst ışığı aşağıdan yukarıya nasıl alabileceğimiz bizim için net değildir; kastedilen, verene haz vermektir. Bu koşul, ışığa giden yolu açar! Bu koşulu yerine getirin ve tüm sonsuzluk dünyası sizin olsun!

Mutlak Sevgiye!

Soru: Başkalarına zarar vermeseydik hastalanmayacağımız doğru mu?

Cevap: Tabii ki! Hiçbir hastalık, hiçbir şey olmayacaktı. Her şeyin kökü budur.

Soru: Aynı zamanda, doğamız gereği bir başkasına iyilik yapmanın da imkânsız olduğunu mu söylüyorsunuz?

Cevap: İmkânsız.

Soru: O zaman lütfen bizi bu çıkmazdan kurtarın. Ne yapmalıyız?

Cevap: Peki, biraz hayal kuralım.

Farz edelim ki öyle bir virüs icat ettik ki, hepimizi bir şekilde “ısırdı” ve biz de birbirimizi en yakın akrabalarımız gibi hissetmeye başladık. Tıpkı kendilerini bir bütünün parçası gibi hisseden erkek ve kız kardeşler gibi.

Yorum: Yani, biz kendimiz bir şey yapamayız ama böyle bir virüs gelirse…

Cevabım: Belki de en azından bunu birazcık istemeyi başarabiliriz. Asıl görevimiz bu.

Bunun için öncelikle bugün kim olduğumuzu anlamalı ve var olan kötülüğü inkâr etmemeli, onunla uzlaşmamalıyız. Tamamen zıt bir niteliğin olabileceğini anlamaya çalışmalıyız. Çünkü doğada tüm nitelikler çiftler halinde, birbirine zıt olarak bulunur.

Eğer bunu gerçekten arzularsak, bu tersine dönüş başımıza gelebilir.

Soru: Ama bu olmak zorunda mı?

Cevap: Bence evet. Çünkü doğa her zaman iki zıt nitelikte kendini gösterir. Dolayısıyla şu anki durumumuzdan sonra kırılma noktasına ulaştığımızda dedikleri gibi bir tersine dönüş, bir nevi faz değişimi olacağını düşünüyorum.

Yorum: Ve her şeyin sevgiyle yaratıldığını ve sevgiye yol açması gerektiğini anlamaya başlayacağız.

Cevabım: Bu, bizim ötemizde yani bizim dışımızda gerçekleşecek. Bize öyle bir şekilde etki edecek ki, değişeceğiz, tamamen zıddımıza dönüşeceğiz: mutlak sevgiye.

Hiçbir Şey İstemiyorsanız Ne Yapmalısınız?

İnsanlar hayatın anlamını evlilikte bulamayacaklarını anlıyorlar. Hayatın anlamını işte de bulamıyorlar.

Yorum: Ve görünen o ki, arkadaşlıkta da bulamıyorlar.

Cevabım: Ve tabii ki arkadaşlıkta da. Anlamı – hiçbir yerde bulamıyorlar. Öyleyse ne anlamı var? Yatakta yatıyorum, neden kalkayım? Hiçbir sebep yok, hareket etmek, düşünmek, konuşmak, herhangi bir şey yapmak için basitçe hiçbir sebep yok. İşte bir tür dünya-donması böyle gerçekleşir.

Yorum: Ve bugün, giderek daha da fazla gerçekleşiyor.

Cevabım: Evet, elbette.

Öyleyse ne anlamı var? Ancak bu, hayatın anlamını, yani bu durumun üstündeki anlamı ifşa edersek mümkündür. Ve en azından bir şekilde bunun hakkında konuşabilir, gösterebilir ve insanları sarsabilir, harekete geçirebiliriz. Aksi takdirde, elbette, sonunda birileri sizi sonsuza dek uyutan haplar satmaya başlayacak.

Ve insanlar onları satın alacak. Evet, alacaklar! Onları memnuniyetle ağızlarına atacaklar, bir bardak suyla mideye indirecekler, huzur içinde uzanacaklar ve hepsi bu. Peki, sonrasında başlarına ne gelir, ne fark eder?

Yorum: Ama bu mantıksız geliyor. Bir insan kendini gerçekten kötü hissediyorsa, teoride nasıl… diye düşünmeli.

Cevabım: Ama bir çıkış yolu göremiyorsa ne yapabilir? Yaşamak için ne var ki?!

Yorum: En azından başka biriyle bir şekilde, herhangi bir şekilde bağ içinde olmak yok mu?

Cevabım: Var. Bu yüzden bazı kulüplerde toplanıyorlar. Ama genel olarak, bunun bile bir sonu geliyor.

Soru: Bu bir çözüm değil mi, emin misin?

Cevap: Hayır, elbette hayır.

Soru: Yani insan hayatın anlamını keşfedene kadar değil. Böyle bir atılım gerçekleşiyor mu ve bu eğilimin nedeni bu mu?

Cevap: Evet, insan böyle bir engeli yani her şeye karşı mutlak isteksizliği aşmak zorundadır. Ve ancak bundan sonra insan bambaşka bir hayatı keşfeder. Bir bakıma bu ölümdür. Bu sınırı geçtikten sonra, insan hayatın var olduğunu keşfeder, ancak bu farklıdır ve artık içinde var olmaya başlayabilir.

Soru: Yani bir insanın yaşamaya başlamak için gerçekten ölümden geçmesi gerektiğini mi söylüyorsunuz?

Cevap: Kişi bu hayattan, egoist hayattan, bir şeylerin peşinden koşmaktan, bir şekilde vazgeçmeyi anlamalı, kabul etmeli ve istemelidir. Kişi bunu bir şekilde kabul ettiğinde, bu farklı formlarda yapılabilir, o zaman bir sonraki hayata hazır olur.

Soru: Ruhu umutsuzlukla sızlayacak kadar yalnız bir insana tavsiyeniz nedir?

Cevap: Tavsiyem, web sitemize gidip okumanızdır. Başka bir şey değil. Gerçekten bunu söylemek istemiyorum ama önerebileceğim başka bir şey yok.

Üst Gücü Nasıl Çekeriz?

Soru: Bizi ıslah edecek olan gücü çekme olasılığımız olduğunu söylediniz.

Ama bu gücün kendiliğinden geldiğini ve bize Man yükseltme, belirli eylemlerde bulunma olanağı verdiğini öğreniyoruz. Onu nasıl çekebiliriz?

Cevap: Bizden istenen, çalışmanın yanı sıra yapmamız gereken netleştirmelerdir ve güçlerimizin birleşip daha da kuvvetlenmesi için birbirimizle nasıl bağ kuracağımızdır.  Çalışmamız ve farkına varmamız gereken şey budur.

Soru: Niyetimizin kendimiz için mi yoksa ihsan etme amacıyla mı olduğunu nasıl kontrol ederiz?

Cevap: Sürekli kontrol edin ve kendinize bu soruyu sürekli sorun, böylece bunun içinizde nasıl yavaş yavaş ifşa olacağını göreceksiniz.

Arzu Değiştiğinde

Soru: Kişi, “ihsan etme uğruna” niyetiyle, alma niteliğini ıslah ettiğinde, Yaradan’ın böyle bir prosedürü uygulamak zorunda kalmasından rahatsızlık duyması mümkün müdür?

Cevap: Hayır, böyle bir şey yoktur. Uydurmayın.

Kişideki arzu değiştiğinde, tüm gerçekliği yeni arzusuyla görür ve içinde hiçbir soru kalmaz, onunla tamamen hem fikir olur.