Category Archives: Kabala

Yaradan’ın İmajının Kendi İçimizde Çizilmesi

Soru: Eğer Yaradan’ı hissetmiyorsak, O’nun niteliklerini nasıl alabilir ve O’na benzeyebiliriz?

Cevap: Kişi, kendi dışında, bedeninin dışında hiçbir şeyi hissetmez, ister Yaradan olsun, ister bir dost, ister bir grup. Bu nedenle, önce diğerine ihsan etmeye, diğerini kendimiz gibi sevmeye çalışmalıyız. Ve eğer diğerine ihsan etmeyi başarabilirsem, o zaman Yaradan’a da ihsan edebiliyor olacağım.

Sadece Yaradan için çalışmayı kabul edip başkası için çalışmazsam, bu, Yaradan için de çalışmaya hazır olmadığımın bir işaretidir. Sonuçta, hala “kendi çıkarlarımın dışında” bağımsız bir hesaplama yapmıyorum. Kendi içimde kalıyorum ve çalışmanın sonuçlarını, ödülü alıyorum.

Yani, tüm çalışma sadece grup ile ilgilidir ve bu grup içinde Yaradan’ın ifşası için bir yer yaratırız.

Hiçbir ışık almayız; kendi ihsanımızla doluyuz! Bana gelen ve bana ihsan etme yeteneği veren gücün yardımıyla bu niteliği kendi içimden “üretirim” ve bunda Yaradan’ın gücünün içimde kıyafetlendiğini hissederim. Bu benim tatminimdir.

“Kendimizin dışına çıkıp” başkalarıyla bağ kurduğumuz söylense de “kendimin dışında” hiçbir şey ifşa etmem. Bunların hepsi benim hayal gücüm, algımdır, sanki kendimin dışına çıkıyormuşum gibidir.

Atzilut dünyasının Malhut’unun “Yaradan’ın imajı” olarak adlandırıldığı söylenir.

Ayrıca, O’ndan aldığım tüm koşullar aracılığıyla Yaradan’a sevinç getirmem gerektiği de söylenir. Ama O’ndan koşullar almak ne demektir? Sonuçta bunlar, az ya da çok, egoist arzumun üstesinden gelip onu ıslah etmeme bağlı olarak, içimde uyanan arzuya bağlıdır. Bu, değişmeyen Yaradan ile nasıl ilişkilidir?

Ve hatta ben O’na ne verebilirim ki? İhsan edecek kimse yok, benim çalışmamı alacak kimse yok.

Sonunda, sadece kendi niteliklerimizi ıslah ettiğimizi ve onlardan asla ayrılmadığımızı idrak ederiz. Ve ihsan etme niteliği saf bir niteliktir; bunun için herhangi bir “fayda” uğruna çalışamam. Onu, ışığa ve diğerine karşı duyduğum hayranlık duygusuna göre, içimde ihsan etmenin ve sevginin yüceliği hissini uyandıran özel, yüce bir nitelik olarak değerlendirebilirim.

Açıkça Belirlenmiş Bir Hedef

Soru: Psikolojide, bir kişinin karakteri geleneksel olarak çeşitli alanlara ayrılır; bunlardan biri de motivasyonel alandır. Diyelim ki bana doğru ve iyi görünen bir hedef belirledim, örneğin araba kullanmayı öğrenmek. Ancak buna dair hiçbir motivasyonum yok, bundan içsel bir haz almıyorum. Buna rağmen çaba göstermeye devam ederken, bu hedef zamanla dönüşür ve içsel bir motivasyon haline gelir. Haz duymaya başlarım ve bu hedef benim bir parçam olur.

Bütünsel eğitim sistemi de buna mı dayanır? Bir noktada her şey tersine döner ve hedef, kişinin içsel dünyasının bir parçası hâline mi gelir?

Cevap: Aslında, başlangıçta kişiye önemli ya da gerekli görünmeyen hedeflere örnek veriyorsunuz.

Biz çalışmaya, hedefin zorunlu olduğunu açıklayarak başlarız. İstenmeyen olabilir, ancak gereklidir. Bununla ilgili yapılacak bir şey yoktur; tıpkı her gün işe gitmem, çocuk yetiştirmem vb. gibi, uygulanması gerekir. Bütün hayatım, sürekli birilerine bir şey borçlu olduğum için yapmak zorunda olduğum şeylerden oluşur.

Burada da aynı durum söz konusudur; doğa tarafından bana dayatılan zorunlu bir hedefim vardır. Gelişimimizde ilk kez, bir hedefi önceden görebildiğimiz bir noktaya ulaşıyoruz. Bu daha önce hiç olmamıştı.

Devrimler yaşadık, savaşlar, teknolojik, bilimsel ve toplumsal her türlü sarsıntıdan geçtik, tarih boyunca ne yaptıysak yaptık, ancak doğanın bizim için hangi hedefi koyduğunu hiçbir zaman bilmedik. Barikatlarda “İleri!” diye haykırdık, “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!” dedik. Ama genel olarak, bunun ardından ne geleceğini hayal etmiyorduk. Kimse bunun şu şekilde olacağını, başka türlü olmayacağını öngöremezdi.

İnsanlık önceden hiçbir şeyi bilemez; sadece doğanın zorlayan güçleri olan “motivasyon” (Yunancadan çevrilir, “motive, dürtü” hayvanları sürmek için kullanılan sivri bir sopadır) tarafından ileriye sürülür

İşte bu şekilde geliştik; önümüzde geleceğe dair somut bir tasavvur olmadan. Bir zamanlar hayal ettiğimiz parlak gelecek, köleci bir düzen, feodal bir düzen, kapitalist bir düzen ve sosyalist bir düzen oldu. Ve geleceğe dair bu imgelerin hepsinin birer yanılsama olduğu ortaya çıktı.

Şimdi, ilk kez, doğanın bize gösterdiği resmi tüm krizlerimizde net bir şekilde görüyoruz. Bu krizleri inceleyebilir, anlayabilir, sınıflandırabilir ve ayırt edebiliriz. Krizlerin eğitim ve öğretimde, ailede, hastalıklarda ve depresyonlarda, finans ve ekonomide, bilim ve kültürde — her yerde nasıl kendini gösterdiğini görüyoruz. Bunları net bir şekilde ortaya koyabiliriz.

Ama bunu yapmak istemiyoruz; bu insanlık için hoş olmayan bir şey. Çıkış yolunu göremediğimiz için göz yumuyoruz. Fakat her geçen gün, doğanın bize dayattığı gelecek daha da netleşiyor—tüm insanlığın tek bir bütün olarak küresel, bütüncül bir birleşimi. Bunun içinde doğaya benzerlik kazanıyoruz; doğanın genel yasası bizi buna yönlendiriyor, doğaya benzerlik yasası. Buna entropi, enerji ne derseniz deyin.

Bu nedenle, bütünsel eğitimde, ilk günden itibaren bunu yavaş yavaş netleştirmeye, her türlü bilimsel bulguya dayanarak kişiye göstermeye başlarız. Bilim insanlarını toplantılara davet etmemize gerek yok çünkü sunumlarının, videolarının vb. kayıtları zaten hazırlanmış ve mevcuttur.

İnsanlar öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, hiç kimse ilerlemeye ihtiyaç duymaz veya bunu istemez; bu istenmeyendir. Biz tembeliz (bu bizim doğamızdır) ve sadece haz aldığımız şeyleri yapmak dışında bir şey istemeyiz. Biri yaratmayı ve inşa etmeyi sever, diğeri güneşin tadını çıkarmayı. Ama hepsi bir araya gelerek tek bir bütün hâline mi gelmeli?

Bu, doğası gereği doğuştan böyle olan %10’luk özgecil insanlar için bile hoş değildir, çünkü burada insanların birbirleriyle tamamen farklı kombinasyonundan, egoizmimizle olan etkileşiminden bahsediyoruz.

Bu nedenle, tamamen istenmeyen bir şey yapıyoruz, ama bunu zorunlulukla yapmaya başlıyoruz. Bunu yapmazsak ne olacağını, doğayla çatışmamızın ne sonuçlara yol açacağını, çevrede ne tür felaketlere yol açacağını tartışıyoruz. Cansız doğada depremlere, volkanlara, tsunamilere, kasırgalara, genel iklim değişikliğine, güneş patlamalarına vb. neden olur. Bitkisel dünyada, dünyanın yüzeyinde olanları görürüz. Hayvanlar aleminde, tüm türler yok olur. Ve insanda…

Şu anda doğanın bizi mutlak açlıkla tehdit ettiği bir koşudayız. Bitkiler, hayvanlar, balıklar, kuşlar—bunların hepsi felaket derecesinde yok oluyor. Doğayla dengesizliğimiz yüzünden, yeryüzünü ve onun yüzeyini diğer tüm türlerin varlığı için elverişsiz hâle getiriyoruz; çünkü biz böyleyiz ve ancak biz her şeyi uyuma getirebiliriz. Her şey bize bağlıdır.

Zamanla, bütünsel resmin böyle ifşa olması, insanın kendini ve toplumu değiştirme ihtiyacını fark etmesine yol açar; sonrasında zaten böyle bir kişiyle çalışabilirsiniz.

Yaradan’ı Yüce Bir Dost Gibi Edinin

Soru: Yaradan’ı bir dost aracılığıyla ifşa etmek ne demektir?

Cevap: Bu, dostuma karşı tutumum aracılığıyla Yaradan’ı edinme arzumun ölçüsünü keşfetmem anlamına gelir.

Soru: Peki, sürekli aradığım bu dost kimdir?

Cevap: Yaradan’ın kendisidir.

Yaradan’ı, “yüz yüze” olarak adlandırılan, kendinizi tamamen açabileceğiniz, yüce bir dostunuz olarak edinmek için çaba göstermelisiniz.

O’ndan hiçbir şey saklamayın. Sadece her gizliliğin ortadan kalkmasını ve ifşa olmasını arzu edin.

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 277

Soru: Yaradan’ın kendine karşı tutumunu ifşa etmek ne demektir? Bunu nasıl etkileyebilirim?

Cevap: Yaradan’ın sizden ne istediğini net bir şekilde anlayabileceğiniz ve O’nun size karşı tutumunu gerçekleştirmek isteyeceğiniz bir koşula gelmelisiniz.

Soru: Kişi gizlilikle nasıl doğru bir ilişki kurmalıdır?

Cevap: Kişi, Yaradan’a olabildiğince yakın olduğu bir koşula ulaşmak için çaba göstermelidir.

Soru: Kişi, Yaradan ile temas kuramazsa, bu onun dostlarıyla bağının olmadığı anlamına mı gelir?

Cevap: Hayır, kişi sürekli kendini incelemeli ve neden dostlarıyla ve Yaradan’la yeterince bağı olmadığını düşündüğünü açıklığa kavuşturmalıdır.

Soru: Kişi kendini nasıl tamamıyla “kalpteki nokta” koşuluna indirgeyebilir?

Cevap: Kalpteki nokta, Yaradan’a karşı duyduğum tek arzudur. Kendimi, ötesinde başka hiçbir şeyimin olmadığı böyle bir arzuya indirgersem, o zaman kalpteki nokta içinde olurum.

İhsan Etmenin Manyetik Alanında

Soru: Kabala bilgeliğinde inanç nedir?

Cevap: İnanç, almanın ötesinde ihsan etmektir. İnsanın içinde doğuştan gelen bir ihsan etme gücü olmadığı için, inancın gücünü kullanırız; kişi bunu Yaradan’dan almalıdır. Üst ışığın etkisi aracılığıyla, kişinin içinde ihsan etme yeteneği yaratılır.

Bu, bir metal parçasını tutan bir mıknatıs gibidir. İhsan etme becerisi, kişinin içinde yalnızca üst ışığın etkisi altında olduğu için korunur ve bu yüzden buna inanç denir. Kişi, yukarıdan gelen bu izlenimle dolup taşmalı ve ancak o zaman özgecil eylemler, özverili hesaplar yapabilir. İşte bu nedenle buna inanç denir.

Eğer ihsan etme, kişinin kendi gücünden ortaya çıksaydı, buna inanç denmezdi. Bu, ancak üst Işığın kendi niteliğini kişiye aktarması ve onun içinde ihsan etme yeteneğini yaratması koşuluyla var olur. Yaratılan varlıkta ihsan etme niteliği, üst ışığa benzeme, üst olanı çekme arzusundan kaynaklanır; bu nedenle buna inanç denir.

Kabala Bilgeliği

Yorum: Gerçek bilgelik basittir ve her birimize yöneliktir. Zamanın derinliklerinden, son kullanma tarihi olmayan derin düşünceler bize ulaşır. Bunlar bugün de hala geçerlidir. Lütfen bunlardan bazıları hakkında yorum yapın.

“Ben kendim için değilsem, kim benim için? Ben sadece kendim için isem, ben neyim? Şimdi değilse, ne zaman?”

Cevabım: Kişi eyleme geçmelidir. “Ben kendim için değilsem”, dünyaya faydalı bir unsur olmak için kendimi nasıl ıslah edeceğimi bilmeliyim ve bunu benim için kimse yapmayacaktır. Bunu ben yapmalıyım.

Herkes için amacımı yerine getirmiyorsam, o zaman ben kimim? Şimdi, fırsatım varken yapmazsam, ne zaman yapabileceğim? Bu andan sonra ne olacağını kimse bilemez.

Tüm bunlar, kişinin amacını doğru ve derhal yerine getirmesini gerektirir.

Soru: Bu nedir?

Cevap: Kendini ıslah etmek ve böylece kendi aracılığıyla dünyayı ıslah etmek. Çünkü dünyamızın ıslah edilen her unsuru aracılığıyla, üst, ıslah edici bir güç akar ve tüm dünyaya yayılır.

Soru: Islahı ne oluşturur?

Cevap: Unsurlar benim aracılığımla birbirine bağlanmaya başlar.

Soru: Yani başkalarını birbirine bağlayan benim miyim?

Cevap: Evet.

Yorum: “Bu dünyada kendine güvenen herkes cennette bir yabancıdır. Ve bunun tersi de geçerlidir.”

Cevabım: Elbette. Gerçek şu ki, egoizm sizi dünyadan ayırır. Siz dünyaya hiçbir katkıda bulunmazsınız; aksine, bu dünyanın bir parçası olduğunuz için ondan çalarsınız.

Bu nedenle, egoist olduğunuz için kendinize güveniyorsanız (egoistler kendilerine güvenirler), o zaman bu dünyayı birleştirmek için üst, doğru, manevi enerjiyi bu dünyaya getiremezsiniz. Tersine, üst gücün merhametine kaldığınızı hissederseniz onu bu dünyaya aktarabilirsiniz.

Soru: Yani kişi güvensiz mi hissetmeli? Kendine güvenmemeli mi?

Cevap: Evet. Tek kesin olan şey, kendinizi üst güce adamanız olmalıdır.

İnsan neye güvenebilir ki? Bu aptallıktır. Bir sonraki anda size ne olacağını, kim olacağınızı ve genel olarak eylemlerinizin ne olacağını bilmiyorsanız, nasıl kendine güvenebilirsiniz? Hiçbir şey! Bu sadece çocukça.

Yorum: Yine de internet, size nasıl kendinize güvenebileceğinizi ve nasıl yaşayacağınızı öğretenlerle doludur.

Cevabım: Bu doğaldır, çünkü herkesin buna ihtiyacı vardır. Ama kimse buna sahip değildir, bu yüzden herkes birbirine öğretmeye çalışır.

Soru: İnsan ancak üst güce ulaşıp, ona bağımlı olduğunda mı gerçekten kendine güvenebilir?

Cevap: Evet, kişi üst güce bağlı olduğunda, her şeyin neye bağlı olduğunu gördüğü için tam bir güvene sahiptir ve huzur içindedir. Her halükârda, üst gücün kendisine yapmak istediği her şeyi yapacaktır. Zaten yapmaktadır ama artık bunu bilinçli olarak yapacaktır.

Yorum: “Başkasını utançtan yüzünü kızartacak şekilde alenen utandıran kişinin, gelecek dünyada payı yoktur.”

Cevabım: Evet. Kendinizi herkesten daha küçük hale getirmek çok önemlidir, çünkü bu şekilde üst enerjiyi ve üst gücü kendinizden onlara aktarabilirsiniz.

Yorum: Basit bir insan bunu duyup “Nasıl kendimi bir başkasından aşağı koyabilirim?!” diye sorarsa, bu insan doğasına aykırıdır.

Cevabım: Tam da doğaya aykırı olduğu için. Burada başka bir şey yok. Islah başka türlü gerçekleşemez.

Yorum: Mantıken bile, ancak ondan daha küçük olursam başkasını duyabilirim, daha büyük olursam değil.

Cevabım: Elbette! Her durumda böyledir.

Her sabah öğrencilerin yanına gittiğimde, kendimi onlardan aşağıya koymuyor muyum? Onların öğrenebilmesi, daha akıllı olabilmesi, anlayabilmesi, birleşebilmesi ve Yaradan’a yaklaşabilmesi için her şeyi yapmıyor muyum?

Soru: Öyleyse öğrencilerin yanına gittiğinizde, kendinizi onların önünde alçaltmanız mı gerekiyor?

Cevap: Elbette! Ben bir garson gibiyim: Getiriyorum ve servis ediyorum.

Yorum: Dedikleri gibi, hizmet etmeye hazır.

Cevabım: Evet. Onlardan üstün olduğumu hissetmiyorum. Böyle bir tavır sergiliyorsam, bu sadece onlara bir şekilde canlanma ve neyle uğraştıklarını anlama fırsatı vermek içindir.

Yorum: Öğretmenin, öğrencileri kendisine bağladığı yöntemler, teoriler ve manevi uygulamalar vardır. Yani, öğretmenin açıkça onlardan üst olduğu durumlar.

Cevabım: Kabala’da asla. Kesinlikle yoktur! Her an, kişi güvenle ayrılabileceğini hissetmelidir. Vedalaşmadan! Sadece kalkıp giderek. Peki nasıl ayrılırlar? Görüyorsunuz, bu sessizce olur.

Yorum: Doğru. Bir anda kişi gitmiştir.

Cevabım: Bazen geri gelirler. Geri gelenler vardır. Onlara farklı davranmam. Bunu görüyorsunuz.

Yorum: Anlıyorum, evet. Kişi içeri girer, oturur, ona bakarsınız ve işinize devam edersiniz. “Aaa! Geri dönmüş!” gibi bir şey olmaz.

Cevabım: Ne için? Bu beni ilgilendirmez. Benim işim hizmet etmektir. Restoranda olduğu gibi: müşteriler gelir ve ben garsonum.

Yorum: Masayı hazırlamak için.

Cevabım: Doğru. Kesinlikle öyle.

Yorum: “Kötü söz üç kişiyi öldürür: söyleyeni, söyleyene inananı ve hakkında konuşulanı.” Talmud’da böyle yazıyor.

Cevabım: Evet, çünkü aslında Yaradan’dan başkası yoktur. Bu nedenle, kendinizden başka birisi hakkında kötü konuşursanız, kesinlikle açık ve net bir şekilde Yaradan’ı kastetmiş olursunuz.

Soru: İftira, Yaradan hakkında kötü konuşmak anlamına mı gelir?

Cevap: Evet.

Yorum: Başkasını lanetliyor olsanız bile.

Cevabım: Önemli değil. İş veya evle ilgiliyse, iftira olarak kabul edilmez. Biz ideolojik, içsel, manevi iftiradan bahsediyoruz. İşte buna izin veremezsiniz!

Yorum: “Sizi azarlayanları sevin, övenlerden nefret edin, çünkü ilki sizi gelecek dünyada hayata götürür, ikincisi ise sizi yok eder.”

Cevabım: Doğru! Kesinlikle doğru. Kişi kendisini döven veya azarlayanlara ödeme yapmalıdır. Ve bunun tersine, kendisini övenlerden uzak durmalı veya onları azarlamalıdır.

Yorum: Ama bu neredeyse imkansız.

Cevabım: Kişi kendini kısıtlama ve perdeyle doğru bir şekilde yöneltirse, tam olarak bunu yapar.

Soru: Yani, eğer biri Yaradan’a yönelmişse, onu azarlayan kişiye teşekkür mü eder?

Cevap: Hayatta birbirimize gerçekten bu şekilde teşekkür etmiyoruz. Ama aynı zamanda, kişi bir başkası aracılığıyla övgülerin aksini duyduğunda Yaradan’dan büyük bir yardım alır.

Soru: Şamati’de (“Duydum”) bile, bir Kabalistin aşağılanmasının iyi olduğu yazıyor. Aşağılanırken iyi hissetmek mazoşistçe değil mi?

Cevap: Hayır, kişi bundan haz almaz. Kişi, bu tür bir aşağılanma yardımıyla Yaradan’a daha yakın olabileceği gerçeğinden haz alır. Egoizmin küçümsenmesi büyük bir yardımdır. Ancak genellikle dışarıdan tamamen farklı bir tablo gösterilir.

Yani, eğer o gerçek bir Kabalist ise, öfkelenip itiraz edebilir.

Soru: Öfkeli ama içten içe minnettar mı olmalı?

Cevap: Elbette.

Yorum: “Düşmanınız sarsıldığında sevinmeyin, tökezlediğinde kalbiniz sevinmesin.”

Cevabım: Gerçek şu ki, sizler genel ıslahı düşünmelisiniz, yani bu tam olarak doğru tutumdur.

Soru: Düşman düştüğünde sevinmemeli miyiz?

Cevap: Hayır. Sonuçta, o sizi ıslaha yaklaştırmak için böyle davrandı. Bu yüzden onun başarısızlıklarından mutlu olmayın. Aksine, ne kadar güçlü olursa ve size ne kadar baskı yaparsa, sizin için o kadar iyi olur.

Soru: “Günahtan korkmak, cezadan değil, günah işlemekten korkmaktır.” Bu ne anlama geliyor? Cezadan mı korkmalıyız, yoksa günahtan mı?

Cevap: Kişi, günah denen eylemden korkmalıdır, o eylemin cezasından değil, çünkü aksi takdirde cezalandırılmaktan korkarsınız. Ceza olmasaydı, bunu yapar mıydınız, yapmaz mıydınız?

Yorum: Bu çok derin bir konu.

Cevabım: Bu nedenle korkmanız gereken eylemdir.

Soru: Oysa kişi çoğunlukla cezadan korkar?

Cevap: Elbette. Yakalanmasaydım…

Soru: Her şeyi alırdım. Yani yakalanmasaydım çalar mıydım?

Cevap: Elbette çalardım.

Yorum: İnsanlar bunun bir sonucu olmayacağını bilselerdi, tam bir kaos olurdu.

Cevabım: Yaradan’ın yönetimi, biz gönüllü olarak yolumuzu seçene kadar bizi belirli bir çerçeve içinde tutmaya devam ediyor.

Yorum: Kral Süleyman’ın ünlü sözü: “Önce ne olduysa, yine olacak. Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak; güneşin altında yeni bir şey yok.”

Cevabım: Evet ve her şey normale döner çünkü tüm bunlar, sürekli olarak aşamalar halinde ıslah edilen saf bir evrensel egoizmden ibarettir. Döngüler.

Soru: Bir insan için bunun anlamı nedir? O şöyle diyor: “Önce ne olduysa, yine olacak. Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak; güneşin altında yeni bir şey yok.”

Cevap: Bu, yeni yasalar olmadığı anlamına gelir. Elbette yeni eylemler vardır. Koşullar değişiyor, Dünya değişiyor, her şey değişiyor; ama hepsi aynı yasalara uyuyor ve aynı yönde akıyor.

Soru: Kral Süleyman aslında tek bir yasa olduğunu mu söylüyor?

Cevap: Egoizmi mutlak bir ihsan etmeye dönüştürmek için tek bir yasa.

Soru: Bu, kişinin ihsan eden ve seven biri olması anlamına mı geliyor? Hayatın amacı bu mu ve her şey bu noktaya mı gidiyor?

Cevap: Evet, kişinin egosunun üstünde, tam da bu nedenle.

Yavaş Yavaş Arınma

Dolayısıyla, kişi gizlilik ve ızdırapları aldığında, bilinen şifayı alacağı, kişinin içinde bulunduğu koşuldan çıkmasına Yaradan’ın yardım etmesi için daha çok dua edeceği kesindir. (Baal HaSulam, Şamati 8, “Keduşa’nın Gölgesi ile Sitra Ahra’nın Gölgesi Arasındaki Fark Nedir?”).

Soru: Bu ifadede, sanki kişi “Bu acı veriyor, beni bu durumdan kurtar” diye talep ediyormuş gibi, egoist bir unsur var gibi görünüyor. Dua nasıl olmalıdır?

Cevap: Yaradan’a yaptığımız yakarışın neden tamamen özgecil olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Yolumuza tamamen egoist olarak başlarız. Ancak yavaş yavaş egoizmden arınır ve kendimizi Yaradan’a yöneltiriz, böylece taleplerimiz daha özgecil hale gelir, başkaları adına, tüm insanlar için olur.

Bu nedenle, bizim için en önemli şeyin başkaları için endişelenmeyi bırakmak olduğunu düşünmemeliyiz. Tam tersi.

Hasta Bir Dostu Ziyaret Etmek

Soru: Dostlarınız olduğunda, kişisel talihsizliklere katlanmak neden daha kolaydır?

Cevap: Dostlarımla bağ kurduğumda, kişisel sorunum aramızda paylaşılır. Aramızda gerçekten güçlü bir bağ varsa ve onlar benim üzüntümü paylaşarak bana destek olurlarsa, o zaman bu üzüntü hepimiz arasında paylaşılır.

Hasta ziyaretinin anlamı da tam olarak budur. İnsanlar hastaları sadece durumlarını kontrol etmek, onlarla konuşmak, onlara elma ve portakal getirmek için ziyaret ederler diye düşünürüz, ama bunun çok daha derin bir anlamı vardır. Böyle bir ziyaret aslında dostumuzun acısını paylaşıp ona gücümüzü verdiğimiz için hastalığını hafifletebilir.

Her birimiz ayrı bir bedende var olsak da hepimiz tek bir sistemde birbirimize bağlıyız. Eğer birbirimize bağlıysak, o zaman tüm sistemlerimiz de birbirine bağlanır: zihinsel, duygusal ve henüz bilmediğimiz birçok diğer sistem.

Sonuç olarak, insanlar arasında ortak bir bağ sistemi oluştururuz ve gerçekte bu, hayal ettiğimizden çok daha büyüktür. Hastalık, kişisel sistemimde beni hasta hissettiren bir tür arızadır. Ancak benimle bağda olan dostlarım, bağı derinleştirmek amacıyla ziyarete geldiklerinde, benim hasarlı sistemime girerler ve onun bir parçası olurlar.

Eğer iki dostum beni ziyarete gelirse, rahatsızlığım üçümüz arasında bölünür. Henüz eşit olarak bölünmez, ancak güçlü, uygun ve doğru bir şekilde bağdaysak bölünmelidir. Diğerinin acısını nasıl üstlendiğimizi ve karşılığında hasta kişiye kendi neşe ve mutluluğumuzu verdiğimizi açıkça hissedeceğiz.

Soru: Peki, biri bana sorununu anlatırsa, bu durumu kolaylaştırır mı?

Cevap: Eğer aranızda bir bağ yoksa, bunun pratikte hiçbir etkisi olmaz. Yine de, iyi ya da kötü haberlerin kişiyi güçlü bir şekilde etkileyebileceğini, ruh halini iyileştirebileceğini ya da depresyona sokabileceğini biliyoruz.

Ama bu kişi benim dostumsa, sanki tek bir beden içinde var oluyormuşuz gibi birbirimize bağlıyız. Bu nedenle, hastalık sırasında beni ziyarete geldiğinde, sistemimdeki kusur ona da geçer ve benim için daha kolay hale gelir.

Tamamen bedenlerimizle birbirimizden ayrılmış olmamıza rağmen, duyusal düzeyde bağ kurabilmemiz sayesinde, bir dost hastalığımı iyileştirmeye yardımcı olabilir, sanki onun bir parçasını kendi içine alıyor gibi. O, benim sistemimdeki dengesizliğin bir kısmını alır ve kendi sistemi içinde dengeler.

O, sadece iyi ve doğru bir eylemde bulunarak benim acımı hafifletir ve bu dengesiz kısmı sevgiyle kendi üzerine alır. Bunun yanı sıra, onun sağlıklı sistemi, başka birinin hastalığının bu parçasını, doğası gereği kendisine ait olmadığı için tam olarak emebilir. Hastalığın bir kısmını alır, kendi içinde izole eder ve kendi alt sisteminde iyileştirir.

Soru: Bu bilinçsizce mi olur?

Cevap: Genellikle bilinçsizce olur, ancak bunun nasıl gerçekleştiğini görebilen daha yüksek seviyede insanlar vardır.

Arzu Birincil, Akıl İkincildir

Yorum: Arzu aklı geliştirir. Öğrenen kişinin zeki olmadığını söylüyorsunuz, ama yine de kişi daha akıllı hale geliyor.

Cevabım: Ancak bu akıl, yeni duyguların, hislerin ve kişinin arzularındaki değişikliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Yorum: Yani daha güçlü bir arzu ortaya çıkar ve bunun bir yan etkisi olarak akıl gelişir.

Cevabım: Hayır, bu bir yan etki değildir. Bu gerçekten yardımcıdır. Artan, dönüşen arzulara hizmet eder.

Ama biz her zaman arzuların sadece bir tür tutku, başka bir şey olduğunu ve aklın güvenebileceğimiz bir şey olduğunu düşündük. Gerçekte durum böyle değildir. Her şeyin tamamen farklı olduğunu, dünyanın tam tersi şekilde düzenlendiğini görmeye başlarsınız, çünkü arzu maddenin temelidir.

Yani, sadece bizim dünyamızda eylem yaparsanız, bilgi arzuların üzerindedir. Ama üst dünyaya girmeyi arzularsanız, tüm ilerlemenizin arzularınızın değişmesine ve ıslah edilmesine bağlı olduğunu anlamaya başlarsınız. Bu nedenle, arzularınız sizin için ele almanız gereken ana konu haline gelir. Bilgi ve akıl ise yardımcı bir şey olarak yanındadır.

Yorum: Ben öyle demezdim. Sonuçta, önceki tüm bilginiz belirli şeyleri ifade etmenizi sağladı.

Cevabım: Ama daha fazlası değil. Sadece öğretmenlik mesleğimde, ama kişisel olarak buna ihtiyacım yok.

İçsel akıl yani içsel gelişim, elbette yardımcı olur ama bu ruhun türüne bağlıdır.

Ciddiyim. İnsanların, psikolojik ya da bilimsel olsun, dünyevi bilginin seviyesi ne olursa olsun, manevi gelişim için bir insana kesinlikle hiçbir şey kazandırmadığını anlamalarını istiyorum. Açıklamalar, iş, belki de dışsal şeyler için bir şey kazandırır. Ama kişinin kendisi için kazandırmaz.

Yolun Doğru Olup Olmadığı Nasıl Kontrol Edilir?

Bir yolun manevi olup olmadığını belirlemek çok kolaydır: bizim kabul ettiğimiz her şey manevi değildir!

Manevi olan, tam tersi olan şeylerdir, aklımız ve duygularımız tarafından kabul edilmeyen, istenmeyen ve nefret edilen şeylerdir. Bunlar, kesinlikle üzerinde çalışmamız gereken şeylerdir.

Eğer bir durumdan ne duygusal ne de zihinsel olarak herhangi bir fayda görmüyorsam, o zaman ancak o durumun üstüne çıkarak maneviyatı inşa etmeye başlayabilirim. Sonuçta, böyle bir durumda kesinlikle rüşvet almıyorum veya kişisel çıkar peşinde değilim ve bunun üstüne çıkmak için Yaradan’ın yardımına ihtiyacım olacaktır.

Bu yüzden kendimi sürekli kontrol ederim: bedenim çalışmama ne ölçüde direniyor? Ve bu benim için doğru ilerlemenin bir işareti olur.

Sonra bunu neden yaptığımı incelemem gerekir. Belki kendi üzerime çıkmak ve bazı kişisel hedefler peşinde koşmak istiyorum.

Ya da belki de “bedenimize” – egoist akıl ve duygulara – aykırı gelen, Yaradan sevgisini bulmak istiyorum. Ve ben, tamamen kendimle ilgili egoist düşünce ve arzuların üzerine inşa edilen bir sevgi arıyorum.

Ancak çoğu zaman bedenimizin üstüne çıkmaya çalışmıyoruz, mantık ve duyguların ötesinde olan bir koşulu aramak ve onun içinde olmayı arzulamak yerine, ancak bedenin içinde barındırdığı akıl ve duygulara göre çalışamadığımız için pişmanlık duyuyoruz.

Her şeyden önce, bedeni tüm duyguları ve mantığıyla bastırmalı, onların üstünde olmalı ve onları hesaba katmamalıyız. Yani, onları sadece onların üstüne çıkmak için hesaba katarız. Buna mantık ötesi inanç denir.

Bunun yerine şöyle hayıflanıyoruz: mantıklı bir insan gibi davranabilmem ve doğru ilerleme için, zekaya ve kendi gücüme sahip olduğumu bilebilmem için, neden her şey aklıma ifşa olmuyor?