Category Archives: Kabala

Kabala’da Yaratıcılık

Soru: Herkesin kendine özgü yetenekleri vardır: biri tasarımcıdır, biri sanatçıdır, biri iyi yazar. Bu nitelikleri kendinizde nasıl keşfedersiniz?

Cevap: Başkalarına karşı vericilik ve kapsayıcılık niteliğini geliştirmek için doğru bir şekilde çalışırsanız, bu tüm dünyayla mutlak bir etkileşim duygusu geliştirmenize yardımcı olur, yeteneklerinizi nasıl gerçekleştireceğinize dair çok net ipuçları görürsünüz. Bunlar kesinlikle içinizde açılacak ve tam da kendinizi geliştirmek için kullanabileceğiniz şekilde olacaktır.

Örneğin, ben belirli bir şekilde ders verir, çizer, yazar ve betimlerim; kendimi bu şekilde ifade ediyorum. Siz kendinizi farklı bir şekilde ifade edersiniz ve başkaları da kendilerini farklı bir şekilde ifade eder.

Soru: Peki bu, genel anlayış sistemini tamamlar mı?

Cevap: Eğer ruhtan geliyorsa, kesinlikle tamamlar, çünkü tüm ruhlar ortak bir sistemdir. Bu nedenle, kendinizi ruhunuz aracılığıyla ne kadar çok ifade ederseniz, ortak ruhun, Adem’in o kadar ayrılmaz bir parçası olursunuz.

Soru: Dışarıdaki bir insan, genel sistemden geldiğinde bunu daha mı çok hisseder?

Cevap: Evet. Dolayısıyla, kişinin egoizm karşıtı bir şekilde kendi üzerinde çalışma becerisine uygun olarak, gelişmesine, yani sanatta, edebiyatta, resimde veya sinemada, fotoğrafçılıkta, videoda, hatta liderlikte kendini göstermesine izin vermek gerekir; bu da bir tür yaratıcı faaliyettir. Ancak aynı zamanda, bunun bencillik düzeyinde değil, onun üstünde olduğundan emin olmalısınız.

Soru: Bunu nasıl belirleyebilirsiniz?

Cevap: Bu, insan için ilk etapta neyin önemli olduğuna bağlıdır: sanatta ilerlemek veya gelişmek, yükselmek veya liderlik etmek vb. gibi.

Yorum: Ancak bazen bu durum kişiyi o kadar bunaltabilir ki, bunu bir amaç uğruna yaptığını düşünür…

Cevabım: Bunun için çevre vardır, onu koruyabilecek ve düşmesine izin vermeyecek bir lider.

Yorum: Kabala’da kişi prensip olarak iradesine karşı çalışmalı, zorla yaptığı bir tür çalışmayı üstlenmelidir. Ama bu durumda, işe yaramayacaktır. Diyelim ki kişinin yazma yeteneği var, ama ona mutfakta doğraması için bir şeyler verilir.

Cevabım: Kişi her halükarda yazacaktır ve hiçbir yere gitmiyordur. Hâlâ kendini ifade etmeye sahiptir. Ruh ebedidir ve kendini aşacaktır. Hayat, her zaman bir tür açık bulup kendini gösterecek en büyük güçtür.

Yorum: Bir insanın bencilliğinin ne kadar güçlü olabileceğini bilirsiniz…

Cevabım: Hayır! Önemli değil! Yine de, gelişim ve evrim, ruhun bedenin üzerinde tezahür edeceği gerçeğine doğru ilerliyor, çünkü bu en yüce kaynaktır. Bedenimiz sadece küçük bir hayvansal parçadır. Bu, evrim süreci boyunca yavaş yavaş kendini gösterir. Hayvanlar evrimleşmez ama insanlar evrimleşir.

“İçimizdeki insan”, nesilden nesile büyür ve yavaş yavaş insan parçasının bu hayvansal insandan giderek daha fazla büyüdüğü noktaya gelir. Ve şimdi devrim niteliğinde bir dönüşüm, bir sıçrama yaşıyor. İçimizde, bu hayattan daha üstün olan manevi bir unsur kendini göstermeye başlıyor. Bir yandan bu hayat küresel bir felaket olarak görünür hale gelirken, diğer yandan da manevi yönümüzü ifşa etme fırsatına sahibiz. Bu bizim neslimizdir.

Tren Nereye Gidiyor?

Yorum: İnsanları korkutmadan Kabala’yı onlara ulaştırmalıyız.

Cevabım: Onları korkutmuyorum. Korkularına ilaç teklif ediyorum, ancak bunu, bu hayatta kalıp biraz tatlandırmaları için değil, ebedi, mükemmel, sonsuz olacakları bir seviyeye yükselmeleri için sunuyorum. Elbette kulağa hoş ve belirsiz geliyor ama özünde her insan aslında sadece bunu ister.

Yorum: Kabala’ya gelmesi gerekenin geleceği, içsel dünyasının açılacağı nettir. Ve kaderinde olmayan ise…

Cevabım: Kaderinde olmayan bile gelmek isteyecek, çünkü bu hayat çok korkutucu hale geliyor. Korkutucu! Sadece biraz bekleyin. Burada bir petrol sızıntısı olacak, orada bir yanardağ patlaması olacak, başka bir tsunami daha, birkaç yangın daha. Kışa kadar yaşayalım, bakalım nasıl bir kış olacak, belki eksi elli derece. Bu, yazın kırk derece üstü olmasından daha kötü.

Yani her şey hâlâ önümüzde. Tehdit etmiyorum, aksine hızlı ve iyi bir yolda ilerlememizi istiyorum çünkü çocuğunuzun her zaman daha akıllı olmasını, aptalca hatalar yapmamasını ve işlerin yolunda gitmesini istersiniz, onu cezalandırmak zorunda kalmamak için değil.

Soru: Ama aslında bir darbe gelir, insan kendini depresif, hasta hisseder. Gerçekten içindeki bir parçanın açılacağını veya içinde bir sürecin gerçekleşeceğini mi düşünüyorsunuz?

Cevap: Eğer birkaç darbe alırsanız, her şeye razı olursunuz! Kendi “ben”iniz yok. Bizim “ben”imiz bize ait değil. Hepimiz küçük hayvanlarız. “Ben” her şekilde bastırılabilir ve her şeye razı olursunuz.

Şu anda bile bilinçaltınızda hayvansal halinize göre hareket ediyorsunuz. Kişisel bir felsefeniz, ideolojiniz yok, hiçbir şeye dayanmıyorsunuz. Bizim dünyamızda böyle bir kavram yok. Hepimiz egoizmimizden yola çıkıyoruz; neye tutunacağımızı, neye değer vereceğimizi o dikte ediyor. Hepsi bu.

Bu dünyada insan kimdir ki zaten? Kendine ait hiçbir şeyi olmayan, programlanmış, egoist, küçük bir yaratık. Yukarıdan iplerle çekilen, özgür iradesi olmayan bir kukla. Öyleyse neden bunun hakkında düşünelim ki?

Soru: Peki süreç nasıl işliyor? Darbeden sonra kişiye ne oluyor? Ne dönüşüyor?

Cevap: Bu kukla biraz titremeye başlar. Sonra acıdan nasıl kurtulacağını duyma şansı yakalar.

Soru: Peki etrafındaki bu genel bilgi yığını arasında nasıl duyacak?

Cevap: Belki de yirmi yıl Hindistan’a gidip eli boş dönmek zorunda kalacak. Ve bir sonraki nesil hiç gitmeyecek. Şimdilik hiçbir şey yapılamaz.

Soru: Yani bu tek bir darbenin aşaması değil mi?

Cevap: Hayır, insanlık kendi kendine farkındalığa ulaşmalı, yoksa onu zorla yönlendirirsiniz. Bu işlenmemiş aşama kendi kendine ilerlemelidir. Bir roket gibidir: ilk aşama yanar, ikincisi tutuşur, sonra üçüncüsü ve böyle devam eder.

İnsanlar felsefelerdeki, bilimlerdeki, dinlerdeki ve diğer her şeydeki boşluğu görmeli. Bu boşluğu ifşa etmeli, tüm bunlarda yalnızca dünyevi bir kültür görmeli ve bu ölçüde onu makul bir şekilde kullanmalıdır. Ama bu onlara yalnızca bindikleri trene dair bir kayıt sağlayacaktır. Peki, tren nereye gidiyor? Bunu bulmaları gerekiyor.

Talep Edin, Başka Yapılacak Bir Şey Yok

Soru: Yargılayan kişinin, Yaradan’ı yüceltmekle meşgul olması gerektiği ve o zaman Yaradan’ın ona utanç ekmeğini hissetmeyeceği armağanlar vereceği söylenir. Kişi, Yaradan’ı yüceltirken nasıl yargıda bulunabilir?

Cevap: En önemlisi, Yaradan’ı yücelterek, O’nun tüm yaratılanlara ifşasını etkilemenizdir.

Soru: Kişi, Yaradan’dan bir armağanı, armağanın kendisi için değil de, Yaradan’ın yüceliği için nasıl alabilir ki, odak noktası bu olsun?

Cevap: Talep edin, başka yapılacak bir şey yok. Talep edin.

Neden Sevgi İçin Çabalarız?

Soru: Sevgi, herkes sevmek, sevilmek, sevdiği bir işte çalışmak, sevdiği yerleri ziyaret etmek ister. İçimizde sevmeye doğru muazzam bir dürtü vardır. Şahsen, tüm hayatımız boyunca sevgiyi aradığımızı, sevilmek istediğimizi hissediyorum.

Neden sevginin peşinden koşuyoruz, neden bu güçlü duyguya bu kadar çekiliyoruz?

Cevap: Çünkü biz yaratılan varlıklardan başka bir şey değiliz ve doğamız haz alma arzusudur. Bu arzuyu tatmin eden şey, hissettiğimiz hazdır. Her insan ne için çabaladığına, nerede boşluk hissettiğine ve neyin onu doldurduğuna bağlı olarak sevgiyi deneyimler.

Balıkları severim, annemi severim, çocuklarımı severim, güneşi severim, serinliği, sıcaklığı severim, her ne olursa olsun. Eğer çabaladığım şeyle doluysam, arzumu tatmin ediyorsam, buna, o anda beni mutlu eden şeye sevgi derim.

Önceden bildiğim, alışkanlıktan veya doğam gereği sevdiğim şeyler vardır çünkü yaratılışım budur. Kendimi alıştırdığım şeyler de vardır ve onları da severim.

Sonuç olarak, hayatımızda sevgi dediğimiz şey, arzumu tatmin ettiği için uğruna çabaladığım hazla tatmin olmaktır. Arzumun tatmin edildiği hissine de sevgi diyoruz.

Örneğin, balık severim. Bu, onu yemek istediğim ve tabağımda duran balıkla kendimi doyurabileceğim anlamına geliyor.

Soru: Yine de, maddi sevgiden çok insan sevgisine doğru çabalıyoruz…

Cevap: Sevgi, neyi sevdiğimize yani bizi neyin tatmin ettiğine bağlı olarak birçok seviyeye sahiptir. Kişinin tatmin olma ihtiyaçları vardır ve Kabala bilimi bunları bir arzu ve istekler merdivenine göre ayırır. Bu merdiven yiyecek, seks ve aile arzularıyla başlar. Ardından zenginlik, onur ve bilgi arzuları gelir.

Özünde, tüm arzu ve isteklerimiz bu altı tür arzuya dahil edilebilir. Bir tür doyum için çabalıyorsam, bu onu sevdiğim anlamına gelir. Dahası, sadece doyumun kendisini değil, kaynağını da severim; bu da bana haz verdiğinden benim için önemli hale gelir.

Hayatımızı böyle inşa ederiz. Ve tüm hayatımız nefret ve sevgi arasında geçer.

Huzur Ve Mükemmellik İçinde

Soru: Kabalistik ilke olan “Işık hareketsiz ve mükemmellik içindedir” ne anlama gelir?

Cevap: Işık, vermek, etkilemek, doldurmak yani yalnızca iyilik üretmek dışında başka bir amacı, eylemi veya arzusu olmadığı için hareketsizdir.

Bu, hiçbir eylemde bulunmadığı anlamına gelmez. Işık, dönüşümlü eylemler de dahil olmak üzere çeşitli eylemler gerçekleştirir, ancak bunların hepsi yalnızca indiği nesnenin tatminini, doyumunu ve hazzını en üst düzeye çıkarmayı amaçlar.

Ölümsüzlüğe Doğru Çekiliyoruz

Yorum: Ünlü fizikçi Michio Kaku şöyle yazıyor: “Bugün her birimiz geride devasa bir dijital ayak izi bırakıyoruz. Kredi kartınıza bakarak hangi ülkeleri ziyaret ettiğinizi, hangi yemekleri tercih ettiğinizi, hangi kıyafetleri giydiğinizi, nerede çalıştığınızı görebilirsiniz. Blog yazılarınız, günlükleriniz, e-postalarınız, videolarınız, fotoğraflarınız orada. Tüm bu bilgilerle, tıpkı sizin gibi konuşup hareket eden, aynı alışkanlıklara ve anılara sahip holografik bir görüntü oluşturabilirsiniz. Peki ya beyninizdeki nöronları tek tek yeniden üretebildiğimizde ne olacak?”

Başka bir deyişle, bir insan görünüşte ayrılabilir, ancak yine de kalır, tüm arzuları kalır. Buna ölümsüzlük diyor.

Cevabım: Ölümsüzlük zaten var çünkü düşüncelerimiz ve arzularımız havada uçuşuyor. Gerçekten de öyle. Manevi kalp ve zihin, onların içerikleri (arzular ve düşünceler), hepsi kalır. Bedenle birlikte ölmezler. Kalpte değil, başka bir taşıyıcıdadırlar. Kalbin yerine bir pompa, beynin yerine bir bilgisayar koyabilirsiniz; hiçbir şey değişmez.

Yorum: Michio Kaku, insanın biyolojik bedeninin gittiğini, ancak tüm bilgilerin kaldığını söylüyor.

Cevabım: Peki ona nasıl bağlanacaksınız? Kredi kartlarıyla mı?!

Yorum: Sanki bir veri kütüphanesi, bir “ruh kütüphanesi” aracılığıyla.

Cevabım: Nasıl? Nerede bulunuyor? Sonuçta, yaptığınız şey kütüphanelerde, tiyatrolarda, iş yerlerinde vb. bir yerde yazılı değil. Manevi bir formda kaydediliyor; uzayda ama maddi dünyada değil. Maddi bir uzayda var oluyormuşuz gibi görünüyor, ama aslında bu uzay manevi. Dijital, matris benzeri, kendi birimlerinin on, yüz ve binlercesiyle ölçülen bir uzay olduğu söylenebilir.

Yorum: Yani başka bir biyolojik beden yaratıp onu ölen kişinin tüm bilgileriyle dolduramam; ne düşündüğünü, ne hayal ettiğini, blogunda ne yazdığını.

Cevabım: Hayır, içsel içerikle hiçbir uyum olmayacaktır. O fiziksel beden, içsel içeriğiyle tamamen uyumluydu. Aynısını yaratamazsınız. Onu yaratmanın bir yolu yok çünkü prensipte amacını çoktan tamamlamış ve artık ona ihtiyaç yoktur.

Yorum: Yani aynı nehre iki kez giremezsiniz.

Cevap: Hayır, gerek de yok!

Soru: Öyleyse ölümsüzlük nedir?

Cevap: Ölümsüzlük, birbirleriyle doğru bir şekilde ilişkili ve geri kalanıyla bağlantılı olan arzu ve düşüncelerin hacminde varoluştur çünkü artık bedenlere bölünmezler ve birlikte duyusal – bilgisel bir bulut oluştururlar.

Bu beden değil, beden doğmadan önce ve öldükten sonra var olan şeydir: duyusal – bilgisel bir bulut, arzularımız ve düşüncelerimiz.

Eğer yaşamım boyunca bu bilgisel-duyusal buluta girip onunla ilişki kurmaya, etkileşime girmeye, bağ kurmaya, içinde duyusal olarak var olmaya başlarsam – ve bedenim buna müdahale etmez, hatta belki de direnerek ve beni yönlendirerek bir şekilde yardımcı olursa – o zaman ölümsüzlüğe adım atmış olurum.

Orada, var olan herkesin, var olmuş olan herkesin ve hatta dünyamızdan geçmeyenlerin bilgisel ve duyusal verileriyle karşılaşırım, çünkü orada çok daha büyük bilgisel ve duyusal alanlar vardır.

Soru: Bu resmi biraz daha insanileştirebilir miyiz? Orada eski liderlerle veya başka biriyle tanışabilir miyim?

Cevap: Hayır, o bize göründüğü kadar somutlaşmamış. Annelerimizle, büyükannelerimizle ve büyükbabalarımızla orada buluşamayız. Çocuklar böyle düşünür. Ama öyle değil.

Bunların hepsi bir sonraki, daha yüksek seviyededir. Çünkü kişinin kaydı (İbranice’de “Reşimot”) olarak adlandırılan, tüm küçük duyusal-bilgisel alanları tek bir ortak sistemin içinde yer alır ve bu sistemde sürekli olarak var olurlar. Bedenimiz ise, içinde yaşadığımız sürece, bizi bu sistemden uzaklaştırır. Yaşamımız boyunca bedenimizin bizi bu sistemden uzaklaştırmamasına dikkat etmeliyiz ki, “ruh” adı verilen tek bir duyusal-bilgisel sistemin içinde birleşelim.

Ve bedenimiz (bunun yalnızca özel bir tür engel olduğunu anlamalıyız) yalnızca tüm bu parçalanmış varlıklarla, bu duyusal-bilgisel kayıtlarıyla bağlantısını 620 kat güçlendirmek için var olur.

Bize bedenimiz varmış gibi gelir ama aslında yoktur. O, diğer bilgi parçacıklarıyla birleşmeye karşı bir dirençtir. Ve Reşimo (duyusal-bilgisel kayıt), diğer parçacıklarla bağ kurmayı özler ve ona doğru çabalar. Beden beni ölüme doğru çeker ama benim Reşimom beni ölümsüzlüğe doğru çeker! Onu dinleyelim!

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 259

Soru: Yargıcın, Yaradan değil de ben olduğum yanılsamasına düşmekten nasıl kaçınabilirim?

Cevap: Bu, belirli adımlardan sonra, kişi eylem yoluyla doğru karara varmak, hedefi görmek ve ona doğru bir şekilde yönelmek istediğinde gerçekleşir. İşte o zaman dünyadaki her şeyin kendisi için yapıldığını ifşa eder.

Soru: Yaradan’ın benim üzerimde çalışmasına izin verdiğimden nasıl emin olabilirim?

Cevap: Kişi egoizmini olabildiğince azaltmalıdır, o zaman eğilimli olduğu şeyi hisseder. Bu doğru yön olacaktır.

Soru: Yargının iyilik ve sevgi gücüne dönüşmesini ne sağlar?

Cevap: Bunun öyle olmasını istediğinizde, sizin kararınız sağlar.

Soru: Mantık ötesi inançla ilerlememiz gerekiyorsa, bilgiye olan güveni nasıl talep etmeliyiz?

Cevap: Mantık ötesi inancı edinmek için talebiniz, sizin kendi üzerinize yükselişinizdir.

Sürekli Yaradan’ın Varlığı İçinde Yaşamak: Gerçekliği İfşa Etmek

Şu anda başımıza gelen her şey, üst güç tarafından düzenlenmektedir. Bizim görevimiz, Yaradan’ın bu boş alanı O’nun nitelikleri, güçleri, niyetleri ve eylemleriyle doldurmamız için bize yer açtığını hissetmeye başlamaktır. Buna, kendimizi içinde bulduğumuz gerçeklikte Yaradan’ı ifşa etmek denir.

Uzakta başka dünyalar yoktur. “Dünya”- (arzumuz)  denilen tek bir gerçeklik içindeyiz. Bu arzuda, Yaradan’ın niteliklerini ifşa etmemiz gerekir. Tüm bu gerçeklik, ıslah etmemiz gereken arzumuzdur ve o zaman dünya Yaradan’ın nitelikleriyle dolacaktır. O’nu bu şekilde ifşa ederiz: “O’nun eylemlerinden O’nu bileceğiz” arzumuzun içinde, dışarıda bir yerde değil.

Yani gerçekliğimde hissettiğim her şeyin, sadece arzumun içinde gerçekleştiğini anlamamız gerekir. Bana, ben ve bu dünya varmış gibi geliyor ama aslında her şey arzunun içinde gerçekleşiyor. Bütün mesele arzunuzu Yaradan’ın varlığıyla dolacak şekilde nasıl değiştireceğiniz ve ıslah edeceğinizdir.

Soru: Gerçekliği Yaradan’ın varlığıyla doldurmak ne anlama geliyor?

Cevap: “Ben”imi hissettiğim bir nokta dışında, tüm gerçeklik Yaradan’dır. Başka hiçbir şey yoktur. O’ndan başkası yok ve bizler üst gücün içindeyiz. Soru şu ki, bunu nasıl ifşa edeceğiz? Bu bir gerçeklik algısı (ifşası) meselesidir.

Üst gücün ifşası, kendimizi gizlilik içinde bulduğumuz gerçeğiyle başlar. Bizim noktamız, üst derecenin AHP’ında (onun alt arka kısmında) bulunur.

Tüm dünya, tüm ışıktan boşaltılmış olan üst derecenin AHP’ıdır, onun ters tarafıdır ve bu nedenle dünyada Yaradan’ın varlığını hissetmeyiz. Ama eğer kendimizi bu dünyaya göre kısıtlarsak, anne karnındaki bir fetüs oluruz ve üst olan, bizim üzerimizde çalışmaya ve bizi büyütmeye başlar.

Kendini kısıtlamak demek, şu anki dünya algınız yerine, Yaradan’ı ve üst derecenin ters tarafını hissetmek demektir. Bu, benim tüm davranışımı değiştirecektir. Sonuçta, üstte olduğumu bilseydim nasıl davranırdım? Muhtemelen O’nun önünde kendimi tamamen feshederdim; tek sorun şu ki O’nu hissetmiyorum.

Peki, üst neden Kendisini kısıtladı ve O’nu hissetmeme izin vermedi? O bana seçme özgürlüğü vermek istiyor ki böylece ben Yaradan’ı hissetmeden, sanki O beni dolduruyormuş gibi davranayım! Yani, evde yalnız olan bir çocuk gibi davranmıyorum, sanki ebeveynlerim yanımdaymış gibi iyi ve doğru davranıyorum.

Soru: Gerçekliği Yaradan’ın nitelikleriyle doldurmak ne demektir?

Cevap: Bu, ihsan etme niteliğine mümkün olduğunca yakın olmak demektir. Biz egoistlerden beklenen ilk eylem kısıtlamadır. Egomu kısıtlarım, her zaman üstteki gibi olmaya çalışırım ve sanki tüm dünyayı O dolduruyormuş gibi davranırım.

Buna, “Kendimden başka kimse bana yardım etmeyecek.” denir. Üst gücü hissetmiyorum ama sanki yanımdaymış gibi davranıyorum. Kendi haline bırakılmış bir çocuk gibi değil, sanki ebeveynlerim evdeymiş gibi davranıyorum. Anlaşılan kendi içimde manevi bir program oluşturmam gerekiyor.

Ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum, bu yüzden üst güçten talep ediyorum ve O da benimle oynamaya başlıyor.

Her Şeyi İçeren MAN

Soru: Bizler MAN (dua) yükseltmeliyiz. Bu, arzuya dayalı bir eylem midir?

Cevap: MAN, ihsan etme gücünü talep ettiğim anlamına gelir. Malhut’tan Binah’a dönerim ve Binah’tan ihsan etme yeteneğini talep ederim.

Ama bu duayla (MAN) dolu olduğum bir koşula ulaşmak zorundayım, bu da benim için yeterlidir. MAN’ı yükseltebildiğim için mutluluk hissederim.

Bu koşul Tora’da nasıl anlatılıyor? Gün ışığına çıkarsınız. Sizin için gün, hiçbir şeye sahip olmadığınız zamandır; çölde yürür ve MAN’ı, ihsan etme arzusunu ararsınız ve onu bulduğunuzda, bu sizi canlandırır ve tüm zevklerinizi doldurur. Arzuladığınız her şey ondadır.

Peki, bu zevk nedir? Nereden gelir? Bu MAN nedir? Binah’tan gelir ve o zaman Yaradan’dan talep etme imkânına sahip olmanız yeterlidir: “O’nunla bir bağım var. O’ndan talep edebilirim. Ve başka hiçbir şeye ihtiyacım yok.”

Ama içinde Yaradan’ı ifşa edeceğim bir arzuya sahip olmak istemez miyim? Hayır. O’na olan özlemin ta kendisiyle bile yetinirim. Şu anda benim için bu, bir tür içsel doygunluğun verdiği mutluluktur. Grup aracılığıyla Yaradan’la olan bağ beni doldurur.

Peki, bu ne tür bir bağdır? Nereden bir şeye sahip olursunuz? Hiçbir şey yoktur. Peki, O’na bu şekilde dönebilir miyim? Bu yeterlidir. Buna “çölde yürümek” denir, “Hafetz Hesed” (kendim için hiçbir şey arzulamamak) niteliğini edinmektir.

Çünkü çölde hiçbir şeye sahip değilsin; gerçekten de kendiniz için hiçbir şey istemezsiniz. Ama bu, ihsan etme niteliğiyle ıslahın, Yaradan’a benzerliğin edinilmesidir ve bunun içinde sizin tamamlanmanız vardır.

Yaradan’ı Uyandırmak

İhsan etme arzusunu bize vermesi için, Yaradan’ı uyandırmak zorundayız. Alma arzusuna sahip olmamız yeterli değildir, zira bize yeni bir ihsan arzusu vermesi için, ihsan edende de olumlu bir arzu olmalıdır.

Yukarıda yaratılanlara genel bir iyilik yapma arzusu olmasına rağmen, O yine de bizim arzumuzun O’nun arzusunu uyandırmasını bekler.

Başka bir deyişle, O’nun arzusunu uyandıramıyorsak, bu alan tarafındaki arzunun hala eksik olduğunun bir işaretidir. Bu nedenle tam olarak yukarıda bir arzu oluşması için dua ederek, arzumuz, bolluğu almaya uygun bir Kli (kap) olmak üzere gerçek bir arzu haline gelir. (Baal HaSulam, Şamati 57, “O’nun Arzusuna Yaklaştıracak”).

Onludan Yaradan’a sürekli olarak yapılan yakarışlar, sonunda isteğimizin gerçek olduğunu ve bir cevap alacağımızı gösterecektir. Yaradan, doğanın bir kanunudur. Belirli bir çaba eşiğine ulaşmamız gerekir, o zaman yukarıdan yeni bir hayat, yeni bir nitelik yani ihsan etme niteliğini alacağız.

Henüz bu eşiği geçmedik, bu da henüz bu arzuya sahip olmadığımız anlamına gelir. İhsan etme niteliğini doğru bir şekilde kullanamayız, onu bencilce kullanırız. Üst yönetim buna hiçbir şekilde izin vermez.

Bu nedenle, Yaradan’ın onludan sürekli uyandırılışı, onluda gerçek arzunun doğru büyüklükte ve nitelikte ortaya çıkması için gerekli bir koşuldur. Başarımız sadece buna bağlıdır!