Category Archives: Kabala

İnsanlığı Yaradan’a Daha Da Yaklaştırırlar

Soru: Örneğin, korkunç sakatlıklar ve hastalıklardan sonra yeniden ayağa kalkıp kaderlerini aşan, Brumel ya da Yuri Vlasov gibi birçok sporcu vardı. Yaradan insanı gücüyle sınadığında bunun amacı nedir?

Cevap: Bütün bunlar, tüm insanlığın kolektif ruhunun ortak hazinesine eklenir. Bu tür insanlar, kendi kaderleri aracılığıyla insanlığa çok büyük katkı sağlarlar.

Soru: İnsanlığın neyi anlamasına yardımcı olurlar?

Cevap: İnsanlığı Yaradan’a daha da yaklaştırırlar.

Soru: Kendileri de bir bakıma…

Cevap: Onların bunu kişisel olarak nasıl algıladıkları önemli değil. Onların birer aziz olduğunu söylemiyorum. Sadece insan olmanın ölçüsünü, Yaradan’a doğru daha yukarı taşırlar.

Ama ben acı çekmeyi savunmuyorum. İnsanların acıyı seçtiği ve bunun sayesinde yükseldiklerini düşündükleri birçok benzer örnek var. Bu doğru değildir.

Soru: O zaman bu tür durumlarda ve diğerlerinde doğal soru şudur: “Acı çekmemek ne demektir?”

Cevap: Eğer net olarak anlıyor ve acınızın bir başkasının ıslahını ya da ilerlemesini kolaylaştırdığı doğru koşullara sahipseniz, o zaman evet. Ama bu sadece sizin hayalinizdeyse…

Yorum: Şimdi çıtayı yükselttiniz. “Benim acım bir başkasının hayatını, kaderini ve ruhunu hafifletiyorsa” dediniz. “Benim” değil, “başkasının” dediniz.

Cevabım: Elbette başkasını.

Soru: “Elbette!” Bu çok yüksek bir seviye! Yani benim acı çekmem, birine örnek oluyorsa ve ben bunu örnek olsun diye yapıyorsam; bunun mümkün olduğunu göstermek, onları denemeye teşvik etmek için mi?

Cevap: Evet.

Soru: Bu çok yüce bir şey!

Siz sık sık kader karşısında, Yaradan’ın verdiği kararlar karşısında kendini iptal etmekten söz ediyorsunuz. Bunu söylediğinizde tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Cevap: Karşıma çıkan şeyle makul bir şekilde hemfikir olmamı kastediyorum.

Soru: Hastalıklarım ve benzeri şeylerle bile mi?

Cevap: Elbette.

Soru: Şöyle mi demeliyim: “Bu Senden ve benim için gereklidir.” Bu şekilde mi?

Cevap: Evet.

Soru: O zaman acım, ızdırabım ne oluyor?

Cevap: Bununla hemfikir olmak, insanın içinde bir sükûnet oluşturur. Kişi kaderiyle hemfikir olur, Yaradan’la hemfikir olur ve kaderine göre kendisine takdir edilen her şeyi kabul etmeye razı olur.

Soru: Bir analjezik gibi mi?

Cevap: Evet.

Soru: Buna “iptal” mi deniyor?

Cevap: Evet.

Soru: Ve buna ulaşmak mı gerekiyor?

Cevap: Öyle olduğuna inanıyorum.

Yükselen Nesle Bir Bakış, Bölüm 3

Bir Kırlangıçla Yaz Gelmez

Soru: Kızım hâlâ çok küçük, ama ergenlik çağına geldiğinde ona ne olacağı konusunda şimdiden çok endişeliyim. Onu nasıl yetiştirmemi tavsiye edersiniz?

Cevap: Belirli bir durum için tavsiyede bulunamam, çünkü herkes herkesle bağlantılıdır. Birini diğerlerinden ayırmak imkânsızdır. Kişi, çevre yapay bile olsa toplumun ve çevrenin bir ürünüdür. Asıl sorun, yeni nesli yetiştirmek için bir programımızın olmamasıdır.

Soru: Bu, çocuk sahibi olan herkes için acı verici bir soru. Ne yapabiliriz?

Cevap: Çocukları gerçekten kimsenin umursadığını sanmıyorum. Ebeveynler sorumluluktan kaçıyor ve gençlerin sorunlarını duymak istemiyorlar. Şu anda söylediklerimi de dinlemek istemeyecekler; çünkü bunlar rahatsız edici şeyler. Hiçbir şey düşünmemek daha kolaydır, dedikleri gibi: “Çoğunluğun acısı, tesellinin yarısıdır.”

Herkes şöyle düşünüyor: “Benim çocuklarım diğerlerinden daha kötü değil. Onları farklı yetiştirirsem, yarının acımasız dünyasında yaşayamazlar. En iyisi herkes gibi olmaları.” Gerçekten de tek bir aile hiçbir şeyi değiştiremez; deyimde söylendiği gibi, “Bir kırlangıçla yaz gelmez.” Burada söz konusu olan bütün bir ülkedir.

Gelecek nesille ne yapacağımıza küresel ölçekte karar vermemiz gerekiyor. Küresel bir uzlaşıya, ne yapılacağına dair ortak bir tartışmaya ihtiyaç var. İnternette onlara verdiğimiz onca şeye rağmen çocuklar hâlâ bizim elimizde. Bu bizim sorunumuz ve bir çözüm bulmak zorundayız, çünkü onlar bizim sorumluluğumuz altında.

Bu mesele yalnızca tek bir ülke düzeyinde değil, UNESCO ve Birleşmiş Milletler düzeyinde de ele alınmalıdır. Artık bütün bu anlamsız işlerle uğraşmayı bırakıp genç nesli kaybettiğimizi fark etsinler. Eğitim nerede? Kültür nerede? Bunlardan geriye hiçbir şey kalmadı. Bu devasa kurumlar, yapmaları gerekeni hiç yapmıyorlar.

Genel ve küresel bir eğitim programına ihtiyaç vardır. Sonuçta ne interneti ne de ülkeleri kapatabiliriz; bu yüzden uluslararası bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Bu konu en yüksek önceliğe sahip olmalıdır, çünkü genç nesli ilgilendirmektedir.

10, 15 ya da 20 yıl sonra onlar bizim yerimizi alacak ve hayatın sorumluluğunu bizden devralacaklar. O zaman ne olacağını bilmek istiyorsak, bugünün gençlerine, onları nasıl hazırladığımıza bakmalıyız. Ne yazık ki şimdilik iyi bir şey görünmüyor.

Üst Olana Tutunun

Yorum: Her sistem, her hiyerarşi bir lider üzerine kuruludur.

Cevabım: Hayır. Kabala’da liderler farklıdır. Bizim liderimiz, bana karşı kendini tamamen iptal eden kişi olacaktır. İnsanlar manevi dünyada hiyerarşinin ne kadar katı olduğunu hala anlamamaktadır.

Herhangi bir maddesel bilimde veya dünyevi başarıda, örneğin bilimlerin gelişiminde olduğu gibi, siz öğretmeninizi geçebilir, ilerleyebilir ve daha da ileri gidebilirsiniz. Aynı şey çocuklar için de geçerlidir: Onların daha da gelişmesini ve derinleşmesini isteriz.

Ancak Kabala’da çok ilginç bir süreç yer alır. Bu süreçte iki yol vardır: yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya, sonsuzluk dünyasından bize ve bizim dünyamızdan sonsuzluk dünyasına.

Bilgi ve manevi öğretilerin alınması, yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşir ve bu nedenle Adem, İbrahim, İshak, Yakup, Musa, Harun, Yusuf, Davut vb. yani tüm Kabalistler ve nihayetinde öğretmenim ve ben aracılığıyla öğrencilerime ve hatta öğrencilerim olmayanlara ulaşır.

Diyelim ki insanlar bizi bir süre dinlediler, bu teması kurdular ve kim bilir nereye kayboldular; bu önemli değil. Başka bir yerde yaşayıp başka biriyle çalışsalar bile, bu önemli değil. Sonuç olarak, aynı sonuca varacaklar ve sonra, sanki geri dönecekler.

Ne demek istiyorum? Yukarıdan bilgi alırken, öğrenci benim önümde kendini iptal etmelidir. Buna, perdenin ortak seviyesinde, benden “ağızdan ağıza” (“peh el peh”) öğrenmenin koşulu denir. Bu çok önemlidir! Baal HaSulam birçok eserinde bu konu hakkında yazmıştır.

Bunu öğrencilere söyleyemem, çünkü öncelikle, benim onların tapınmasına ihtiyacım olduğunu veya kendilerini tamamen “silip atmaları” gerektiğini düşünenler olacaktır. Öğrenci, üst olana tutunmanın ne anlama geldiğini yavaş yavaş anlamalı ve diğer yandan, her zaman bağımsız olmaya çalışmalıdır.

Herhangi bir manevi koşul iki zıtlıktan oluşur ve sorun, bizim buna uyum sağlamamızda yatmaktadır. Bu nedenle, bazen öğrencilerimin beni reddetmesi beni çok üzüyor. Ama yapacak bir şey yok.

Ya da kendileri öyle aptalca şeyler yapıyorlar ki, bunların telafisi ancak yıllarca sürecek araştırmalar ve daha önce yapmaları gereken ıslah önlemleri yerine alternatif eylemlerle mümkün oluyor.

Benim öğretmenimle de durum aynıydı. Bunu tamamen sorunsuz bir şekilde atlatmak gibi bir şey yoktur. Ondan birçok küçük, aptalca uzaklıklar vardı; itaatsizlik, hatta ihmal, tüm bunların değerlendirildiği, ölçüldüğü, tartıldığı seviyeye bağlı olarak.

Tarihte, ilk andan son ana kadar kendini öğretmenin önünde tamamen yok edebilen, böylece bilginin anne karnındaki bir fetüs gibi, kendini tamamen yok edip annenin vücudunun ayrılmaz bir parçası haline gelerek gelişen bir öğrenci hiç olmadığından kesinlikle eminim.

Bana olanların, öğrencilerime de çok sık olduğunu görüyorum. Ben en uysal öğrenci değildim; aksine, içimde bir şey vardı…

Soru: Bir öğrencinin ilerlemesi için uysal olması mı, yoksa asi olması mı daha iyidir?

Cevap: Ruhun köküne bağlıdır.

Yorum: Her şeyi sorgulamadan yapan öğrenciler olduğunu biliyorsunuz. Öte yandan, direnenler de var.

Cevabım: Bu tür bir direnç ve bu tür bir itaat değil. İtaat gururdan kaynaklanabilir, direnç ise tam tersine, kişinin kendini değiştirmesi gereken çelişkilerde, temasın kesiştiği noktada mümkün olduğunca çabuk hissetme arzusundan kaynaklanabilir.

Umut Ateşi Asla Sönmeyecek

Soru: İnsanlar bir kara parçası bulmak veya bir şey keşfetmek için okyanusları aşarlar. Bu umuttur. Her şey yanıp kül olduğunda, umudun tüm mumları söndüğünde – sevgi, inanç, huzur, her şey – nasıl umudumuzu kaybetmeyiz?

Cevap: Her şeyin Yaradan’ın elinde olduğunu bilerek, çünkü insan hiçbir şeyin kendi elinde olmadığını kesin olarak anlar.

Soru: Bu mum bir umut mu? Her şey Yaradan’ın elinde, bir sonraki adım bu mu?

Cevap: Evet.

Soru: Yaradan neden bize her zaman bu küçük adımı, bu son mumu bırakır?

Cevap: Son dakikada, son saniyede veya son anda bizi yakalamak ve bizimle beraber devam etmek için.

Bu mum, bu dünyadaki bir kişi ile üst dünyadaki bir kişi arasındaki bağın mumudur.

Soru: Bu mum sürekli yanar mı?

Cevap: İleriye doğru kişiye eşlik eder.

Soru: Bu mumun yanmadığı, umudun olmadığı koşullar var mı? Böyle koşullar mevcut mu sizce?

Cevap: Hayır, her zaman yanar.

Soru: “Yaradan iyi ve iyilik yapandır” dediğimiz şey bu mu?

Cevap: Evet, aksi takdirde böyle bir kişi doğmazdı, çünkü Yaradan onun tüm hayatını sonuna kadar önceden bilir.

Soru: Neden bu mumu çoğu zaman görmüyoruz ve umudumuzu kaybediyoruz?

Cevap: Var oluşumuza o kadar da uyum sağlamış değiliz.

Soru: Doğru yaklaşım nedir?

Cevap: Doğru yaklaşım, Yaradan’ın iyiliğinin her zaman önümüzde olduğu düşüncesidir.

Yaradan’dan Özel Bir Armağan

Soru: Bir kişi, ancak onsuz yapamayacağını anladığında hayatın anlamını kavrayabilir, onu ifşa edebilir ve hissedebilir. Yani bu, hayatın ve ölümün üzerinde olmalıdır. Böyle aşırı bir koşula kişi mi kendisini getirir, yoksa bu koşula getirilir mi?

Cevap: Hayır, bu ruh tarafından yapılır. Bu, bu hayattan kurtulmak, bu hayatın bağlarından özgürleşmeyi isteyen ruhtur.

Soru: Öyleyse bunlar özel ruhlar mıdır ve bunun bize ne zaman olacağını bilmiyor muyuz?

Cevap: Evet, ama giderek daha fazla ruh bu duruma yaklaşıyor.

Soru: Buna ağlama, dua mı diyoruz?

Cevap: Evet.

Soru: Bu yukarıdan gelen bir armağan mı?

Cevap: Bütün bunlar bir armağan. Kesinlikle her şey Yaradan’ın bir armağanıdır.

Soru: Öyleyse bunu başarmak için gösterdiğim çabalar da bir armağan mı?

Cevap: Evet.

Soru: Bunların bir insana kendiliğinden gelmesinin hiçbir yolu yok mu?

Cevap: Hiç kimseye, hiçbir zaman, hiçbir şekilde gelmez. Bu sadece Yaradan’dan gelir ve sadece O’nun bunun için belirlediği kişilere gelir.

Soru: Lütfen söyleyin, gerçeğin ifşa olması çalışmanın sonu mu yoksa başlangıcı mı?

Cevap: Gerçeğin ifşa olması başlangıçtır.

Soru: Ve sonra yine nefes alamadığımızı hissederiz ve yine ifşa mı olur?

Cevap: Ama bu sefer farklıdır.

Soru: Gerçek nedir?

Cevap: Yaradan’ı edinmek, Yaradan aracılığıyla tüm evrene edinmektir. Bu, Yaradan’ın eylemlerinin mükemmelliğinin farkına varmaktır.

Soru: Edinmemiz gereken şey bu mu?

Cevap: Evet.

Soru: Herkes er ya da geç, bunu bir şekilde edinmek zorunda mı?

Cevap: Evet.

Soru: Herkes bu “Nefes alamıyorum, ta ki…” durumundan geçmek zorunda mı kalacak?

Cevap: O kadar büyük ölçüde değil. Böylesine büyük bir süreçten kendileri geçmek zorunda kalan özel ruhlar vardır. Ve onların ardından, onların izinden, toplu halde bu süreçten geçenler de var.

Yükselen Nesle Bir Bakış, Bölüm 2

Bilgisayar Ekranıyla Etkileşim

Gelecek nesli nasıl görmek istediğimize karar vermemiz ve ilkeler ve davranışlar listesi oluşturmamız, buna göre onları bu koşula getirecek bir program oluşturmamız gerekiyor. Doğru ilkeleri tanımlamak çok önemlidir, çünkü yanılıyor olabiliriz.

Yıllar önce psikologlarla, erken cinsel ilişki sorununu tartıştığımızı hatırlıyorum ve onlar gençlerin 13 yaşında cinsel ilişkiye başlamasının büyük bir sorun olmadığını söylemişlerdi. Bu bana tartışmalı bir konu gibi gelmişti, ama kimse beni dinlemek istememişti. Sonuç olarak, bugün bu yaş 9’a düşmüştür.

Soru hala geçerli: Bu kötü bir şey mi? Her şekilde bu konu kamuoyunun gündemine getirilmelidir.

Bu durumun kabul edilebilir olup olmadığına ve hangi çerçeve içinde olmasına karar vermeliyiz ki, gençlerin hayatlarını mahvetmesin veya geleceklerine zarar vermesin; yakın bir ilişkinin sadece cinsellikten ibaret olmadığını ve ailenin de birbirlerine karşı ağır sorumluluklardan ibaret olmadığını hissetsinler. Gençler aileyi sadece bir yük olarak algılarlarsa, hiç evlenmek istemeyeceklerdir.

Karşı karşıya olduğumuz neslin özelliğini anlamamız gerekiyor, çünkü her şeyin doğası değişmek zorunda. Teknoloji ve ilişkilerimizde radikal değişiklikler yaşıyoruz ve insandan-insana bağdan, insan-bilgisayar ekranı bağına geçtik. Bu ekranlar aracılığıyla sadece köyümüzden, şehrimizden veya küçük ülkemizden değil, dünyanın her yerinden etkileniyoruz.

Yorum: Psikologlar, genç neslin empati yoksunu olduğunu söylüyor. Çocukların empati kurma yeteneğini kaybetmesinin nedeni, bağların daha az “insanlaştırılmış” ve daha fazla bilgisayarlaşmış hale gelmesidir. O harika bir çocuk olabilir, ancak yakınlarına karşı empati kurma yeteneğinden yoksundur.

Cevabım: Bu, birbiriyle ilişkili ve birbirini etkileyen birkaç olgunun sonucudur. Birincisi, iklimde ve gezegenimizin insanları etkileme biçiminde bir değişiklik var. Sonuçta, insan doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.

İkincisi, egomuz sürekli büyüyor ve son nesilde çok özel bir şekilde büyüdü. Birbirimizle doğrudan iletişim kurmayı bıraktık ve teknolojik araçlar aracılığıyla, insanlar arasında tamamen farklı bir iletişim türüne geçtik.

Artık insanlarla değil, makinelerle iletişim kuruyorum. Haberleri dinlerken, bir şeyler okurken veya biriyle konuşurken bile arabaya konuşuyorum. Aramızda, birbirimizi nasıl hissettiğimizi ve anladığımızı belirleyen bilgisayar sistemleri var. Gördüklerim veya görmediklerim, duyduklarım ve nasıl tepki verdiğim bu sistemlere bağlı.

Makineler dünyayla olan bağımı belirliyor. Yani, tamamen yapay bir sistemde var oluyoruz. Sonunda neye vardığımızı ve hala bir şeyi değiştirme şansımız olup olmadığını ya da sadece ellerimizi kaldırıp pes etmemizin gerekip gerekmediğini belirlemeliyiz.

Savaşta Coşku

Yorum: Hayatın anlamını aramaya dair çeşitli çalışmalar yapılmış ve bunun faydalı mı yoksa stresli mi olduğu konusunda farklı sonuçlara varılmış.

Cevabım: Asıl mesele, zaten içinde yaşadığınız doğal noktanızı bulmaktır. Bu nokta hâlâ gelişim aşamasında olabilir, ancak siz onun içindesiniz; nereye gideceğini bilmeden savrulmazsınız.

Yorum: Ama siz her zaman hayatın anlamını aramanın iyi olduğunu söylüyorsunuz.

Cevabım: Kişinin hayatın anlamını anlamadığı bir durumdan bahsetmiyorum. Bu anlamın ne olduğunu belirlemeli ve ona doğru ilerlemelidir Hayatın anlamına doğru ilerlemek — nasıl ve ne olduğunu anladığınızda ve bildiğinizde, — size büyük bir tatmin, haz ve sakinlik verir; bununla birlikte büyük bir memnuniyetsizlik ve içsel dengesizlik de getirir.

Yorum: Düşüşler ve yükselişlerle…

Cevabım: Evet! Ama tüm bunlardan muazzam bir haz alırsın. Süreçten keyif alırsın. Bu, “gururlu Stormy Petrel”dir.

Soru: Ya aniden “Doğru noktayı seçtim mi?” diye düşündüğünüzde bir düşüş, umutsuzluk yaşarsanız.

Cevap: Ama bu yine de cansız bir unsur olmaktan, bir ofiste çalışmaktan ve evde oturup futbol izlemekten daha iyidir. Yoksa değil mi? Bu, kişiye bağlıdır.

Soru: Yalnızca kendinizin inceleyip doğruladığı araştırmalara mı güveniyorsunuz?

Cevap: Her şeyden önce, dünyada kimseye güvenmiyorum. Çünkü güvenilecek kimse yok. Dünyada neler olup bittiğini görüyoruz. Bu nedenle yalnızca kendime güveniyorum. Kendi deneylerime. Üniversitelerime.

Soru: Ve diyorlar ki, uzun arayışlardan sonra hayatın anlamını bulursunuz, öğretmeninize bağlanırsınız ve yola devam edersiniz. Düşüşler ve yükselişlerle. Öyle mi?

Cevap: Yalnızca bu şekilde.

Yorum: Bir keresinde, öylesine düşüşler yaşadığınızı, yataktan bile kalkamadığınızı söylediğinizi hatırlıyorum.

Cevabım: Bu doğaldır. Bu, arayışın yoludur. Başka bir yolu yoktur.

Soru: Ve buna mutlu bir yol mu diyorsunuz?

Cevap: Elbette! Kesinlikle! Düşüşün içindeki “savaşın coşkusu.”

Soru: Hayatın anlamını arama yoluna giren insanlara ne dilerdiniz?

Cevap: İnsanların kendi içlerinde gerçekleşen dönüşümlerin tadını çıkarmalarını dilerim. İçlerinde olup biten her şey, kaynayan her şey—işte hayat budur! Zamanından önce yaşlanmayın. Ya da en azından içsel olarak yaşlanmamaya çalışın.

Ben dağlara tırmanamam, fırtınalı bir denizde dalgalarla mücadele edemem. Hayır. Ama içimde bunların hepsi var ve bunların hepsi bana hayatın hissini veriyor.

Soru: Peki o zaman insan, yaşına bakılmaksızın genç mi kalıyor?

Cevap: Elbette!

Soru: Bu anlamda kendinizi genç hissediyor musunuz?

Cevap: İki şekilde. Bir yandan içimde her şey kaynıyor. Diğer yandan bunu nasıl dengeleyeceğimi biliyorum. Yani gemim, tüm dalgalar arasında hâlâ dengede duruyor.

Yorum: Evet. Buna ben de tanıklık edebilirim.

Yağmur İçin Duaya Gerek Yok

Yorum: Küresel kuraklık eğilimleri, etkilenen arazi alanlarının sıklığının, şiddetinin ve kapsamının giderek arttığını göstermektedir.

Cevabım: Doğayı öylesine tahrip ettik ki, artık yaptıklarımızın hepsini telafi edemez hâle geldi. Bir insanın yaptıklarını hissetmeden devam edebileceği bir sınır vardır; o sınır aşıldığında sonuçları kaçınılmaz olur. Bu durum, arabada bazı sorunlar varken yine de sürmeye devam edebilmenize benzer; bir süre ilerlersiniz, ama sonunda her şeyin bittiği bir an gelir.

Yorum: Görünüşe göre doğa bize zor dersler veriyor.

Cevabım: Hayır, öyle söylemezdim. Doğa kendini çok iyi korur, her şeyi yumuşatmaya çalışır. İçinde çok geniş bir güvenlik payı vardır. Ancak biz hayal edilebilecek tüm sınırları çoktan aştık.

Soru: Suyun her canlı organizmanın, özellikle de insanın yaşamında çok önemli olduğunu biliyoruz. Kimyasal elementlerin yüzde doksanı suda çözünür; insan vücudu tamamen suyla dolu ve doymuştur.

Su, insan yaşamında nedir?

Cevap: Su temeldir. Kabala açısından bakıldığında, onsuz var olunamayan Hassadim ışığıdır. Her şeyi bir arada tutar. Sadece suyun kendisi değil, aynı zamanda ilettiği, çözdüğü ve bir durumdan diğerine akmayı mümkün kılma özelliğidir. Suyun donma noktası ve yoğuşma noktası gibi özel özellikleri de çok önemlidir.

Su, gezegenimize yaşam veren şeyin neredeyse kendisidir. Tabii ki, onsuz hiçbir şey olmayacaktır.

Artık geri dönüşü olmayan bir durumdayız. Bu “hastanın” çektiği acının sona ermesini beklememiz gerekiyor ve hepsi bu.

Zaten yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Bencilliğimizi dizginleyemiyoruz; arzularımızı kontrol edemiyoruz. Sürekli daha fazlasını ele geçirmek—ne için? Ne olduğu fark etmiyor. Yapamıyoruz! Bencillik bizi buna zorluyor, hepsi bu. Bizi tamamen mantıksız şeyler yapmaya zorlar. Ve sonuç olarak bunu ediniriz.

Soru: Suyun fiziksel ve manevi özelliklerine geri dönersek. Siz, suyun bir durumdan diğerine geçmeye, çözülmeye ve eritmeye yardımcı olduğunu söylediniz. Bir insan suyun akıcı özelliğini nasıl öğrenebilir?

Cevap: Bu ancak kişi kendisinin üzerine yükseldiğinde, bencil arzusunu kullanmadığında ve suyun özelliğini geliştirdiğinde mümkündür. Bu özgecil bir arzudur. İhsan etme özelliği, sevgi özelliği, başkalarıyla bağ kurma özelliği suyun özelliğidir. Bu yüzden çok önemlidir ve her şey bunun üzerine kuruludur. Cansız, bitkisel ve hayvansal doğa sadece bunun sayesinde var olur. Kişi, etrafındaki dünyayla uyum sağlamak için kendisiyle bir şeyler yapmak zorundadır. O, bunun tam tersidir.

Soru: Eski zamanlarda insanların yağmur için dua ettiklerini ve yağmur tanrısına yalvardıklarını biliyoruz. Peki, doğanın onlara merhamet etmesi ve su vermesi için şimdi ne yapmalılar?

Cevap: Dua etmenin yağmur yağdırabileceğini sanmıyorum. Bırakalım denesinler.

Doğa sadece normal şekilde tepki vermek zorunda. İnsanın eylemine karşı doğanın eylemi. Yani, eğer insan eylemleriyle doğayı yok ederse, doğa da eylemleriyle insanı yok eder. Olacak olan tek şey budur.

Yorum: Böyle anormal durumların güney ülkelerinde görüldüğünü biliyoruz. Ama şimdi Avrupa da sıcaktan mustarip; sıcaklıklar 40 dereceyi aşıyor.

Cevabım: Avrupa, Rusya ve Sibirya sıcaktan zarar görecek, hatta güney ülkelerinden bile daha fazla.

Soru: Peki, manevi dünyada ne oluyor? Hassadim ışığında, ihsan etme ve sevgi niteliklerinde bir eksiklik mi vardır?

Cevap: Manevi dünyaya giren kişiler, egoizmleri üzerinde çalışarak, Hasadim ışığını kendi özgecil eylemlerinden yaratmalılar. Aksi takdirde başarılı olamazlar.

Soru: Bu şekilde organize olduklarında, suyun maneviyattaki karşılığı ne yapabilir?

Cevap: Eğer Hassadim ışığını organize ederlerse, buna dayalı her türlü bolluğu alabilirler. O zaman yaşam, onun temelinde gelişir.

Soru: Bu nasıl olur? Nereden gelir?

Cevap: Manevi dünyada her şey bolluk içinde vardır. Hassadim ışığını nasıl ifşa edeceği ve ardından Hohma ışığını nasıl çekeceği yalnızca kişiye bağlıdır.

Her şey yalnızca kişiye, onun başkalarına ve doğaya karşı nazik tutumuna bağlıdır.

Soru: Bu iki varlığı nasıl bağlayabiliriz: Bol suyun bulunduğu, her şeyin doymuş ve beslenmiş olduğu manevi bileşen ile ilişkilerin tükendiği, dünyada suyun ve Hassadim ışığının olmadığı tükenmiş Dünyayı?

Cevap: Bizim dünyamızla yapılabilecek hiçbir şey yok. Bu, manevi dünyada ürettiklerimizin bir sonucudur. Bu yüzden eğer iyi, nazik olamıyor ve üst dünyaya karşılık veremiyorsak, o zaman dünyamızda da yapmamız gereken bu olur. Hiçbir umut görmüyorum. Hiç.

İnsanlar nihayetinde Kabalistlerin çağrılarını dinlemeleri ve gerçekten iyi niyetli bir aile olmak için birbirleriyle doğru ilişkiler kurmaları gerektiğini fark etmedikçe, gezegenimiz basitçe bizi taşıyamaz ve sonunda dünyadan silinmemize yol açar.

Soru: Böylesine vahim bir durum için bir reçete var mı?

Cevap: Var. Bütün insanlara her şeyin yalnızca birbirlerine karşı nazik tutumlarına bağlı olduğunu söyleyin. Aksi takdirde öleceğiz.

Soru: Eğer herkes şimdi yüzlerini birbirine dönerse, yağmur yağar ve kuraklık ortadan kalkar mı?

Cevap: Evet, gerçek hayat başlayacak.

Aksi takdirde, bir sopayla mutlu olmaya zorlanırız. Aksi takdirde hiçbir yere varamazsınız. Tüm bunları yapabilmenin mümkün olduğu belirli bir zaman, belirli bir atmosfer ve insanların belirli bir davranışı vardır. Ama bundan yararlanamazsak, başka problemler ortaya çıkar ve kötü zamanlar gelir.

Soru: Sıcaktan mustarip olanlar için dilekleriniz nelerdir?

Cevap: Daha akıllı olmaları. Yağmur için dua etmemiz gerekmediğini anlamamız gerekiyor. Doğayla veya başka bir şeyle ilgili bir şey yapmamıza gerek yok. Yaradan’dan, bizim daha bilge olmamıza ve aramızda özgecil ilişkiler kurmaya başlamamıza yardım etmesini istemeliyiz. Hepsi bu.

Her şey buna bağlı olacak, çünkü yağmurun özelliği, Hassadim’in özelliği, insanların birbirine olan iyi bağımlılığıdır.

Mesih’i Beklemek

Yorum: Bir keresinde Kabala çalışanların  %99,9’unun başlangıç aşamasına ulaşmadan önce bu yoldan ayrıldığını söylemiştiniz.

Cevabım: Genellikle, yükselmeye çalışırken birçok kişi bu yoldan düşer. Daha sonra bir sonraki döngüde ya da birkaç yıl sonra tekrar denerler. Bu çok zordur.

Prensipte insanların %99’u bu yoldan ayrılır; çünkü çabalarının %99’unun üst ışığın çalışması olduğunu anlamazlar ya da idrak etmezler. Işık onların üzerinde çalışır ve onların katkıda bulunması gereken yalnızca %1’dir.

Ancak bu katılım çok ince, hassas ve seçici olmalıdır. Tam olarak üst ışığın etkisini kendine çekecek şekilde olmalıdır. Kişi, belirli eylemleri gerçekleştirdiğinde, bu eylemler aracılığıyla üst ışığı kendine çektiğini varsaymalı ve geleceğini ve doyumunu yalnızca bunda görmelidir. Sanki havayı, sana bağlı olmayan bir şeyi bekliyorsun, o gelecek ve hepsi bu kadar!

Sahip olmamız gereken durum budur, tüm gücümüzle hareket ederiz – çalışırız, birlik olmaya çabalarız, dağıtım yaparız, her neyse – ve içimizde bekleyiş hissi vardır. İşte bu, “Mesih’i beklemek” kavramıdır.

Bu yüzden Yahudilere ‘zhidy’ denirdi – ‘beklemek’ kelimesinden – kurtuluşu bekleyenler. İşte kurtuluş budur.

Ödül – Yaradan’a Yakınlık

Soru: Onluda ödül ve ceza olarak algıladığımız eylemler nelerdir?

Cevap: Karşılıklı yabancılaşmaya rağmen birbirimize yaklaşmak bizim ödülümüzdür. Ve bunun tersine, birbirimize yaklaşmamak bizim cezamızdır.

Ödül, Yaradan’a yaklaşmak, Yaradan’ı anlamak ve O’nun aramızda olduğunu hissetmektir.