Category Archives: Yaradan

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 107

Doğru Bir Şekilde Davrandığımızı Nasıl Anlarız?

Yanlış bir şey yaparsak, basitçe takılıp kalırız. Ancak, çalışırsak, doğru çevrede bulunursak ve genel olarak doğru yolda isek, her ayrıntıda şüphesiz hatalar yapsak da, işin gidişatından sapmayız. Neden? Çünkü doğru çevredeyiz, doğru kitaplara ve uygun rehberliğe erişimimiz var ve geriye kalan tek şey, her ayrıntıda hatalarımızı fark etmek ve hayal kırıklığına katlanmaktır. Bu şekilde Yaradan’ı hatırlar ve neden ilerlemediğimizi anlarız. Her şeyi yapanın biz değil, Yaradan olduğunu hatırlarız.

Sonra engeller ve hayal kırıklıkları, bizi Yaradan’a geri getirir; bize, O’na bağlanmamızı sağlayan bir eksiklik verir. Başlangıçtan itibaren Firavun içimizde varsa, bu eksikliği nereden elde edebiliriz? Öncelikle, her şeyi kendimiz inşa edeceğimizi ve bunun yeterli olacağını düşünürüz. Örneğin, bize maneviyatta ilerleme arzusu verilir, ancak bu arzunun hala bir yönü yoktur. Onu, Yaradan’a ihsan etmeye veya O’ndan almaya yönlendirecek şekilde biçimlendirmek bize kalmıştır. En önemli olan, Yaradan ile bağdır.

Böyle bir bağı ancak başarısızlıklar yoluyla kurabiliriz. Kendi gücümüzle çalışmaya girişerek, sonunda “bunu başaran benim gücüm ve kudretim değil” farkındalığına varırız. Sonra, hayal kırıklığı ve çaresizlikten, yetersiz olduğumuzu fark etmekten, çalışmanın sadece bizi, bireyi içermesi durumunda bir anlamı olmadığını görmeye başlarız. Yaradan’ın ifşası içinde bulunmadıkça, eylemimizin tüm insanlığınki gibi sadece hayvani bir çaba olduğunu anlamaya başlarız.

Bu farkındalık bizi Yaradan ile yeniden uyum haline getirir. Yaradan’a dönüp, bizim için eylemi gerçekleştirmesini istemeliyiz, çünkü kendimizin bunu yapamayacağını görmüş oluruz. Bu, çalışmamızın her bir detayında hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaşamamış olsaydık, Yaradan’a dönmeyeceğimiz anlamına gelir. Neden O’na dönüyoruz? İşin tamamlanması için, zorunluluktan.

Ancak tüm bu “kendi çıkarımız için olmayan” eylemler, nihayetinde bizim için gerçekten önemli olanın eylemlerin kendisi, tuğlalar ya da başka herhangi bir şey değil, Yaradan ile olan bağın olduğunun farkına varmamızı sağlar. Diğer her şey sadece bir araçtır, çünkü bizler sonunda doğru niyete, bu şeylerin hiçbirine ihtiyacımız olmadığı anlayışına geri dönmemiz için bu şekilde yaratıldık. Tek ihtiyacımız olan, O’na ihsan etmek için Yaradan ile bağ kurmaktır.

Bu, düşünceler, nedenler ve sonuçlar ile dışsal taleplerin giderek içselleştiği bir süreçtir. Bu, içimizde gelişen ve bizi tuğla üstüne tuğla koymak istediğimiz halde bunu yapamadığımız bir koşuldan uzaklaştıran bir zincirdir. Sonra kendimizden bıkar ve asıl endişemizin Yaradan olduğunu fark ederiz. İlk başta tuğla üstüne tuğla koymamıza izin vermediği için Yaradan’a kızarız, ancak daha sonra tuğla koymanın amaç olmadığını anlamaya başlarız. Bunun yerine, Yaradan ile bağ kurmak zorundayız. Önem, ağırlık merkezi, yavaş yavaş kendimizden Yaradan’a kayar.

Bu süreç ilerledikçe, Yaradan ile bağın önemi artar ve bağ artık tuğla ile değil, yalnızca O’nunla ilgilidir. O zaman, kendi çıkarlarımız için değil, O’na ihsan etmek için, Yaradan ile bağ kurarız. Bunda incelenmesi gereken birçok ayrıntı vardır, ancak maddi dünyadaki her ayrıntıyla ilgilenerek, nihayetinde tüm yönleri bir uçtan diğer uca tararız.

Bu nedenle şöyle yazılmıştır: “Doğru kişi yedi kez düşer ve kalkar.” Her adımda bir başarısızlık, pişmanlık, kötülüğün farkına varma ve ıslah anı vardır. Biz böyle yaratıldık. Her ayrıntıyı tek tek incelememiz gerekir.

Bu koşulları biz belirlemiyoruz. Yeni bir arzunun ne zaman ortaya çıkacağını, nasıl inceleneceğini veya bunun gerçekleşmesi için ne yapılması gerektiğini bilmiyoruz. Bir arzuya tamamen kendimizi kaptırdığımızda, büyük resmi gören ve farklı bilinç koşulları arasında “dolaşan” bir filozof gibi davranamayız. Önemli olan; “Elinin gücünle yapabileceğin her şeyi yap” diye yazıldığı gibi,  sürdürdüğümüz genel harekettir.

Yatırım yaptığımız genel çaba, inceleme ve ıslah sürecini tamamlayıp ihsan etme niyetine ulaşana kadar, olayların bu gelişme dizisini, koşuldan koşula geçişi sağlayan şeydir. Amaç budur. Şu ana kadar deneyimlediğimiz her şey, Yaradan ile birleşme noktasına ulaşmak için, bir araçtan başka bir şey değildi.

Bu farkındalığı tamamladığımızda, bir kez daha “tuğla üstüne tuğla” koyma fırsatı verilir. Bir kez daha, Yaradan’ın varlığı olmadan tuğla koymaya başlarız. İleriye koşar ve kendi gücümüzle hareket ederiz, büyük bir şey yaptığımızı, inşaatla uğraştığımızı düşünürüz.

Bu, bu dünyadaki en hayvani eylemden en manevi eyleme kadar, hatta Kabala bilgisini yayarken veya önemli bir konferans verirken, büyük bir çaba sarf etmek üzere olduğumuzu düşündüğümüz her eylemde olabilir. Eylemin kendisine dalarız ve eylemin gerekli sonucunu unuturuz; Şehina ile bağımızın güçlendirilmesi.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 106

Kişi Bir Ev İnşa Eder

“Ve Tora aracılığıyla insan yaratıldı” ne anlama gelir? İnsan (Adem), Adameh leElyon (“Ben üstteki gibi olacağım”) ifadesinden gelir ve şöyle yazılmıştır: “Sen Adem olarak adlandırılırsın, ama dünyanın ulusları Adem olarak adlandırılmaz.” Bu, alma arzusunun “ihsan etmek adına” adlı bir ıslahtan geçtiği takdirde, ıslah olan kısmın “insan” olarak adlandırıldığı anlamına gelir. Bu nasıl yapılır? Bu, Tora aracılığıyla yapılır. Tora aracılığıyla nasıl yapılır? Bu dünyada farklı eylemler gerçekleştirmek için bize çeşitli fırsatlar verilir ve başarılarımız ve başarısızlıklarımız aracılığıyla alma arzumuz gelişir.

Yemek, cinsellik ve aileye yönelik hayvani arzuların ve zenginlik, şeref ve bilgiye yönelik sosyal arzuların gelişmesinden sonra, manevi arzuya ulaşırız. Manevi arzunun gelişimi, arzunun daha da genişlemesi değildir. Aksine, arzunun Yaradan’a yönelmesi ve buna bağlı olarak büyümesi anlamına gelir. Maneviyat için yeni bir arzu olan kalpteki noktanın gelişiminden önce, genellikle bilinçsizce, nedenini veya nasıl olduğunu bilmeden arzularımızı geliştirmeye çalışırsak, içimizde dürtüler ve istekler ortaya çıkar ve biz sadece bunların peşinden koşar ve onları tatmin ederiz. Böyle bir çalışma tek bir çizgi olarak bile değerlendirilmez, iki veya üç çizgi olarak da değerlendirilmez. Oysa manevi arzu sadece çizgiler şeklinde geliştirilebilir, genişletilebilir ve ıslah edilebilir.

“Çizgiler”, küçük arzunun şeklinin bir daire olacağı basitçe yönsüz bir şekilde giderek büyüyen bir arzuya dönüşmediğini, ancak belirli bir hedefe yöneldiği ve belirli bir amaç için tasarlandığı anlamına gelir. Arzu, dairelerin merkezinde bulunan kişiye değil, merkezden ışığın kaynağına doğru, Yaradan’a yöneliktir.

Bu nedenle, manevi arzunun gelişiminde, arzunun ıslah edilme sürecinin diğer arzuların kanunlarına uymaması için onu etkileyen birkaç güç, durum ve koşul vardır. Bu çok karmaşık ve hassas bir şekilde işler, böylece arzu, yalnızca doğru kullanıma, Yaradan’a doğru ıslah olma derecesine göre büyür. Örneğin, birinin bir ev inşa etme arzusu olduğunu varsayalım, bu arzu zaten maneviyatla bağlantılıdır. İnşaat sürecinin her ayrıntısını, planlamayı, malzeme siparişini, fiili inşaatı, işçi seçimini ve hatta kendilerini yaratılışın amacına bağlamaları gerekir. Bu evin yaratılışın amacı ile ilgili bir kullanım için olduğunu sürekli olarak hatırlamaları gerekir.

O kişi, işe o kadar dalar ki yönünü, her bir eylemin ardındaki anlamı unutur. Sonra iş görünüşte durur ve çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıkmaya başlar. Bu rahatsızlıklar gerçek engeller değil, çok önemli bir şeyi unuttuklarının sinyalleri, işaretleridir; niyet, her eylemin nedeni. Manevi ilerleme adım adım gerçekleştiği için, bazen belirli bir aşamada takılıp kalırız ve kendi başımıza bir çözüm bulmaya çalışırız, ne pahasına olursa olsun inşaata devam etmekte ısrar ederiz. Ancak sorunun, niyeti unuttuğumuz olduğunu hatırlayana kadar ilerleyemeyeceğimizi görürüz.

Bu, sol çizgiden sağ çizgiye geçmek yerine, çalışmayı kendi gücümüzle tamamlayabileceğimizi düşündüğümüz anlamına gelir. Sonra sağ çizgiyi, Yaradan’ı, O’nunla uyumu hatırlarız. Yani, eylemi gerçekleştirirken tüm kalbimiz ve ruhumuzla O’na bağlı olmamız gerektiğini hatırlarız. Ancak o zaman tekrar ilerleyebiliriz, ta ki bir kez daha unutana kadar ve döngü tekrarlanır.

Bu dünyadaki tüm çalışmalarımızda, sürekli olarak amacı unutuyoruz. Amacın, bu dünyada düşündüğümüz şekilde çalışmak olmadığını unutuyoruz. Aslında çalışma, bize bu işi verenle bağımızı sürdürmek, düşünceye tutunmak ve en önemlisi niyeti güçlendirmek için bir araçtır. Çalışmanın kendisi, sadece niyeti inşa etmek ve geliştirmek amacıyla tasarlandığı ölçüde, yalnızca bir araçtır. Sanki evin kendisi önemliymiş gibi, bir ev inşa ettiğimizi düşünürüz. Ama gerçekte, tuğladan bir yapı yerine niyetin yapısını inşa etmemiz gerekir.

Hem maddi hem manevi niyetten oluştuğumuz için, fiziksel yapının yanı sıra manevi bir yapı da inşa edebilmemiz için, bize maddi görevler verilir. Gerçekten de tamamen manevi bir yapı inşa edemeyiz, ancak nihayetinde ihtiyacımız olan tek yapı budur. Bu, yalnızca niyeti, perdeyi (Masah) ve yansıyan ışığı (Ohr Hozer) oluşturmamız gerektiği anlamına gelir, alma arzusu, yani “tuğlalar” ise, ihsan etme niyetine göre her zaman doğru şekilde kullanılmak üzere hazır olacaktır.

Bu bizim, bir evi bu şekilde inşa etme ve kendimizi bir insan (Adem) olarak bu şekilde inşa etme şeklimizdir. Nasıl mı? İçimizde inşa etmek zorunda olduğumuz, 613 bileşen veya arzudan oluşan 248 organ ve 365 tendon aracılığıyla. Bu arzuları, onlara karşılık gelen manevi formun izin verdiği ölçüde kullanmak isteriz. Arzularımızı, ihsan etme niyetlerine göre düzenlememiz gerekir; böylece bu iki husus – bir yandan tüm arzuların kullanımı, diğer yandan bu arzuların ihsan etme niyetiyle hizalanması- uyum içinde olur ve birlikte çalışır.

Kendimizi Test Etmek

Soru: Tüm manevi modellerin, kişinin kendi içinde hayal edilmesi gerektiğini söylediniz. Diyelim ki bir seminere geldim ve ihsan ettiğimi, soruları cevapladığımı hayal ediyorum.  Ama bunun sonucunda haz, zevk ve keyif deneyimliyorum. Bu durumda almak için mi vermeye çalışıyorum, yoksa ihsan etmek ve sadece bir ödül almak için mi çalışıyorum?

Cevap: Bu size bağlıdır. Kendinizi gözlemlemeli ve Yaradan’ın size yaptıklarına verdiğiniz tepkinin doğru olmasını sağlayacak şekilde hareket etmelisiniz; yani bu sizi gerçek güçleri, onların niyetlerini ve hedeflerini hissetmeye doğru ilerletmeli ve onları etkileyebilmelisiniz.

Kutsallık İle Klipa Arasındaki Ayrım

Soru: Bizler, kutsallık ile Klipa arasındaki ayırımı yapabilir miyiz? Yoksa bizim çalışmamız, bu ayırımı yapması için Yaradan’ı çekmek mi?

Cevap: Her zaman Yaradan’ı dâhil etmeliyiz; Aksi takdirde, nerede olduğumuzu, hangi yöne gittiğimizi veya bizi neyin etkilediğini doğru bir şekilde hissedemeyiz.

Yani, kendi çabalarımızın ortasında, bize neyin daha iyi, neyin daha kötü olduğunu gösteren ve bir grup Kelim’i diğerinden nasıl ayıracağımızı öğreten Yaradan’ın gücü olmadan, kim olduğumuzu, neyden yapıldığımızı ya da gerçekte neye ulaşmak istediğimizi ayırt edemeyiz.

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 1

 

Soru: 2017’de Irma Kasırgası, Karayip adaları üzerinde şiddetleniyordu; Atlantik tarihinde o zamana kadarki en güçlü kasırgaydı. Kasırga hızla Florida’ya yaklaşırken, yıkım ve sel tehdidi nedeniyle halkın tahliyesi duyuruldu.

Aynı zamanda, binlerce mil batıda durum tam tersiydi; kuraklık ve yoğun sıcaklar vardı ve bu da büyük orman yangınlarına yol açtı. Doğaya ne oluyor?

Cevap: Herkes çevreyi korumaktan, doğal dengeyi korumak için doğayı olduğu gibi korumamız gerektiğinden bahsediyor. Doğada biri diğerini yutar ve böylece belirli bir denge korunur. İnsan gelip bu dengeyi bozduğunda, bu durum hayvanları ve bitkileri etkilediğinde, dünya bile çatlamaya ve kurumaya başlar.

İnsanlar her zaman doğayı korumamız gerektiğini, sanki insan doğadan ayrıymış ve cansız maddeler, bitkiler ve hayvanlar arasındaki doğru şekli ve dengeyi korumak zorundaymış gibi düşünmüşlerdir. Son 50-60 yıldır çevre korumaya büyük önem verilmiş ve bunun bize iyi bir yaşam sağlayacağına inanılmıştır.

Ancak Kabala bilimi bunun yanlış bir yaklaşım olduğunu söyler. Doğa, tam da kendisiyle dengede olmayan insan yüzünden dengesini kaybeder. Bunun sebebi doğayı kirletmesi, ağaçları yakması, toprağı sürmesi veya su pompalaması değildir.

İnsan aynı zamanda genel ekosistemin bir parçası olmalıdır. İnsanlık, tıpkı doğanın tamamı gibi değişmeli ve bütünleşmeli, ekosistemin cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyeleri arasında bize tahsis edilen hücreyi işgal etmeli ve doldurmalıdır.

Yani, insanın kendisini düzeltmekten bahsediyoruz. Ama kimse bundan hiç bahsetmedi. Herkes asıl meselenin cansız, bitkisel ve hayvansal doğayı bozmamak olduğunu ve her şeyin yoluna gireceğini düşünüyordu. Tüm çabalar bunun için harcanıyor, tüm kuruluşlar sadece daha az petrol yakmaya ve çevreyi daha az kirletmeye odaklanıyor. Peki ya insan?

Genel doğaya bütünsel bir yaklaşım eksikliğimiz, onun en büyük dengesizliğine kendimiz sebep oluyoruz. Aslında tek sebep insanın doğaya karşı olumsuz tutumu değil, genel sisteme dahil olmayışıdır.

Genel sistemde, bireyin ve genelin eşit olduğunu belirten özel bir yasa vardır. Bu, düzeltilmemiş tek bir bireyin gücünün, yıkıcı eylemlerinin bile değil, içsel tutumunun tüm sistemi mahvetmeye yeteceği anlamına gelir.

Birey ve genel eşittir, hepimizin irademiz dışında kendimizi bulduğu bütünleşik bir sistemde olmanın zor bir koşuludur. Sonuçta, sistemle dengemi bir gram bile bozmak için en ufak bir haksızlık yapmam yeterlidir, ancak sistemin bütünselliği nedeniyle, mikroskobik ihlalimle milyonlarca kat daha fazla zarar üretirim.

Ne de olsa, benim gramım, sistemin her bir unsuruna dahil olanla çarpılır. Dolayısıyla zarar geneldir.

Bireysel ve genelin eşit olduğunun sıfır veya %100 anlamına geldiğini ve ikisinin arasında hiçbir şeyin olamayacağını henüz anlamıyoruz. Fakat doğanın, sistemine gerçek ve bütünsel katılımımızı gizlediği bir şekilde gelişiyoruz.

Bu yüzden doğa üzerinde çok fazla etkimiz yok. Merhametli bir yargıç gibi, bizi gelişim seviyemize göre değerlendiriyor. Doğa bizi korumasaydı, yalnızca kendimizin değil, tüm evrenin tamamen yok olma noktasına ulaşırdık.

Belirli bir koruyucu tampon ancak gizlenerek oluşur. Her konuda yanılıyor olsam da doğa üzerinde çok az etkim var. Ancak doğa, son nesilden başlayarak değişmeye başladı ve bu da bizim de katılımımızı düzeltme zamanımızın geldiğinin bir işareti.

Ne kadar ilerlersek, doğa koruyucu kalkanı, insan ile genel doğa arasındaki tamponu o kadar kaldıracaktır. Ve bilinçte, kalpte, algıda, tüm eylemlerde bütünleşmemiz gerekecek: fiziksel, zihinsel, içsel, birbirimizle ve tüm sistemle ilişkilerimizde, ta ki onunla tam bir uyum sağlayana kadar.

Buna doğayla veya üst güçle birleşmek diyebilirsiniz ve bunu yapmalıyız. Bir sınıfta olduğumuzu anlamamız gerekiyor. Doğa veya Yaradan, bize çok özlü ve hızlı bir şekilde öğretiyor ve öğretecek. Bu, nükleer patlamalar, kasırgalar, yangınlar veya salgın hastalıklar yoluyla olabilir.

Doğanın, insanlığı akla getirmenin birçok yolu vardır; böylece insan, tıpkı cansız, bitkisel ve hayvansal dünya gibi, doğayla dengeli ve tam bir uyum içinde olması gerektiğini anlar.

Kayalar, bitkiler ve hayvanlar doğaya karşı çıkacak zekâya sahip değildir; içgüdülerine göre hareket ederler. Ama biz insanlar, tüm kötülüklerimize rağmen, doğaya aynı seviyede uyum sağlamak için, hayvanların içgüdüsel olarak davrandığı gibi davranmalıyız.

Böyle içgüdülerimiz yoksa bu nasıl mümkün olabilir?! İşte bu yüzden kötülüğümüzü dengelemek için üst güce ihtiyacımız var. Ve üst güç ancak aramızdaki bağ sayesinde ortaya çıkar.

 

 

 

 

Yaradan’a Olan İnanç, Arzularınızın Üstesinden Gelmenize Yardımcı Olur

Soru: Egonun bizi birliğin olmadığına, tüm dostların egoist olduğuna ikna ettiği zorlu durumlar yaşıyoruz ve bu durumdan kurtulmamıza sadece öğretmene olan inanç ve dostlara olan sevgi yardımcı oluyor.

Burada, ben de başkalarına ihsan etmek amacıyla bir arzu duymak için nereden güç alabilirim?

Cevap: Öğretmene veya dostlara değil, Yaradan’a olan inançtır.

Şu anda, bizler hala oldukça zayıf bir gücüz. Ancak Yaradan’a olan inanç, yani O’nu hissetme, O’nunla aynı frekansta olma arzusu, mevcut arzunuzun üstesinden gelmenize yardımcı olacaktır.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 99

Kabalistik Bir Grupta Nasıl Davranmalıyız: Gerçeğimize Göre Mi Davranmalıyız, Yoksa Rol Mü Yapmalıyız?

Kabalistik bir toplumda ve grupta iki tür davranış vardır:

1) İçlerinde yanan kalplere sahipken, dışlarında küçümseyici davranışlar sergileyen en büyük Kabalistlerin karakteristik davranışı. Bu, Kotzk Hasidimlerinin (Sneh Boer B’Kotzk kitabında anlatıldığı gibi) davranışına benzer. Bunlar, içsel olarak yüksek anlayış, özlem, gerçek çalışma ve sürekli içsel çaba seviyelerine ulaşmış, dışsal olarak ise açıkça küçümseme sergileyen kişilerdi. Bunu öyle bir noktaya getirdiler ki, insanlar Yahudi olmadıklarına bile ikna oldular. Yom Kippur’da sakallarında ekmek kırıntılarıyla sinagoga girdiler ve dışarıdakilerin içsel çalışmalarına hiçbir şekilde müdahale edememesi için kasıtlı ve meydan okurcasına başka şeyler yaptılar ve bunu son derece ciddiyetle yaptılar.

2) Neslimizin karakteristik özelliği olan, küçümsemenin yasak olduğu ve bunun yerine gruba ilham vermenin gerekli olduğu bir davranış. Çünkü hepimiz gruptan manevi ilham almaya ihtiyaç duyarız, aksi takdirde manevi olarak kayboluruz. Nasıl mı? Mevcut durumumuzda, dostlarımızın kalbini göremediğimiz için yalnızca dışsallıklardan etkileniyoruz. Herkes küçümseseydi, biz de küçümseyici olurduk.

Tüm dostlarımız tamamen erdemli kişiler olabilir, ancak dışsal davranışları, dışarıdan gelenlerin bizi etkilemesini önlemek için bilgelerin tavsiye ettiği gibi olacaktır. Ancak, bizim önümüzde böyle davranırlarsa, bu gerçeği algılayamayız, bunun yerine dışsal, sahte davranışlarına odaklanırız ve böylece kafamız karışır ve tüm meseleyi terk ederiz.

Bu nedenle, tam tersi şekilde davranmak gerekir. Sanki gerçekten maneviyatı arzuluyormuşuz, sanki birbirimizi seviyormuşuz, sanki birbirimiz için her şeyi yapmaya istekliymişiz gibi görünen bir davranış benimsemeliyiz. Bu dışa dönük bir eylem olsa da ve hepimiz bunun bir aldatmaca olduğunu bilsek de, bedenimiz görüp duyduğunu anlar, sadece gördüğüne inanır ve bu dışa dönük davranıştan gerçekmiş gibi etkilenir.

Bedenin tepkilerini inceleyen psikologlar, insanların eşlerine her gün, öfkeli veya sevgi eksikliği hissetseler bile, “Seni seviyorum” demelerini öneriyor. Bu cümleyi eşlerine tekrarlarlarsa, eşleri bunu duyar ve sevgi bu cümleyle kalplerine ulaşır. Manevi çalışmada bedenle bu şekilde hareket etmemiz gerekir. “Yaradan yücedir, dostlarımı seviyorum, amaç önemlidir” vb. demeliyiz. Buna göre, beden bunların önemli ve anlamlı olduğunu özümseyecektir.

Dünyamızda işler böyle yürür. Moda ve zevkler değişir ve dalgalanır. Gerçekte hiçbir anlamları, gerçeklikle hiçbir bağları yoktur; sadece yanılsamalardır. Ancak bir şeye aniden önem atfedildiğinde ve insanlar ona taptığında, içeriği boş olsa bile, herkes öyle dediği için bizim için de önemli hale gelir. Manevi çalışmalarda da durum böyledir. Bu nedenle, manevi hedefin ve Yaradan’ın önemini açıkça ortaya koymalı ve tartışmalıyız.

Tapınak Nasıl İnşa Edilir?

Yaradan’ın tüm çalışması, insanların çalışması gibi değildir. İnsanlar aşağıda Tapınağı inşa ederken, önce şehrin surlarını, sonra Tapınağı yaparlar.

Önce kendilerini korumak için şehrin surlarını, sonra da evin inşasını yaparlar. Yaradan önce Tapınağı inşa eder ve sonunda onu gökten indirip yerine yerleştirdiğinde, Kudüs’ün surlarını inşa eder. Bu nedenle Davut, önce “Senin lütfunla Siyon’a iyilik et” dedi, sonra da “Kudüs’ün surlarını inşa et” dedi (Raşbi, Herkes için Zohar, “Yaşlı Adam [Büyükbaba]”).

Soru: Manevi çalışmada duvarları inşa etmekle Tapınağı inşa etmek arasındaki fark nedir?

Cevap: Çalışmamız, bize ifşa olan haz alma arzusunun içinde, sadece ihsan etme amaçlı düşünce ve arzularla bağ kurabileceğimiz belirli bir alan tanımlamamız ve bunları başkalarıyla ilişkilendirebilmemizdir: dostlar, grup, Yaradan.

Diğer tüm arzularımızı henüz ihsan etme amacıyla kullanamıyoruz. Bu nedenle, arzumuz taştan kalp de dahil olmak üzere birçok parçaya bölünmüştür.

Bu nedenle önce sınırlar, perdeler inşa ederiz ve ancak daha sonra, bu perdelerin yardımıyla, doğru davranmayı öğrendiğimizde, Zivug (çiftleşme) gerçekleştirir ve Partzuf inşa ederiz.

Partzuf’un iç kısmının, Peh’den Tabur’a kadar olan kısmının inşası, Tapınak’ın inşası olarak adlandırılır (İbranice’de Tapınak kelimesi Kutsal Ev anlamına gelir). Partzuf’un Roş’u (başı) planlama için kullanılır; buna “Bezalel’in işi” denir. Partzuf’un Sof’u (sonu) henüz tam olarak işlevini yerine getirmemektedir.

Ancak özünde, Tapınak, sınır görevi gören Partzuf’un bu kısımlarıyla inşa edilir, çünkü bizler ancak zıtlıklarından, iyilik ve kötülükten, aydınlık ve karanlıktan bir şey inşa edebiliriz; ancak zıtlıkları karşılaştırarak sınırlar oluşturabilir ve bir yapı inşa edebiliriz.

Oysa Yaradan, sınırlamalar veya “ne kadar var” ve “ne kadar eksik” hesaplamalarıyla değil, farklı bir şekilde inşa eder.

Aksine, üst ışık kutsallığı, ihsan etmeyi, Tapınağın kendisini arzu içinde inşa eder ve üst ışığın girmediği arzunun geri kalan kısmı, son aşamada dikilen “Kudüs’ün duvarlarını” oluşturur.

Tapınağı aşağıdan yukarıya doğru inşa etmekle, yukarıdan aşağıya doğru inşa etmek arasındaki fark budur.

Perde, Manevi Bir Duyu Organıdır

Soru: Kabala’da “perde” olarak adlandırılan, manevi duyu organını oluşturan unsurlar nelerdir ve nasıl işlev görür?

Cevap: Perde birincil değil, yardımcı bir manevi duyu organıdır.

Mesele şu ki, Yaradan’la ve birbirimizle uyumlu niteliklere sahip olsaydık, herhangi bir perdeye ihtiyacımız olmazdı; tek bir frekansa ayarlanmamız yeterli olurdu.

Sorun şu ki, Yaradan ve bir dostla bağ kurmanın mümkün olduğu o frekans seviyesine ulaşmak için kendi üzerime çıkmam gerekir. Bu yükselme seviyesine perde denir.

Kendinin üstüne çıkması, ancak kişinin egoizminin büyüklüğüyle orantılı olarak mümkündür. Örneğin, on kilogram egoizmim varsa ve bunun üstüne çıkabilirsem, kendimi Yaradan’a doğru iletebilirim. O’nun aracılığıyla, yani “Elokim”, “Yaradan”, “HaVaYaH” olarak adlandırılan sistem aracılığıyla, yükselişimin ölçüsünde, o sistemdeki herhangi bir katılımcıya manevi etki aktarabilirim.

Bu yükselme, başkalarıyla doğru bir şekilde bağ kurmamı ve onlarla aynı seviyede etkileşimde bulunmamı sağlar.

İletişimin benim tarafım, modemlerimizde olduğu gibi, diğer kişinin iletişimi ile uyumlu olmalıdır. Ancak esasen, birleşik bir sisteme girdiğimizde, tüm bunlar üst güç tarafından uyumlu hale getirilir. Işık tüm frekansları eşitler.

Maneviyat Algısı Egoizmi Yıkarak Gerçekleşir

Soru: Sürekli küresel sistemden bahsediyorsunuz. Ancak insan bilinçaltında, küresel bir sistemde ailenin ve her şeyin iyi olması gerektiğini anlar.

Anlaşılan o ki, insan farklı bir duygu içindeyse, kendini değil, etrafındaki insanları önemser ve bundan büyük haz alır. Bu doğru mu, değil mi?

Cevap: Egoizmi mi haklı çıkarıyorsunuz? Elbette, egoistçe haz almak çok hoştur ve bunun için kendinizi parçalamanıza gerek yoktur.

Bütün sorun, bunun gerçekten mümkün olmamasıdır. Hayal kırıklığı gelir, boşluk, içinde kalınması imkânsız durumlar gelir. Yaradan kasıtlı olarak hayatımızı mahveder.

Soru: Öyleyse maneviyat hissi her zaman kırılma yoluyla mı gelir?

Cevap: Kesinlikle! Başka nasıl olabilir ki?! Sonuçta, kendinizde tamamen farklı duyu organlarını ifşa etmelisiniz, almaktan değil, ihsan etmekten haz alacağınız duyu organlarını.

Tüm dünya, insanlığı ıslaha getirmek için yaratılmıştır. Bu nedenle, gerekirse zorluklar da yaratılır.

Ve eğer kişi kendisi için zorluklar yaratıyorsa, ona bunları dayatmaya gerek yoktur. Yani, kendisi kendini ıslah etmenin yollarını arıyorsa ve egoizmini tersine çevirmek için onu tanımlamaya çalışıyorsa, onu dövmeye, iğnelemeye veya ona engeller yaratmaya gerek yoktur.