Category Archives: Kabala

Sevgi Nedir Ki?

Soru: İnsanlık tarihi boyunca aşk hakkında birçok şarkı bestelenmiş ve birçok harika aşk romanı yazılmıştır. Öte yandan, aşk birçok trajediye ve savaşa da yol açmıştır. Aşk hakkında çok şey söylenmiştir. Belki de aşk, insanın en yüce duygusudur. Aşk nedir?

Cevap: Aşk, bir kişinin birine veya bir şeye karşı özel bir tutumudur. Denizi, müziği, hoş kokuları vb. severim. Buna da aşk denir.

Neden severim? Çünkü bana haz verir. Denizi, müziği, kokuları, gökyüzünü severim. Bana haz veren şeyleri severim. Tersine, bana acı veya sorun veren şeylerden nefret ederim. İnsanlara ve hayvanlara karşı duyulan sevgi veya nefret budur.

Bana haz veren şeyi sevip, bana acı veren şeyden nefret etmek “egoist sevgi”dir. Bizler hayvanlar gibiyiz; bizim için iyi olanı severiz ve bizim için kötü olan şeylerden uzak dururuz. Buna sevgi denir. Yani, bu bir nesneye duyulan sevgi değil, içimde uyandırdığı hisse duyulan sevgidir.

Örneğin, bir arkadaşımla karşılaşıyorum ve bana boşandığını söylüyor. “Ne oldu?!” “Aşk bitti.” Bu, aşkın birbirimizden haz alabildiğimiz ana kadar var olduğu anlamına gelir. Bugün bile doktorlar, eşler arasındaki aşkın 2-3 yıl içinde kaybolduğunu söylüyorlar.

Bu, Kabala bilgeliğinin bahsettiği sevgi değildir. Kabala bilgeliği, sevgiyi, birini veya bir şeyi kullanmaktan haz alan kişinin egosunun üzerinde bir şey olarak ele alır. Sevgi, iki seviyede inşa ettiğimiz bir şeydir.

Aramızda tartışmalar ve hatta nefret, yani birbirimizle anlaşmazlıklar içerebilecek bir ilişki seviyesi vardır. Aynı zamanda, bu anlaşmazlıkların üzerinde, “sevgi” denen özel bir bağ kurarız.

Bizler, bunun üzerinde çok çalışıyor, çabalıyor ve inşa etmek için zaman harcıyoruz. Buna “sevgi tüm günahları örter” denir. Bu, sevginin tam olarak aramızdaki günahların, anlaşmazlıkların üzerinde inşa edildiği anlamına gelir.

İki insan, ancak bu şekilde birbirleriyle bağ kurabilir ve böylece aralarındaki bağ: iyi, güçlü, sağlıklı ve gerçekten insani olur. Bu bağ, onların egoist olduklarını ve yarın yine bir anlaşmazlık yaşayabileceklerini, ancak yine de bağlarını güzel ve nazik hale getirmek için çalışmaya devam edeceklerini anlayan insanlar arasındadır ve buna “sevgi” denir.

Bu, cinsel çekicilik, alışkanlık veya bugün benim için iyi olan, ancak yarın tam tersi olabilecek bir şey üzerine inşa edilen sevgi değildir.

Aksine, bu, insanlar arasındaki sevgidir: bir erkek ve bir kadın, çocuklar, bir ulus içinde veya bir grup insan arasındaki sevgi. Ancak tüm bunlara rağmen, birbirimizden haz almaya dayalı bir şekilde davranmayız, yani birinden haz aldığımız için onu sevmeyiz. Sonuçta bu, hayvansal seviyede bir davranış olurdu.

İnsan seviyesinde, birbirimizden aldığımız her şeyin – hazlar veya tam tersi – ötesinde, aramızda sevgi bağları kurarız, hatta hoşlanmadığım alışkanlıkları nedeniyle diğerinden nefret edebilecek noktaya bile gelebiliriz. Yine de onu sevmek zorundayım, örneğin, aynı ulusa ait olduğumuz için.

O zaman, bu dünyanın seviyesindeki – fiziksel, ulusal vb.-  alışkanlıklar konusunda da birbirimize nasıl daha yakın olabileceğimiz üzerinde çalışırız.

Başka bir deyişle, sevgi, birbirleriyle bağlanmak zorunda oldukları ve bu bağı seçtikleri için, birbirleriyle bağ kuracak insanlar arasındaki ilişkide en yüce değerdir. Sonra onlar bunun üzerinde sürekli çalışırlar.

Bu nedenle, “sevgi tüm günahları örter” denir. Aramızda “günahlar”, çeşitli anlaşmazlıklar vardır ve bunların üzerinde sürekli sevgi inşa ediyoruz. Dahası, anlaşmazlıklar ne kadar fazla olursa, bunların üzerinde sevgi o kadar güçlü olmalıdır.

İnsanları bu şekilde eğitmeliyiz. O zaman tüm dünya, tüm insanlık üzerinde sevgi şemsiyesini açabileceğimiz bir duruma gelebileceğiz. Sevgi tam olarak budur. Aksi takdirde, bu sadece bedeniniz için iyi olan bir şeyi sevdiğiniz, fizyolojik bir sevgidir; bu hayvansal sevgidir, oysa insan sevgisi, beni diğerinde mutsuz eden her şeyin üzerinde inşa edilir. Beni diğerine bağlı kalmaya zorlayan bir neden, daha yüksek bir değer vardır.

İkimiz de, normal şartlarda ülke, hayat ve diğer her şey konusunda her türlü anlaşmazlığımız olduğunu biliyoruz, ancak her halükarda, farklı olmamıza ve yapımızın farklı olmasına rağmen, birbirimize bağlı olmamız gerektiği sonucuna varıyoruz.

Bu bağı, sevgimizi, yavaş yavaş, adım adım, fiziksel bedenlerimizin ötesinde, aramızdaki bağda birlikte ulaşmamız gereken üstün hedefimize dayanarak inşa ediyoruz.

Dünya – Niyetlerimizin Sonucu

Soru: Eyleme değer bir niyet nedir?

Cevap: Bizim dünyamız bir eylem dünyasıdır. Tüm dünyevi hareketlerimiz, eylemin kendisine dayanır. Hareketlerimiz niyetle değil, yalnızca eylemle ölçülür. Bizim dünyamızda, niyeti doğru bir şekilde fark edip etmediğimizden, yeniden üretip üretmediğimizden, değerlendirip değerlendirmediğimizden ve tartıp tartmadığımızdan emin olamayız; oysa eylemler, geride açık ve somut bir sonuç bıraktıkları için görülebilir, ölçülebilir ve karşılaştırılabilirler.

Niyetler, hem başkaları hem de kendimiz için anlaşılmaz olan ve bir dakika içinde unutulan içsel motivasyonlarımızdır. Bununla hiçbir şey yapılamaz.

Kabala bilimi, hem eylemlerden hem de niyetlerden oluşan özel varlıklar olduğumuzu söyler. Bir insan ne kadar gelişmişse, salt hayvansal varoluştan o kadar uzaklaşır, niyeti o kadar güçlü olur ve eylemi belirleyen şey niyettir. Yani, eylemin kendisi önemsiz olabilir, ancak ardındaki niyet büyüktür. Bu gibi durumlarda, eylemi gerçekleştiren kişi tam olarak niyete odaklanır.

Örneğin, birine küçük bir hediye verirsem veya benim için çok zor olan ama tüm ruhumu koyduğum bir eylemde bulunursam, eylemimin sonucunu alan kişi, bunu eylemin kendisiyle değil, çaba ve iyi niyetle ölçer.

Niyeti nasıl ölçebiliriz? Bu bir sorundur çünkü dünya giderek küreselleşiyor. Bizler aramızda tek bir ilişki sistemi kurmalıyız. Ancak bunu yalnızca eylemlerle değerlendiremeyiz.

Sonuçta, katkısı, maaşını ve başkalarının ona nasıl davrandığını belirleyen bin birimlik üretimle ölçülen bir fabrikada çalışan bir makinist gibi çalışmıyorum. Günümüzde, niyetlerin ölçüldüğü giderek daha fazla meslek ortaya çıkıyor. İnsanlar arasındaki ilişkileri ölçmeye çalışıyoruz: onları nasıl etkilediğimi, benim sayemde nasıl uyandıklarını, nasıl hizmet alışverişinde bulunduğumuzu vb. Yani niyet giderek daha büyük bir önem kazanıyor.

Ve bu nedenle dünyamız büyük bir sorunla karşı karşıya. Ne kadar gelişirsek, hayvansal koşuldan ne kadar uzaklaşırsak, niyetleri ölçme ihtiyacı o kadar artar. Yine de onları ölçemeyiz.

Dolayısıyla, insanın tutumu, dünyayı tanımlar. Dünyanın kendisi de niyetlerimizin bir sonucu haline gelir.

Ve burada bir sorun ortaya çıkar: Dünya, aşırı üretimden veya birbirimizle geçinememekten değil, niyetlerimizin yanlış olmasından dolayı krize girer. Fakat onları nasıl doğru hale getireceğimizi, nasıl değerlendireceğimizi ve tartacağımızı bilmiyoruz.

Birdenbire, bizim için hiç beklenmedik bir şekilde, kendimizi maddi olmayan bir dünyada buluruz çünkü aramızda ölçemediğimiz veya açıklayamadığımız sayısız duygusal, ruhsal ve manevi bağ ortaya çıkar. Niyetler, eylemlerden daha önemli hale gelir ve dünya garip ve insan yaşamına uygunsuz hale gelir. Dünya, sadece insanların hayvansal koşulu için yaratıldığından, “bizi kendinden dışarı itmeye” başlar.

Bizler, şu zamanda hayvanlar gibiyiz. Hayvanlar birbirlerinden utanmazlar: Seni yemek istiyorum; kaçmayı başarırsan kaçarsın, kaçamazsan seni yerim. Her şey niyetlere değil, net eylemlere dayanır. Ve niyetler, kesinlikle nettir çünkü eylem ve niyet örtüşür.

Ancak hayvansal seviyeden insan seviyesine yükseldiğimizde, niyetlerimizi hesaba katmaya başlamak zorundayız. Ve niyetlet ancak Kabala ilminin yardımıyla değerlendirilebilir.

Soru: Saf haliyle niyete bir örnek verebilir misiniz? Nedir bu niyet?

Cevap: Diyelim ki size karşı belirli bir niyetim var. Siz bunu ne görüyorsunuz ne de biliyorsunuz. Ben bunu kendi içimde belirlemeli, bilmeli ve test etmeliyim. Eğer niyetimle size zarar vermek istiyorsam, o zaman kendime zarar veririm.

Öte yandan, niyetler dünyası çok daha basittir. Onun içine girdiğimizde, sanki tüm eylemleri yok eder, tüm dünyamızı “siler” ve geriye sadece noktalar ve bu noktaların birbirlerine yönelik niyetleri kalır. İşte manevi dünya budur.

Her biri, en azından kendi etrafındaki belirli bir yarıçapta, başkalarıyla belirli bir niyetle ilişkili olan 7 ila 8 milyar nokta hayal etmeye çalışın: iyi ya da kötü, artı ya da eksi. Niyet, ya bir başkasını, sizin anladığınız şekilde değil, onun anladığı şekilde iyi hissettirmeye ya da onun anladığı şekilde değil, sizin anladığınız şekilde kötü hissettirmeye yöneliktir.

Soru: Gerçekten sadece iki niyet olabilir mi?

Cevap: Sadece iki, başka bir şey yok. Ve her biri büyüklüklerine göre derecelendirilebilir. Başkalarına karşı tutumlarımız, dünyamızı ve üst dünyaya geçişimizi belirler.

İnsanların sahip olabileceği tüm olası niyetleri sıralıyor ve yalnızca onların aralarında var olanları dikkate alıyoruz. Başkalarına karşı olumluysalar, manevi; olumsuzsalar, dünyevi olarak adlandırılırlar.

Dünyevi seviyedeki tüm niyetlerimiz, yalnızca kendimiz içindir ve başkalarının zararınadır.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 147

Hazırlık Döneminde Hangi Arzu Büyür?

Hazırlık döneminde, maneviyat için “uyumama izin vermeyene kadar” denilen arzuyu geliştiririz. Baal HaSulam bunun, sevdiği şeyi öylesine arzulayan şehvetli bir insan gibi olduğunu yazar ki, gözlerinin önünde sadece bu arzu durur ve gece gündüz onu unutamaz. Buna tam Lo Lişma denir. Ve kişi bundan Lişma’ya geçiş yapar.

Bu geçişi nasıl yaparız? “Çabaladım ve buldum” iledir. Neden “buldum”? Çünkü esasen arzumuzun doldurulması için çabalarız, ancak bunun yerine ihsan etmek için bir ıslah alırız ve farklı türde bir dolum alırız. Burada bir tür optik yanılsaması vardır çünkü özlemini çektiğimiz şeyi almayız. Ancak doyumu almaya başladıktan sonra, bunun gerçekten özlemini çektiğimiz şey olduğunu görürüz, bunu bilmesek bile. Bu arzu içimizde farklı bir form almıştır.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 146

Manevi Doyumu Nasıl Alırız?

Maneviyatın hazzını ancak ihsan etme niyeti olan bir arzuda alabiliriz. Yani, bir eklemeye ihtiyaç vardır ve bu ekleme, arzuya gelen ihsan etme niyeti, ancak yukarıdan, çalışma yoluyla, saran ışık aracılığıyla bir şifa olarak alınabilir. Baal HaSulam’ın “On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş” kitabının sonunda yazdığı şey budur; bir arzu ne kadar büyük olursa olsun, bir niyet eklemesine sahip olmalıdır.

Olgunlaşma Süremizi Kısaltın

Soru: Kabala’nın kaderi etkilediğini söylüyorsunuz. Örneğin, bir filmde rol alan bir oyuncu, oynadığı rolden etkilenir. O karakterin hayatını yaşıyor gibi görünür.

Ya tüm reenkarnasyonlarınızdan geçmeniz, kendinizi bu teatral role büründürmeniz ve bu koşullarınızı hızla geçmeniz gereken yöntemi seçersek ne olur? Diyelim ki önce bir prens, sonra bir dilenci, sonra da başka biri oldunuz. Sonuçta, her ruhun gelecekte geçmesi gereken kendine özgü bilgi kayıtları vardır. Öyleyse, bütün bir hayatı yaşamak yerine, insan bunu teatral yoldan geçebilir mi?

Cevap: Hayır, bu kesinlikle gereksizdir! İnsan neden yapay bir şekilde reenkarnasyonlardan geçsin ki?

Hepimiz sınıf tekrarı yapan öğrencileriz; yıl yıl geri bırakılmışız ama en sonunda dışarıdan, hızlı ve basit bir şekilde mezun olacağız. Sadece alırsın ve her birinde birkaç yıl oturmak yerine, on sınıfı bir yılda geçersin. İşte Kabala bilgeliğinin sunduğu şey budur.

Aniden önünüzde öyle imkânlar açılır ki, artık hiçbir şey sorun olmaz ve tüm dünya önünüzde açık bir harita gibi durur. Her şeyin içinden sakin bir şekilde, kolayca, keyifle, sanki bir piknikteymişsiniz gibi geçersiniz.

Olgunlaşma süremizi, tıpkı bir kuluçka makinesinde olduğu gibi, kısaltabiliriz: bir-iki ve tamam, doğal uzun ve acı verici yolu izlemek yerine.

İçeride Ve Dışarıda Yaradan’ı Hissedin

Soru: Düşüşler ve yükselişler hakkında çok konuşuyoruz. Düşüş, ben ve dış dünya anlamına gelirken, yükseliş, benim Yaradan’ın içinde olduğum ve Yaradan’ın benim içimde olduğu anlamına mı gelir? Bu koşulların aynı mı olması gerekiyor yoksa verildikleri gibi mi olmalılar? Bu yolu yumuşatmak mümkün mü ve bu bize mi bağlı?

Cevap: Sürekli olarak, Yaradan’ı hem içimizde hem de dışımızda hissettiğimiz bir koşulda var olmaya arzulamalıyız.

Ben de dahil olmak üzere, tüm dünyayı dolduran Yaradan hissi, en mükemmel koşuldur. Diğer tüm koşullar, hem içimizde hem de dışımızda O’nu hissetme arzumuzu daha da güçlendirmek için Yaradan tarafından verilmiştir.

“O’ndan başkası yok”, tam olarak, O’ndan başka gerçekten hiç kimsenin olmadığı hissini ifade eder. O halde ben kimim? Ben, “Evet, gerçekten, O’ndan başkası olmadığını hissediyorum!” diyen kişiyim.

Geriye kalan tek nokta budur. Bu, ruhumuzun merkezidir. Geri kalan her şey Yaradan’dır.

Soru: Mümkün olduğunca yükselişte olmak, her zaman Yaradan’la birlikte, biz O’nun içinde ve O bizim içimizde olarak var olmak bize mi bağlıdır?

Cevap: Sorun yok. Grubunuzu, her zaman bununla meşgul olacak şekilde organize edin. O zaman grup sizi tutacaktır.

Yaradan’ı Bize Yardım Etmeye Zorlayın

Soru: Kişi kendini daha büyük bir ilerlemeye nasıl teşvik edebilir? Hedef, ana ve tek teşvik unsuru olabilir mi?

Cevap: Olabilir. Bu sadece çevreye bağlıdır. Grup, size sürekli olarak hedefin yüceliğini aktarmalı ve bu hedefin en önemli şey olduğu hissini yaratmalıdır. Gerekli minimum şeye sahipsiniz, bu yeterlidir. Gerisi sadece içsel büyümede, grup içindeki ilişkilerde yatmaktadır.

Hızlıca, onlu aracılığıyla Yaradan’a dönelim ve O’nu bize yardım etmeye zorlayalım, böylece O kendini onlunun içinde ifşa etsin. Bunu yapabiliriz.

Yorum: Ama bu dünyada çok şey yapıldı: çok sayıda yasa keşfedildi, çok sayıda kahramanca eylem gerçekleştirildi.

Cevabım: Bütün bunları insanlar yapmadı, Yaradan yaptı. Onları acılara, kahramanca eylemlere ve suçlara itti. Bu yüzden buna “Yaradan çalışması” (Avodat HaShem) denir.

İlerlememiz de O’nun eseridir; arzunun üzerindeki ışığın eseridir. Arzu kendi başına kesinlikle hareketsizdir. Sadece hazların parıltısını veya acıların itmesini hissettiği ölçüde hareket edebilir. Bu, dünyamızın, maddemizin özelliğidir.

Bu nedenle, kişinin kendi başına yapamayacağı özel bir eylemi ona atfetmek mantıklı değildir. İçsel duyarlılığı yüksek insanlar bile, bir kişinin bu şekilde, başka bir kişinin ise farklı bir şekilde yaratıldığını söyleyecektir. Bir falcı geleceğimizi tahmin edebilir.

Başka bir deyişle, bir kişiye bağlı olan tek bir şey vardır, o da Yaradan’a olan özlemi ve beni Yaradan’a, O’nun beni kendine çekmesinden daha hızlı bir şekilde yaklaştıracak bir çevreye girmek istemesi.

Özgür iradenin özü budur. Umarım bunu fark ederiz.

“Eşsiz Ve Birleşik”

“Eşsiz ve Birleşik” nedir (Bölüm 1, İçsel Gözlem, 1)

Eşsiz, birbirinden farklı olan tüm dereceleri, onları tersine çevirip kendi eşsiz formuyla eşitleyecek kadar parlayan ve hükmeden üst ışığı ifade eder. “Birleşik” ise bu hükmün sonunu, yani O’nun, onların formlarını eşitleyip, O’nun gibi “eşsiz” hale geri döndürdükten sonrasını ifade eder (Baal HaSulam, On Sefirot’un Çalışılması).

Tüm yolumuz, tam birliğe ulaşana kadar giderek daha da büyük bir birliğe ulaşmaktır.

Ve birleştiğimizde, içimizdeki “birleşik”i ifşa ederiz.

Bu koşula “birleşik” denir ve kendi içindeki tüm önceki formları içerir.

Dereceleri tamamen farklı, hatta birbirine zıt ve çelişkili olarak görürüz, ancak tüm bunları bizim için düzenleyene “Eşsiz” denir. Ve O’nunla ilişkili olarak, tüm bunlar tamamen farklı bir şekilde ortaya çıkar. O’nun tek bir eylemi vardır, ancak bize tamamen farklı eylemler gerçekleşiyormuş gibi gelir.

Biz tüm bunları bir araya getiremeyiz, ancak O’na “Birleşik” diyoruz çünkü tüm bu çok sayıda ve zıt koşullardan geçerken, tüm eylemlerinde tek bir biçim ve tek bir amaç olduğunu ifşa ediyoruz.

Çalışmamızın tüm kökü burada yatar. Kendi içimizde, farklı, yabancı ve zıt her türlü eylemi, niteliği ve koşulu keşfederiz. Ancak bunları birleştirmek, birliğe, köke ulaştırmak için çabalamalıyız.

Kökten birlik doğar; ancak duyularımızda, bize ayrılığımızı, birlik eksikliğimizi göstermek için çok sayıda çeşitli tezahür ve eyleme bölünür.

Eğer tüm bunları bir araya getirip tek bir köke bağlarsak, zira tüm bu formların içinde tek bir düşünce ve tek bir ilişki vardır, o zaman bu eşsiz ve birleşik kökü edineceğiz.

Bize farklı görünen tüm bu formlar, kendi kusurlarımızın ve bozukluklarımızın kanıtıdır. Ve tam da bu yüzden onları eşsiz ve birleşik bir forma atfetmeli ve getirmeliyiz.

Bir Sonraki Dereceye Yükselmek

Soru: Gelecekteki formumuzun sonucunun, Yaradan’ın cevabı-MAD olduğunu söyleyebilir miyiz?

Cevap: Evet, Yaradan’ın cevabı, bizim hakkımızdaki nihai kararı olmasa da, her halükarda, Yaradan’ın tüm geçmiş eylemlerini O’na karşı tek bir eylemde ifade edebileceğimiz bir bulmacaya dönüşür.

Ancak bu şekilde bir sonraki dereceye yükselebiliriz.

Adem Adında İlk İnsan

Soru: On Sefirot’un Çalışılması’nda incelenen üst manevi dünyaların bir parçası olan Adam HaRishon’un Partzuf’u, Yaradan’ı ifşa eden ve aynı zamanda Adem olarak da adlandırılan ilk insanla (Adam HaRishon) nasıl ilişkilidir?

Cevap: Yaradan’ı ifşa eden ilk insan olan Adem, bizim gibi bir insandı. Anne ve babasından doğdu, bu dünyada yaşadı ve bir gün üst gücü, Yaradan’ı ifşa etmeye başladığı bir koşula ulaştı.

Onun içinde aniden böyle bir arzu uyandı ve şöyle düşünmeye başladı: “Ne için yaşıyorum, nereden geldim, neden ve beni kim kontrol ediyor?” Bu her birimiz için geçerlidir. O, manevi dünyayı bu şekilde ifşa etti.

O, bizimki gibi gelişmiş bir egoizmle kıyaslanamayacak kadar bayağı olmayan, çok hassas bir ruha sahip olmasıyla öne çıkıyordu. Bu nedenle, bu ifşayı kendi başına yapması daha kolaydı. Bu, tüm bu kırık ruhlar sisteminde, aşağıdan yukarıya yükselişinin başlangıcında ortaya çıkan ilk manevi gendi (Reşimo); bu, Yaradan’ı ilk ifşa eden insan olan Adem’di.

Adam HaRishon’un Partzuf’u, dünyalar yukarıdan aşağıya yayıldığında, Atzilut dünyasının Zeir Anpin (ZA) ve Nukva’sı tarafından yukarıdan yaratılan manevi bir nesnedir. ZA ve Nukva onu kendi seviyelerine, hatta Aba ve İma seviyesine yükseltir; burada, erkek ve dişi olmak üzere iki parçasını yani Adem ve Havva’yı birleştirir (Zivug), böylece Aba ve İma gibi olabileceğini ve her şeyi ihsan etmek uğruna yapabileceğini düşünür.

Ancak bu birleştirmeyi yaptığında, ihsan etmek uğruna bunu yapamayacağını ifşa eder ve parçalanır. Bu, Kabala biliminde çalışılan ortak ruh olan Adem HaRishon’un Partzuf’udur.

Parçalandıktan sonra onun parçaları düşer, daha da aşağıya iner, ta ki en “dibe” ulaşana kadar. Oradan itibaren kendi araştırmalarına ve netleştirmelerine başlarlar. İlk olarak, cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler hakkında sayısız açıklama vardır; bunların özgür iradesi yoktur ve yalnızca ışık hareket eder, onları açıklığa kavuşturur ve birbirine bağlar, onlardan herhangi bir talep gerektirmez.

Ancak bu açıklamalar biriktikten ve sıra bir sonraki seviyenin arzularına ulaştıktan sonra, tüm kırık Reşimot’dan gelen insan seviyesinin bilgi geni ilk kez ortaya çıkar. Konuşan insan seviyesinde ilk kez ortaya çıkan bu yeni Reşimo, “Adem” olarak adlandırıldı ve 5.771 yıl önce yaşamış dünyamızdan bir adama aitti.

O, Yaradan’ı “aşağıdan yukarıya” yani bizim dünyamızdan edinen ilk kişiydi. Tıpkı bizim gibiydi, yalnızca böyle bir Reşimo’yu ifşa eden ilk insandı.

İlk olduğu için, Kabalistik bir grubu veya çevresi yoktu. Ancak ıslah, en hafif Reşimo ile başlar, bu yüzden ona yukarıdan manevi bir uyanış sağlamak yeterliydi ve ardından kendisi ifşayı aradı ve ulaştı. Ondan sonra ifşa olan Reşimot giderek daha da ağırlaştı.

Bizler bu günü, bizim dünyamızdan bir insanın, manevi dünyanın, Yaradan’ın ilk ifşasını, Yeni Yıl’ın, Roş Haşana’nın başlangıcı olarak kutluyoruz.

Ve dünya “ondan beş gün önce” yaratılmıştı; yani Adem, üst dünyaları, Sefirot’u, Partzufim’i kendi içinde bir şekilde hissetmeye başlamıştı ve bu ilk hafta boyunca ifşa ona geldi.