Category Archives: Egoizm

Orta Çizgi Nasıl Oluşturulur?

Soru: Orta çizgiye geçmek için sağ çizgiden isteyerek nasıl vazgeçebiliriz?

Cevap: Hiçbir şeyden vazgeçmemelisiniz. Orta çizgi, sağ çizgi ile sol çizgi arasındaki doğru kombinasyonun bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Bir yandan, orta çizgi, ikisi sayesinde var olur. Sağ çizginin,  yalnızca karşısında ona zıt olan sol çizgi olduğundan dolayı sağ çizgi olduğunu söyleyebiliriz. Aslında, iki çizginin uygulaması orta çizgide gerçekleşir. Bu, bir çizginin diğeri olmadan var olamayacağı anlamına gelir. Karşılıklı var olarak birbirlerini belirler ve tanımlarlar.

Soru: Orta çizginin herhangi bir özel, açık göstergesi var mı ve bunun gerçekten orta çizgi olduğunu nasıl idrak edebiliriz?

Cevap: Orta çizgi, denge ile edinilir. Tıpkı bir ipin üzerinde yürüyen bir insanın, bir sopa yardımıyla kendini sürekli dengelemesi gibidir. Sizin için de aynısıdır. Eğer bunu unutursanız orta çizgiye sahip olmayacaksınız çünkü o, kendi başına değil sadece iki zıt çizginin birleşimiyle var olur.

 

Ben Alan Ve Verenim

Yorum: “Yaradan’a bağlı kalın” deniyor. Hayalimiz, hissiyatımızda Yaradan’ı ifşa etmektir. Aynı zamanda, siz,  O’ndan bağımsız olacağımızı söylüyorsunuz. Bunda bir tür çelişki var.

Cevabım: Aslında, bize iki zıt çizgi veriliyor, sağ ve sol olan, üçüncüyü, her ikisinden oluşan ve aynı zamanda bunların üzerinde olan, orta çizgiyi  biz inşa ediyoruz.

Tam ihsan etme ve sevginin niteliği sağ çizgidir, egoizm ve nefretin niteliği sol çizgidir ve ben onları kullanarak, onların üzerine orta çizgiyi kurarım.

İçimde egoizm, öfke, açgözlülük ve kıskançlık vardır, her şeyi almak isterim. Ve sizin içinizde, bir ev sahibi olarak, tam tersine, ihsan ve koşulsuz sevgi var ve onları sizden alabilirim. Her şeyi vermeye tamamen hazırsınız. Ancak, egoizmimle sizi kullanırsam, o zaman size bağlı olurum.

Ayrıca benim utanmam burada ortaya çıkıyor. Bu, bugün dünyada gördüğümüz şeydir, depresyon ve diğer her şey, sözde büyük utanç niteliği olarak adlandırılan, üst niteliğin bir sonucu olarak.

Bunun üzerine çıkmak için, benim üzerimdeki etkinizi tamamen ortadan kaldırmalıyım. Bunu ancak her iki niteliği de uyguladığımda yapabilirim. Aynı zamanda egoizmimi tam olarak kullanırım, mümkün olan her şeyi sizden alırım, sizden gelen hazzı kendimden geçiririm ama size memnuniyet vermek için.

Sonuç olarak, ben bir alan haline gelmem çünkü sadece sizin iyiliğin için alırım. Ben verenim çünkü size her şeyi vermekteyim. Ve sizler bir alan haline gelirsiniz.

Ben alan ve verenim. Siz alan ve verensiniz. Bizler kesinlikle birbirimize eşit hale geliriz. O halde “yaratılan – Yaradan” derecelerinde, aramızda kesinlikle hiçbir fark yoktur. Tamamen size eşit dereceye ulaşırım.

Dahası, burada lider olduğum için, bu yeni ilişkinin yaratıcısı olduğum için, sizden bile daha yüksek oluyorum. Sonuçta, tüm süreci yönetiyorum: Onu yaratıyorum, icat ediyorum ve uyguluyorum.

Machsom’u Geçmek Ne Kadar Sürer?

Soru: Machsom’u geçmek ne kadar sürer?

Cevap: Kesin olarak söylemek mümkün değil. Belki birkaç yıl, hatta birkaç on yıl. Her şey bir kişinin ne kadar yatırım yaptığına, ruhunun ne kadar derin olduğuna bağlıdır.

Eğer kişi ağır, derin bir ruha sahipse, bu onun büyük bir egoizme sahip olduğu anlamına gelir ve o zaman da Machsom’u geçmesi, üst dünya hissine çıkması, kendisini ve içindeki diğer şeyleri ıslah etmeye başlaması çok zordur.

Birkaç yıl içinde bile bunu oldukça kolay bir şekilde atlatan insanlar da var.

Genel olarak bu, ruhun egoizminin boyutuna bağlıdır. Bu nedenle, ağır egoizmle çok çalışma gereklidir.  Ama o zaman bu ruh dünyamızda ve üst dünyada çok şey yapabilir.

Twitter’da Düşüncelerim / 18 Mart 2021

Fukushima nükleer santralindeki trajedinin üzerinden 10 yıl geçti. Ancak insanlık trajedilerden ders almaz. Sadece darbelerden öğrenir. İnsanlığın savaş zamanlarında, felaketlerde ve tsunamilerde aldığı tüm darbeler olumsuz gelişmeyi hızlandırdı.

Hatalı bir yol izlemeye devam ediyoruz.

Daha fazla çeşitlilikte gereksiz ürünler üretmek istediğimiz için daha fazla enerjiye ihtiyacımız var. Doğru hesaplama yaparak fazlalıklardan tasarruf etmiş olurduk. Ancak ego bunu yapmamıza izin vermeyecektir.

Bir yıl içinde öleceğimizi bilmek, davranışlarımızı değiştirmemize yardımcı olmaz. Şu anın tadını çıkarıyorum – ve bu kadar yeter!

“Yeşil” projeleri hayata geçirerek doğayı koruduğumuzdan eminiz. Ancak, düzeltmemiz gereken küresel doğa değildir – daha ziyade kişiyi düzeltmeliyiz. Doğanın tamamı bütünseldir ve tüm derecelerde birbirine bağlıdır.

Herhangi bir trajediden çıkmanın birincil yolu, ilişkilerimizdeki kötülüğün farkına varmak olmalıdır.

İnsan en yüksek gelişim düzeyinde var olur. Diğer insanlarla ilişkilerini düzeltmeye başladığında, diğer dereceler – duran, bitkisel, hayvansal anında dengeye girecektir. Dünya sakinleşecek ve mükemmel ve bütün olacak.

İnsan Doğası: Sahip Olma Dürtüsü

Soru: Araştırmacılar, hem zenginlerin hem de fakirlerin karakteristiği olan “materyalizm” gibi bir kavramın, insanların eşyalara bağımlılığı anlamına geldiğini iddia ediyorlar.

Bu bağımlılığın yarattığı sosyal imaj ve değer sistemi, hem toplum hem de birey için yıkıcıdır. Buna yenik düşenler, yaşam sevincini, gönül rahatlığını kaybederler, bu da kaygı, depresyon ve ilişkilerin çöküşünü getirir.

Bununla birlikte “taç” Koronavirüs’ün geçtiğimiz yılında, insanlar daha az materyalizm göstermeye başladı. Ancak öte yandan, artık bunun aynı madalyonun diğer yüzü olduğu zaten açık. İnsanlar neden eşyaları bu kadar çok seviyor?

Cevap: İnsan egoisttir. Sahip olmayı ve onun olduğunu hissetmeyi seviyor: “Benim, benim, benim!”. Bunu küçük çocukların, bir oyuncağı kapıp kimseye vermedikleri örneğinde görüyoruz. Onu, bunun uygun olmadığına ikna etseniz bile çocuk anlamaz. Her zaman onun elinde olmasını ister. İşte o böyle doğar.

Bu nedenle, insanları, sevdikleri her şeyi “Bunun benim olmasını istiyorum.” demelerinden, elde etmek için böyle bir istek duymalarından dolayı kınayamayız. Ya da sevmediği bir şeyse bile ama başkası onu seviyorsa, apaçık, bu iyidir diye, o da sahip olmak ister.

Dahası, bu şeye sadece kendisi sahip olmak ister, diğer çocukta olmamalı ve bu mümkün değilse, o zaman kimse sahip olmamalı. Yani, bu hayatımızın tüm yıllarına eşlik eden, mutlak bencilliktir, çocukça ve önemsizdir. Bundan kaçamazsınız.

Nasıl dengeleyebilirsiniz? Sadece doğru yetişme ile. Ancak bunun için, insanlar üzerinde çalışacak ve onları diğerlerine kıyasla sahip olduklarından memnun kalacak şekilde eğitecek bir sistem inşa etmek gerekir. Genel olarak bu özel bir eğitim sistemi olmalı, yoksa materyalizmden asla kurtulamayız.

Soru: Materyalizm, özünde kişinin kendisini donatmasıdır. Kişi kendini ekstra bir şeyle donatır. Materyalizmin yerini ne almalı yoksa zamanla ortadan kalkacak mı?

Cevap: Kalkacağını düşünüyorum. Bunun yerine, daha içsel bir donanım geçerli olacaktır: bir kişinin diğerlerine karşı tutumu, diğerlerinin ona karşı tutumu, ancak bu bazı şeylerin başka şeylerle yer değiştirmesi değil.

Sonuç olarak kişi, en büyük edinimin, komşunu kendisi gibi sevmesi ve hatta belki de kendisinden daha fazla sevmesi olduğu anlayışına gelmelidir. Bu, insanın küçük egoist doğası üzerine tamamen farklı bir yükselişidir.

Umarım doğru yetiştirilmenin etkisi altında biri diğerini yavaş yavaş iptal eder.

Mutlak Özgürlüğe Doğru

Soru: İsrailliler Mısır’ı terk ettiğinde bağımsızlık nasıl ifade edildi? Neyden bağımsız hale gelirler?

Cevap: Şimdiye kadar sadece Firavun’dan, egoizmlerinden kaçıyorlar. Bu henüz bağımsızlık kazanmak değil, kölelikten kaçıp kurtulmaktır daha fazlası değil. Kölelikten efendiye çok uzun bir yol var.

Yorum: Diyelim ki, bir ülke bağımsızlık kazanıyor, mesela Polonya’nın Rusya’dan bağımsız hale gelmesi gibi…

Cevabım: Onların bağımsızlıkları nedir? Hepsi birbirine bağımlıdır. Ve en önemlisi, bencil oldukları için kötü bir bağımlılık içindeler.

Ve eğer, onlar sevgi ve ihsan etme niteliklerinde birbirleriyle birleşmeye başlarlarsa, o zaman bağımlılıkları iyi olacak, birlikte bir araya gelecekler. Sonra, bugün olduğu gibi, öylesi bir tür bağla bağlı oldukları düşünülmeyecektir. Sonuçta, eğer beni sevdiğinizi bilirsem, o zaman sizden bağımsızım: sizin sevgi niteliğinizi, kendi bağımsızlığımın bir niteliği olarak kullanıyorum ve siz benimsiniz. O zaman, aramızda aynı bağ olmasına rağmen özgürüz.

Egoizmimizi, hepimizi tek bir ağa bağlayan ve kendini ürkütücü bir şekilde zorunlu gösteren bir bağlantı olarak kullanıyoruz. Bir yandan birbirimizden uzaklaşamayacağımızı anlarız. Öte yandan, egonun üzerine yükseldiğimizde ve sevgi niteliğini inşa ettiğimizde, onun üzerine de ihsan ettiğimizde, üçüncü seviyeyi – bağımsızlığı kazanırız.

Nefretin içsel niteliği egoizm ve sevginin niteliği ihsan etmek, içimizde üçüncü bir çizgi yaratır – mutlak özgürlük.

Soru: Sonuç olarak, Yaradan’dan bağımsızlık mı kazanıyoruz?

Cevap: Her şeyden önce, Yaradan’dan. Çünkü bu durumu yaratan tek kişi Yaradan’dır. Bu yüzden şöyle denir: “Kötülüğü ben yarattım ve onu düzeltmek için Tora’yı verdim.” O ilk ve tektir. Ve ben sadece ikinciyim.

Nuh’un Yedinci Emri

Yorum: İsrail halkı On Emri almadan önce Nuh’un Yedi Emri vardı: Tufandan önce altısı ve Tufandan sonra bir tane daha eklendi.

Benim Yorumum: Talmud’a göre, Tanrı onları Adem aracılığıyla Nuh’a verdi ve Nuh onları tüm insanlığa aktardı. Sonra bu insanlıktan Yehudim adlı bir grup ortaya çıktı, bu da “Yaradan’ı arzulamak” anlamına gelir. Bu nedenle onlara ek emirler eklendi.

Soru: Tufandan sonra eklenen Nuh’un yedinci emri neden adil bir yargı sistemi oluşturmayı zorunlu kılmıştır?

Cevap: Çünkü Tufandan önce her şey içgüdüsel olarak gelişti ve insanların ıslah olmaya ihtiyaçları yoktu. Ve Tufandan sonra, Tufan’a neden olan büyük, korkunç bir egoist güç ortaya çıktığında, bu ek buyruk getirildi.

Yani, Tufandan önce insanlar temel hayvan seviyesindeydiler, adli kanunlara, hukukçulara, mahkemelere ihtiyaçları yoktu. Ve ego büyüdüğünde, o zaman etkileşimleri düzeltmek için bir yargı sistemi ve diğer her şey gerekliydi.

 

“Salgının Dini İnançları Güçlendirme Yolu” (Linkedin)

İnsan kasvetli bir gerçeklikle yüzleşemediğinde, gökyüzüne bakmak içgüdüsel bir tepkidir.  ABD’de virüsün patlak vermesinden bu yana, geçen bir yılda COVID-19 salgınında yarım milyon insan hayatını kaybetti.  Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan yakın tarihli bir anket, ekonomik olarak gelişmiş ülkelerden insanların, COVID-19 patlamasının dini inançlarını artırdığını iddia ettiğini ortaya koyuyor, özellikle ABD’de yaklaşık on Amerikalı yetişkinden üçünün Koronavirüs salgınının inançlarını güçlendirdiğini söylüyor.

Medeniyetin gelişimi bizi doğadan uzaklaştırdı;  bu nedenle, onun davranışının farkında değiliz ve ona karşı daha savunmasız hissediyoruz.  Bu nedenle, muazzam teknolojik kapasitemize rağmen, küresel salgınlar, iklim değişikliği ve diğer krizler karşısında çaresiz kalıyoruz.  Nereden kaçacağımızı, nasıl başa çıkacağımızı bilmiyoruz ve kesinlikle ufukta parlak bir gelecek görmüyoruz.

Bu zamanların belirsizliği, net cevapların olmaması ve umutların azalması, insanları çok eski zamanlardan beri yaptıkları gibi, kaderlerine rehberlik edebileceğini umdukları daha yüksek bir güç için aramaya sevk ediyor.  Karanlıkta el yordamıyla aramaya başlarlar ve sorarlar: Çevremizde gördüğümüz bu kötülüğü yaratan bu güç nerede şimdi, bir sonraki darbeden nasıl kurtulabiliriz ve genel olarak bu dünyanın anlamı nedir?  Bu salgından daha fazla insanın öldüğünü duyduğumuzda, güvenlik duygumuz zayıflıyor, sevdiklerimiz için korku artıyor ve hayat alışılmadık, belirsiz bir gri ton alıyor.  Öte yandan, yaşam koşulları geçen yıl büyük ölçüde değişti.  İş eve taşındı, çocuklar uzaktan eğitime daldı ve yaşam çerçevesi aile sınırları içine indirildi.  Dünyamız küçüldü.

İnsanlar artık neye güveneceklerini veya umutlarını nereye bağlayacaklarını gerçekten bilmedikleri zaman, güvenlik sağlayan bir ışık huzmesi arayışındaki azalan seçeneklerle, din bir dayanak noktası, bir istikrar kaynağı haline gelir.  İçinde her soruya mutlaka bir cevap bulamayabilir ama en azından insanların karşılaştığı korkutucu gerçeklikten biraz rahatlama hissi verir.

Bu geriye doğru bir eğilimin veya daha dindar ve muhafazakâr bir dünyaya doğru eğilimin işareti değildir.  Bunun yerine, bir kargaşa ve çökmekte olan temeller zamanında, yaşamın anlamını arayan insanlığın ve yaşamı yöneten Yüce Güç ile yakınlık içinde geleceğe güvenen bir bağ için, büyüyen bir arzunun işaretidir.  Ancak bu arayış içinde, dini kalıcı bir sükûnet ve tatmin sağlamak için yetersiz bulanlar cevap aramaya devam edecekler.

Ana dinler, tüm dünyaya yayılmadan önce bile sayısız inanç, ritüel ve putperestlik uygulamaları vardı.  İnsanoğlunun her zaman bir güvenlik duygusuna ve açıklanamayanlar için cevaplara ihtiyacı olmuştur.  Bu fikir tartışmalı Karl Marx’ı “din halkın afyonudur” iddiasına sevk ederken Voltaire “Tanrı olmasaydı onu icat etmek gerekirdi” demiştir.  Nitekim kişinin daha yüksek bir güçle bağ kurması iyidir.  Bu, tarihsel gelişim eksenimiz boyunca tezahür eder: kabileler tanrıçalarını onurlandırmak için şenlik ateşlerinin etrafında dans ettiler, heykellere boyun eğdiler ve bu tür uygulamalar yapılandırılmış dinlere ve inanç sistemlerine dönüşene kadar, doğanın gücüne farklı şekillerde taptılar.

Son araştırmanın gösterdiği gibi, salgının son günlerinde dini inancın güçlenmesi, aslında insanlığın içinden geçtiği daha geniş bir gelişim sürecine işaret ediyor.  Küresel COVID-19 salgını bize dünya çapında küçük bir köy olduğumuzu ve gerçekte her ayrıntıyı kontrol eden yüce bir güç altında hepimizin birbirine bağlı olduğumuzu öğretiyor.

Hepimiz, tüm parçalarıyla bağlantılı, tek bir uyumlu doğal sistem içindeyiz ve kişinin zıt egoist doğasının bir sonucu olarak kişi, kendisiyle diğerleri arasındaki bağ iplerini defalarca koparır, böylece doğa yasalarını ihlal eder ve insan toplumunu çevremizdeki yüce gücün hissiyatından koparır.  Koronavirüs, insanlık ve doğa arasında yaratılan boşluğu yeniden doldurmak için bir tür katalizör olan, ahenkli doğa adına insanlığa bir tepkidir.  Bu nedenle acilen ihtiyacımız olan şey aramızdaki olumlu bağlardır, başka bir deyişle sevgi dinidir.

Geleneksel dinin benimsenmesine geçici olarak dönme eğiliminde yanlış bir şey yoktur, bu ilerlememize katkıda bulunur.  Birincisi, insanları birbirine bağlar ve onlara birlik içinde bulunan iyilikler hakkında ipuçları verir.  Bu arada egoist bir bağ olmasına rağmen, daha sonra özgecil hale gelmek üzere düzeltilecektir.  İkincisi, din, inananlara bütünsel doğa ile ilgili zayıflıklarını ortaya koyar ve Yüce Güc’e bağımlılığı ortaya çıkarır.

Böylesine derin bir ilişki herhangi bir dini uygulama, görenek veya gelenekle çelişmez, ancak onlarla aynı sırada gider.  En önde gelen Kabalist Yehuda Ashlag, Son Neslin Yazıları’nda şöyle yazdı: “Komşunu kendin gibi sevmenin dışında, her ulus kendi dinini ve geleneklerini takip edebilir ve biri diğerine karışmamalıdır.”  Çünkü sevdiğin zaman herkes için, her biri için bir yer vardır.  Bu, her toplumun en büyük gücüdür.

 

“Egoist İnsanların Egolarının Arkasında Ne Vardır? Birisi Egolarını Kırıp İçeri Girerse Ne Yaparlar? ” (Quora)

Tüm insanlar egoisttir. Egoizm, insan doğasının ayrılmaz bir parçasıdır. Yani, insan doğası bir haz alma arzusudur ve ego, başkalarının ve doğanın pahasına haz alma niyetidir.

Haz alma arzumuz, kendimizi ve insan türünü korumak adına yemek, seks ve aile için olan bireysel arzular ve başkalarının sahip olduğunu istediğimiz, egoist arzularımız tarafından harekete geçirilen para, onur, kontrol ve bilgi için olan sosyal arzular olarak bölünür. Sosyal arzularımız her türlü bireysel, toplumsal ve ulusal gelişmeyi beraberinde getirir. Ayrıca yaşamın anlamını ve amacını sorgulayan ve bize bireysel ve toplumsal arzuların artık bizi tatmin edemeyeceği hissini veren bir manevi arzu çekirdeğine sahibiz. Birbirini izleyen her arzu seviyesinin ortaya çıkışı, gelişimimizin kapsamına bağlıdır.

Egonun sorunlarımızın ve krizlerimizin nedeni olduğunu ve ego olmadan hayatımızın çok daha huzurlu olacağını düşünmek yaygındır. Bununla birlikte, egonun varlığı için çok iyi bir neden vardır.

Ego, bizi hayvanlar aleminden ayıran şeydir. Yaptığımız her şeyin arkasında çalışan motordur. Gerçekten çok fazla zarar getirmesine rağmen, ego bizi dünyadaki en güçlü ve etkili varlıklar yapmıştır. Ego ile ilgili sorun, onu yanlış uyguladığımızda ortaya çıkar. Aksine egoyu olumlu, doğru ve faydalı bir şekilde kullandığımızda hayatlarımız uyumlu, dengeli ve huzurlu hale gelir.

Egoyu olumlu, doğru ve faydalı bir şekilde kullanmak ne demektir?

Bu öncelikle, parçası olduğumuz tek bir sistem olan, birbirine bağlı ve birbirine bağımlı bir doğada nasıl var olduğumuzu keşfetmeye bağlıdır. Tek bir sistemde var olduğumuzu hissettiğimizde, o zaman kendimizi çok daha büyük bir sistemin küçük parçaları olarak hissederiz. Dışımızdaki daha büyük doğa sisteminin büyüklüğünü hissederek, bu sisteme fayda sağlayacak şekillerde düşünme ve hareket etme ihtiyacını hissederiz. O zaman hücre ve organların, parçası oldukları tüm organizmaya hizmet etmek için ihtiyaç duydukları şeyleri almalarına benzer şekilde, buradaki varlığımızla diğer insanlara ve doğaya fayda sağlamak istediğimiz hesaplamasıyla doğal olarak hayatın tadını çıkarmaya başlarız.

Doğuştan gelen yaşama hissimiz, kişisel çıkarımızı başkalarına göre öncelik vermektedir. Bu nedenle, doğanın birbirine bağlılığı ve karşılıklı bağımlılığı, anlayışımıza ve duygularımıza rehberlik eden yeni bir tür eğitime – integral (bütüncül) eğitime – ihtiyacımız vardır. Mutlu ve kendine güvenen bireylerden oluşan uyumlu bir dünya, egomuzun birbirini ve doğayı hiç durmadan sömürmesine, suistimal etmesine ve manipüle etmesine izin vermenin yol açtığı tüm sorunlardan arınmış bir dünya yaratmanın anahtarıdır.

“Neden Ağlarız?” (Quora)

Ağlamak, enerjimizin tükendiğini, kaderimizin bizim elimizde olmadığını; hayatımızda hiçbir şey yapamayacağımız üstün bir “şey” olduğunu ve ayrıca sonuçta hayatlarımızda neler olup bittiğine dair hiçbir fikre sahip olmadığımızı kabul etmekten gelir.

Kendimizi zayıf ve çaresiz hissetmenin bir sonucu olarak ağlarız. Bunu yaparak, gerçekte var olan üst güce, daha büyük bir doğa gücüne de teslim oluruz.

Maddesel gerçekliğimizde ağlamak, ulaşamayacağımız bir şeyi istediğimizde veya diğer insanlara karşı belli bir şefkat duyduğumuzda, yani kendimizi başkalarının yerine koyup aynı olumsuz olayların bizim de başımıza gelmesinden korktuğumuzda, kendimizi ifade etme şeklimizdir.

Maneviyatta ağlama, manevi ıslahımıza yani egoist alma niyetimizin, sevme ve ihsan etme niyetine dönüşümüne pasif katılımın ifadesidir. Yani ağlamak, bizim (manevi bir Partzuf veya ruh olarak)  doğuştan gelen alma arzumuzun üzerinde küçük bir ihsan etme niyetine sahip olduğumuz, küçük bir manevi durum olan “Katnut” (“manevi küçüklük” veya “manevi başlangıç”) adı verilen koşulda, manevi olarak zayıf olduğumuzun bir işaretidir. Başka bir deyişle, böyle bir koşul içinde, niyetimiz, bizi egoist olarak yalnızca kendine fayda sağlamaktan korumak için yeterince güçlüdür ama henüz sevmek ve ihsan etmek için doğrudan egomuzla çalışmamıza izin vermez.