Category Archives: Egoizm

Tüm Sürgünlerin Kökeni

Soru: Pesah Bayramı hakkında konuştuğumuzda neden “Mısır’dan çıkışı hatırla” diyoruz? Ne de olsa Babil, Yunanistan ve Roma gibi başka sürgünler de vardı ama bize sadece Mısır’dan çıkış hatırlatılıyor. Neden böyle?

Cevap: Mısır sürgünü tüm sürgünlerin köküdür. Diğer tüm sürgünler sanki onun üzerine yerleştirilmiş gibidir. Bu sürgün en zor ve en temel olandır. Kişi egoizmin üstüne çıkar ve ilk defa manevi dünyanın ne olduğunu, içine doğduğumuz ve var olduğumuz alma niteliği yerine ihsan etme niteliğini hissetmenin ne anlama geldiğini fark eder.

Biz dünyayı her şeyden sürekli haz almak ve fayda sağlamak isteyen duyularımızla algılarız. Duyu organlarımızdaki değişime – kendimden çıkmaya başladığımda, kendimi başkalarına verme dünyasıyla özdeşleştirdiğimde, kendimi bedenimin dışında hissettiğimde, böylece kalbim orada kaldığında – Mısır’dan çıkış denir. Diğer tüm sürgünler zaten benim dışımda gerçekleşir.

Hayatlarımızı Değiştirelim

Soru: Musa ile bugünün İsrail halkı arasında bazı benzerlikler mevcut. Musa, Yaradan ile temasta olmasına rağmen İsrail halkı ve Firavun konusunda kendinden emin hissetmiyordu. Bugünün İsrail ulusu da hala kendini güvensiz hissediyor.

Cevap: Bunun bir önemi yok. Eğer belirli bir yön varsa ve başka seçeneğimiz olmadığını anlarsak, bizi Mısır’dan kaçmaya ve Kızıldeniz’e atlamaya zorlayan koşullara rağmen yapmamız gerekeni yaparız.

Soru: Fakat siz, modern İsrail ulusunun Mısır’da olduğunu hissetmediğini söylemiştiniz. Belki belirli bir güç ifşa olmalı ya da bu süreci açıklayacak ve başlatacak biri bulunmalı.

Cevap: İşte yapmaya çalıştığımız şey tam olarak bu. Grubumuz ve organizasyonumuz, İsrail ulusuna korunmanın bir yolu olduğunu göstermek istiyor. Haydi hayatlarımızı değiştirelim! Sonuç olarak her şey sürekli kötüye gidiyor; dünya giderek daha düşmanca bir hal alıyor ve İsrail toplumu parçalanıyor ve bölünüyor. Güvenliğimiz giderek artan bir tehlikeyle karşı karşıya.

Hissettiğimiz darbeler, orayı terk etmeyi istemediğimizden beri “İsrail Ulusuna” değil, “Mısır”a geliyor yani egomuza geliyor. İçimizdeki İsrail, sürgünden kurtulmak ve yükselmek isteyen ihsan etme arzusu, bu darbeleri hissetmiyor. Egonun içinde olduğumuzda acıyı hissederiz, ancak onu terk ettiğimizde “Vebalar”dan kurtulmuş oluruz.

Soru: Ego’ya düşmemek için neler yapmalıyız?

Cevap: Yapmamız gereken tek şey birlik olmak. Bizim tüm İsrail halkını birbirine bağlayabilecek metodumuz var ve bunun anlamı tüm sıkıntılarımızdan özgürleşebilmektir.

Nahşon – Tam İnanç Niteliği

Soru: Kızıldeniz’e atlayan ilk kişi olan Nahşon ben Amminadab, insanda hangi niteliği sembolize etmektedir?

Cevap: Nahşon ben Amminadab’ın Gematria (sayısal) değeri, onun manevi durumunun saf Bina niteliği olduğunu gösterir.

Kişinin su duvarına karşı koyabilmesini sağlayan da bu niteliktir. Su, bir yandan yaşamın temeli olan yumuşak bir niteliktir ve diğer yandan Gevurot, yargı kuvveti, olarak kendini gösteren sert bir niteliktir.

Suda gizlenmiş olan sert ve yumuşak güçler ancak egoizmin üzerine çıkılarak hareket ettirilebilir. Nahşon’un bunu yapabilmesi mümkündür çünkü egoizmden kurtulmuş, Yaradan ile tam bütünlük içinde olan bir kişi için her şey bir kenara çekilir.

Dünyada hiçbir boş yer yoktur, ya alıcıdır (egoizm) ya da ihsan edicidir (Yaradan’ın niteliği). Egonun üzerine yükseldikten sonra bir boşluğa değil Yaradan’ın hâkimiyetine girersiniz, Nuh’un gemiye girerken yaptığı gibi. İşte burada da sanki bir kozanın içindeymiş gibi ihsan etme niteliğine girer ve orada var olursunuz. Nahşon’un etkisi budur. Tufan hikayesinde olduğu gibi, deniz birine zarar verir ve başka biri kurtulur.

Dolayısıyla Nuh ve Nahşon’un eylemleri, egoizmin farklı seviyelerinde meydana gelen ve gelişimin dört safhasındaki orijinal yerlerine geri dönen aynı eylemlerdir. Bu her aşamada gerçekleşir. Manevi ilerleme bundan oluşur.

Kızıldeniz’i Geçmenin Manevi Anlamı

Soru: İsrail halkı Firavun’dan kaçarken Kızıldeniz’in ikiye ayrılması ve halkın denizin ortasından geçmesi gibi bir mucize oldu mu?

Cevap: Tora, maddesel dünyadaki olaylardan bahsetmez. Yalnızca maneviyatımızda gerçekleşen meselelerden bahseder. Bu anlamda, “Kızıldeniz’i geçmek” denen içsel manevi bir koşuldan geçeriz.

Mısır’dan çıkış ve Mısır’ın köleliğinden kurtulmak demek, egonun kontrolünden kurtulmak demek olan “ölüm meleğinden” kurtulmaktır. Prensip olarak, bu kurtuluş yolunda “Kızıldeniz’i geçmek” denilen bir tür geçitten geçeriz. Bu, Mısır’ın sonunu, egomuzun sonunu, ondan sonra özgür bir halk olabileceğimizi simgeler.

Doğanın içinde Yaradan olarak adlandırılan benzersiz bir birlik gücü gizlidir. Birlik olmak ve arzumuza karşı birbirimize yakınlaşmak için çaba sarf ettiğimizde, bu çabalar aracılığıyla daha yüksek bir güç olan “Kızıldeniz’i bölmenin” keşfedileceği bir koşul yaratılır. Bizi egoist doğadan ihsan etme ve sevgi doğasına taşır.

Alma Arzusundan Kurtulmak

Mevcut koşulumuzdan daha önemli bir koşul yoktur çünkü manevi gelişimimizin başladığı yer burasıdır. Birinci manevi seviyeye çıkışın mümkün olduğu yer bizim durumumuzun, bizim şartlarımızın içindedir. Başka türlüsü mümkün olamaz. Herkes bu şekilde başlar. Bizlere özel bir fırsat verildi ve kendimizi sürgün hissine getirmek, Firavun’un hâkimiyeti altında tutsak olmuş ve olabilecek en kötü durumda olduğumuzu hissetmek için bize verilen tüm araçları kullanmalıyız.

Firavun, ne yaparsak yapalım, nereye dönersek dönelim, en küçük düşüncemizi, en küçük arzumuzu dahi kontrol eder. Tüm dürtülerimiz, yaptığımız her hareket ondan kaynaklanır; her düşünce ve her bilinç akışı, her arzu ve ondan kaynaklanan tüm arzular, hepsi ego tarafından belirlenir. Hangi yöne gidersek gidelim ve kötülükten ne kadar uzaklaşmaya çalışırsak çalışalım, egonun içinde kalırız.

Kişi sürgünden çıkamayacağını anlar, oysaki gerçekten çıkmak ister ve birçok girişimde bulunur, büyük çabalar sarf eder, kendini zorlar ama hiçbir şeye ulaşmaz. Kalan son gücüyle, çaresizce son haykırışını yaptığında bir mucize gerçekleşir ve Mısır’dan çıkar.

Artık ışığın etkisi altında olmanın ne demek olduğunu anlamaya ve hissetmeye başlar. Arzularının köleliğinden çıkar ve mantık üzerinde, ihsan etme niteliğinin egemenliği altında olmayı seçerek gönüllü olarak ışığa köle olur.

Kendisinin bir köle haline geldiğini, kendisini köleleştirdiğini ve özgür olmadığını bilir ancak alma arzusundan ve sürekli endişelendiği kendi benliğinden özgürdür. Başka bir otorite altındadır ve gerçekte bu otorite altında olmak istemektedir.

Egoist Mısır ile tümüyle ihsan etme arasında nötr bir durum yoktur. Kişi bir otoriteden diğerine hemen geçer, üstelik hala Mısır’dayken bile onu arzular ve özler. Mısır’daki koşula karşı hissettiği tiksinti, nefret ve reddetmenin yanı sıra, kendisini tamamen yönetmesi ve rehberlik etmesi için ışığın tam hâkimiyetini arzular.

Kendimizi içsel olarak bu şekilde hazırlamalıyız. Umarım bir şekilde buna hazırızdır ve geri kalan her şey için Yaradan işi bizim için tamamlayacaktır.

Yol Zorlaştığında

Başlangıçta, manevi yol hoş, cazip ve çekici görünür; olağanüstü edinimler, ifşalar ve manevi yükseliş vaat eder. Ancak sonra, tüm bunlar için ödememiz gereken bedeli ve kendimizi manevi seviyeye uyumlamak için neler yapmamız gerektiğini anlamaya başlarız. Böylece yol giderek zorlaşır, artık o kadar cazip değildir; aksine itici, kafa karıştırıcı ve hatta aşağılayıcı bir hal alır.

Bu süreç, Maror (acı otları) ile sembolize edilir. Gerçekten de bu süreçten geçmek kolay değildir çünkü bu, sanki tam bir karanlık içinde bir hedefi aramak,  Kral’ın sarayına doğru tehlikeli patikalarda ve dar köprülerde mücadele etmek ve bir dağa tırmanmak gibidir. Oraya ulaşmak, uzaktan minicik bir parayı vurmaya çalışmak kadar imkânsız görünür.

İşte bu yüzden algımızı keskinleştirmeli ve mantık ötesi inançla yeni bir anlayışa yükselerek, yeni bir koşula alışmalıyız. Burada yardımcı olabilecek tek şey, amacın büyüklüğü ve Yaradan’ın yüceliği konusunda kendimizi güçlendirmektir.

Aksi takdirde, manevi amaç, egoist arzumuz için önemini kaybeder. Bu yüzden, karanlık ve zorluklar arasında manevi amacın önemini geliştiremeyen ve besleyemeyen birçok kişinin bu yolu terk ettiğini görürüz.

Baal HaSulam’ın yazdığı gibi, Arvut (karşılıklı garanti) sayesinde “sadece kahramanlar” başka bir seçenek görmedikleri için bu amaca ulaşırlar. Bu, acı Maror’un zamanıdır. Sadece kendini doğru şekilde inşa edenler, içlerinde “inanç” denilen yeni bir sistem geliştirir ve kendi egoizmlerinden koparak ihsan etmeye yönelik çalışmaya başlar. Onlar sürgünden kaçacaklar ve süt ve bal akan topraklara adım atacaklardır.

Kendinizi Düşünmemek Mümkün

Soru: Doğrulanamayan manevi çalışmanın yanı sıra ne yapmalıyız: karşılıklı garanti hakkında düşünmeli, konuşmalı mıyız?

Cevap: Bunun hakkında konuşun, her birinin grubun ve üst gücün etkisi altında, yükselişler ve düşüşlerle birlikte, kişide giderek daha fazla duygu uyandığını anlamada ne ölçüde ilerlediğini kontrol edin ve ölçün: kendini düşünmemek mümkündür. Kişi başkalarını düşünmek için özgürleşecektir.

Soru: Sürekli bunun hakkında konuşursak, değeri düşmez mi?

Cevap: Değersizleşmeyecektir çünkü önümüzde durmaktadır. Dahası, bu uzak bir hedef (son ıslah ya da Yaradan’a bağlılığımız) değil, Mısır’dan çıkış olarak adlandırılan alma arzusundan bir kopuştur. Bu ilk eylemdir; bunu gerçekleştirerek maneviyata gireriz.

İsrail halkını Mısır’dan çıkaranın ne bir melek ne de bir elçi olduğu, Yaradan’ın Kendisi olduğu söylenir. Birleşmeli, Firavunumuzla konuşabilecek, bizi ikna edebilecek, kölelikte, karanlıkta olduğumuzu hissedecek ve üst gücün bizi etkilemesini ve Yaradan’ın bizi Mısır’dan çıkarmasını dileyecek Musa’nın gücünü içimizde bulmalıyız. Tüm bunlar karşılıklı garantiyi elde ettiğimiz süreçtir.

İki Gücün Etkisi

Evrende işleyen yalnızca iki güç vardır.  Egoist olan şu anda içinde bulunduğumuz güçtür. Bu yapay ve hayalidir ve aslında yoktur, çünkü sadece Yaradan’ın “O’ndan başkası yoktur” niteliğinin bir yansımasıdır.

O’ndan başka hiçbir şeyin olmadığını belirlemek için, zıt bir şey vardır, çünkü yaratılış sadece karanlıktan aydınlığa, kötülükten iyiliğe vb. ulaşabilecek şekilde yapılmıştır. Aksi takdirde tek bir etki, eylem veya nitelik hissedemezdik.

Çöl, Bölüm 5

Soru: Gürültülü bir şehirden çöle gittiğinizde kişisel olarak ne hissediyorsunuz?

Cevap: Kendinizi her yöne binlerce kilometre uzanan, sadece ağaçlarla çevrili bir taygada ya da uçsuz bucaksız bir vadide bulabilirsiniz. Ancak çöl, hayatın anlamı sorusuna yanıt arayan bir kişi için en doğal ve etkileyici yerdir.

Çölde, arzu (“Ratzon”) anlamına gelen toprak (İbranice’de “Eretz”) çıplaktır; otlarla veya ağaçlarla örtülmez veya maskelenmez. Çöl, en saf haliyle ham, açık egoist arzudur ve ondan hiçbir şeyin yetişemeyeceği açıktır.

Böyle bir çöl gördüğümde, aslında tam da bu noktadan yükselebileceğimize dair büyük bir güç ve güven duyuyorum. Bir çözüm, bir hedef arayışına ilham veriyor. Dünya yüzeyindeki diğer örtüler gerçeği bizden gizler ve altında egoist arzularımızı saklar ki bu da verimli herhangi bir şeyin büyümesini engelleyen aynı arzudur. İşte bu yüzden çöl insanla çok daha doğrudan konuşur.

Soru: Egoist arzu derken neyi kastediyorsunuz?

Cevap: Başkalarıyla bağ kurmaktan aciz, birine hayat vermekten veya birinden hayat almaktan aciz, her şeyi kendisi için alma arzusudur. Başka bir deyişle, tamamen ölü bir arzudur. Bir kişinin haz alma arzusu o kadar kendi içine kapanmıştır ki, kendisini tamamen kurumuş bir halde tutar. İçinde yaşayan hiçbir şeyin büyümesine izin vermez.

Bu çok önemli bir farkındalık noktasıdır çünkü kişi tam da bu farkındalıktan yola çıkarak yaşamının kaynağını ve nedenini aramak üzere kendi içine dönmeye başlayabilir. Ben neden varım? Hangi amaç için? Beni kim yarattı? Çöl genellikle doğası gereği insanı bu tür temel, varoluşsal sorulara iter.

Çölde olmayı gerçekten seviyorum çünkü orada her şey ifşa oluyor. Türkmenistan’da, Arizona’da farklı çöllerde bulundum ama en güçlü izlenimi İsrail çölü veriyor. Muazzam bir güce sahiptir. Boyut olarak büyük bir çöl değil ama inanılmaz derecede yoğun.

Kendinle Baş Başa, Bölüm 3

Soru: Manevi inzivanın fiziksel inzivadan farkı nedir? Biri ve diğeri aracılığıyla ne gibi sonuçlar elde edilebilir?

Cevap: Fiziksel olarak yalnız kalırsam, herhangi bir yönde, gerçekle ve gerçek amaçla tamamen ilgisiz herhangi bir düşünce bana gelebilir. Ama bir grup içindeysem, ortak bir amacımız var demektir.

Her birimizin grubun önünde kendini iptal ettiği özel bir çalışma için kendimizi ayırırız ve sonra ayrı bireyler yerine, yeni bir birleşik organizmaya, “grup” adı verilen yeni bir kişiliğe dönüşürüz.

Bu bizi çölün ya da gökyüzünün doğasına benzetir çünkü sıfırlar haline geliriz ve yaşamın amacına ulaşmak için bir araya geliriz ama esasen kendimize ait hiçbir şeyimiz yoktur. Bu koşulda, kendimizden bir kişinin değil, onlunun tamamının arzusunu hazırlarız. Her biri diğerleriyle sanki kendisini bir sıfır olarak görüyormuş gibi ilişki kurar.

Soru: Bunun bir kişinin değil de onlunun arzusu olması neden önemlidir?

Cevap: Tek bir kişi sıfır olamaz, kişi kendini kime göre bu şekilde düşünebilir? Kendimi tek başıma inzivaya çekersem, kendimle kalırım. İnzivaya çekilmek, kişinin kendisinden, kendi sınırlarının ötesine kaçması anlamına gelir. Bir insan bunu tek başına nasıl yapabilir?

Sanki kendimi terk edip başkalarına katılıyorum. Bu benim egoizmimden çıkmak ve kendi dışımdaki bir şeyi algılamak için tek fırsatım. On kişi birlikte böyle bir çaba gösterdiğinde, manevi bir kap, çölün özünü ya da gökyüzünün özünü algılayabilecek ortak bir arzu haline gelirler.

Kendilerinden çıkarlar, egoizmlerini iptal ederler ve birbirleriyle birleşirler. Birliklerinin merkezi yeni bir varlık, yaşamın özünü algılayabilen bir ihsan etme niteliği haline gelir. İnzivanın amacı buydu: hayatın anlamını bulmak.

Ancak kişi tek başına inzivaya çekilirse, yaşamın anlamını ifşa edemeyecektir; en fazla bir kitap yazacak ve maddi bir şey hakkında düşünecektir. Hiçbir manevi edinim olmayacaktır çünkü kendilerinden çıkmamışlardır.