Category Archives: Egoizm

Doğumun Sevindirici Sancıları

Birçok işsiz insanın olacağı bir döneme yaklaşıyoruz. Halen dünyada iki yüz milyon işsiz bulunmakta. Gelecek sene süresince, bu sayı daha da felaket boyutlara doğru artacak. Bu insanlar, hem kendileri için hem de bütün toplum ve hükümetler için büyük bir sorun  oluşturmaktalar. Zorluklar, depresyondan, olası kanlı devrimlere ve savaşlara kadar uzanıyor.

Bu yüzden organizasyonumuz, integral eğitim fırsatlarını araştırıyor ve işsiz olan insanları eğitmek üzere bir kurs hazırladı. Umuyoruz ki kursumuz onlara, değişen dünyaya kalplerini açmaları için yardımcı olacak. Onlara, arkadaşları ve aileleri içindeki, tüm insan toplumu içindeki, ülkeleri ve çağdaş dünya içindeki kişisel yerlerini daha iyi anlamaları ve hissetmeleri için imkân verecek.

Fazlasıyla inanıyoruz ki, bu tür konuşmalar gerekli ve onlar olmazsa dünya hızla bir felaketin içine girecek. Farz edelim ki ülkelerin hükümetlerini ve ihtiyacı olan tüm dünyayı, bu kursu zorunlu olarak öğretmeye başlamak üzere ikna ettik. Ülkenin birisi, bu projenin pratik faydalarına değer verdiği ve başka bir çıkış yolu görmediği için, bu projeyi onayladı diye düşünelim. Böylece, çalışmak için devlet bursu alan 30-40 kişilik bir işsizler grubu var, ilk grup. İlk toplantımızda onlara, etraflarında olan değişimleri tanımlamalarına yardımcı olmak için ne söyleyeceğim? Hayatlarını anlamalarını ve yeniden kurmalarını onlara nasıl öğreteceğim?

Öncelikle, diyeceğim ki, “Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum. Belki işsizlik durumunuzu kötü etkenlerin neden olduğu trajik bir olay olarak görüyorsunuz ve belki bu koşullar sizi zorlamasaydı, öğrenmek için gelmeyecektiniz. Fakat bu durumu, bir krizden ziyade, sevindirici bir durum olarak görmeliyiz.”

Hayal edelim ki buraya, deneyimlediğiniz zorluklar aracılığıyla değil, aksine, hepimiz mutlu ve sevindirici bir yeni dünyanın eşiğinde olduğumuz için getirildiniz. Bunun için, özel olarak her birimize ve genel olarak tüm dünyaya ne olduğunu anlamamız ve neden bunun olduğunu kavramamız gerekiyor.

İçinden geçtiğiniz bu durum, yaptığınız bazı talihsiz hataların sonucu mu? Belki de bu sizin önleyemeyeceğiniz normal bir süreç mi? Bazı kaçınılmaz doğa kanunları yüzünden mi bu zorluklardan geçmeniz gerekti? Zaman içinde bizleri büyük sonuçlara götürecek genel bir gelişim eğilimi yüzünden mi meydana geldi?

Durumumuza, “kriz” diyoruz, fakat aslında bu, genel, global, integral bir zorluğun parçasıdır ve ekonomide, eğitimde, kültürde, bilimde, finans sektöründe ve insan hayatının tüm maddesel katmanlarında yer almaktadır. Aslında, “kriz” kelimesinin negatif bir çağrışımı yoktur. Doğuma benzeyen yeni bir evreye işaret eder.

Yaşam tecrübemize dayanarak biliyoruz ki, bir evreden başka bir evreye geçmek zordur çünkü iş değiştirsek de veya yaşamın herhangi bir başka alanını değiştirsek de, konfor alanımızdan ayrılmamız gerekir. Alışkanlıklarımız bize ayak bağı olur. Düzgün bir şekilde çalışarak faaliyette bulunan bir sistemde kalmak, bizim çok fazla çaba göstermemizi gerektirmez; bu bizi mutlu eder çünkü doğal olarak değişime direnç gösteririz.

Egomuz bizi güvenilir ve dengeli bir düzen aramamız için iter. Yeni olan bir şeye geçiş yapmak her zaman sıkıcıdır. Pekala, bunun çok daha memnunluk verici bir gelecek vaat ettiğinden kesinlikle emin olduğumuz ve bu kolayca ulaşılabilir olduğu sürece değil. Fakat eğer zor ve tehlikeli bir geçiş ise ve gelecek belirsiz ve tahmin edilemez ise, o zaman bu trajik bir durumdur.

Dolayısıyla, durumumuzun gerçekten kötü ve trajik olup olmadığını ve büyük sorunların, şiddetli sellerin, depremlerin, tsunamilerin, volkanik patlamaların, ayaklanmaların, devrimci ihtilallerin ve sokaklarda kan dökülmesinin – tam bir kaos –  eşiğinde olup olmadığımızı görelim. Yoksa bu sadece yeni bir düzen mi ve şu an bize olan her şey, bizim henüz görmediğimiz bu düzenin doğumu gibi mi? Etrafımızdaki her şeye, insanlığı büyük çabalar sarf etmeye ve yeni bir formun doğumunda olduğu gibi terlemeye zorlayan şeyler olarak bakabilir miyiz? Doğum sürecindeki bir çocuk gibi, biz de zor bir koşuldan geçiyoruz.

Doğumdan önce, çocuk annesinin rahminde, güvenli ve korunaklı yerde, huzurla büyür. Sonra doğum, çok “sıkıcı” bir süreçle tetiklenir. Anne çok büyük bir gerginlik hisseder ve sancılar yaşar. Çocuk da aşırı bir baskı hisseder. Daha fazla birlikte olmaya tahammül edemeyeceklermiş gibi olunca, birbirlerini itmeye başlarlar.

Çocuk, annesinin rahminden çıkması gerektiğini hisseder. Eğer bu durumu duygularımıza aktarırsak, bu çocuğun daha fazla annesinin bedeninde kalmaya tahammülü yok deriz; ne de anne onu içinde tutabilir. Böylesi bir karşılıklı itmenin sonucu olarak, doğum süreci başlatılır ve çocuk, onu sevgiyle karşılayan, harika ve aydınlık bir dünyaya doğar. Böylece, yeni bir hayat edinir ve varoluşunun yeni bir evresine ulaşır.

Birkaç kilo gelen bir et parçası olmak yerine, başka birinin bedeni içinde yaşayan bir yaratık olmayı durdurur ve bir insana dönüşür!Henüz çok küçük olması ve ne olduğunu anlamaması önemli değildir; önemli olan onun yeni bir hayata doğmasıdır. Bu, şu anda bizlere olan duruma  çok benzer. Şimdiki durumumuz, yeni bir dünyanın doğum sancılarına benzemektedir.

KabTV’de “Yeni Bir Hayat”, Bölüm 1, 27/12/2011

Dünyaya Nasıl Geliyoruz

Yaratan Kendisinden küçük bir parçayı (söz gelişi) alır diyelim ve bunu bencilliğin içerisine yerleştirir. Bu evrensel “bencillik” daha sonra daha küçük bencil parçalara ayrılır. Sonrada, bu parçalar aşamalı olarak tekrar kaynaşır ve bu kaynaşma Üst Dünyaların, Atzilut, Briya, Yetsira, Assiya oluşmasını sağlar. En “arı olan parçalar” en üst seviyedeki manevi dünyaların yaratılması için kullanılır. Arkasından daha bencil arzular gelir, yaratılışın merkez noktası, Eyn Sof dünyasının Malkut’u Adem’in ruhunun oluşturulmasını sağlar, ilk insan. Adem’in günahından sonra, tekrar Kutsal olan o parça, bencilliğin kıskacında bölünerek daha küçük parçalara ayrılır, bunlar ruhu oluşturur.

Yeni Kabala çalışmaya başlayan birisi dünyaların nasıl idare edildiğini algılayamaz. Davranışlarımızın kendimi seçimimize mi yoksa Yaratan’a mı bağlı olduğunu sorgularlar. Kişi herhangi bir girişimde bulunmadan önce yaptıklarının belli bir sonuca ulaşacağına ikna olmalıdır. Ancak başardıktan sonra, “paradoksal olarak”, her şeyin sadece Yaratan’a bağlı olduğunu anlamalıdır. Eğer böyle düşünürsek, doğru bir şekilde ilerleriz.

Bazı şeyler vardır, sadece hissedilebilir ve açıklanamaz. Maddenin içerisinde ruhaniyetin tekrar canlanmasını kelimelerle anlatmak zordur. Modern bilim kendisini doğrulayabilir, ancak bir dünyanın başka bir dünyanın şeklini alabileceği nasıl anlatılabilir? Kabalistik açıklamalar sadece Adem’in ruhunun parçalara ayrılmasına kadar anlatmaktadır. Bu Kabalistlerin daha fazla bilgi vermek istemediklerinden değil, ama yazılanlar insanın hisleri olduğu için anlatılamamaktadır.

Bencillik o kadar güçlü bir ruhani etkidir ki bundan kendimizi kurtarmak aklımızın ucundan bile geçmez. Kendimizi tanıyabilmemiz için kendimize dışarıdan bakmamız lazım, kendimizin dışında bir şeyler hissetmemiz gerekir, kendimizi dışımızda olan bir şeyle kıyaslamamız gerekir.

Etrafımızdaki cisimlerin algılanabilmesinin nedeni, cisimlerinde aynı bencillikten oluşmuş olmalarındandır. Yoksa görünmez olurlardı. Bencillik birçok form alır. En sınırlı formu sadece kendisini hissedebildiği koşuldur. Bu bizim dünyamızdaki insanın algıladıklarıdır. O kadar benciliz ki sadece kendimizi algılayabiliyoruz.

Biraz ”büyüdüğümüz” zaman, bencilliğimiz dünyamızın sınırlarının dışına taşar ve o zaman Yaratan’ı algılamaya başlarız. Bencilliğimiz ruhani olur. Arzularımız artık fiziksel veya dünyevi zevklerden değil ama Yaratan’ın yansımasından duyulan zevke döner.

İnsan sadece bilinçaltında ya da bilinçli arzularla hareket eder. Aklımız tüm arzularımızı hissetmek ve yerine getirmek için verilmiştir. Dolayısıyla insan arzularının üzerine çıkamaz. Arzuları ve duyguları tarafından motive edilir, önce hareketini yönlendirir ve ancak seçimden sonra erekbilimsel bilinç sahibi olur.
Nasıl insan gerçekleşen bir olayın bilinç sahibi olabilir? İnsanın davranışlarına karşılık olarak Yaratan kendisini aşamalarla, Kendisinin yüceliğini insanın hareketlerinin sonucunu algılayabilmesi için ifşa eder. Yaptıklarımızın sıralamasını hatırlamamız bile Yaratan’a bağlıdır. O yaptıklarımızın anlamını bizlere karşılık vererek öğretir, yaptıklarımızın iyi ya da kötülüğüne göre bize mutluluk veya ıstırap vererek.

Dolayısıyla eğitimimiz bir süreçtir ve her saniye daha fazla açıklık kazanır, ancak kendimizi hiçbir şekilde ıslah etmemize olanak sağlamaz. Sadece bencilliğimizin farkına varmamız ve onunla yüzleştiğimiz zaman ne kadar çaresiz kaldığımızın farkına varmalıyız. Yaratan bu bilince dahil olmayan her şeye kendi bakar. Kişi manevi yolda ilerledikçe, gururunu giderek törpüler ve gerçek doğasını daha yakından tanır. Yaratan Kendisini insana ifşa ettikçe, insan Yaratan’a kıyasla kendisinin ne olduğunu görür.

Bunun farkına vardığımız zaman, manevi yolda ilerlemeye başlarız. Bir insanın ıslahının %99’unu başardığını düşünün. Geriye ıslah olmamış kalan %1 geçirdiği %99’luk ıslahtan daha büyük gözükür. “Havva’da ki o küçük tahıl kabuğu” çok büyükmüş gibi gözükür.

Manevi çalışmamız ve yaptıklarımız hem Yaratan’ın hem de kendimizin farkına varmasını sağlar. İnsan önemsizliğinin boyutunun farkına varınca çaresiz kalır. Yaratan’ı görmez ve tüm dünya kendisine karanlık gözükür. Bu karanlık safhadayken eğer tüm olanların manevi kaynağının Yaratan’dan başkasının olmadığının farkında olursa ve O’na talepte bulunabileceğini hatırlarsa, zira her şey Yaratan’a bağlıdır, kişi o zaman Yaratan’la arasındaki ruhani bağı keşif eder. Çaresiz olmayı bırakır. Bu “sanki” olumsuz koşulların kendisine Yukarı’dan geçici olarak geldiğini ve önüne geçilemez olduğunu anlar.

Yaratan’la nasıl bağ kurduğumuz Yaratan için önemsizdir. En önemli şey insanın O’nun var olduğunu anlamasıdır. Yaratan bize arzular gönderir ve bu şekilde reaksiyon gösterebilir ve manen gelişebiliriz.

Bir Gram Arzu

Soru: Eğer doğamız sadece doldurulmayı isteyen alma arzusu ise ihsan etme arzusunu nasıl talep edebiliriz?

Cevap: Tüm işimiz tam olarak bu. Şunu anlamalıyız ki, doldurulma (tatmin) her zaman orada ve o hiçbir zaman değişmez. Yaratan tarafından herhangi bir eylem sebebiyle bize aktarılmaz. Hepsi halihazırda benim içimdedir ve ben sadece dolduruluşun ifşası için uygun arzuları keşfetmeliyim.

O doldurma, ihsan etmedir. Yaratan, O’nu nasıl dolduruyorsa bizi de aynı şekilde dolduracak olan ihsan etme niteliğini bize vermek istiyor.

Yaratan alma arzusunu “yoktan” var etti. Fakat bu sadece “bir gram”’lık bir arzudur. Bu bir gram dışında başka bir alma arzusu yok. Geri kalan her şey Işığın, yani ihsan etme gücünün etkisi altında onun içerisinde gelişiyor. Yaratılan varlık dolumu en son seviyesinde, yani gelişimin dördüncü safhasında hissettiğinde, Yaratan’ın kendisine karşı tutumu ile doldurulur. Bunun üzerine, utanç hissettiği için kendisini kısıtlar…

Yaratılan varlık alma arzusunun içindeki o bir gramdan daha çok dolum almaz. Bunun sebebi alma arzusunun içinde o bir gramdan başka hiçbir şey olmayışıdır. Onun içindeki diğer tüm şeyler ihsan etme niteliği sayesinde eklenir.

İhsan etme niteliği, kendini doldurmak isteyen alma arzusunu diğerlerini dolduran bir arzuya dönüştürür. Bu ihsan etme niteliği “yoktan var oluşa” yapılan tek ilavedir. Yani her şey ihsan etme niteliğine, Yaratan’a bağlıdır ve her şey ihsan etme niteliğine, Yaratan’a ilişkin olarak ölçülür.

– 15.01.12 tarihli Günlük Kabala Dersinin birinci bölümünden alıntıdır, Rabaş’ın Yazıları.

Ego’nun Üzerinde

Diğer her şeyden öte, egonun üzerine yükselirsek, muazzam bir keşif yaparız: dışımızda hiçbir şey olmadığını ve tüm dünyanın içimizde olduğunu fark etmeye başlarız. Ve bu mantıklıdır zira ben gerçekten dışımda ne olduğunu bilmiyorum.

Kişi sadece duyularına gireni algılar ve sinir sistemi vasıtasıyla nihai ‘‘imajı’’ işleten beyine ulaşır. Dünyayı algılama şeklimiz bu. Duyularımızdan realitenin bir parçasını yok etmek için bir siniri ayırmak yeterlidir.

Dolayısıyla, kişi kendi üzerine yükseldiğinde, artık görür ki algısı onun dışında değil daha ziyade her şey tamamıyla kendi duyularına, arzusuna, düşüncesine, hissiyatına ve aklına bağlıdır. Ve bizler bu parametreleri nasıl değiştireceğimizi bildiğimiz zaman, algımızı genişletebilir ve beş duyunun sınırları üzerine yükselebiliriz.

İşte ‘‘Kabala Bilgeliğinin’’ adının geldiği yer burasıdır, tam olarak ‘‘almanın’’ aklını ifade eder. Kişi bunu kullanarak aşama aşama hayvani bedeninin fiziksel duyularının dışına çıkar ve hissiyatını sonsuzluk noktasına genişletir. Halen bu dünyada yaşarken, maddesel bedeni ile artık kendisini daha fazla ilişkilendirmediği seviyeye doğru ilerler çünkü o bu hayvani bedeninin üzerinde çok daha büyük bir realite görür.

Şimdi artık o, hayatını beş duyunun algısına göre düzenlemez. Ve hatta beden öldükten sonra bile, kişi bu bedenin üzerinde kazanmış olduğu realitenin içinde kalmaya devam eder. Ölümü hissetmez zira bedeninin ölümünden önce algısına yeni bir boyut girmiştir.

Bu şekilde kişi iki seviyede yaşar: maddesel seviye ki hepimiz gibi ve egosunun üzerinde yükselmiş olduğu ‘‘manevi’’ seviye.

KARA ve EGOİSTİK DELİK

Uzayda  varlığı “Kara Delik” olarak bilinen fenomenin vukuunda, tüm yıldızlar öyle sıkıştırılmış bir hal alırlar ki aralarından Işığın sızmasına olanak vermezler. Egoizmi de bu şekilde izah edebiliriz, çünkü aynen yıldızlar misali bizlerde egomuzun içinde sıkıştırılırız. Bu sıkıştırılmışlık duygusu, bizim dışımızda var olan realiteyi hissetmemizi engeller. Kendi içsel hissiyatımıza kilitlenir ve dışımızda olan Yaratan’ı hissedemeyiz. Ona o kadar muhtaç olduğumuz halde yine de hissedemiyoruz onu, neden? Çünkü bize düşen ve aslında manevi aleme girmenin en önemli adımı olan kendi kabımızı hazırlamamız gerekiyor.

Öncelikle, bende noksan olanı, ihtiyacını duyduğum, bende var olan olumsuzluğu ifşa edip onun vasıtasıyla içimde noksanlık duygusunu oluştururum. Ve bu duygu beni bir sonraki seviyemi arzulamaya hazırlar. Bulunduğum seviyeye ulaşır ulaşmaz hemen, daha üst seviyede ve yukarıda olan basamağı düşünmeye başlar ve onu elde etmek benim için o kadar önemli bir hal alır ki artık kendi çıkarıma olan herşeyi unutmaya hazır hale gelirim.  Bu da demektir ki bulunduğum seviyenin bana sağlayacağı tüm fayda ve avantajlardan vazgeçiyorum, yeter ki daha üst seviyeye çıkabileyim. Aslında tüm bu süreçte gerçekleşen, değerlerimi alt dünyadan üst dünyaya geçirmem. Ve bunu elde etmede arzum güçlü ise yükselir ve bu seviyeye ulaşırım.

31-03-10-”Baal HaSulam’ın Mektupları” dersinden alıntıdır

Sevgi Diye Sandığımız Şey Maskelenmiş Egoizmdir

Soru: Niçin ‘başkalarını sevmenin’ ne olduğunu bilmediğimizi veya anlamadığımızı söylüyorsunuz?

Cevap: İnsanlar genellikle ‘sevginin’ cinsellik, bir çocuğun bakımı, hasta veya muhtaçlara yardım gibi şeylere bağlı olduğunu sanıyorlar. Şimdi bu nosyonu gerçekten anlamanın zamanıdır ki şimdiki patlak veren krizin nedeni olarak. Bu kriz, sevginin ne olduğu ve sevgi eksikliğinin ne anlama geldiğini realize etmemizi sağlamak için var. Bu durum gerçekte krizin özüdür.

Finans, endüstri ve diğer alanlarda gerçekleşen her şeyin tek amacı, gerçek sevginin aslında ne olduğunu bize göstermek içindir. Sonra biz diğer her şeyi bu nosyonla kıyaslayabilecek ve şimdi bizim tek niteliğimizin egoizm olduğunu realize edeceğiz.

İnsanlar, ‘Kötülüğün İfşası’ olarak adlandırılan bu süreci çekmek zorunda kalacaklar. Aslında zaten başkalarını sevdiklerini düşündükleri şeyin, onların şimdiki sevgi anlayışlarının kötü olduğunu görmek zorunda kalacaklar. İnsanlar sonra realize edeceklerdir ki eğer birbirlerine bu yolla davranmaya devam ederlerse, herkes bireysel ve kolektif olarak kötü hissedeceklerdir. Kişisel olarak iyi hissedebilirim fakat başkalarını sevmediğim sürece hala kötü bir koşuldayım.

‘Başkalarını sevmenin’ gerçekte ne olduğunu tanımlamak zorundayız, zıttı ve nefretiyle birlikte. Çünkü ‘Işık karanlığın üstünde bir üstünlüğe sahiptir.’ Başkalarından nefret ettiğimizi ancak kendimizi sevdiğimizi kabul etmediğimiz sürece sevgi tarafına geçmeyi beceremeyeceğiz. Bu ilk aşamadır ve insanlık şimdi buna doğru yaklaşmaya başlıyor.

İnsanlar şimdi, ‘evet birbirimizi yeterince sevmediğimiz olasıdır’ diye düşünüyor ve bu konuda hem fikirler. Ancak aramızda egemen olan nefretin henüz farkına varmaya başlamadılar.

Egoizm Kırmızı Çizgiye Dayandı

Dünyamıza ait arzu ve istekler had safhaya geldiler ve gelişecek bir şey kalmadı, doygunluğa eriştiler.

Tüm bedensel arzularımız; beslenme, seks, aile ve sosyal arzularımız; zenginlik saygı, bilgi hepsi kriz içinde. Demek ki isteklerimiz artık maximum seviyeyi aştılar ve mutasyona uğramakta. Dolayısıyla dünyamızda artık egoizmle ilgili bir gelişme beklenmemekte olup egolarımız bizi birbirimizle ilişki kurup karşılıklı bağımlılığa zorluyor. Böylece bütünleşmiş bir bağ hissi uyandırlarak ötekini kendimiz gibi sevmeyi ve dolayısıyla aramızdaki tüm sorunların çözümünün sadece bu bilinçte yattığını keşfedeceğiz.

23-10-09 Antalya Kongresi Ders-2 içinden.

Gerçek Zevk İhsan Etmekte

Yaratan yaratılanın kendisi ile benzer hale gelmesini ister; ebedi ve mükemmel. Bu yüzden kırılma vesilesi ile ihsan etme niteliğinin yaratılanın alma niteliğine yayılmasını sağlar. Üst dünyanın bu kırılması sayesinde bizler de dünyamızda küçük egoistler olarak doğuyoruz ve tekamül etme planımızda ihsan etme niteliğini ifşa etmeye başlıyoruz.

Neslimiz maximum Ego‘ya ulaşarak hiçbir şeyden tatmin olmayan, hiçlik duygusu içinde yaşayan konumu ile manevi dünyaların keşfini aralamaya ve doyumu bulacağı arayışlara başladı.

Bu yeni istek bizlere ümit vaad ediyor. Neslimizin büyük çoğunluğu içinde bulunduğumuz bu egoizmin bilincinde artık.

Eski nesillerde “kalpteki noktanın” kıvılcımlanması çok özel ve seçilmiş kişilerde olup kabalistlere dönüşürlerdi. Günümüzde ise artık milyonlarca insan bunu hissetmekte.

Bu yeni istek “hayatın anlamı ne” soru ve arayışıyla gündeme gelerek egomuzu tatmin edemediğimizi ve kendimizi boşlukta hissettiğimizi gösterir oldu. Böylece “nasıl mutlu olurum” yerine “kimi mutlu edebilirim” alternatifi ile insan yeni ve gerçek bir doyuma erme olanağını keşfetmeye başlar.

30-10-09 Derse hazırlık içinden.