Category Archives: Birlik

Yaradan’ın Işığıyla Dolmak

Hanuka konusu da böyledir. Hanu’nun (bekleme/mola) anlamı budur, bekleme bütünlük, yani parlayan ayna nedeniyle değildir.

Daha ziyade bekleme Ko’dur (oraya kadar/burası), yani parlamayan ayna, bütün olmamak. Diğer bir deyişle, eğilim savaşı henüz bitmemiştir ama gerçek bütünlüğe gelmemiz gerekir. (RABASH, Mektup No. 26).

Soru: Birliğimizde yükselirken, bu durma noktasını kendimiz mi belirliyoruz?

Cevap: Evet. Derecelerden yavaş yavaş yükselirken, neyi birleştirebileceğimizi ve neyi henüz birleştiremediğimizi hissetmeye başlarız.

Ve böylece, tüm ihsan etme kaplarının (Kelim deHashpaa) ve alma kaplarının (Kelim deKabbalah) nihayetinde birleşerek, tek bir eylemde bulundukları ve Yaradan’ın ışığıyla doldukları bir noktaya geliriz.

Asıl Seçim

Soru: Hanuka mucizesi, ihsan etme mucizesidir. Ancak manevi yolda durmak, daha çok ne almak istediğimize karar vermek gibi görünüyor.

Tam olarak onlunun durmaya ve doğru yönü seçmeye karar verdiğini hangi noktada anlarız?

Cevap: Arzumuzda birbirimize bağlandığımızda, çok güçlü bir Kli oluştururuz. Ve burada, çeşitlilik fırsatı vardır. Çeşitlilik ne demektir? Ne şekilde almak istiyorum, ne almak istiyorum ve nasıl?

Sadece bir araya gelip, her birimiz, hareketimizde en önemli şeyin ne olduğunu belirlemeye çalışmamız gerekir. Yaradan’dan ne istiyoruz? O’ndan almak istediğimiz şeyi nasıl almak istiyoruz? Bu bizim asıl seçimimizdir.

Bugün, dünyanın her köşesinden kadınlar ve erkekler olarak, bir bütün olarak, birleşerek ve bizi dolduracak kısmını üstten gelen ışıktan alabilerek, sorunu çözmeye her zamankinden daha yakın olduğumuzu düşünüyorum.

Duyguların Gücü

Yorum: Sosyal medyada dolaşan bir hikâye, kanserin son (terminal) evresinde olan çocuklarla çalışan psikologların, her çocuğun en çok istediği dileği yerine getirmeye karar verdiklerini ve bir hayalin gerçekleşmesinin onların iyileşmesini nasıl etkileyeceğini görmek istediklerini anlatıyor.

Bir köyde yaşayan dört yaşındaki bir kız tramvaya binmek istiyordu. On bir yaşındaki bir erkek çocuk at binmeyi hayal ediyordu ve on üç yaşındaki bir kız prenses olmayı; hizmetçileri olması ve prenses gibi elinin öpülmesini hayal ediyordu.

Psikologlar bir tramvay kiraladılar ve yaklaşık iki saat boyunca küçük kızı şehirde gezdirdiler. Ona ilginç manzaralar gösterdiler, çay ve tatlı ikram ettiler. Oğlan ve babası için birkaç at buldular ve baba ile oğul deniz kıyısında ata bindiler.

Eski bir kale ve güzel antika kıyafetler kiraladılar. Doktorlar saray görevlileri gibi giyindiler ve kıza prenses elbisesi giydirdiler. Küçük prenses salonlarda dolaştı, herkes ona hizmet etti ve tıpkı hayal ettiği gibi elini öptüler.

Sonraki tıbbi muayene sonuçları şaşırtıcıydı. Bir çocukta kanser tamamen kayboldu, diğerlerinde ise hastalık ya geriledi ya da en azından ilerlemesi durdu!

Bu deney, eski hekimlerin bildiği ancak modern hekimlerin sıklıkla unuttuğu bir gerçeği doğruladı: duygular, iyi halimiz ve sağlığımız üzerinde en güçlü ve en doğrudan etkiye sahiptir. Olumlu duygular ve iyi düşünceler, yalnızca neşe ve mutluluk duygusu getirmekle kalmaz, aynı zamanda en korkunç hastalıkların üstesinden de gelebilir.

Cevabım: Genel olarak her kötü ve zararlı şeyi iyi ve faydalı hale dönüştüren bütünsel eylemlerdeki saran ışığın (Ohr Makif) etkisine ek olarak, bütünsel iletişim çemberi içinde ortaya çıkan olumlu duygular da iyileştirici bir etki yaratır.

Bu Mutluluktur

Soru: Sürekli iyi bağlardan, insanların birbirine daha yakınlaşması gerektiğinden bahsediyorsunuz. Peki ya herkes şöyle dese: “İşte, elimde bir parça kil var.” Ve her biri şunu söylese: “Benim de var, bende de bir tane. Hadi kendimize küçük bir ev yapalım.” Bu işe yarar mı, yaramaz mı?

Cevap: Hayır.

Soru: Yaramaz mı?

Cevap: Bu kil parçasında neyin eksik olduğunu anlamalısınız. Eksik olan, tüm parçaların, herkesin, herkesin içsel bağıdır. Ve sonra, kalplerimizin birleşmesinde, Yaradan’a benzer olan, Adem denilen koşula geri döneriz.

Soru: Ne konuda benzerdi?

Cevap: Parçalanmadan önce, milyarlarca parçaya bölünmeden önce, bu bir melekti. Yani, Yaradan ile birlikte mükemmel bir dünya için gerekli her şeyi gerçekleştiren, mutlak anlamda iyi, mutlak anlamda doğru, erdemli bir niyet.

Soru: Bu herkes için tek bir niyet miydi? Tek bir ruh gibi mi? Bunu söyleyebilir miyiz? Tüm ruhlar tek bir ruha mı karıştı?

Cevap: Evet.

Soru: Başlangıçta var olan şeyden bahsediyorsunuz, sonra her şey parçalara ayrıldı ve ruhun parçaları, dedikleri gibi, bu dünyamıza düştü. Ve o koşula geri dönmeliyiz, değil mi?

Cevap: Evet. Parçalanmış bir koşulda olduğumuzu ve birleşik bir koşula geri dönmemiz gerektiğini anlamalıyız. İşte buna her birimizin sahip olduğu kil parçalarını bir araya getirmek denir.

Soru: “Kil parçalarını bir araya getirmek” derken neyi kastediyorsunuz?

Cevap: Birleşme, bağ, kalplerin birleşmesi.

Soru: Öyleyse mutluluğu şekillendirmemiz gereken malzeme bu mu?

Cevap: Evet.

Soru: Ve ancak o zaman mı mutluluk olacak?

Cevap: Ve sonra Yaradan’ın amaçladığı şey gerçekleşecektir.

Soru: Peki O, bizim mutlu olmamızı mı amaçladı?

Cevap: Elbette!

Soru: Sizce, Yaradan’ın anlayışına göre mutluluk nedir?

Cevap: Yaradan’ın anlayışına göre mutluluk, herkesin tek bir arzuya, tek bir eyleme bağlanmasıdır; aramızda hiçbir kopukluk hissetmediğimiz zamandır. İşte o zaman deneyimlediğimiz şeye mutluluk denir. Mutluluğun tanımı budur.

Hanuka – İçimdeki Işığın Bayramı

Kişi, kendi içindeki üç içsel niteliği – “mum”, “yağ” ve “fitil” – doğru bir şekilde düzenlerse, Hanuka (“ḥanu ko” – “burada durdular” sözlerinden gelir) olarak adlandırılan bir koşula ulaşır, bu, yolun ortasında verilen kısa bir mola anlamına gelir.

“Yağ”, bizim maddemizdir; haz alma arzusudur, kabın (Kli’nin) içeriğidir. Dışarıdan çektiğimiz ışıkla kendi kendine tutuşamaz; ancak fitilin yardımıyla yanabilir.

Fitil hem yağın içine batırılmış olmalı hem de onun dışına çıkmalıdır. Bu, egoist arzunun dışında (yağın dışında) inşa ettiğimiz perdeyi simgeler. Perdenin içine dâhil edebildiğimiz egoist arzunun o parçası, yani fitile işlemiş yağ, sadece o parlayabilir ve üst ışıkla temas edebilir.

Ancak bu, yalnızca yağın fitilin içine nüfuz etmesiyle değil, aynı zamanda yağın yani egoizmin seviyesinin üstüne, Bina’ya, ışığa, ihsan etmeye doğru yükselmesi koşuluyla mümkündür. Ancak o zaman ışık verebilir!

Işık, fitilin üst kenarından çıkar; orada fitil dışarı çıkar ve yağla, yani egoizmle olan bağını kaybeder.

Yansıyan ışık, aşağıdan yukarıya yükselen alev, yansıyan ışığın on Sefirot’u içinde Keter’e ulaşır ve orada, yansıyan ışık ile yanma gücünün geldiği alma arzusunun, yani egoizmin gücü arasındaki bağ neredeyse kopar.

Yağ, fitil boyunca yukarı doğru yükselir ve yalnızca orada, fitildeki yağ ile ışık arasında bir nitelik benzerliği, temas sağlanır. Sadece birlikteyken parlayabilirler. Işık, fitil ve onun içindeki yağla bağ kurana kadar ifşa olamaz.

Yanan bir mumu hayal ederek, insanın içsel çalışmasını anlayabiliriz: ruhumuzun ışığa, Yaradan’a benzerliğe ulaşması için kendimizle ne yapmamız gerektiğini.

Arzu yok olmaz; onun tamamı perdeye, yani fitile katılmalıdır. Oradan, yağı yani arzuyu fitilin içine getirebildiğimiz ölçüde orta çizgimizi oluştururuz.

Arzunun yalnızca küçük bir kısmı perdeye dâhil edilebilir. Fitil, o çekirdeği, arzumuzun ışığa uyumunu ölçen ince ipliği simgeler.

Perde yani orta çizgi, bu iki güçten, yağ ve fitilden, sol ve sağdan inşa edilir. Sağ çizgi ihsandır, ışıktır ve sol çizgi ise almadır yani yağdır.

Alma ve ihsan etme gibi iki yüksek nitelikten oluşturduğumuz orta çizgiye ruh denir.

Mutluluk Tüm Hastalıklara Çaredir

Soru: Bir insanın temas ettiği kişi sayısı arttıkça, bir hastalığa yakalanma ve hastalanma riskinin de artması beklenir. Ancak araştırmalar, diğer insanlardan izole bir şekilde yaşayan bir kişinin hastalıktan ölme ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu çelişki neden ortaya çıkar?

Cevap: İnsanlık tarihinde, Avrupa’da korkunç salgınların yaşandığı dönemler olmuştur. İnsanlar şehirlerde çok yoğun yaşadıkları için bu salgınlar gerçek felaketlere yol açmış ve milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Eğer bir kişi uzak bir köyde yaşıyorsa, bir salgından kaçma şansı daha yüksek olurdu.

Ancak günümüzde insanlık bu büyük salgınlar çağını çoktan geride bırakmıştır. Son araştırmalar, günümüzde bağ ve mutluluk duygusunun tüm sorunların ve hastalıkların üstesinden gelebilecek kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Sonuçta artık farklı bir çağda yaşıyoruz.

Bir üniversitede yapılan bir araştırma hakkında okumuştum. Araştırmaya, son derece ağır kanser türlerinden mustarip üç ergen katılmıştı. Onlara hayatta ne istedikleri soruldu ve istedikleri her şeyin gerçekleştirileceği söylendi. Çocuklardan biri bir uçağın pilot kabininde uçmak istedi, kızlardan biri ise kraliçe olmak istedi. Bu dileklerin hepsi yerine getirildi.

Kız için üniversitede kraliyet tarzında bir karşılama düzenlendi. Tarihî kostümler giymiş öğrenciler ona kraliçeye yakışır şekilde saygı gösterdiler. Bunun ardından hastaların durumlarının %80 oranında iyileştiği tespit edildi.

Elbette tüm hastalıkları yalnızca bu yöntemle tedavi etmek mümkün değildir. Hastalıklar, vücutta hangi sistemlerin etkilendiğine bağlı olarak farklı seviyelerde ortaya çıkar: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyesinde. Ancak özellikle kanser, bu tür etkilere oldukça duyarlıdır ve mutluluk duygusu karşısında geri çekilir. Mutluluk, en umutsuz koşullarda bile iyileştirici bir etkiye sahiptir.

Bu tür durumlarda doktorlar hastalara, hoşlandıkları şeyleri yapmalarını tavsiye eder: seyahat etmek, şarap içmek, hayatın tadını çıkarmak. En iyileştirici olan şey ise kişinin çevresinden gördüğü destektir—sevgi, yardım ve korunma duygusu. Sorun şu ki, insanlar çoğu zaman tam tersini yapar; hastaya acımaya başlar ve onunla ağlarlar. Bunu yaptıklarında, onu adeta hemen toprağa gömmüş olurlar.

Ne kadar çok gelişir ve tüm yaşamımızı, tüm evreni ve varoluşumuzun bütün seviyelerini ayakta tutan güçle bağ kurarsak, mutluluk duygusu aracılığıyla tüm sorunları iyileştirmeyi o kadar iyi öğreniriz. Ve mutluluğun yalnızca bağ kurma içinde elde edildiğini anlayacağız.

Yani her şeyden önce birliğe ihtiyacımız vardır. Birleşerek aramızdaki bağı ortaya çıkarırız; bu bağın içinde bizi birleştiren ve bize mutluluk duygusu veren gücü hissederiz. Ve bu mutluluk duygusu aracılığıyla tüm sorunları iyileştiririz.

Kişi Nereden Başlar?

Soru: Kişi yükselişten yükselişe geçtiğinde yolun hangi safhasındadır?

Cevap: Kişi, kendisini tamamen Yaradan’ın içinde hissettiği bir koşula yaklaşıyordur.

Soru: En büyük düşüşlerin Gmar Tikkun’dan önce gerçekleştiğini sanıyordum, Baal Shem Tov veya “pazardaki” Shimon gibi. Ama burada, düşüşler olmadan yükselişin ardından bir yükseliş safhası olduğu anlaşılıyor. Bu çalışma safhasının nerede olduğunu anlamak istiyorum.

Cevap: Bir kişinin nereden başladığına bakalım. Kişi, Yaradan’a yaklaşma, O’nu hayatına çekme, bundan kopmama ve sürekli bu koşula bağlı kalma arzusuyla başlar.

Bunun için ne yapmalıdır? Koşullarını hissetmeli, Yaradan’a yükselebileceği koşulları seçmeli ve bununla kendini güçlendirmeli ve Yaradan’a bağlı kalmalıdır. Bu, Yaradan’ı tanık yapma çalışmasıdır, böylece Yaradan onun hakkında tanıklık etsin anlamına gelir.

Işığı Karanlıktan Ayırın


Kişi bu hissi, bu ifşayı elde edene kadar, mantık ötesi inancın ne anlama geldiğini anlamak imkânsızdır. Ve mantık ötesi inancın ifşası, bilgiyle eşzamanlı olarak gelir. Şu anda, zihnimizin gerçekte ne olduğunu bilmiyoruz; zihnimiz içgüdüsel olarak, bilinçaltında her zaman iyi koşullara ulaşmaya çalışır ve kötü koşullardan uzak durur.

Neden tam olarak bu şekilde davrandığımı araştırma, görme, anlama veya hissetme gücüne sahip değilim. Bu tür davranışlar, benim hissiyatıma, kavrayışıma veya bilinçli hesaplamama ulaşmadan önce, zaten doğama önceden yerleşmiştir. Bu benim doğamdır.

Şöyle yazılmıştır: “Ve O, ışığı karanlıktan ayırdı.” Bu, kişinin zihninin her şeyde tamamen yönetildiğini hissetmeye başladığı koşulu ifade eder. Ancak o, bu yönetimi zaten dışarıdan görebilmektedir. Ve bu gözlem noktasından, kendi içinde başka bir yaklaşımın oluşmaya başladığını ve gelişmeye hazırlandığını görür.

Bu, onun ilk doğasından kendisini ayrılabileceği yeni arzular (manevi kaplar) edindiği anlamına gelir. Orada diğer ruhlarla, Yaradan ile birlikte var olur ve orada, kişiye ifşa olduğu ölçüde, herkesin faydasını içeren, farklı, bütünsel denilen bir hesaplama çalışır.

Bu sıfır noktasından itibaren, mantık ve mantık ötesi inanç olmak üzere bu iki yön birlikte gelişmeye başlar: biri ne kadar gelişirse, diğeri de o kadar gelişir, ta ki her ikisi de ıslahın sonuna ulaşana kadar. Mantık, benim doğal, içsel egoist arzumun gelişmesidir. Mantık ötesi ise, ihsan etme arzusunun gelişmesidir.

Ve onları birbirinden ayıran şey ışıktır. Biri her zaman diğerinin pahasına inşa edilir. Bu nedenle, almanın anlamı, bu kelimeler uyumsuz ve çelişkili görünse de, ihsan etmek için olmalıdır. Ancak mantık geliştiğinde, onun üzerinde mantık ötesi inanç da buna paralel olarak gelişir.

Birinin diğerinden ayrıldığı bu his, Yaradan’ın kurtarışı olarak adlandırılır. O andan itibaren, kişi kendi içinde yeni manevi kaplar, yeni arzular hissetmeye başlar.

Bu, duyusal bir anlayış gerektirir, çünkü tartışılan konu arzudur ve mantık daha sonra gelir.

Sadece ihsan etmeye ulaşmaya çalışıyorsak, çalışmaya ve grup faaliyetlerine gayret gösteriyorsak, bu, hazırlık dönemi olarak kabul edilir. Henüz manevi arzulara sahip değiliz ve bu nedenle, mantık ve mantık ötesi inanç olmak üzere iki dalın büyümeye başladığı sıfır noktasına henüz ulaşmadık. Hazırlık aşamasında değil, tam da bu noktadan itibaren mantık ötesi inançla çalışmaya başlarız.

Sonra sürekli birinden diğerine geçeriz: mantıktan mantık ötesine yükseliriz ve sonra geri düşeriz. Mantık ötesi inanca yükselmek için mantık içine tamamen dalmak gerekir. Onun üzerine yükselmek için mantık gereklidir.

Sahip olduğumuz tek şey haz alma arzusudur. Ve bunun tersi şekilde onunla nasıl çalışılacağımızı öğrenmemiz için bu ifşa olmalıdır.

Yaradan’ın Garantisi

Soru: Yaradan ile birleşmek için hangi koşulları koruyup hangilerini terk edeceğimi neye göre seçmeliyim? Neye güvenmeliyim?

Cevap: Daha önce deneyimlediklerinize. Şimdi, yolun belli bir bölümüne ulaşmış durumdasınız; öyle ki, denildiği gibi, “Sırları bilen, onun bir daha asla aptallığa geri dönmeyeceğine tanıklık eder.” Yani, Yaradan size bu koşulu garanti eder.

Efendi’nin Günü Ve Efendi’nin Gecesi Nedir?

Gündüz ve gece, Dünya’nın dönmesine bağlı olarak güneşin doğuşuyla tanımlanabilir. Peki, Yaradan’ın günü ve Yaradan’ın gecesi nedir? Gündüzün ve gecenin nerede olduğunu nasıl kontrol ederim? Elbette bunun astronomi ya da fiziksel dünyayla hiçbir ilgisi yoktur çünkü orada cansız seviyedeki güçler çalışır.

Yaradan’ın günü ve gecesi, insanın içinden geçtiği koşulları ifade eder. Kişi ne kadar ilerler ve kendini Yaradan’la özdeşleştirirse, O’na o kadar yaklaşır; buna bağlı olarak da Yaradan için günün ve gecenin ne olduğunu hisseder. Kişi, bu sürece eşlik eden koşul değişimlerini hisseder. Yaradan’da hiçbir değişim yoktur; Yaradan’ın gecesi mi gündüzü mü olduğuna karar veren, kişidir.

Gecenin olmadığı gün, günün olmadığı gece yoktur. Tora elbette günlerden ve gecelerden manevi anlamda söz eder; yani Yaradan’ın günü ve gecesinden. Bu kavramların içine dalmalı, manevi gündüz ve gecelere göre yaşamaya başlamalıyız ve gelişimimizin tüm sürecini, sonsuz manevi doğanın sonsuz evrimini fark etmeliyiz.

Manevi çalışmamızda kişi, karanlığın ışık gibi parladığı ve akşam ile sabahın tek bir gün hâline geldiği noktaya gelmelidir.

Yaradan’ın gününde tüm dualar kabul edilir; çünkü o anda ben Yaradan’a yakınımdır ve O’nunla doğrudan bağdayımdır: ben O’nunla, O da benimle. Buna Yaradan’ın günü denir. O zaman Yaradan dualarımı kabul eder ve Yaradan’ın bana ne şekilde hitap ettiğini anlarım. Aslında, her zaman Yaradan ile bağdayız ama ben bunu anlamıyorum ve O’nunla iletişimde olduğumu da fark etmiyorum.

Yaradan’ın gününü beklemek, mantık ötesi inanç için yani ihsan etme nitelikleri için çabalamak demektir. İnanç öyle güçlü olmalıdır ki, Yaradan’ın dünyayı iyilikle yönettiğini açıkça görebilelim.