Category Archives: Birlik

Acı Çekmemize Gerek Yok

Acı çekmeyi savunmuyorum. Acı çekmeyi seçen ve bunun kendilerini yücelttiğine inanan birçok insan var. Bu doğru değildir.

Soru: Acı çekmemek ne demektir?

Cevap: Eğer bunu açıkça anlıyorsanız ve acı çekmeniz birisinin zorluklarını hafifletip ilerlemesine yardımcı oluyorsa, o zaman evet. Ama bu sadece sizin hayal gücünüzde varsa…

Yorum: “Benim acım bir başkasının hayatını, kaderini ve ruhunu hafifletiyorsa” diyerek çıtayı yükselttiniz. “Benim için” değil, “başkası için” dediniz.

Cevabım: Elbette başkası için.

Soru: Öyleyse, bu birisi için örnek teşkil ediyorsa ve ben bunun mümkün olduğunu göstermek için bunu yapıyorsam, denemeli miyim?

Cevap: Evet.

Yorum: Bu çok yüce!

Dünyanın Temel Kanunu

Soru: Sürekli olarak sözlerimizle başkalarını öldürüyoruz. Ve daha akıllı olanlar hemen değil, yavaş yavaş öldürüyorlar. Düşman edinmemek için, başkaları arasında yayılan dedikodular başlatarak yavaş yavaş öldürüyorlar. Başkasını aşağılamak bizim doğamızda var.

Başka birini yavaş yavaş aşağılayıp, onu yolumdan çekmem ve öldürmem neden bana acı vermiyor?

Cevap: Diğer kişinin benim yaşamama izin vermediğine, onun yoluma çıkan ve beni yok etmesi gereken düşmanım olduğuna inanıyorum.

Soru: Neden bu şekilde yaşamak için, bize böyle bir doğa verildi?

Cevap: Hepsi aynı nedenden dolayı, egoizmimizi ıslah etmemiz için, “komşunu kendin gibi sev”in dünyanın temel kanunu olduğuna ikna olabilmemiz için.

Yorum: Öyleyse, bir noktada, böyle olduğum için kendimi kötü hissetmem gerekir.

Cevabım: Evet, elbette.

Soru: Şu anda tüm bu savaşları, tüm bu cinayetleri, doğrudan, dolaylı olarak vb. görüyorum. Peki, hangi noktada şunu düşünmeye başlarım: “Ben ne yapıyorum? Bunların hepsi benim içimde. Bundan nasıl kurtulabilirim?”

Cevap: İfşa anında.

Soru: Peki bu ne zaman olur? Bu hızlandırılabilir mi, yoksa bir şey yapılabilir mi? Anlıyorum ki bu gerçekten hayatımın en önemli anı. Her şey benim içimde, her şey benim yüzümden, hatta katil benim. Bir insana bu olur mu?

Cevap: Kötülükle dolu olduğuna ikna olduğunda, gerçek doğası ifşa olur ve artık buna tahammül edemez ve Yaradan’a döner.

Soru: Bu, kişi için beklenmedik bir şekilde mi olur? Yoksa sanki zaten bunu istiyormuş gibi mi olur?

Cevap: Hayır, bu ifşa, genellikle ciddi bir itilişle gelir.

Soru: Yani bundan önce bir şey var; sonuçta bir tür dürtü mü var?

Cevap: Evet.

Soru: Bu kişiye ifşa olduğunda, her şeyin sadece O’na bağlı olduğunu anladığı için Yaradan’a dua etmek doğal hale mi gelir?

Cevap: Evet, o zaman kişi Yaradan’a döner, kendini yargılar ve kendini ıslah ederek çevresindeki dünyayı ıslah eder.

İnsanlığı Yaradan’a Daha Da Yaklaştırırlar

Soru: Örneğin, korkunç sakatlıklar ve hastalıklardan sonra yeniden ayağa kalkıp kaderlerini aşan, Brumel ya da Yuri Vlasov gibi birçok sporcu vardı. Yaradan insanı gücüyle sınadığında bunun amacı nedir?

Cevap: Bütün bunlar, tüm insanlığın kolektif ruhunun ortak hazinesine eklenir. Bu tür insanlar, kendi kaderleri aracılığıyla insanlığa çok büyük katkı sağlarlar.

Soru: İnsanlığın neyi anlamasına yardımcı olurlar?

Cevap: İnsanlığı Yaradan’a daha da yaklaştırırlar.

Soru: Kendileri de bir bakıma…

Cevap: Onların bunu kişisel olarak nasıl algıladıkları önemli değil. Onların birer aziz olduğunu söylemiyorum. Sadece insan olmanın ölçüsünü, Yaradan’a doğru daha yukarı taşırlar.

Ama ben acı çekmeyi savunmuyorum. İnsanların acıyı seçtiği ve bunun sayesinde yükseldiklerini düşündükleri birçok benzer örnek var. Bu doğru değildir.

Soru: O zaman bu tür durumlarda ve diğerlerinde doğal soru şudur: “Acı çekmemek ne demektir?”

Cevap: Eğer net olarak anlıyor ve acınızın bir başkasının ıslahını ya da ilerlemesini kolaylaştırdığı doğru koşullara sahipseniz, o zaman evet. Ama bu sadece sizin hayalinizdeyse…

Yorum: Şimdi çıtayı yükselttiniz. “Benim acım bir başkasının hayatını, kaderini ve ruhunu hafifletiyorsa” dediniz. “Benim” değil, “başkasının” dediniz.

Cevabım: Elbette başkasını.

Soru: “Elbette!” Bu çok yüksek bir seviye! Yani benim acı çekmem, birine örnek oluyorsa ve ben bunu örnek olsun diye yapıyorsam; bunun mümkün olduğunu göstermek, onları denemeye teşvik etmek için mi?

Cevap: Evet.

Soru: Bu çok yüce bir şey!

Siz sık sık kader karşısında, Yaradan’ın verdiği kararlar karşısında kendini iptal etmekten söz ediyorsunuz. Bunu söylediğinizde tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Cevap: Karşıma çıkan şeyle makul bir şekilde hemfikir olmamı kastediyorum.

Soru: Hastalıklarım ve benzeri şeylerle bile mi?

Cevap: Elbette.

Soru: Şöyle mi demeliyim: “Bu Senden ve benim için gereklidir.” Bu şekilde mi?

Cevap: Evet.

Soru: O zaman acım, ızdırabım ne oluyor?

Cevap: Bununla hemfikir olmak, insanın içinde bir sükûnet oluşturur. Kişi kaderiyle hemfikir olur, Yaradan’la hemfikir olur ve kaderine göre kendisine takdir edilen her şeyi kabul etmeye razı olur.

Soru: Bir analjezik gibi mi?

Cevap: Evet.

Soru: Buna “iptal” mi deniyor?

Cevap: Evet.

Soru: Ve buna ulaşmak mı gerekiyor?

Cevap: Öyle olduğuna inanıyorum.

Yağmur İçin Duaya Gerek Yok

Yorum: Küresel kuraklık eğilimleri, etkilenen arazi alanlarının sıklığının, şiddetinin ve kapsamının giderek arttığını göstermektedir.

Cevabım: Doğayı öylesine tahrip ettik ki, artık yaptıklarımızın hepsini telafi edemez hâle geldi. Bir insanın yaptıklarını hissetmeden devam edebileceği bir sınır vardır; o sınır aşıldığında sonuçları kaçınılmaz olur. Bu durum, arabada bazı sorunlar varken yine de sürmeye devam edebilmenize benzer; bir süre ilerlersiniz, ama sonunda her şeyin bittiği bir an gelir.

Yorum: Görünüşe göre doğa bize zor dersler veriyor.

Cevabım: Hayır, öyle söylemezdim. Doğa kendini çok iyi korur, her şeyi yumuşatmaya çalışır. İçinde çok geniş bir güvenlik payı vardır. Ancak biz hayal edilebilecek tüm sınırları çoktan aştık.

Soru: Suyun her canlı organizmanın, özellikle de insanın yaşamında çok önemli olduğunu biliyoruz. Kimyasal elementlerin yüzde doksanı suda çözünür; insan vücudu tamamen suyla dolu ve doymuştur.

Su, insan yaşamında nedir?

Cevap: Su temeldir. Kabala açısından bakıldığında, onsuz var olunamayan Hassadim ışığıdır. Her şeyi bir arada tutar. Sadece suyun kendisi değil, aynı zamanda ilettiği, çözdüğü ve bir durumdan diğerine akmayı mümkün kılma özelliğidir. Suyun donma noktası ve yoğuşma noktası gibi özel özellikleri de çok önemlidir.

Su, gezegenimize yaşam veren şeyin neredeyse kendisidir. Tabii ki, onsuz hiçbir şey olmayacaktır.

Artık geri dönüşü olmayan bir durumdayız. Bu “hastanın” çektiği acının sona ermesini beklememiz gerekiyor ve hepsi bu.

Zaten yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Bencilliğimizi dizginleyemiyoruz; arzularımızı kontrol edemiyoruz. Sürekli daha fazlasını ele geçirmek—ne için? Ne olduğu fark etmiyor. Yapamıyoruz! Bencillik bizi buna zorluyor, hepsi bu. Bizi tamamen mantıksız şeyler yapmaya zorlar. Ve sonuç olarak bunu ediniriz.

Soru: Suyun fiziksel ve manevi özelliklerine geri dönersek. Siz, suyun bir durumdan diğerine geçmeye, çözülmeye ve eritmeye yardımcı olduğunu söylediniz. Bir insan suyun akıcı özelliğini nasıl öğrenebilir?

Cevap: Bu ancak kişi kendisinin üzerine yükseldiğinde, bencil arzusunu kullanmadığında ve suyun özelliğini geliştirdiğinde mümkündür. Bu özgecil bir arzudur. İhsan etme özelliği, sevgi özelliği, başkalarıyla bağ kurma özelliği suyun özelliğidir. Bu yüzden çok önemlidir ve her şey bunun üzerine kuruludur. Cansız, bitkisel ve hayvansal doğa sadece bunun sayesinde var olur. Kişi, etrafındaki dünyayla uyum sağlamak için kendisiyle bir şeyler yapmak zorundadır. O, bunun tam tersidir.

Soru: Eski zamanlarda insanların yağmur için dua ettiklerini ve yağmur tanrısına yalvardıklarını biliyoruz. Peki, doğanın onlara merhamet etmesi ve su vermesi için şimdi ne yapmalılar?

Cevap: Dua etmenin yağmur yağdırabileceğini sanmıyorum. Bırakalım denesinler.

Doğa sadece normal şekilde tepki vermek zorunda. İnsanın eylemine karşı doğanın eylemi. Yani, eğer insan eylemleriyle doğayı yok ederse, doğa da eylemleriyle insanı yok eder. Olacak olan tek şey budur.

Yorum: Böyle anormal durumların güney ülkelerinde görüldüğünü biliyoruz. Ama şimdi Avrupa da sıcaktan mustarip; sıcaklıklar 40 dereceyi aşıyor.

Cevabım: Avrupa, Rusya ve Sibirya sıcaktan zarar görecek, hatta güney ülkelerinden bile daha fazla.

Soru: Peki, manevi dünyada ne oluyor? Hassadim ışığında, ihsan etme ve sevgi niteliklerinde bir eksiklik mi vardır?

Cevap: Manevi dünyaya giren kişiler, egoizmleri üzerinde çalışarak, Hasadim ışığını kendi özgecil eylemlerinden yaratmalılar. Aksi takdirde başarılı olamazlar.

Soru: Bu şekilde organize olduklarında, suyun maneviyattaki karşılığı ne yapabilir?

Cevap: Eğer Hassadim ışığını organize ederlerse, buna dayalı her türlü bolluğu alabilirler. O zaman yaşam, onun temelinde gelişir.

Soru: Bu nasıl olur? Nereden gelir?

Cevap: Manevi dünyada her şey bolluk içinde vardır. Hassadim ışığını nasıl ifşa edeceği ve ardından Hohma ışığını nasıl çekeceği yalnızca kişiye bağlıdır.

Her şey yalnızca kişiye, onun başkalarına ve doğaya karşı nazik tutumuna bağlıdır.

Soru: Bu iki varlığı nasıl bağlayabiliriz: Bol suyun bulunduğu, her şeyin doymuş ve beslenmiş olduğu manevi bileşen ile ilişkilerin tükendiği, dünyada suyun ve Hassadim ışığının olmadığı tükenmiş Dünyayı?

Cevap: Bizim dünyamızla yapılabilecek hiçbir şey yok. Bu, manevi dünyada ürettiklerimizin bir sonucudur. Bu yüzden eğer iyi, nazik olamıyor ve üst dünyaya karşılık veremiyorsak, o zaman dünyamızda da yapmamız gereken bu olur. Hiçbir umut görmüyorum. Hiç.

İnsanlar nihayetinde Kabalistlerin çağrılarını dinlemeleri ve gerçekten iyi niyetli bir aile olmak için birbirleriyle doğru ilişkiler kurmaları gerektiğini fark etmedikçe, gezegenimiz basitçe bizi taşıyamaz ve sonunda dünyadan silinmemize yol açar.

Soru: Böylesine vahim bir durum için bir reçete var mı?

Cevap: Var. Bütün insanlara her şeyin yalnızca birbirlerine karşı nazik tutumlarına bağlı olduğunu söyleyin. Aksi takdirde öleceğiz.

Soru: Eğer herkes şimdi yüzlerini birbirine dönerse, yağmur yağar ve kuraklık ortadan kalkar mı?

Cevap: Evet, gerçek hayat başlayacak.

Aksi takdirde, bir sopayla mutlu olmaya zorlanırız. Aksi takdirde hiçbir yere varamazsınız. Tüm bunları yapabilmenin mümkün olduğu belirli bir zaman, belirli bir atmosfer ve insanların belirli bir davranışı vardır. Ama bundan yararlanamazsak, başka problemler ortaya çıkar ve kötü zamanlar gelir.

Soru: Sıcaktan mustarip olanlar için dilekleriniz nelerdir?

Cevap: Daha akıllı olmaları. Yağmur için dua etmemiz gerekmediğini anlamamız gerekiyor. Doğayla veya başka bir şeyle ilgili bir şey yapmamıza gerek yok. Yaradan’dan, bizim daha bilge olmamıza ve aramızda özgecil ilişkiler kurmaya başlamamıza yardım etmesini istemeliyiz. Hepsi bu.

Her şey buna bağlı olacak, çünkü yağmurun özelliği, Hassadim’in özelliği, insanların birbirine olan iyi bağımlılığıdır.

Yaradan’ın İmajının Kendi İçimizde Çizilmesi

Soru: Eğer Yaradan’ı hissetmiyorsak, O’nun niteliklerini nasıl alabilir ve O’na benzeyebiliriz?

Cevap: Kişi, kendi dışında, bedeninin dışında hiçbir şeyi hissetmez, ister Yaradan olsun, ister bir dost, ister bir grup. Bu nedenle, önce diğerine ihsan etmeye, diğerini kendimiz gibi sevmeye çalışmalıyız. Ve eğer diğerine ihsan etmeyi başarabilirsem, o zaman Yaradan’a da ihsan edebiliyor olacağım.

Sadece Yaradan için çalışmayı kabul edip başkası için çalışmazsam, bu, Yaradan için de çalışmaya hazır olmadığımın bir işaretidir. Sonuçta, hala “kendi çıkarlarımın dışında” bağımsız bir hesaplama yapmıyorum. Kendi içimde kalıyorum ve çalışmanın sonuçlarını, ödülü alıyorum.

Yani, tüm çalışma sadece grup ile ilgilidir ve bu grup içinde Yaradan’ın ifşası için bir yer yaratırız.

Hiçbir ışık almayız; kendi ihsanımızla doluyuz! Bana gelen ve bana ihsan etme yeteneği veren gücün yardımıyla bu niteliği kendi içimden “üretirim” ve bunda Yaradan’ın gücünün içimde kıyafetlendiğini hissederim. Bu benim tatminimdir.

“Kendimizin dışına çıkıp” başkalarıyla bağ kurduğumuz söylense de “kendimin dışında” hiçbir şey ifşa etmem. Bunların hepsi benim hayal gücüm, algımdır, sanki kendimin dışına çıkıyormuşum gibidir.

Atzilut dünyasının Malhut’unun “Yaradan’ın imajı” olarak adlandırıldığı söylenir.

Ayrıca, O’ndan aldığım tüm koşullar aracılığıyla Yaradan’a sevinç getirmem gerektiği de söylenir. Ama O’ndan koşullar almak ne demektir? Sonuçta bunlar, az ya da çok, egoist arzumun üstesinden gelip onu ıslah etmeme bağlı olarak, içimde uyanan arzuya bağlıdır. Bu, değişmeyen Yaradan ile nasıl ilişkilidir?

Ve hatta ben O’na ne verebilirim ki? İhsan edecek kimse yok, benim çalışmamı alacak kimse yok.

Sonunda, sadece kendi niteliklerimizi ıslah ettiğimizi ve onlardan asla ayrılmadığımızı idrak ederiz. Ve ihsan etme niteliği saf bir niteliktir; bunun için herhangi bir “fayda” uğruna çalışamam. Onu, ışığa ve diğerine karşı duyduğum hayranlık duygusuna göre, içimde ihsan etmenin ve sevginin yüceliği hissini uyandıran özel, yüce bir nitelik olarak değerlendirebilirim.

Açıkça Belirlenmiş Bir Hedef

Soru: Psikolojide, bir kişinin karakteri geleneksel olarak çeşitli alanlara ayrılır; bunlardan biri de motivasyonel alandır. Diyelim ki bana doğru ve iyi görünen bir hedef belirledim, örneğin araba kullanmayı öğrenmek. Ancak buna dair hiçbir motivasyonum yok, bundan içsel bir haz almıyorum. Buna rağmen çaba göstermeye devam ederken, bu hedef zamanla dönüşür ve içsel bir motivasyon haline gelir. Haz duymaya başlarım ve bu hedef benim bir parçam olur.

Bütünsel eğitim sistemi de buna mı dayanır? Bir noktada her şey tersine döner ve hedef, kişinin içsel dünyasının bir parçası hâline mi gelir?

Cevap: Aslında, başlangıçta kişiye önemli ya da gerekli görünmeyen hedeflere örnek veriyorsunuz.

Biz çalışmaya, hedefin zorunlu olduğunu açıklayarak başlarız. İstenmeyen olabilir, ancak gereklidir. Bununla ilgili yapılacak bir şey yoktur; tıpkı her gün işe gitmem, çocuk yetiştirmem vb. gibi, uygulanması gerekir. Bütün hayatım, sürekli birilerine bir şey borçlu olduğum için yapmak zorunda olduğum şeylerden oluşur.

Burada da aynı durum söz konusudur; doğa tarafından bana dayatılan zorunlu bir hedefim vardır. Gelişimimizde ilk kez, bir hedefi önceden görebildiğimiz bir noktaya ulaşıyoruz. Bu daha önce hiç olmamıştı.

Devrimler yaşadık, savaşlar, teknolojik, bilimsel ve toplumsal her türlü sarsıntıdan geçtik, tarih boyunca ne yaptıysak yaptık, ancak doğanın bizim için hangi hedefi koyduğunu hiçbir zaman bilmedik. Barikatlarda “İleri!” diye haykırdık, “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!” dedik. Ama genel olarak, bunun ardından ne geleceğini hayal etmiyorduk. Kimse bunun şu şekilde olacağını, başka türlü olmayacağını öngöremezdi.

İnsanlık önceden hiçbir şeyi bilemez; sadece doğanın zorlayan güçleri olan “motivasyon” (Yunancadan çevrilir, “motive, dürtü” hayvanları sürmek için kullanılan sivri bir sopadır) tarafından ileriye sürülür

İşte bu şekilde geliştik; önümüzde geleceğe dair somut bir tasavvur olmadan. Bir zamanlar hayal ettiğimiz parlak gelecek, köleci bir düzen, feodal bir düzen, kapitalist bir düzen ve sosyalist bir düzen oldu. Ve geleceğe dair bu imgelerin hepsinin birer yanılsama olduğu ortaya çıktı.

Şimdi, ilk kez, doğanın bize gösterdiği resmi tüm krizlerimizde net bir şekilde görüyoruz. Bu krizleri inceleyebilir, anlayabilir, sınıflandırabilir ve ayırt edebiliriz. Krizlerin eğitim ve öğretimde, ailede, hastalıklarda ve depresyonlarda, finans ve ekonomide, bilim ve kültürde — her yerde nasıl kendini gösterdiğini görüyoruz. Bunları net bir şekilde ortaya koyabiliriz.

Ama bunu yapmak istemiyoruz; bu insanlık için hoş olmayan bir şey. Çıkış yolunu göremediğimiz için göz yumuyoruz. Fakat her geçen gün, doğanın bize dayattığı gelecek daha da netleşiyor—tüm insanlığın tek bir bütün olarak küresel, bütüncül bir birleşimi. Bunun içinde doğaya benzerlik kazanıyoruz; doğanın genel yasası bizi buna yönlendiriyor, doğaya benzerlik yasası. Buna entropi, enerji ne derseniz deyin.

Bu nedenle, bütünsel eğitimde, ilk günden itibaren bunu yavaş yavaş netleştirmeye, her türlü bilimsel bulguya dayanarak kişiye göstermeye başlarız. Bilim insanlarını toplantılara davet etmemize gerek yok çünkü sunumlarının, videolarının vb. kayıtları zaten hazırlanmış ve mevcuttur.

İnsanlar öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, hiç kimse ilerlemeye ihtiyaç duymaz veya bunu istemez; bu istenmeyendir. Biz tembeliz (bu bizim doğamızdır) ve sadece haz aldığımız şeyleri yapmak dışında bir şey istemeyiz. Biri yaratmayı ve inşa etmeyi sever, diğeri güneşin tadını çıkarmayı. Ama hepsi bir araya gelerek tek bir bütün hâline mi gelmeli?

Bu, doğası gereği doğuştan böyle olan %10’luk özgecil insanlar için bile hoş değildir, çünkü burada insanların birbirleriyle tamamen farklı kombinasyonundan, egoizmimizle olan etkileşiminden bahsediyoruz.

Bu nedenle, tamamen istenmeyen bir şey yapıyoruz, ama bunu zorunlulukla yapmaya başlıyoruz. Bunu yapmazsak ne olacağını, doğayla çatışmamızın ne sonuçlara yol açacağını, çevrede ne tür felaketlere yol açacağını tartışıyoruz. Cansız doğada depremlere, volkanlara, tsunamilere, kasırgalara, genel iklim değişikliğine, güneş patlamalarına vb. neden olur. Bitkisel dünyada, dünyanın yüzeyinde olanları görürüz. Hayvanlar aleminde, tüm türler yok olur. Ve insanda…

Şu anda doğanın bizi mutlak açlıkla tehdit ettiği bir koşudayız. Bitkiler, hayvanlar, balıklar, kuşlar—bunların hepsi felaket derecesinde yok oluyor. Doğayla dengesizliğimiz yüzünden, yeryüzünü ve onun yüzeyini diğer tüm türlerin varlığı için elverişsiz hâle getiriyoruz; çünkü biz böyleyiz ve ancak biz her şeyi uyuma getirebiliriz. Her şey bize bağlıdır.

Zamanla, bütünsel resmin böyle ifşa olması, insanın kendini ve toplumu değiştirme ihtiyacını fark etmesine yol açar; sonrasında zaten böyle bir kişiyle çalışabilirsiniz.

Yavaş Yavaş Arınma

Dolayısıyla, kişi gizlilik ve ızdırapları aldığında, bilinen şifayı alacağı, kişinin içinde bulunduğu koşuldan çıkmasına Yaradan’ın yardım etmesi için daha çok dua edeceği kesindir. (Baal HaSulam, Şamati 8, “Keduşa’nın Gölgesi ile Sitra Ahra’nın Gölgesi Arasındaki Fark Nedir?”).

Soru: Bu ifadede, sanki kişi “Bu acı veriyor, beni bu durumdan kurtar” diye talep ediyormuş gibi, egoist bir unsur var gibi görünüyor. Dua nasıl olmalıdır?

Cevap: Yaradan’a yaptığımız yakarışın neden tamamen özgecil olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Yolumuza tamamen egoist olarak başlarız. Ancak yavaş yavaş egoizmden arınır ve kendimizi Yaradan’a yöneltiriz, böylece taleplerimiz daha özgecil hale gelir, başkaları adına, tüm insanlar için olur.

Bu nedenle, bizim için en önemli şeyin başkaları için endişelenmeyi bırakmak olduğunu düşünmemeliyiz. Tam tersi.

Hasta Bir Dostu Ziyaret Etmek

Soru: Dostlarınız olduğunda, kişisel talihsizliklere katlanmak neden daha kolaydır?

Cevap: Dostlarımla bağ kurduğumda, kişisel sorunum aramızda paylaşılır. Aramızda gerçekten güçlü bir bağ varsa ve onlar benim üzüntümü paylaşarak bana destek olurlarsa, o zaman bu üzüntü hepimiz arasında paylaşılır.

Hasta ziyaretinin anlamı da tam olarak budur. İnsanlar hastaları sadece durumlarını kontrol etmek, onlarla konuşmak, onlara elma ve portakal getirmek için ziyaret ederler diye düşünürüz, ama bunun çok daha derin bir anlamı vardır. Böyle bir ziyaret aslında dostumuzun acısını paylaşıp ona gücümüzü verdiğimiz için hastalığını hafifletebilir.

Her birimiz ayrı bir bedende var olsak da hepimiz tek bir sistemde birbirimize bağlıyız. Eğer birbirimize bağlıysak, o zaman tüm sistemlerimiz de birbirine bağlanır: zihinsel, duygusal ve henüz bilmediğimiz birçok diğer sistem.

Sonuç olarak, insanlar arasında ortak bir bağ sistemi oluştururuz ve gerçekte bu, hayal ettiğimizden çok daha büyüktür. Hastalık, kişisel sistemimde beni hasta hissettiren bir tür arızadır. Ancak benimle bağda olan dostlarım, bağı derinleştirmek amacıyla ziyarete geldiklerinde, benim hasarlı sistemime girerler ve onun bir parçası olurlar.

Eğer iki dostum beni ziyarete gelirse, rahatsızlığım üçümüz arasında bölünür. Henüz eşit olarak bölünmez, ancak güçlü, uygun ve doğru bir şekilde bağdaysak bölünmelidir. Diğerinin acısını nasıl üstlendiğimizi ve karşılığında hasta kişiye kendi neşe ve mutluluğumuzu verdiğimizi açıkça hissedeceğiz.

Soru: Peki, biri bana sorununu anlatırsa, bu durumu kolaylaştırır mı?

Cevap: Eğer aranızda bir bağ yoksa, bunun pratikte hiçbir etkisi olmaz. Yine de, iyi ya da kötü haberlerin kişiyi güçlü bir şekilde etkileyebileceğini, ruh halini iyileştirebileceğini ya da depresyona sokabileceğini biliyoruz.

Ama bu kişi benim dostumsa, sanki tek bir beden içinde var oluyormuşuz gibi birbirimize bağlıyız. Bu nedenle, hastalık sırasında beni ziyarete geldiğinde, sistemimdeki kusur ona da geçer ve benim için daha kolay hale gelir.

Tamamen bedenlerimizle birbirimizden ayrılmış olmamıza rağmen, duyusal düzeyde bağ kurabilmemiz sayesinde, bir dost hastalığımı iyileştirmeye yardımcı olabilir, sanki onun bir parçasını kendi içine alıyor gibi. O, benim sistemimdeki dengesizliğin bir kısmını alır ve kendi sistemi içinde dengeler.

O, sadece iyi ve doğru bir eylemde bulunarak benim acımı hafifletir ve bu dengesiz kısmı sevgiyle kendi üzerine alır. Bunun yanı sıra, onun sağlıklı sistemi, başka birinin hastalığının bu parçasını, doğası gereği kendisine ait olmadığı için tam olarak emebilir. Hastalığın bir kısmını alır, kendi içinde izole eder ve kendi alt sisteminde iyileştirir.

Soru: Bu bilinçsizce mi olur?

Cevap: Genellikle bilinçsizce olur, ancak bunun nasıl gerçekleştiğini görebilen daha yüksek seviyede insanlar vardır.

Birlikte Yaşamak Yalnız Yaşamaktan Daha Kolaydır

Soru: İstatistiksel çalışmalar, daha fazla dostu olan birinin daha mutlu olma şansının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bu neden böyle?

Cevap: Dostların, bana mutluluktan çok daha fazla sorun getirmesi gerekirmiş gibi gelir.  Ne de olsa ruh hâllerini bana yansıtırlar ve başlarına gelen her şey için – iyi ya da kötü – endişelenirim. Bu yüzden aslında onlar yüzünden daha çok üzülmem gerekir; çünkü genellikle bir insanın hayatında sevinçlerden çok sorunlar vardır.

Ama mesele şu ki, insanlar sorunlarını gizlemeye ve başarılarından bahsetmeye meyillidirler. Bu nedenle, bana, çevremdekiler normal ve refah içinde yaşıyorlarmış gibi gelir. Ve başkaları pek mutlu olmasa bile, paylaşılan talihsizlik o kadar korkutucu değildir. Başkalarının da benimle aynı sorunları olduğunu görürüm ve artık durumumu mutluluk idealine göre ölçmem.

Başkalarından daha kötü durumda olmadığımı ve bunun hayatın ta kendisi olduğunu anlarım. Bunu verilen şekilde kabul eder ve beklentilerimi toplumda genel olarak kabul edilen seviyeye indiririm.

Ayrıca, ticari ve endüstriyel sistemlerin herkesin hayatını kolaylaştıracak şekilde inşa edildiğini görüyorum. Bu yüzden birleşip, şehirler ve fabrikalar yaratıyoruz. Birlikte bu dünyada hayatta kalmak daha kolay ve her birimizin tek başına yaşamaktan daha fazla hayatın tadını çıkarma fırsatımız var. Ormanda münzevi olarak yaşayan biri, hayatta kalırsa çok zor bir hayatla karşı karşıyadır.

Açıkçası, aramızdaki bağ bize fayda sağlıyor. Sorunlar ortaya çıktığında, bunlar paylaşılır ve herkes arasında bölünür. Toplum içinde yaşayarak, birbirimizden öğrenir ve başkalarından örnek alırız. Bu nedenle, topluma ne kadar çok dahil olursam, ondan o kadar fazla destek ve istikrar hissi alabilirim.

Hayatta olan her kötü ve iyi şey sonunda dengelenir. Sonunda toplum bana faydadan çok sorun getirse bile, bunlar herkesin sahip olduğu sorunlar olacaktır; bu yüzden onlarla hemfikir olurum.

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı – Bölüm 4

Doğa bizi bir kısıtlama yaratarak korur; yani doğa üzerindeki etkimiz, sadece içsel gelişimimiz ölçüsünde ortaya çıkar. Merhametli bir yargıç gibi ceza verirken, sadece suçları değil, aynı zamanda onları anlama ve fark etme yeteneğimizi de hesaba katar.

Doğa, adeta olumsuz etkilerimizi filtreler ve onları milyarlarca kez azaltır. Sonuç olarak, doğaya yalnızca çok az etki ederiz ve bunu da belli bir biçimde, sadece ondan öğrenmek ve gerçekten onu etkilediğimizi anlamak için yaparız.

Her şeyden önce, insan, insan seviyesinde doğanın ayrılmaz bir parçası olmalıdır; yani diğer insanlarla olan ilişkilerinde, herkesin tek bir beden olduğunu anlamalıdır. Kişi kendi ıslahını sağlamalıdır ve yalnızca çevreyi (cansız, bitkisel ve hayvansal) korumanın kendisine yardımcı olacağını ummamalıdır. Bu en temel noktadır.

Tüm atıkları “geri dönüşüme” yani yeniden kullanıma göndersek ve hatta tüm Atlantik Okyanusu’nu atıklardan temizlesek bile, bu doğayı kurtarmamıza yardımcı olmayacaktır. İnsanın doğayla bütünsel ilişkisi, düşünce ve arzu seviyesinde ifade edilir—doğa üzerindeki asıl etkimiz budur.

Doğada, evrensel bütünsel bağ yasası işler, çünkü doğa Yaradan’dır! Bir kurt bir koyunu öldürüp yese bile, bunu doğanın emriyle yapar; doğa ona hasta canlıları öldürmesini söyler.

Ormandaki tüm kurtları yok ederseniz, tüm hayvanlar hastalanır ve tüm orman yok olur. Doğada herkes başkaları için yaşar. Bunu farkında olmadan içgüdüsel olarak yapar. Kurt, hasta hayvanları yemek için yaşadığını bilmez.

Ama insanların hayatta kalmak için birbirini yemelerine gerek yok. Birbirlerine sadece egoizmleri yüzünden zarar veriyorlar.

Doğayı fiziksel seviyede “korumak” yerine, ondan doğanın tüm parçalarının var olduğu içgüdüsel doğru bağı öğrenmemiz gerekir. İnsan toplumunu da aynı yasalara dayandırmalıyız. Hayvanların fiziksel eylemlerle yaptıklarını, bizim manevi eylemlerde inceleyip yerine getirmemiz gerekir.

İnsanların düşünce ve arzuları, alt seviyelere; cansız, bitkisel ve hayvansal dünyalara bir uygulama olarak yansıtılır. Bu nedenle, insan toplumunu bütünsel bir biçimde inşa etmeli ve doğaya, bir parçası olduğumuz genel bir sistem olarak ele almalıyız.

Doğaya tepeden ya da yandan bakmak yerine, doğanın tamamının üst güç, Yaradan olduğunu ve insanlığın onun ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini hissetmeliyiz. Doğru katılımımızla, doğanın tamamı dengeye girecektir.

Doğadaki tüm dengesizlikler, insana kendini dengeye getirmesi için gösterilir. O zaman insan, doğaya olan etkisinde, her şeyin nasıl dengeye geldiğini görecektir. İnsan kendini ıslah ederse, Dünya bir Cennet Bahçesi’ne, mükemmel bir sisteme dönüşecektir.

Bunu yapmazsak, doğa bizi acımasızca eğitecektir ki son zamanlarda gördüğümüz de bu.