Daily Archives: Ekim 8, 2025

Aydınlanmaya Ulaşmak

Kabalistik metinleri okuyarak, Kabalistler tarafından doğadan elde edilmiş katı yasalara göre, üst gücü üzerimize çekeriz. Onlar bu gücün, sistemin baş kısmı olan ve Atzilut dünyasının “Roş”u olarak adlandırılan, bir sistemden kaynaklandığını açıklarlar.

Peki, bizler bu gücü nasıl çekebiliriz? MAN olarak adlandırılan, birleşik arzumuz aracılığıyla. Tora ’da bu, “gökten inen manna” olarak tarif edilir.

Kabala’da, sonuçlarını içimizde hissetmeye başlamamız gereken gerçek manevi eylemlerde bulunuruz. Bu bizim birliğimizi anlamamıza, onu hem arzulamamıza aynı anda onu arzulamamamıza yardımcı olur.

Başka bir deyişle, egoist gücümüz büyümeli ve aynı zamanda onun üzerinde özgecil güç de büyümelidir. Her ikisi de içimizde – aşağı ve yukarı doğru-  gelişir ve Sina Dağı olarak bilinen, ortak egoizmimizin üzerinde birliği hissetmeye başladığımız manevi bir kap oluşturur. “Sina” kelimesi, karşılıklı reddi simgeleyen İbranice “Sina” “nefret” kelimesinden gelir.

Musa gibi, biz de bu nefret dağını, Sina Dağı’nı aşmalı, birbirimizle birleşmeli ve Yaradan’ı ifşa edip, O’nu bilir hale gelmeliyiz. Bunun gerçekleşebilmesi için, altımızda kocaman bir karşılıklı nefret ve reddediş dağı oluşmalıdır. Buna rağmen, birlik ve sevgiye ulaşma çabasıyla onun üzerine yükselmeliyiz.

Bu koşula ulaştığınızda, “Sina Dağı’nda kırk gün” olarak adlandırılan bir adaptasyon ve kendini ıslah etme safhasından geçersiniz. Bu, ihsan etme niteliği olan Bina seviyesine karşılık gelir. Bu safhada, topluluğun tüm üyeleri arasında yapışmaya ulaşır ve onun içinde, üst gücün tezahürünü hissetmeye başlarsınız.

Bu gücün yardımıyla, topluluk içinde kendinizi ıslah etmeye devam edersiniz, böylece daha da ilerlersiniz. Aranızda, dağcılar gibi etkileşime girdiğiniz ve birlikte ilerlediğiniz, gerçek bir sistem ortaya çıkar. Hedefinizi bilir, yolu anlar, birbirinizi destekler ve manevi olarak “gören” oluyorsunuz. Ulaşmamız gereken durum budur.

Everest’ten Daha Yükseğe Nasıl Tırmanılır?

Soru: Birçok insan dünyanın en yüksek zirvelerinden biri olan Everest’i fethetmek istiyor. Everest Dağı’nın deniz seviyesinden yüksekliği 8.848 metreye ulaşıyor. Dağcılar ve bilim adamları, dağın bu yüksek bölgesine “ölüm bölgesi” adını vermişler.

İnsan neden bu ulaşılmaz zirveleri fethetmek için çabalar?

Cevap: Bu bir spor, bir oyundur; başkaları gibi, bunu yapabileceğinizi kendinize kanıtlamaktır. İnsanda, kendini doğanın üstünde konumlandırma arzusu vardır.

Soru: İnsan bir dağı fethetmek, daha yükseğe ulaşmak, daha iyi olmak ve insan gücünün sınırlarını aşabileceğini kendine ve başkalarına kanıtlamak için çabalar. İçsel manevi yükselişinde daha yükseğe çıkmak, daha iyi olmak, zorlukları aşmak ve pes etmemek için ne yapmalıdır?

Cevap: Genel olarak insan, zirveleri fethetmek, doğanın üzerinde olmak, kendi üzerine çıkmak ve en kritik noktada kendini fark etmek ister. Bu bir insan özelliğidir.

Tabii ki, bir hayvan oraya gitmeyecek. O, neyin daha iyi neyin daha kötü olduğunu mükemmel bir şekilde anlar ve her zaman maksimum konfor için çabalar.

İnsan içinse, tam tersine, en yüksek konfor alanı bile, eğer hâlâ kendini bir birey olarak kanıtlama fırsatı varsa, hiçbir şey ifade etmez. Çünkü insanın içinde cansız, bitkisel ve hayvansal doğa seviyeleri vardır; ancak bunların da üstünde, onda bir insan seviyesi bulunur.

Soru: Onu rahatsız eden ve tüm bu tehlikelere iten insan seviye nedir?

Cevap: Doğanın üzerinde olmak ister. Onun içinde insan denen ek bir nokta daha vardır. Ama bu, içindeki hayvanın içinde bulunur. Bu nedenle, içimizdeki insanı geliştirdiğimizde, hayvan acı çekmeye başlar: “Neden evrende beni, hayvanı değil de, benden üstün bir şeyi düşünüyorsun?” Sonra bir çatışmaya gireriz: insan yukarı doğru çabalar ve hayvan ölür.

Eğer insan gerçekten içindeki hayvan seviyesinin üzerine çıkmayı hedefleseydi, okyanusları geçmez, dağ zirvelerine saldırmaz veya denizin derinliklerine inmezdi. Hayatın anlamı bu yerlerde bulunmaz; o, kişinin içsel doğasını ve çevresini fethetmesinde yatar.

Soru: Kabala bakış açısından, doğa seviyesinin üzerine çıkmak ne anlama gelir?

Cevap: Doğa seviyesinin üzerine çıkmak, kişinin egoizminin üzerine yükselmesidir. Çünkü egoizmimiz içimizde üç seviyede mevcuttur: cansız, bitkisel ve onun üzerine yani egoizmin üzerine çıkmak için hayvansal seviye, bu da komşusundan nefret etme koşulundan komşusunu sevme koşuluna geçiş demektir.

Soru: Dış zirveleri veya dış derinlikleri fethetmek neden daha kolaydır?

Cevap: Bu, egoizmin daha da büyük bir yükselişidir, onu daha yükseğe çıkarma arzusudur! Bununla gurur duymak isterim: “Bana bakın! Hayvanım, hiçbir hayvanın tırmanmadığı yere tırmandı ama ben tırmandım!”

Bunda insana dair ne var? Hiçbir şey! Eğer bir araba bunu yapabiliyorsa oraya gitmemin ne anlamı var?

Soru: Büyük bir Aikido topluluğunun başkanıyla görüştünüz. Sohbet sırasında, Kabala’nın insan ile Tanrı arasındaki inanılmaz dikey bağlantıdan bahsettiğini söyledi.

Bir kişinin gelecekte ne olacağını tahmin etmesine yardımcı olan bu bağlantı nedir: bir düellonun sonucu mu, olayların sonucu mu?

Cevap: Bu, kişinin doğasının üzerine çıktığı zamandır. “Ben “imin var olduğu her yönden, bunun açıkça farkında olduğumda, onun üzerine çıkmaya çalıştığım zamandır. Ama bunu yapmak için yukarı tırmanmam ya da aşağı inmem gerekmez. Bunu yapmak için sadece içsel bir potansiyele, kendimden çıkma arzuma ihtiyacım vardır.

Bunu yapmama izin vermesi için doğadan yardım isterim. Bu şekilde, fiziksel olarak yapmaya çalışmak yerine onu aşarım.

Soru: “Ben “in ötesine geçmek ne anlama gelir?

Cevap: Egoizmin ötesine, başkalarından nefret etmekten başkalarını sevmeye geçmektir.

Soru: Birçoğu bunu memnuniyetle karşılıyor. Neden uygulamak istemiyorlar?

Cevap: Bu çok, çok zordur. Doğru bir şekilde uygulamak için sadece bir metod değil, tüm dışsal koşullar gerekir. Bu kolay değildir.

Tıpkı Everest Dağı gibi, birçok insan tırmanmak ister ama çok azı başarılı olur ve hatta birkaç metre kala ölürler.

Ancak ben, egoizm ile sevgi arasındaki potansiyel geçişi, bu engeli kelimenin tam anlamıyla aşabileceğimiz bir insanlık ve doğa koşuluna doğru ilerlediğimizi hissediyorum.

Soru: İhtiyacımız olan şansı ne getirecek?

Cevap: Bu manevi yükselişi aşmamıza ne yardım edecek? Amacın yüceliğinin ifşa olması. Bu, bize yüce ve özel olarak ifşa olacak ve o zaman biz de ona yükselebileceğiz.

Hislerin Gelişimi

Yorum: Bir insanın bilgeliği edinmek için değil, bir sonraki boyutu algılama yeteneğini geliştirmek için Kalaba çalıştığını söylüyorsunuz.

Cevabım: Elbette, çünkü biz hisler aracılığıyla yaşarız. O hisler içimizde geliştiğinde, onları analiz edebiliriz: sıcak mı, hafif mi, ılık mı, vs.

Algıma göre keşfedebileceğim ve geliştirebileceğim beş duyum vardır. Böyle bir keşif bilimi yaratır. Başka bir deyişle tüm bilimlerimiz, hislerimizden toplanan veriler ve onlara eklediğimiz mikroskop, teleskop vb. cihazlardır.

Yani, önce yaratılışın özünü, arzuyu kullanırız. Sonra bu arzuda, içinde olan her şeyi, her türlü rahatsızlığı ve dalgalanmayı hissederiz; onları inceleriz, kaydederiz, ölçeklendiririz, sıraya koyarız ve bilimimiz bundan doğar.

Bir şeyi ölçerken bunu kendi niteliklerime göre yaparım. Ancak her şeyi kendimle ilgili olarak keşfettiğimi hayal bile edemem. Eğer başka varlıklar bizim yerimizde olsaydı, her şeyi tamamen farklı görür ve ölçerlerdi. Biz ise ne kadar bağlı olduğumuzu anlamıyoruz ve sadece bu kutunun içinden, bedenimizden hareket ediyoruz.

Bu yüzden, insan üst dünya hissine girdiğinde, ilk fark ettiği şey tüm önceki bilgi, duygu ve deneyimlerinin ne kadar öznel olduğudur. Ama bunu anlaması, ancak başka bir sistemi daha edinmesiyle mümkün olur.

Neden Ben?

Soru: Mevcut formunuzla bu dünyaya gelmeden önceki enkarnasyonlarda manevi edinim deneyiminiz oldu mu?

Cevap: Muhtemelen evet, kendimi anladığım kadarıyla. Özünde bu, sözde “İspanyol varyantı”ydı. Ama bunun bir önemi yok. Ne fark eder ki? Hiçbir şeyi değiştirmez. Sonuçta hepimiz bir yerden geliyoruz.

Tüm ruhlar her türden sayısız enkarnasyondan geçmiştir. Gerçekte, olayların neden bu şekilde geliştiğini bilmiyoruz. Şahsen, şu anda yapmakta olduğum işi yürütme sorumluluğuyla “ödüllendirildiğimi” söyleyebilirim. Elbette, bir yandan bu onurlu, özel ve saygıdeğer bir şey. Ancak diğer yandan, bunun ağırlığını derinden hissediyorum; yine de yukarıdan bana verilen bu duruma karşı çıkamam.

Seçme şansım olsaydı, kendime farklı bir rol seçerdim. Bu mevcut pratik dağıtım seviyesi gibi günlük yaşamın küçük ayrıntılarıyla ilgilenmeden, inzivaya çekilerek çalışan, derinlemesine içe dönük bir Kabalist olmayı tercih ederdim. Dağıtımın en önemli şey olduğunu anlasam da bir şekilde benim doğamla örtüşmüyor.

Belki de henüz kendimi tam olarak anlayabilmiş değilim çünkü bu konuda Yaradan’la aynı fikirde değil gibiyim ancak içsel süreçleri inceleyen, edinen ve geliştiren münzevi bir bilimsel Kabalist olmayı tercih ederdim. Fakat işte buradayım; kendimi, yaya trafiğini oraya buraya yönlendiren bir kavşak polisinin pozisyonunda buluyorum. Açıkçası, bu role uygun donanıma sahip olduğumu hissetmiyorum.

İbraniceyi ya da Aramiceyi gerektiği kadar iyi bilmiyorum. Genel olarak, tabii Rusça hariç, dillerle zorlanıyorum hatta İngilizceyle bile.  Peki, Rusçanın Kabala ile ne ilgisi var ki? Kesinlikle hiçbir ilgisi yok.

Sanki “başım kesilmiş” ve aslında uygun olmadığım bir role yerleştirilmişim gibi hissediyorum. Ve içten içe, bu durumla hemfikir değilim. Bu işi yapmaya mecbur hissediyorum çünkü amacın önemi beni zorluyor. Ama esasen, bu iş için asla kendimi seçmezdim. Başka birini seçerdim: bilgili, anlayışlı, disiplinli, güçlü, büyük yeteneklere ve potansiyele sahip birini.

Ama derler ya, “Murat insandan, takdir Tanrı’dan.”; O, kudret ve güçle karar verir ve uygun gördüğü şekilde hareket eder. Elbette, ne olduğu tamamen belirsiz olsa da bunu kabul etmeliyiz.

Baal HaSulam açıkçası büyük bir bilge, büyük bir filozof, büyük bir bilgindi, dünyamızın en alt seviyelerinden manevi dünyanın zirvelerine kadar tüm yaratılış hakkında derin bir anlayışa sahip, çok yönlü bir bireydi. Gerçekten de insanlara liderlik etmeyi hak ediyordu.

Ve şimdi bu dünyaya, bu insanlığa, sisin içinde dolaşan tüm bu sefil, kafası karışmış insanlara bakın. Peki, ben kimim? Esasen tıpkı onlar gibi biriyim, yalnızca tek bir adım öne geçme görevi verildi.

Bilinmeyen bir yolda yürürken, elinizde bir asa ile önünde gideni takip etmelisiniz; adımlarını tam olarak onun bastığı yerlere basarak atmalısınız; ancak o zaman düşmekten kaçınabilirsiniz.

Kural şudur: Hiç ayak basılmamış yollarda ilerlerken, elinizde bir asayla, adım adım rehberinizi yakından takip etmelisiniz. Ama burada neredeyse önünüzde ne bir asa, ne bir rehber, ne de onların izleri var. Ve bu doğal çünkü gerçekten de yeni bir yolda ilerliyoruz. Belki de bu şekilde olmalı: deneme yanılma yoluyla, arayışla ilerlemek. Bu, yeni bir insanın yarattığı yoldur.

Yaradan’ın bizimle ne yaptığını anlamıyoruz. Doğum, hiçlikten, boşluktan ortaya çıkar. Sahip olduğumuz kitaplar bile bize hiçbir şey sunmaz. Elbette, görünüşte dünyevi aklımızla biraz anlayabiliriz ve kendimizi az da olsa bir anlayışla, biraz da memnuniyetle doldurabiliriz. Ama tüm bunlar kesinlikle önemsizdir.

Bunların hepsi bizi biraz sakinleştirmek, devam etmeye ikna etmek içindir.

Ama gerçekte, tüm yol yalnızca kendinizin üzerine yükselmekte yatar; tıpkı bir mıknatısın sizi üst ışıkla kaldırması gibi – hislerinizin, bilginizin ve anlayışınızın, tüm hisleriniz ve aklınızda sahip olduğunuz her şeyin üzerine. Sadece bu şekilde yükselirsiniz, tıpkı havaya yükselen bir balon gibi. Ve bir yerde, bilinmeyenin içinde, bir zirveye ulaştıktan sonra, başka bir koşul size açılır.