Category Archives: Kabala

Başıma Olumsuz Bir Şey Geldiğinde Ne Yapmalıyım?

Benden istenen tek şey, başıma gelen her şeyin doğadan – yani her şeyi yaratan ve yöneten o tek kaynaktan – geldiğini kavramaktır. Bu güç, bizi doğayla dengeye ulaşacağımız nihai amaca doğru ilerletir.

Hayatımdaki her etki, beni bu hedefe biraz daha hedefli biçimde yöneltmek içindir. Dolayısıyla asıl soru şudur: Şu anda yaşadığım bu olumsuz durumu, kendimi hedefe daha güçlü biçimde yönlendirmek için nasıl kullanabilirim? Önce hedefle bağ kurmam gerekir; ardından (ve ancak hedefle bağ kurduktan sonra) dışımdan aldığım bu etkinin içimde tam olarak nereye dokunduğuna bakmalıyım. Neyi hedef alıyor? Çoğu zaman hedef aldığı şey egomdur, yani başkaları pahasına kendi çıkarım için haz alma arzumdur. Zaten içimde bundan başka bir şey yok. Ancak arzularımda, düşüncelerimde ve ruh hâllerimde sürekli işleyen doğanın gücü; her seferinde egonun belirli bir noktasına, niteliğine, tezahürlerine ve gizli yerine dokunur.

Ego için en güçlü ve en acı verici darbe genellikle gururun zedelenmesidir. İnsan en çok utançtan korkar. Başkalarının gözünde küçülmek, aşağılanmak ve içimizdeki önemli hissetme duygusunu kaybetmek insanı dehşete düşürür. Gururun yenilgisi, “Ben” duygusunun yenilgisi, yaşayabileceğimiz en sarsıcı histir. Bu duyguyu yaşamaktansa ölümü bile tercih edebileceğimiz olur; çünkü utanç, içimizdeki insanı siler. Kişinin “ben” dediği şeyi yok eder ve geriye yalnızca hayvansal beden kalır. O seviyeye düşmeyi kabul edemeyiz. Bu nedenle, utanç yaşamamak için her şeyi göze alabiliriz.

İşte tam da bu duygu, yani utanç yaşama ve egoist benliğin sarsılması riski, doğanın bizi hedefe doğru harekete geçirmek için verdiği en büyük itici güçtür. Kabala bilgeliğine göre, yaratılış düzeninin ve dünyaların ortaya çıkışının en başında bu utanç hissi vardır. Bu nedenle, dönüşüm ve ıslah için en etkili aracımız budur.

Eğer kendimizi doğru hissetmeyi, içsel bir muhasebeyi sürekli canlı tutmayı, utancı fark edip onun üzerine yükselmeyi öğrenirsek, egomuz üzerinde çalışmamız kolaylaşır. Utanç artık yıkıcı bir güç olmaktan çıkar ve yol göstericiye dönüşür; bizi doğanın pozitif, özgecil gücüyle dengeye ve manevi yükselişe doğru yönlendiren bir rehber olur.

Her Şey Dua İle Edinilir

Birçok Kabalistik kaynakta, manevi olanın ancak dua gücüyle edineceği söylenir. Dünyadaki çoğu insan, duanın ne olduğunu anladığını düşünür, ancak gerçekte durum bundan çok uzaktır.

Kabala biliminde şunu öğreniriz:

Görün ki, bütün oluşacaklar oluşmadan ve yaratılanlar yaratılmadan önce, Üst Işık tüm var oluşu doldurmuştu. Ve hiçbir boşluk yoktu. (Ari, Hayat Ağacı)

Üst ışık (ifşa olmamış formunda Yaradan) yoktan yarattığı arzuyu doldurdu. “Yoktan var olma” tam olarak yaratma eylemidir.

Sonra Yaradan, bu arzuyu değiştirmeye ve dönüştürmeye başladı, böylece daha sonra bağımsız bir yaratılan oluşturulabilecek bir şeye dönüştü. Arzu birçok parçaya bölünene kadar üzerinde çeşitli eylemler gerçekleştirdi; Kabala’da buna ortak ruhun (Adem) parçalanması denir.

Bu ortak ruhun parçaları, her biri bir nokta haline gelene kadar giderek daha fazla bölündü; bu nokta, içimizde tutuşan ve Yaradan’a olan özlemimizi hissettiğimiz kalpteki noktadır.

İlk başta bu his bilinçsizce ortaya çıkar. Nereden geldiğini veya neden bize huzur vermediğini bilmeyiz, ama bu bizi Kabalistik bir gruba götürür. Manevi yolumuz böyle başlar.

Grupta çalışırken, yaratılışın doğasında egoizmden başka bir malzeme olmadığını anlamaya başlarız, çünkü şöyle denir: “Kötü eğilimi ben yarattım ve ıslahı için Tora’yı verdim.” Egoizm, Yaradan tarafından kasıtlı olarak yaratılmıştır, böylece kişi kendini ona kaptırabilir, onu yanına alabilir ve sonra onu ıslah ederek Yaradan’a yükselebilir.

Bu nedenle, bizim görevimiz içimizdeki egoizmi ortaya çıkarmak ve onu “arzu” (Hisaron) olarak adlandırılan doğru şekline getirmektir.

Mesele şu ki, dünyevi arzulara daldığımızda, manevi sistemi etkilemiyoruz, onun içinde değiliz. Ancak, Adem’ın manevi sistemine entegre olmak, onun parçalarıyla birleşmek için yönlendirilen, doğru şekilde oluşturulmuş bir arzu, onu etkiler ve buna “dua” denir, yani bu, yaratılışın genel sistemi içinde bağ kurmak ve doğru şekilde işlev görmek için yapılan bir istektir.

Bu nedenle, her şeyin sadece dua yoluyla, kişinin arzusunun doğru şekilde oluşturulmasıyla elde edildiği söylenir.

Yaradan’ın Yüceliği Hakkında Düşünün

Soru: Rabaş, grup hakkındaki makalelerinde, önce grubun gözünde Yaradan’ın yüceliğini güçlendirmek gerektiğini, ancak ondan sonra konuşmak gerektiğini yazar. Ağzımızı açmadan önce dikkatlice düşünmemiz mi gerekir?

Cevap: Evet, Rabaş önce Yaradan’ın yüceliğini düşünmeniz gerektiğini yazar. Ama hayatta her şeyin yazıldığı gibi gitmediğini görüyorsunuz; hayat hayattır. Bizim seviyemizde olduğu gibi, böyle ise böyle, değilse değil.

“Önce Yaradan’ın yüceliğini düşünmek” ne demektir? Düşünmek veya düşünmemek ne demektir? Bu benim dış zihnimde. Ama kalbim buna hazır mı? Yaradan’ı hissettiğim, O’nun kalbimde olduğunu düşündüğüm ve bu seviyeden yargılamaya başladığım bir duygu, bir seviye içinde miyim?

Bu sadece oturup basitçe düşünmek değildir. Oturup düşünüyorum, sonra bir süre ağzımı kapatıyorum ve hiçbir şeyi eleştirmiyorum. Öyleyse ne? Her şey kalpteki ıslaha, bulunduğunuz seviyeden daha yüksek ve daha yüksek bir seviyeye bağlıdır.

Çelişkiler ve tartışmalar olmadan ilerlemenin mümkün olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar gruba karşı tutumlarını ortaya koymalıdır. Ve elbette, grup olmadan ilerleyemeyecekleri, grup olmadan hiçbir şeyde başarılı olamayacakları düşüncesiyle kendilerini donatmaları gerekir.

Yaradan’a Yakınlaşmanın Yolları

Soru: Biliyoruz ki asıl önemli olan niyettir. Işığı çekmek için bu ne tür bir niyette kıyafetlenebilir?

Cevap: İnsan, Yaradan’ın onu yerleştirdiği bir koşuldadır ve bu koşuldan, hedefe ulaşmak için değişim yoluna başlamalıdır. Yaradan’dan başka dönecek kimsesi yoktur.

Soru şu ki, O’na hangi yollarla başvuracak ve tam olarak ne isteyecek? Bu yolu zaten geçmiş olan insanlar yapılması gerekenleri yazarlar. Tavsiye için kime başvurmalıyım? Cevap basit; zaten deneyimi olan birine.

Bu insanlar bize ne yapmamız gerektiğini anlatırlar ve kaynağa geri dönen gücü ve ışığı elde etmek için bir çalışma olduğunu söylerler. Çalışma sırasında bu gücü isteme arzusu duymak için, çalışmadan önce sahip olduğunuz arzudan daha büyük bir arzu ile kendinizi donatmalısınız. Bu ek arzuyu gruptan edinebilirsiniz.

Tıpkı sıradan bir toplumda olduğu gibi, kişi bu topluma girdiğinde çeşitli arzular ve hedefler edinir; bunu başarmak, şunu satın almak, şöyle olmak ne iyi olurdu, vb. Sizin için de durum aynıdır. İyi bir manevi topluma girerseniz, Yaradan’a daha yakın olma arzusu size eklenir.

Ve sonra kitabı elinize alırsınız, gözleri henüz açılmamış bazı dostlarınız gibi değil, zaten bekleyen, umut eden ve kitaptan bir şeyler almak isteyen biri olarak. Yani, her şey ne tür bir topluluk bulduğunuz, ondan ne aldığınız ve tabii ki öğretmen ve kitaplara bağlıdır. Genel yön öğretmen tarafından belirlenir ve sizi manevi köklerle bağlayan doğru metinler aracılığıyla size aydınlanma verilir.

Bu nedenle sadece birkaç yol vardır: doğru kitap, doğru öğretmen, doğru grup ve onların yardımıyla Yaradan’ın ifşasını elde etmek için değişmek isteyen siz kendiniz. Önce Kelim’i (kapları) ıslah etmek, sonra ışıkları almak.

Kelim’in ıslah edilmesi, ihsan etme niyeti olan inancın kazanılması olarak adlandırılır ve ışıkların alınması, ihsan etme niyetiyle alınmasıdır.

Dostlar Toplantısı Gündemi

Bir araya geldiğimizde, gündem baştan belirlenmelidir. Başka bir deyişle, herkes elinden geldiğince grubun önemi ve grubun kendisine sağladığı faydalar hakkında konuşmalıdır. Grubun, kendisine önemli bir şey, kendi başına başaramayacağı bir şey vereceği beklentisi doğrultusunda, o ölçüde grubu dinler.

Bunun nedeni, başlangıçta grubun büyüklüğünü, doğanın amaçlarını ve bunları gerçekleştirmenin gerekliliğini oluşturmaktır. Çünkü amacın büyüklüğü ölçüsünde, egosunun ötesinde çaba gösterebilir, grubun görüşü karşısında kendi görüşünü iptal edebilir ve sadece grup için değil, doğa ve bütünlüğü için de hareket edebilir. Düşüncelerinin bu yönde olmasıyla, doğanın tüm güçlerinin yardımını hissedecektir.

Aynı şey dost sevgisi için de geçerlidir. Bir araya gelmeden önce, dostların önemini, her birinin önemini inşa etmek gerekir. Ve grubun büyüklüğünü takdir ettiği ölçüde, gruba saygı ile davranabilir. Bundan sonra, grubun yararı için ne kadar çaba gösterdiğini kontrol etmelidir. Grubun yararı için hiçbir şey yapmaya gücü yetmediğini fark ederse, o zaman gruba başvurarak güç almak ve komşusuna sevgi duymak için çalışma arzusu isteyebilir.

Ve eğer düşüncelerinde bile gruba dönerse, grubun gücüne ve ıslaha ulaşmasına yardım etme isteğine inandığının bir göstergesi olarak, birleşmek ve kendisinin neşe içinde olup olmadığını kontrol etmek için güç alacağından emin olmalıdır.

Ve bu durumda tüm dostlar tek bir arzuyu temsil ettiğinden, herkesin mutluluğunu görmek ister. Bu nedenle, tüm hesaplamalardan sonra, dostların sevgisinin mutluluğu için zaman gelir. Ve her biri, sanki iyi bir iş yapmış ve bununla çok para kazanmış gibi mutlu hissetmelidir. Ve artık, bu dünyada gelenek olduğu gibi, dostlarına öyle davranır.

Benzer şekilde, burada da durum böyledir; herkes, dostunun iyi bakıldığından emin olmalıdır, çünkü şimdi mutludur ve dostlarının da iyi hissetmesini ister. Bu nedenle, toplantının kapanışı neşe ve ilhamla sonuçlanmalıdır. Ve sonra herkes mükemmelliği hissedecektir.

Engellere Rağmen

Soru: Dışarıdaki Yaradan’ın bir tür mantık, yasalar olduğu ve içindeki Yaradan’ın bir tür duygu olduğu söylenebilir mi? Ve bu iki ilke birleştiğinde, Yaradan ile bir bağ mı oluşur?

Cevap: Elbette, o anda size nasıl görünüyorsa öyle söyleyebilirsiniz; ancak Yaradan, her birimizin içinde ve hepimizin arasında birlikte etki eden tek bir güçtür.

Yaradan hakkında söylenecek çok fazla şey yok, çünkü bu “öz” kesinlikle her şeyi kapsar. Ve şimdi size söylediklerim, duyduklarınız ve düşündükleriniz bile doğanın bu gücünden geliyor.

Bunun dışında, pratikte hiçbir şey yok. Biz onun içindeyiz, onun parçalarıyız. O’nu hissetmeyelim ve bu koşuldan O’nu ifşa edebilelim diye bize belirli bir körlük, düşünce ve duygularımızda bir kısıtlama verilmiştir. Sonra, tabiri caizse, var olmaya başlarım.

Ben varım ve engin bir dünya var. Bu dünyanın tamamını, Yaradan’ın benimle ilişkili bir tezahürü olarak algılıyorum. Bu şekilde, bu dünyanın — yani Yaradan’ın, bu evrensel ve her yerde hazır bulunan gücün — algısına kendimi ayarlamaya çalışıyorum. Kendimi bu şekilde ayarladığımda, birdenbire bu güce, Yaradan’a uyum sağlayacak şekilde değiştiğimi hissetmeye başlıyorum. İşte tam olarak ulaşmamız gereken durum budur.

Yaratılışın amacı, Yaradan’a benzerliğe ulaşmaktır. O, Kendisiyle bizim aramıza tüm engelleri koymasına rağmen, O’nu var olan tek Bir olarak, tüm evreni dolduran olarak ifşa ettiğimde, bu durumda O’nunla birleşirim. Ama Yaradan’ın birliği aynı zamanda bu nedenle ihlal edilmez.

Ve O’nun, bizim O’ndan ayrılığımız gibi olağanüstü bir niteliği yaratmış olması, yalnızca O’nu sanki dışarıdan, sanki bir mesafeden anlayabilmemiz, hissedebilmemiz ve ifşa edebilmemiz içindir.

Geleceğin Yapısını Görmek

Yolumuz, düz olmasına rağmen yükselişlerden ve düşüşlerden, sapmalardan ve çelişkilerden oluşur. Şöyle düşünürsünüz: ‘Düştüm, dışarı atıldım.’ Oysa düz bir çizgi üzerinde yürüyor olsanız bile, sürekli olarak darbelere, düşüşlere, sorunlara ve kafa karışıklığına katlanmak zorunda kalırsınız. Görünüşe göre bu olmadan imkânsızdır.

Önemli olan tek şey, bundan ‘yaşlanıp yaşlanmadığınızdır’; yani bilgelik (Hohma) edinip edinmediğiniz, kaynağı ve nedeni görüp görmediğinizdir. Tüm bu darbelerin arkasında, şimdikinden bile daha güzel olacak gelecekteki bir yapıyı görerek bununla ilişkilendiriyor musunuz?

Bazen eski bir binanın bulunduğu yerde yenisini inşa etmek imkânsızdır; alanı temizlemek ve baştan inşa etmek gerekir. Bu meselelere böyle yaklaşılmalıdır. Asıl önemli olan, inşa edip etmediğimizdir. Bunu tartışmaya başlayan bir grup, eylemlerine ve başına gelen her şeye karşı eleştiriye girmeye hazır olmalıdır; fakat bu süreçten daha birleşmiş ve güçlenmiş olarak çıkarlar.

Yaradan’la Sürekli Bağ

Soru: Yaradan ile sürekli bir bağ kurmak, bilinçli bir çaba mı, yoksa her şey doğal mı geliyor?

Cevap: Bunlar, var olmaya çalıştığımız sürekli çabalardır. Ancak bunların içinde doğal bir şekilde her zaman yaşayamayız; Yaradan bu çabaları keser ve bunun yerine bize dünyanın başka resimlerini verir. Biz de bu resimler aracılığıyla Yaradan’ı tanımlamaya yeniden döneriz. Ve bu süreç sürekli böyledir: giriş – çıkış, giriş – çıkış.

Soru: Bu alışkanlık haline gelebilir mi?

Cevap: Bu alışkanlık değil, zorunluluk haline gelir.

Manevi Korku

Rabbi Elazar şöyle dedi: “Yaradan, ‘Bütün dünya sadece bunun için yaratıldı’ dedi. Bu, bütün dünyanın Tanrı korkusu için yaratıldığı anlamına gelir” (Rabaş, “Toplumun Amacı – 1”).

Egoist duygularımızla, her şeyi “kendimize” alma arzusuyla algılayamadığımız yüce bir amaç vardır. “Kendimizden” çıkmak ve “benim dışımda” olan şeylere ilgi duymak, manevi korku (Yirat HaShem) olarak adlandırılır.

Şu anda, kendimi nasıl dolduracağım ve koruyacağım konusunda endişeliyim. Buna kendimiz için korku denir.

Bilinçaltında, kendimize, egoizmimize faydalı olanı çekmek ve zararlı olanı uzaklaştırmakla sürekli meşgulüz.

Manevi korku, benim dışımda olan şeylerden korkmam anlamına gelir. Bir annenin tüm düşüncelerinin küçük çocuğunda ve onunla ilgili şeylerde olduğu gibi, ben de başkaları ve Yaradan için endişelenirim.

Bu korkuda, kendi dışımdaki, egoizmim dışındaki bir başkası için duyduğum bu endişede, üst gerçekliği hissederim.

Yaradan’ın Fotoğrafı

Maneviyat, yalnızca kendi arzularınızla kendiniz için oluşturduğunuz bir forma sahiptir. Yukarıdan bize yalnızca bilgilendirici bir kayıt (Reşimo) verilir ve formu kendimiz oluşturmalıyız. Yukarıdan, üst dereceden, gerçekleştirmemiz için kuvvet ve akıl da verilir, ancak bu bizim isteğimize göre olur.

Bize, yukarıdan hazır bir dünya aniden üzerimize düşecekmiş gibi gelir. Bekleyecek bir şey yoktur. Onu kendi çabalarımla kendim inşa ederim. Bu dünyayı ışığın arka planında kendim çizerim.

Yukarıdakinin görüntüsünü çizerim ve çabalarımın ölçüsünde, bu görüntü giderek daha gerçek hale gelir. Yapabileceğim her şeyi yaparım. Her türlü formu çizerim. Bazen daha iyi, bazen daha kötü olur ve bazen hatalar yaparım. Başarılı olana kadar onları yaratırım ve silerim.

Ve çalışmamın sürecinde, birdenbire üstte olanın bana yardım etmeye başladığını görürüm! O, eldiven içindeki el gibi içime girer ve çalışır. Çocukla birlikte oynayan, ona bloklardan ev yapmasına yardım eden bir anne gibi bana yardım eder. Bir şey yapmaya çalıştığımda ve bu işe yaramadığında, birdenbire bunun böyle olmaması gerektiğini, tam tersi olması gerektiğini anlamama yardım edenin O olduğunu hissederim.

Ancak tüm bunlar, bir şeyler inşa etmeye çalıştığım için benim çabalarım sayesinde gerçekleşir. O da bu çabanın başlangıcını içimde uyandırır, ancak bunu ben sürdürmeli, filizini bulmalı ve ondan yola çıkarak çalışmaya başlamalıyım. Bu “Ben, Yaradan, ilk ve son olanım” denilen şeydir.

Yaradan’ın ifşa olacağı yer olan bu “ev”i, “Yaradan’ın resmini” kendi malzemelerimizi kullanarak kendimiz inşa etmeliyiz. Bu olmadan O’nun hiçbir görüntüsü yoktur. O’nu kendime, arzularıma, O’na benzetebileceğim kısma yansıtırım.

Ve bu arzuda, bir temel üzerinde, bir perde üzerinde (ve maneviyatta buna gerçekten perde denir), O’nun resmini görmeye başlarım. Bu, perde üzerinde, geliştirici solüsyona batırılmış bir fotoğraf gibi görünmeye başlar. Perdemde ortaya çıkan bu resme yansıyan ışık denir. Ve böylece iki manevi güç elde ederim: perde ve yansıyan ışık.

Bütün bunlar benden gelmelidir. Bu yüzden manevi dünyaya girmek için hazırlık süresi, “üç ila beş yıl”, gereklidir. Gizlilik süresi, bu resmi oluşturmaya çalıştığım süredir. Ve sonra manevi dünya ifşa olur ve gerçekte bu, ne olduğu bizim hayal bile edemeyeceğimiz bir şeydir.