En başından itibaren bu dünyaya ince bir “ip” ile bağlıyız ve bu dünya bizi çocukluğumuzdan beri baskılar. İçten içe, bir yerlerde özgürlüğün var olduğunu hissederiz; fakat ona doğru tek bir adım atmaya bile cesaret edemeyiz. Neden? Çünkü burada her şey tanıdık. Burada bir evimiz, yemeğimiz, alışkanlıklarımız ve güvenli bir alanımız var. O ipin ötesinde ise bilinmezlik var… ve bilinmezlik, bildiğimiz tüm ızdıraplardan daha çok korkutur bizi.
Özgürleşmek için kendimizi aşmamız gerekir: alışkanlıklarımızı, dünyaya bakışımızı, insanlara yaklaşımımızı, hatta hayat anlayışımızı. Bizi sürekli aşağı çeken o içsel çekim gücünü etkisiz hâle getirmeliyiz.
Evet, bundan gerçekten korkarız; fakat zayıf olduğumuz için değil. Doğamız gereği benmerkezciyiz; başkalarının pahasına kendi çıkarımız için haz almak isteriz. Egoizm ise kökünden sökülmeye kolay kolay izin vermez.
Kabalistler, dünyevi yaşamın bizler üzerinde yarattığı bu çekim gücünün üzerine yükselmemiz gerektiğini söyler. O zaman başka bir dünya, başka bir gerçeklik algısı, bütünüyle farklı bir varoluş görürüz. Peki, bu cesareti nereden bulacağız? Gerekli cesaret, kişisel bir cesaret değildir; yukarıdan, doğanın kendisinden gelir. Bazı ruhlara bu uyanış doğrudan verilir. İnsanlığın geri kalanı ise onların rehberliğinde ilerler; özgürleşmek için gerekli içsel gücü adım adım biriktirerek.
Bu yüzden yol bazen hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Yıllarca deneriz, tekrar ve tekrar… ve yine de hiçbir şey değişmiyormuş gibi görünür. Oysa bu çaba boşa gitmez. Birikir. Her deneme, içimizdeki enerjiye bir miktar daha katkı yaparak manevi birikimimizi artırır. Ta ki bir gün o ip kopana kadar.
Bu süreçte umutsuzluğa kapılmamak mümkün mü? Evet. Öncelikle, başka bir yol olmadığını anlamamız gerekiyor. Umutsuzluğun kendisi, bu fark edişin bir parçasıdır. Gidecek başka bir yer yok ve alternatif bir yol da yok. Eğer kaderimizde bu kurtuluş varsa, yeterli gücü biriktirir ve egodan özgürleşiriz. Fakat bu yazgı henüz oluşmamışsa, bir sonraki uyanış döngüsüne kadar egoya bağlı kalırız. Buna “şans” deriz; çünkü içinde yaşadığımız sistemin tüm yasalarını bilmiyoruz.
İçimizdeki gücü artıran şey nedir? Başkalarıyla iyi bağlar kurma yönünde attığımız her adım. Ayrıca kim olduğumuzu, doğamızı, bizi kuşatan genel doğayı ve kendi doğamızdan nasıl gelişerek evrensel doğayla uyum kurabileceğimizi anlamaya yönelik her çabamız.
Kısacası, bir üst ve kapsamlı varoluş alanına geçişi tek başımıza değil, bir grubun parçası olarak çok daha kolay gerçekleştirebiliriz. Çünkü grup içindeki herkesin özlemi ve müşterek çabası, özgürleşmek için gereken enerjiyi tutan ortak bir kap hâline gelir.
Peki, kendimiz henüz özgürleşmemişken bu sürece nasıl güvenebiliriz? Çünkü özgürleşmediğimiz sürece dünyevi yaşam temelini kaybeder. Hayat, ancak bizi bu ipten kopma noktasına götürdüğü ölçüde anlam taşır.
Özgürleştiğimiz zaman kendimizi nasıl bir alanda buluruz? Kendimizi özgürlüğün içinde, yani egoizmin köleliğinden kurtulmuş olarak buluruz. Burada tüm eylemlerimiz egoisttir; tamamen ip tarafından yönlendirilir ve kontrol edilir. Oradaysa özgür alanın yasalarına göre hareket etmeye başlarız: ihsan etme, sevgi ve bağ yasalarına göre.
Şu anda özgürlüğü tam olarak kavradığımız söylenemez. Biz yalnızca ipin baskısını hissediyor ve bu baskıdan kaçmak istiyoruz. Belki bu ilk başta çocuksu bir dürtü olarak algılanabilir. Fakat gerçek özgürlük acıdan kaçmak değildir; egoizmden kurtulmaktır. Hayatın anlamı da budur: böylesi bir özgürlüğe ulaşmak.
Filed under: Birlik, Grup, Kabala, Maneviyat -
Çoğu İnsan Neden Her Şeyi Geride Bırakıp Yeni Bir Başlangıç Yapmaktan Korkar? için yorumlar kapalı