Category Archives: Egoizm

Perde Tamamen Bireysel Bir Niteliktir

Soru: Perde hangi öğelerden oluşur?

Cevap: Perde iki güçten oluşur.  Bunlardan ilki onu kendine çekmek için olan egoist arzunun büyüklüğü iken ikincisi ise ihsan etme güçleri, reddediş ve bu çekim gücüyle çalışmaya isteksizliktir.

Soru: Bir insan perde ile doğabilir mi?

Cevap: Hayır, asla. Hepimiz küçük egoistler olarak doğarız ve hayatımız boyunca öyle kalırız. Eğer bir kişi Kabala ile meşgul olur ve bunun kendisine özgecil, anti-egoist bir nitelik kazandırabileceğini anlamaya başlarsa ve bu niteliği elde etmek için üzerinde çalışmaya devam ederse, o kişide yavaş yavaş  bir perde oluşur. Bu birikerek artan bir süreçtir.

Perde tamamen bireysel bir niteliktir. Birinden miras kalamaz, satın alınamaz, takas edilemez veya ödünç alınamaz.

Egoizmi Aldatmak

Peygamberler, Yeşu Kitabı, 8:1: “Ve Rab Yeşu’ya dedi ki, “Korkma ve yılma; bütün savaşçılarını yanına alıp Ai’ye git. Ai’nin Kralı’nı, halkını ve şehrini bütün topraklarıyla birlikte senin eline verdim.”

Soru: Aslında, şehir aldatma ile alındı. Aldatma yoluyla egoizmle çalışmak neden gereklidir? Neden onu doğrudan alamıyorsunuz?

Cevap: Çünkü egoizm haklıdır: haz almak, almak ister. Kimseyi aldatmaz. İnsanı hazza götürür ve onunla doldurur. Bu yüzden bizim için ondan vazgeçmek çok zordur.

İçimizdeki Ai şehrinin savaşçılarını cezp etmek için aldatmacayla, hırsızca eylemlerle hareket etmeliyiz. Ve anlaşılan o ki her zaman kötü, dolaylı bir şekilde hareket ederiz. Aksi takdirde egoizm yenilemez.

Soru: Neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl anlayabiliriz?

Cevap: Gerçek, Yaradan’dan gelen ve sonunda galip gelmesi gereken bir şeydir. Ve yalan, ona karşı olan her şeydir. Ancak, her şey görecelidir. Almanın kötü, vermenin iyi olduğunu kim söyleyebilir ki? Bunun tam tersinin doğru olduğu söyleyen farklı felsefeler ve yöntemler var. Ve kesinlikle kalplerinden konuşuyorlar.

Soru: Yani hakikat ancak Yaradan ile bağlantı varsa mı anlaşılır?

Cevap: Eğer Yaradan bunun üzerinde durur ve bunun doğru olduğunu söylerse, bunu kabul etmeliyiz. Bunun gerçekten doğru olduğunu da eylemlerimizin sonunda keşfedeceğiz.

Soru: Yaradan’ın söylediklerini nasıl duyabilirim? Bu gerçeğe nasıl daha yakın olabilirim?

Cevap: O’nun dediği gibi davranmaya, yani anti-egoistik davranmaya başlamalısınız ve yavaş yavaş bunda derin, içsel, daha yüksek bir anlam göreceksiniz.

Soru: Bu doğru bir varsayım mı: Egoizmim bana kötü his veriyorsa, bu iyi midir?

Cevap:  Genel olarak, evet. Ancak biz burada kendi kendine ızdırap vermek veya herhangi bir eziyetten bahsetmiyoruz.

Egoizmle çok güzel, hoş bir şekilde, doğrudan çalışmak gerekir. Aldatma, bir çocuğa tatlı ilaç verdiğimde onu nasıl kandırıyorsam egoizmi de aynı şekilde kandırdığım gerçeğine dayanmalıdır.  Sadece bu şekildedir. İşte bu yüzden aldattığımı, bir şeyi ihlal ettiğimi hissetmem.

Soru: Egoizmimizden nefret etmemiz gerektiğini söylediğimizde ne kastediyoruz?

Cevap: Egoizmden yalnızca Yaradan’a karşı olduğu ve benimle Yaradan arasında bir engel olduğu için nefret edilmelidir.

Aynı zamanda ona saygı da duymalıyız. Egoizm, Yaradan’ın gücü olan bir melek olarak kabul edilir, bu nedenle o hep bizimledir. Sonuç olarak, saygı ve nefret birleştirilir. Sadece ego ile nasıl doğru çalışılacağını öğrenmeniz gerekiyor.

Yaradan Çalışmasında “Gündüz Ve Gece”

Kendi egoist arzumuzun içindeyiz, bu da doğal olarak sadece kendimizi önemsememize neden oluyor. Dolayısıyla, eğer manevi var oluşa yükselerek Yaradan’ı hissetmek ve anlamak istiyorsak, kendi görüşümüz yerine Tora’nın görüşüne, Yaradan’ın görüşüne uymak için egoizmimize direnmeli ve onunla savaşmalıyız.

Kendimizi küçülttüğümüz, egoist arzumuzu Yaradan’ın arzusuna boyun eğdirmek için yaptığımız bu çalışma sürekli olarak sürdürülmeli ve böylece bu dünya üzerinde daha üst bir dünya inşa etmeliyiz.

Bu çalışmaya mantık ötesi inanç denir çünkü Yaradan’ın arzusunu kendi arzumuzun üzerine koyarız, ihsan etme güçlerini alma güçlerinin üzerine yükseltiriz. Başkalarından uzaklaşma isteğimize rağmen, dostlarımızın önünde kendimizi iptal etmemiz gerekir. Böylece Yaradan’ın niteliklerini içimizde şekillendiririz ve O’nu niteliklerimizin benzerliğine göre hissetmeye başlarız.

Bu çalışma daha net, daha odaklı ve kesin hale geliyor. Tekrar tekrar haz alma arzumuza dönüyoruz, böylece onu yeniden biçimlendirip yeni bir şekilde düzenliyoruz. Şuan her şeyi egoizmimizin içinde hissediyoruz: tüm gerçekliği, tüm dünyayı, tüm evreni. Ama eğer arzumuzu Yaradan’a ihsan etme arzusuyla değiştirirsek, o zaman bu dünya yerine, gerçek ve ebedi olan üst, manevi dünyayı algılayacağız.

Bunu yapmak için bilgiden mantık ötesi inanca geçiş yaparız. Neden buna sadece üst olanın görüşü değil de inanç denir? Çünkü haz alma arzumuzun, kendimiz için alma niteliğinin üzerine Yaradan’ın niteliği olan ihsan etmeyi inşa ettiğimiz her seferinde bunun sadece basitçe inanç, ihsan etme ya da Yaradan’ın görüşü olmadığı, yani Malhut’a hükmeden Bina olduğu ortaya çıkıyor.

Sadece bu şekilde, bu dünyanın hissinden üst dünyanın hissine geçene kadar giderek daha yükseğe yükseliriz ve Bina’nın tüm niteliğini elde edene kadar devam ederiz. Önce Malhut’tan ayrılıp Bina’ya girmeye başlarız, sonra Malhut Bina’ya dahil olur ve bu sayede Keter’e ulaşırız.

Bu çalışma sayesinde, Yaradan’ı ve üst dünyayı her seferinde daha fazla ifşa ederiz. Aşama aşama, yaratılışın ne olduğunu, insanlığın, tüm evrenin, tüm doğanın ve tüm dünyaların nasıl inşa edildiğini anlamamızı sağlayan bu yolda ilerleriz. Yolumuz, tüm parçalar arasındaki ilişkileri daha iyi keşfetmemizi ve kendimizi yaratılışın içinde hissetmemizi sağlayan her şeyi içermelidir.

Aynı zamanda, kaçınılmaz olarak düşeceğiz ve kafamız karışacak. Eğer koşuldan koşula, aşamadan aşamaya geçersek, o zaman daha önce olan her şey silinir ve yeni bir aşamaya girerken tüm hissiyatları kaybederiz. Neticede, on Sefirot’ta gerçekliği algılıyoruz ve onlar yenilendiklerinde, yeni bir arzu geldiğinde ve onun üstünde yeni dokuz üst Sefirot olduğunda, o zaman gerçekliği hissettiğimiz tüm Kli’mizde temel bir değişim meydana gelir. Bu nedenle, önceki koşuldan, manevi algı ve duyumdan ayrılma ve yeni bir dereceye geçiş vardır.

Yaradan çalışmasında “gece ve gündüz” olarak adlandırılan böyle geçişlere kişinin alışması gerekir. Gece olmadan, yeni, henüz ıslah olmamış Kelim’in ifşası olmadan, yeni bir gün gelmez. Kendimizi bu yeni arzuların içinde bulduğumuzda, nerede olduğumuzu anlamayız ve kafamız karışır. Bu, manevi çalışmada gecedir.

Gecede çalışmaya, karanlık hissine, his ve anlayış kaybına alışmanız ve bu tür durumlara duyulan ihtiyacın farkına varmanız gerekir, çünkü onlar olmadan yeni bir dereceye, yeni bir aşamaya gelmek imkansızdır.  Gecenin gündüze eşit olması, karanlığın ışık gibi parlaması ve her şeyin gün gibi olduğu dereceye gelmesi için hala neyin eksik olduğunu görmemize yardımcı olan karanlıktaki çalışmadır.

Tüm bu yol, en başından sonuna kadar kendimizi eğmemiz ve onunla daha fazla çalışmaya başlayana kadar egoizmimizden ödün vermemize bağlı. Malhut’tan Bina’ya kadar arzumuzu gizleriz ve Bina derecesine, ihsan etme derecesine ulaştığımızda, haz alma arzusunu uyandırmaya ve Bina’dan Keter’e yükselmeye başlarız.

 

“Dünyanın Geleceği İçin İdeal Vizyonunuz Nedir?” (Quora)

Herhangi bir canlı organizmanın hücreleri, egoist olmalarına rağmen, yine de birbirleriyle çalışarak tek bir mekanizmada, tek bir özgecil sistemde birleşirler, burada her hücre kendini organizmaya bağlar ve sadece organizmayla nasıl bütünleşeceği ile ilgilenmeye odaklanır, bu organizmaya nasıl hayat sağlayacağını ve onun genel işleyişini önemser. Bunları yapmadığı takdirde kendisi hayatını kaybedecektir.

Bu, insan toplumundaki ortak tutum olmalıdır: Eğer hayatta kalmak istiyorsak, o zaman hücrelerin herhangi bir canlı organizmada nasıl işlev gördüğüne dair aynı yasayı kabul etmeli ve herkes diğer herkesi düşünmeli. Geleceğimizi böyle tasavvur etmeliyiz.

Dünyadaki yaşamımız boyunca, egoizm yoluyla gelişiyoruz. Gelişimimiz konusunda giderek daha bencil olmaya başladık ama şimdi egoistik gelişimin sonuna geldik ve tamamen farklı bir boyuttayız. Yeni bir realitenin ve yeni bir sistemin, giderek daha fazla birbirimize bağlı ve bağımlı olduğumuz yeni bir realitenin ve yeni bir sistemin bizlere açıldığını anlamamız gerekiyor. Buna göre parçası olduğumuz bütünsel sistemi aramızdaki hayatın kanunu olarak kabul etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla bunu bir gerçek olarak kabul edersek, gelecekteki hayatımızın güzel olacağını göreceğiz.

Umarım göreceğimiz şey tam olarak bu olur.

Kötülüğü Nasıl Islah Edebiliriz?

Soru: Kötü olan niteliklerin, arzuların, özlemlerin ve düşüncelerin ıslahı tam olarak nedir? Böyle bir istek ve düşünce ortaya çıkarsa bunu pratikte nasıl düzeltebilirim?

Cevap: Sadece onlu içinde. Kendi başıma hiçbir şey yapamam.

Bizler en iyi, en net ve doğru sisteme sahibiz, bu yüzden onu kullanmaya başlayın. Bu sisteme girin ve size neler verebileceğini, onluya katılmanın ve bağ kurmanın her bir kişiyi nasıl hemen düzeltmeye başladığını göreceksiniz. Bunu yaparsanız, başka bir hiç düzeltmeye ihtiyacınız olmayacaktır.

Bizler manevi yasaları bilmiyoruz, ancak kendimizi onluda bağ kurmaya zorlayarak, manevi durumun apaçık ve doğru formuna ulaşırız ve o zaman Yaradan onun içinde ifşa olur.

Esas Düşmanınızı Nasıl Yenersiniz?

Kızılderili bilgeliği: Beni güçlendir, kardeşlerimin üzerine yükselmek için değil ama en büyük düşmanımı yenmek için, yani kendimi.

Bu doğru. Onlar doğanın ideolojisi ile yetiştirilmiş insanlardır.

Dağlarda yaşayan gerçek Kızılderililer ile tanıştım. Onlar birbirlerine bağlı hissederler, doğanın bir parçası gibi ve her biri diğerinin bir parçası gibi hissederler. Onların,  Avrupalılar gibi, özellikle bizim gibi büyük bir egoizmleri yoktur. Eğer birisi bir şeye sahipse bunu geri kalanlara sunar. Hiç bir düşünce/beklenti olmaksızın. Öylece çünkü o bizim. Bu biziz.

Soru: Lütfen söyler misiniz, bu fikre gelebilmek için on yıllara ya da yüzyıllara mı ihtiyacımız var?

Cevap: Sanırım bin yıla.

Soru: Fakat prensipte eğer biz bu ideale gelirsek, bir tür devrim mi yapacağız?

Cevap: Beni değil bizi düşünmeye başladığımızda kendi içimizde bir devrim yapacağız. Sadece dünya çapında bir ölçekte beni biz ile değiştirin, bu kadar. Başka bir şeye gerek yok. Bununla her şeyi değiştirirsiniz. Her şeyi! Dünyaya ilişkin hissiyatınızı ve algınızı.

 

 

 

“Hayvanlar İnsanlar Gibi Davransaydı” (Linkedin)

İnsanoğlu Dünya’daki piramidin tepesinde yer alır. Bununla birlikte, aşırı iklim olayları, önlenemez bir virüs, solmakta olan siyasi beceri ve artan sosyal bölünmeler karşısında hızla mutlak çaresizliğe doğru sürükleniyoruz. Sadece medeniyet değil, tüm dünya kontrolden çıkmış görünüyor.

Eğer suçlu arayacak olursak, bizden başka kimse bulunmayacaktır. Bizler suç işleyenleriz. Bizler sadece en kötüsü değiliz; gezegendeki tek olumsuz elementiz. Biz olmasaydık her şey gelişir ve huzur içinde olurdu.

Hayvanlar insanlar gibi davransaydı ne olurdu bir düşünün. Etoburlar, beslenecek canlı kalmayana dek avlarını eğlenmek ve böbürlenmek için öldürürlerdi. Alternatif olarak, otoburlar da açlıktan ölünceye ya da mideleri patlayana kadar tüm otları yerlerdi.

Hayvanlar insanlar gibi davransaydı, türler sadece güç ve kontrolü sağlamak için diğer türlerin otlanma veya avlanma bölgelerine erişimini engellerdi. Hayvanlar kendilerini beslemek için değil, diğer türleri aşağılamak ya da sadece spor amaçlı birbirleriyle savaşırlardı.

İktidara geldikten sonra, egemen türler kendi aralarında sadece otorite üzerinden değil, rakiplerinin yavrularının gelecekte tehdit oluşturmasını önlemek için birbirlerini öldürürlerdi. Üstünlük savaşında, kendilerini tüm zamanların en büyüğü olarak anmak için kendi yavrularını dahi öldürürlerdi.

Hayvanlar alemi hakkında uydurulan bu gaddarlıklar, günlük hayatımızın gerçeğidir. İşte bu yüzden dünyamızın çöküşü için kendimizden başka suçlayacak kimse yok.

Kendimizi ve gezegenimizi kurtarmak istiyorsak, enerji kaynaklarımızı değiştirmekten ve plastik kullanımını engellemekten çok daha derine inmemiz gerekiyor. Kendi doğamızı kazmamız ve her birimizin içinde yatan kötülüğü ıslah etmemiz gerekiyor. Bu, hayatta kalmak için tek şansımız.

Yapmamız gereken değişiklikler davranış değişiklikleri değil, egolarımız ve benliğimiz üzerinde yapılması gereken düzeltmelerdir. Şu anki doyumsuz zihniyetinde, doğamız hiçbir şey kalmayıncaya kadar her şeyi ve her şeyi yutmaya hazırdır. Geride bırakacağı harabe bizi ve neslimizi yok edecektir.

Biz en zeki varlıklar olduğumuzu düşünüyoruz oysa hayvanlar, sanki sonsuz bolluk varmış gibi biz onu sömürürken, kendilerini destekleyenin doğa olduğunu biliyorlar. Oturduğumuz dalı kesiyoruz yine de davranışımızı “ilerleme ” olarak tanımlıyoruz.

Aptallığımızı görebilsek bile rotamızı değiştirme kararlılığımız yok. Çok güçsüz olduğumuz için tek seçeneğimiz birbirimizden güç ve cesaret almak.

Değerlerimizi sömürücülükten düşünceli olmaya ve istismar edenden duyarlı olmaya değiştirmek için toplu bir çaba başlatırsak, zihniyetimizi değiştirecek olan sosyal çevremizi değiştirmiş oluruz. Birbirimize, hayvanlara, bitkilere, toprağa ve havaya olan yaklaşımlarımızı sadece ve sadece bu değiştirecektir. Bu nedenle, ilişkilerimizi, birbirimize yaklaşımımızı değiştirmek, gezegenimizi ve kendimizi kurtarmanın ve çocuklarımıza gelecek için umut vermenin tek yoludur.

Doğanın Dilini Anlamak

Ya yabancı bir gezegene geldiysek, yerel yaratıkların dilini konuşmadığımız ya da hareketlerini, kültürlerini anlamadığımız bir yere? Yapacağımız utanç verici gaflar şöyle dursun; asıl sorun bizi ve başkalarını ciddi tehlikelere sokacak hatalar yapmamız olurdu.

Bu teorik bir soru değil, bizim günlük hayatımızdır. Bizler, evimiz olarak düşündüğümüz bu gezegende uzaylılarız. Onun dilini, hareketlerini, ya da kültürünü anlamıyoruz. Bu nedenle yaptığımız hatalar kendimiz, başkaları ve dünya sakinlerinin geri kalanı için ciddi derecede tehlikelidir.

Daha da kötüsü, uzaylı olduğumuzu bilmiyoruz. Son birkaç bin yıldır burada olmamıza rağmen gezegenin yerlileri olduğumuzu düşünüyoruz. Tarih öncesi çağlarda, hominidler (insanlar da dahil olmak üzere Hominidae (büyük maymunlar) ailesinin üyeleri) yaşadıkları doğal sistemlerin ayrılmaz bir parçasıydı. Esasen ekosistemin dokusundaki başka bir hayvan türüydüler.

Zaman içinde geliştikçe, arazi tarım teknolojisini, endüstriyi ve ekonomiyi geliştirdikçe, giderek daha baskın hale geldik. Sonunda en azından kendi gözümüzde dünyanın “hükümdarları” olduk. Şimdi sanki gezegenin sahibiymişiz gibi yaşıyoruz. Ormanları gelişigüzel yerle bir ediyoruz, hayvan türlerini ayrım gözetmeksizin tüketiyoruz, narsist zihnimizin uydurduğu ideolojilere dayalı hükümetler ve rejimler kurup bunların uygulamasında araç olarak soykırımlar yapıyoruz. Bizim gibi düşünmeyen herkesi hor görüyor, onlardan nefret ediyor, iftira atıp şeytanlaştırıyoruz, adalet ve özgürlük adına onları hapsediyor ve öldürüyoruz.

Bizler, Dünya’nın üzerinde ağırladığı en son misafirler, ev sahibimizin evini, izin istemeden, hiç düşünmeden ve hiç pişmanlık duymadan dev bir çöplüğe dönüştürdük. Aslında, ev sahibimizin onayını almak isteseydik bile, doğanın dilinde nasıl iletişim kuracağımızı öğrenmek için hiç uğraşmadığımızdan, bunu yapamazdık.

Yine de, Dünya kendini bizim zehirli varlığımızdan korumak için bize yangınlar, seller ve depremler gönderdiğinde şikayet edecek kadar küstahız. Gerçekten de, insanın küstahlığı sınırsız ve tükenmezdir. Bu yaz tanık olduğumuz doğal felaketler Dünya’nın hastalığının belirtileri değil; iyileşebilmesi için kendisini insan parazitinden arındırma çabalarıdır.

Doğanın kültürü dengedir. Her şeye ihtiyaç vardır ve her şeyin zıttı vardır. Kış ve yaz, med cezir, tropikaller ve çöller, hatta yaşam ve ölüm bile birbirini tamamlayan karşıtlardır. Birlikte, her şeyin doğru zamanda ve doğru hızda gelişmesini ve sona ermesini sağlayan Doğa’nın dinamik dengesini yaratırlar.

Doğanın dili karşılıklı sorumluluk dilidir. Tüm yaratılanlar birbirine ihtiyaç duyar, karşılıklı cömertlikleriyle var olurlar ve gerçekten ihtiyaç duyduklarından fazlasını almazlar. Bu şekilde, herkes herkesi desteklemeye yardımcı olur ve gezegendeki küresel ekosistem gelişir.

Doğa onaylamadığını gösterdiğinde, aşırı hava koşulları, depremler ve aşırı yoğunluktaki diğer doğal afetler gibi “haberciler” kullanır. Bu habercileri anlamadığımız zaman, daha güçlü olurlar. Eğer yine de fark etmezsek, şiddete dönüşür. Eğer hala dikkat etmiyorsak, zarar verenleri yok eder.

Bugünlerde Doğa, bu gezegende istenmediğimizi gösteriyor. Doğanın düşünce ve denge dilini bir an önce öğrenemezsek, her birimize verdiği hayatı elimizden alacaktır. Sonuçta, hepimiz doğanın yarattıklarıyız, tam tersi değil.

“Arzular Değiştikçe Beynimiz De Değişir” (Linkedin)

İnsan vücudu temelde diğer memelilerinkinden ve elbette diğer maymunlarınkinden farklı değildir. Yine de homo sapiens’e evrilen maymun türü hominidler, besin zincirinin dışına sıçradığımız ve yalnızca tüm canlılar üzerinde değil, tüm gezegen üzerinde mutlak hakimiyet kazandığımız noktaya kadar evrimleşmeye devam etti. Hominidler hakkında, onları öne çıkaran fark neydi? Doğa onlara gelişen arzular aşıladı. İnsanın sürekli gelişiminin nedeni bu arzulardır.

Diğer hayvan türlerindeki arzular çağlar boyunca neredeyse hiç değişmediğinden, diğer türler çok yavaş evrimleşir. Temel olarak, bir hayvanın midesi dolar dolmaz dinlenmek ister. Çiftleşme mevsimi boyunca bir eş arar ve çiftleştikten sonra iki temel arzusu olan yemek ve dinlenmeye geri döner. Dişiler (ve bazen erkekler de) kendi arzularına olduğu gibi, yavrularının da bu iki temel arzusuna bakmak için ek bir arzuya sahiptir.

Talmud’daki bir söz bu fikri özetler: “Bir günlük buzağıya öküz denir” (Baba Kama 65b). Bir günlük buzağı, tam olarak yetişkin bir boğanın istediğini, beslenmeyi ve dinlenmeyi istediğinden, aralarında temel bir fark yoktur.

Ama bir insan yavrusu ve büyümüş bir yetişkin dünyalar kadar birbirinden ayrıdır, kesinlikle karşılaştırılamazlar. Büyüyen bir insanın değişen arzularına uyum sağlamak için beyin sürekli olarak yeni taleplere uyum sağlamalıdır. İşte bu yüzden ihtiyaç (arzu) keşfin anasıdır deriz.

Ama insanlık bir yol ayrımında. Gelişen arzularımız, tüm dünyayı yutmak istediğimiz bir noktaya geldi. Sonuç olarak, bunu başarmak için teknolojiler ve araçlar geliştirdik. Ama onları uygularken evimizi yok ediyoruz. Bizi tüketmeden önce kendi arzularımızın evrimini kontrol altına almalıyız.

Dünya gezegeninin tek bir sistem olduğunu zaten biliyoruz. Bu nedenle arzularımızın evrimindeki bir sonraki aşama, ona boyun eğdirmek ve onu yok etmek yerine ondan yararlanmayı öğrenmektir.

Ondan nasıl yararlanacağımızı ancak onun bir parçası olduğumuz noktaya gelene kadar ona sempati duyduğumuz zaman bileceğiz. Bir şeyi kontrol etmek yerine onun parçası olduğumuzda, güçten vazgeçmeyiz çünkü o şey artık bizim bir parçamızdır. Kendimizi hissettiğimiz gibi onu da içimizde hissetmeye başlarız. Kontrolümüzü kısıtlamaz; algımızı tüm dünyayı kapsayacak şekilde genişletiriz.

Bu duruma ulaştığımızda, dünyayı ve kendimizi mükemmel bir şekilde nasıl yöneteceğimizi bileceğiz. Bütün kontrol bizde olacak ve herkes bilgimizden faydalanacak.

Arzuların gelişimini durduramayız, ancak yönünü bilirsek hızını artırabilir ve hedefimize hızlı ve hoş bir şekilde ulaşabiliriz.

Babil Kulesi—Bencilliğin Yükselişi

Soru: Bencilliğin büyümesini simgeleyen Babil kulesinin yapımında diller birbirine karışmıştı. Bu, insanların aynı dili konuşmalarına rağmen birbirlerini anlamadıkları anlamına gelir.

“Bir insanın içinde” ne anlama geliyor? İnsan kendini anlamayı mı bırakıyor?

Cevap: Aslında, insanlar sadece birbirlerini anlamamakla kalmaz, kendilerini de anlamazlar. İnsan neden, ne için, neyle bağlantılı olduğunun farkında olmadan yaşar.

Kişi egoistleştiği ölçüde doğadan yavaş yavaş uzaklaşır, ona karşı çıkar. Bu kaybın yerine koyacak hiçbir şeye sahip değildir. Genel olarak, hem bu hem de o taraftan kaybeder.

Soru: Babil kulesini kendi içinde inşa eden insanda ne olur? Bu durum nedir?

Cevap: Babil kulesinin inşası, Nemrut’un insanlara bencilliklerini yükseltmek için dayattığı şeydir. Bencillik, diğer tüm insan özelliklerinden üstün olduğu bir duruma ulaşmalıdır.