Category Archives: Egoizm

Acı Çekmek Bizi Arındırır Mı?

Soru: Diyelim ki bir kişi ciddi bir hastalık geçirdi, çok acı çekti ve sonra iyileşti. Bu, onun Yaradan’a daha da yaklaştığı anlamına mı gelir?

Cevap: Prensip olarak böyle bir acıyı deneyimlemek, kişinin koşulunu ve yeteneklerini daha ciddiye almaya başlamasına neden olur.

Ancak hiç kimse acı çekerek Yaradan’a yaklaşmaz, bu yanlış bir metottur. Yaradan’ın bizim acımıza kesinlikle ihtiyacı yoktur. Aksine Yaradan, kişinin, dünyayı yarattığı, içinde insanı yarattığı ve ona kendisine yaklaşma imkanı verdiği gerçeğinden dolayı sevinç duymasını ister.

Bu nedenle, hiçbir koşulda acıya boyun eğmemeliyiz. Bu hem Yaradan’a hem de hayata karşı yanlış bir tutumdur. Her zaman kendimizi Yaradan’ın iyiliksever alanında hissetmeye çalışmalıyız. Çektiğimiz acılar bize böyle koşullara tekrar girmemeyi öğretmelidir.

Soru: Peki ya acı çekmenin sonucu olarak kişi “Ne için yaşıyorum?” sorusuna gelirse, bu Yaradan’a daha fazla yakınlaşmak mıdır?

Cevap: Bu, onu ne için yaşadığını açıkça netleştireceği özel bir koşula getirmesi gereken bir sorudur.

Ancak hiçbir koşulda kişi kendi kendine azap çekmenin içine batmamalıdır, çünkü bu bizi Yaradan’dan uzaklaştırır. İnsan, acı çekerek daha saf hale geldiğini düşünebilir. Bu yanlıştır. Kabala’da böyle bir görüş yoktur. Birçok dinin bunu kabul etmesi oldukça olasıdır, ancak Kabala hiçbir koşulda bunu kabul etmez.

Acı çekmek, insanı asla egoizmden arındırmamış, egonun üstüne çıkma yeteneği de vermemiştir. Aksine, acı çekmekten korktuğu için onu egoizmi kullanmaktan uzaklaştırır. Ama bu bir ıslah değildir.

Acı çekmek, bizi sadece daha doğru bir karara doğru iter. Doğru sonuca varmalı ve gerektiği gibi hareket etmeliyiz.

Yaradan’ı Neden Hissetmiyorum?

Soru: Eğer Yaradan’dan başkası yoksa, bundan benim O’nun bir parçası olduğum sonucu çıkar. Onu hissetmemem normal mi? Bu, yaratılış planına göre olması gereken şey mi, yoksa algımdaki bir aksaklık mı?

Cevap: Hala “ben” diyorsanız, bu O’nu hissetme koşuluna ulaşmanız gerektiği anlamına gelir. O zaman “ben” duygusuna sahip olmayacaksınız ve soru ortadan kalkacak.

“Ben”den “biz”e geçiş, bizi diğer insanları kendimiz gibi, ancak Yaradan ile ilişkili olarak hissetmeye hazırlar.

Doğa Bizi Kendimizi Islah Etmeye Zorlayacak

Soru: Doğa yani Yaradan, kişiye o kadar baskı uygulayacak ama ölmesine izin vermeyecek ki, kişi Kabalistleri dinlemeye hazır hale gelecek, öyle mi?

Cevap: Peygamberler Kitaplarında, özellikle de Ezekiel’de, merhametli annelerin çocuklarını pişirip yiyeceği yazar. Bu bir senaryodur. İkinci senaryo ise, ıslah metodunu benimsemek ve doğaya benzemek için kendini ıslah etmeye başlamaktır.

Prensip olarak, egoizmin geliştiğini anlıyorsunuz. Bir yanda ışık var, diğer yanda ise yavaş yavaş gelişen, ışığa giderek daha fazla zıtlaşan ve bu zıtlığı çeşitli acılar olarak hisseden egoizm var: hastalıklar, kişisel, sosyal, politik ve ekonomik düzeylerde, her düzeyde birçok türden acı.

Peki, bu acılar ne kadar sürecek? İntihar etmenize izin verilmeyecek, hayatınızı değiştirmelisiniz. Doğa size bu seçeneği sunmayacak; uyuşturucuya veya başka bir şeye kapılmanıza izin vermeyecek. Bu geçici bir olgudur.

Uyuşturucu kullanamayacaksınız. Uyuşturucular yanınızda olacak ve onları alıp yutabilir, kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz. Ama “Yapamam.” Ama acı çekiyorsunuz, değil mi? “Hayır, alamam.”

Doğa, bizim ona zıt olduğumuzu, Yaradan’a karşı olduğumuzu fark etmemizi sağlayacaktır. Mısır’da Firavun’un yaptığı gibi, bir şeyler yapılmalıdır; bu yolu yumuşatmak ve sürekli büyüyen egoizm içinde acı merdivenini tırmanmamak için egoizmimizden kaçmalıyız.

Egoizmi azaltamayız; onun büyümesini hiçbir şekilde sınırlayamayız. Peki, ne yapabilirsiniz? Sadece onu ıslah etmeye başlayabilirsiniz. Islah metodu Kabala’dır. Yaradan’ın gücüyle, ışığın yardımıyla egoizmi nasıl değiştirebileceğinizi gösterir. Başka bir çıkış yolunuz yok.

Sadece bu nedenle, bu metoda sahip olan bizler, Kabala’yı mümkün olan en kısa sürede ve her türlü yolla tüm dünyaya yaymalıyız. Bu bizim görevimizdir.

Işığı Karanlıktan Ayırın


Kişi bu hissi, bu ifşayı elde edene kadar, mantık ötesi inancın ne anlama geldiğini anlamak imkânsızdır. Ve mantık ötesi inancın ifşası, bilgiyle eşzamanlı olarak gelir. Şu anda, zihnimizin gerçekte ne olduğunu bilmiyoruz; zihnimiz içgüdüsel olarak, bilinçaltında her zaman iyi koşullara ulaşmaya çalışır ve kötü koşullardan uzak durur.

Neden tam olarak bu şekilde davrandığımı araştırma, görme, anlama veya hissetme gücüne sahip değilim. Bu tür davranışlar, benim hissiyatıma, kavrayışıma veya bilinçli hesaplamama ulaşmadan önce, zaten doğama önceden yerleşmiştir. Bu benim doğamdır.

Şöyle yazılmıştır: “Ve O, ışığı karanlıktan ayırdı.” Bu, kişinin zihninin her şeyde tamamen yönetildiğini hissetmeye başladığı koşulu ifade eder. Ancak o, bu yönetimi zaten dışarıdan görebilmektedir. Ve bu gözlem noktasından, kendi içinde başka bir yaklaşımın oluşmaya başladığını ve gelişmeye hazırlandığını görür.

Bu, onun ilk doğasından kendisini ayrılabileceği yeni arzular (manevi kaplar) edindiği anlamına gelir. Orada diğer ruhlarla, Yaradan ile birlikte var olur ve orada, kişiye ifşa olduğu ölçüde, herkesin faydasını içeren, farklı, bütünsel denilen bir hesaplama çalışır.

Bu sıfır noktasından itibaren, mantık ve mantık ötesi inanç olmak üzere bu iki yön birlikte gelişmeye başlar: biri ne kadar gelişirse, diğeri de o kadar gelişir, ta ki her ikisi de ıslahın sonuna ulaşana kadar. Mantık, benim doğal, içsel egoist arzumun gelişmesidir. Mantık ötesi ise, ihsan etme arzusunun gelişmesidir.

Ve onları birbirinden ayıran şey ışıktır. Biri her zaman diğerinin pahasına inşa edilir. Bu nedenle, almanın anlamı, bu kelimeler uyumsuz ve çelişkili görünse de, ihsan etmek için olmalıdır. Ancak mantık geliştiğinde, onun üzerinde mantık ötesi inanç da buna paralel olarak gelişir.

Birinin diğerinden ayrıldığı bu his, Yaradan’ın kurtarışı olarak adlandırılır. O andan itibaren, kişi kendi içinde yeni manevi kaplar, yeni arzular hissetmeye başlar.

Bu, duyusal bir anlayış gerektirir, çünkü tartışılan konu arzudur ve mantık daha sonra gelir.

Sadece ihsan etmeye ulaşmaya çalışıyorsak, çalışmaya ve grup faaliyetlerine gayret gösteriyorsak, bu, hazırlık dönemi olarak kabul edilir. Henüz manevi arzulara sahip değiliz ve bu nedenle, mantık ve mantık ötesi inanç olmak üzere iki dalın büyümeye başladığı sıfır noktasına henüz ulaşmadık. Hazırlık aşamasında değil, tam da bu noktadan itibaren mantık ötesi inançla çalışmaya başlarız.

Sonra sürekli birinden diğerine geçeriz: mantıktan mantık ötesine yükseliriz ve sonra geri düşeriz. Mantık ötesi inanca yükselmek için mantık içine tamamen dalmak gerekir. Onun üzerine yükselmek için mantık gereklidir.

Sahip olduğumuz tek şey haz alma arzusudur. Ve bunun tersi şekilde onunla nasıl çalışılacağımızı öğrenmemiz için bu ifşa olmalıdır.

Maneviyata Giriş Hazırlığı

Soru: Hazırlık dönemi boyunca yaptığımız her şey, yeteneklerimizle ilgili hayal kırıklığına uğramamıza mı yöneliktir?

Cevap: Elbette! İlk aşama, tüm varlığımın düşüncelerimde, eylemlerimde ve arzularımda bütünüyle egoist olduğunu doğrulamak için gereklidir.

Bu egoizm beni Yaradan’dan koparıyor; asıl mesele bu. Ben sadece bir egoist değilim. Egoizm beni Yaradan’dan öylesine koparıyor ki, kendime, başkalarına ve O’na karşı öfkelenmeye başlıyorum ve bunun neden başıma geldiğini sorguluyorum. O’nunla benim aramda bir mücadele içindeyim ve yaşadıklarım için O’nu haklı çıkarıp çıkarmayacağımı bilemiyorum.

En rahatsız edici, korkunç şeyler, sıradan bir insanın karşılaşmadığı ölçüde, yoğun bir içsel sorgulama ve analiz eşliğinde başıma geliyor. Bana egoizmin alçaklığını göstermek için, toplum içinde son derece utandırıldığım ve kötü düşünce ve arzularımın “ortaya çıkmasından”, yargılanmaktan ya da dışlanmaktan çok korktuğum durumlar veriliyor.

Bu tür hisler, insanı sarsmak, onu koşullarının üzerine yükseltmek, onları hafife almamasını sağlamak ve bunların tamamının kendi egoizminin ürünü olduğunu fark ettirmek için bilinçli olarak yukarıdan gönderilir. Yani, ihsan etme niteliğinde olabilmek için, kendinizi düşünmemelisiniz, aksine kendinizin üstünde olmalısınız; bu utançtan kaçınmak için değil, ihsan etme niteliğinin her şeye değer olduğunu gerçekten ifşa etmek içindir.

Dolayısıyla, tarif edemeyeceğiniz türden içsel sorgulamalar vardır. İnanıyorum ki gelecekte, Kabalistlerin makalelerinde ele aldıkları konuları daha sanatsal ve psikolojik açıdan detaylı bir biçimde anlatan sanat eserleri ortaya çıkacaktır.

Dünyanın Temel Kanunu

Soru: Sürekli olarak sözlerimizle başkalarını öldürüyoruz. Ve daha akıllı olanlar hemen değil, yavaş yavaş öldürüyorlar. Düşman edinmemek için, başkaları arasında yayılan dedikodular başlatarak yavaş yavaş öldürüyorlar. Başkasını aşağılamak bizim doğamızda var.

Başka birini yavaş yavaş aşağılayıp, onu yolumdan çekmem ve öldürmem neden bana acı vermiyor?

Cevap: Diğer kişinin benim yaşamama izin vermediğine, onun yoluma çıkan ve beni yok etmesi gereken düşmanım olduğuna inanıyorum.

Soru: Neden bu şekilde yaşamak için, bize böyle bir doğa verildi?

Cevap: Hepsi aynı nedenden dolayı, egoizmimizi ıslah etmemiz için, “komşunu kendin gibi sev”in dünyanın temel kanunu olduğuna ikna olabilmemiz için.

Yorum: Öyleyse, bir noktada, böyle olduğum için kendimi kötü hissetmem gerekir.

Cevabım: Evet, elbette.

Soru: Şu anda tüm bu savaşları, tüm bu cinayetleri, doğrudan, dolaylı olarak vb. görüyorum. Peki, hangi noktada şunu düşünmeye başlarım: “Ben ne yapıyorum? Bunların hepsi benim içimde. Bundan nasıl kurtulabilirim?”

Cevap: İfşa anında.

Soru: Peki bu ne zaman olur? Bu hızlandırılabilir mi, yoksa bir şey yapılabilir mi? Anlıyorum ki bu gerçekten hayatımın en önemli anı. Her şey benim içimde, her şey benim yüzümden, hatta katil benim. Bir insana bu olur mu?

Cevap: Kötülükle dolu olduğuna ikna olduğunda, gerçek doğası ifşa olur ve artık buna tahammül edemez ve Yaradan’a döner.

Soru: Bu, kişi için beklenmedik bir şekilde mi olur? Yoksa sanki zaten bunu istiyormuş gibi mi olur?

Cevap: Hayır, bu ifşa, genellikle ciddi bir itilişle gelir.

Soru: Yani bundan önce bir şey var; sonuçta bir tür dürtü mü var?

Cevap: Evet.

Soru: Bu kişiye ifşa olduğunda, her şeyin sadece O’na bağlı olduğunu anladığı için Yaradan’a dua etmek doğal hale mi gelir?

Cevap: Evet, o zaman kişi Yaradan’a döner, kendini yargılar ve kendini ıslah ederek çevresindeki dünyayı ıslah eder.

Yavaş Yavaş Arınma

Dolayısıyla, kişi gizlilik ve ızdırapları aldığında, bilinen şifayı alacağı, kişinin içinde bulunduğu koşuldan çıkmasına Yaradan’ın yardım etmesi için daha çok dua edeceği kesindir. (Baal HaSulam, Şamati 8, “Keduşa’nın Gölgesi ile Sitra Ahra’nın Gölgesi Arasındaki Fark Nedir?”).

Soru: Bu ifadede, sanki kişi “Bu acı veriyor, beni bu durumdan kurtar” diye talep ediyormuş gibi, egoist bir unsur var gibi görünüyor. Dua nasıl olmalıdır?

Cevap: Yaradan’a yaptığımız yakarışın neden tamamen özgecil olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Yolumuza tamamen egoist olarak başlarız. Ancak yavaş yavaş egoizmden arınır ve kendimizi Yaradan’a yöneltiriz, böylece taleplerimiz daha özgecil hale gelir, başkaları adına, tüm insanlar için olur.

Bu nedenle, bizim için en önemli şeyin başkaları için endişelenmeyi bırakmak olduğunu düşünmemeliyiz. Tam tersi.

Yolun Doğru Olup Olmadığı Nasıl Kontrol Edilir?

Bir yolun manevi olup olmadığını belirlemek çok kolaydır: bizim kabul ettiğimiz her şey manevi değildir!

Manevi olan, tam tersi olan şeylerdir, aklımız ve duygularımız tarafından kabul edilmeyen, istenmeyen ve nefret edilen şeylerdir. Bunlar, kesinlikle üzerinde çalışmamız gereken şeylerdir.

Eğer bir durumdan ne duygusal ne de zihinsel olarak herhangi bir fayda görmüyorsam, o zaman ancak o durumun üstüne çıkarak maneviyatı inşa etmeye başlayabilirim. Sonuçta, böyle bir durumda kesinlikle rüşvet almıyorum veya kişisel çıkar peşinde değilim ve bunun üstüne çıkmak için Yaradan’ın yardımına ihtiyacım olacaktır.

Bu yüzden kendimi sürekli kontrol ederim: bedenim çalışmama ne ölçüde direniyor? Ve bu benim için doğru ilerlemenin bir işareti olur.

Sonra bunu neden yaptığımı incelemem gerekir. Belki kendi üzerime çıkmak ve bazı kişisel hedefler peşinde koşmak istiyorum.

Ya da belki de “bedenimize” – egoist akıl ve duygulara – aykırı gelen, Yaradan sevgisini bulmak istiyorum. Ve ben, tamamen kendimle ilgili egoist düşünce ve arzuların üzerine inşa edilen bir sevgi arıyorum.

Ancak çoğu zaman bedenimizin üstüne çıkmaya çalışmıyoruz, mantık ve duyguların ötesinde olan bir koşulu aramak ve onun içinde olmayı arzulamak yerine, ancak bedenin içinde barındırdığı akıl ve duygulara göre çalışamadığımız için pişmanlık duyuyoruz.

Her şeyden önce, bedeni tüm duyguları ve mantığıyla bastırmalı, onların üstünde olmalı ve onları hesaba katmamalıyız. Yani, onları sadece onların üstüne çıkmak için hesaba katarız. Buna mantık ötesi inanç denir.

Bunun yerine şöyle hayıflanıyoruz: mantıklı bir insan gibi davranabilmem ve doğru ilerleme için, zekaya ve kendi gücüme sahip olduğumu bilebilmem için, neden her şey aklıma ifşa olmuyor?

Böylece Yükseliyoruz…

Soru: Nasıl yukarı doğru yükseliriz?

Cevap: Küçüklük koşulunda (Katnut), altta olan, yardım etmek için kendisine inen ve yanında duran üsttekine sıkıca tutunursa, üstteki yükselmeye başladığında, altta olanı da kendisiyle birlikte yukarı çeker. Alttakinin tek yapması gereken, ona daha da sıkı tutunmaktır.

Üsttekinin kendi yerine yükselişi, sürekli olarak ihsan etmeyi eklemesi ve kendi koşuluna geri dönmesi anlamına gelir. Alttakinin ise sürekli olarak kendi tarafında çaba göstermesi gerekir. O ihsan etmeyi ekleyemez, böyle niteliklere sahip değildir; tek yapabileceği, giderek daha sıkı bir şekilde üsttekine tutunmaktır.

Sanki bir ipin ucunu tutmuşsunuz ve ip aniden yükselmeye başlamış ve sizi yerden kaldırıp gittikçe daha yükseğe çıkarmış gibi. Yerden ne kadar uzaklaşırsanız, o kadar korkarsınız ve ipe o kadar sıkı tutunursunuz. Üsttekine daha sıkı tutunmak budur, bu alttakinin görevidir.

Üstteki ihsan etme eylemlerini gerçekleştirirken, alttaki ihsan edemez, sadece kendini iptal eder.

Dereceler arasındaki fark – şayet bir derecedeyken başka bir dereceye yükseldiysem – perde tarafından ıslah edilen arzunun derinliğindedir. Örneğin, Aviut Alef’e (birinci bayağılık) sahiptim ve yükselip Aviut Bet’i (ikinci bayağılık) aldıysam, o zaman kendimi daha fazla iptal etmeliyim.

Üstteki, arzunun derinliğini artırır ve yükselir. Yükseliş, boşlukta bir hareket değildir; arzunun derinliğinin ve perdenin gücünün artmasıdır. Üstteki bu şekilde yükselir. Ve buna göre, alttaki kendini iptal etmelidir. Ama neye göre kendini iptal etmelidir?

Arzu ve perde ekleyen üstteki, daha büyük bir ihsan etme seviyesine ulaşır. Ve altta olan, bu ihsan etmeye bakar ve kendini kötü hisseder! Bunu istemez, yapamaz, ne yapacağını bilemez. Bu nedenle, kişi üsttekine daha sıkı sarılmalıdır ki, üstteki, şimdi önünde gördüğü ihsan karşısında egosunu, egoist arzusunu ortadan kaldırmasına yardım edebilsin ki, böylece bu ihsan onu korkutmasın.

A Noktasından B Noktasına Yürüyen Bir Yaya

Soru: Her zaman mantık ötesi inançla gitmek mümkün müdür?

Cevap: Bu elbette ki mümkün değildir. Ancak Kabalistler bu yoldan gidip gidemeyeceğimizi tartışmazlar. Sadece gitmeliyiz!

Ve gidemediğimizde, yardım talep ederiz ve bu işi bizim için Yaradan yapar! Tüm çalışma, kişinin değil, Yaradan’ın çalışmasıdır. Ancak O’ndan bunu yapmasını istememiz gerekir.

Kişi bu çalışmayı yapmaya çalışırken sonuna kadar gitmek zorundadır! En başından itibaren hedefe kendi başına ulaşamayacağı net olsa bile. Ancak başarı, Yaradan’ın bunu yapacağını keşfetmekte ve O’ndan nasıl isteyeceğini bilmekte yatar.

Ben her zaman bu sürecin içindeyim; başlangıç (mevcut) noktası ile kaçınılmaz olarak ulaşmam gereken nihai hedef arasında düz bir çizgide ilerlerim.

Nihai nokta, ihsan etmek, Yaradan’a ve yaratılanlara sevgi, mantık ötesinde inanç ve almanın ötesinde ihsan etmedir. Ve başlangıç noktasından bir kez ayrıldığımda, son noktaya varmalıyım.

Ve yolda şunları yaşarım:

  1. Birinci safha: Gücün yettiğince her şeyi yap! Bu ilk sırada gelir.
  2. İkinci safha: Kendi gücünden tamamen hayal kırıklığına uğramak.
  3. Üçüncü safha: Beni yalnızca Yaradan’ın kurtarabileceğini anlamak.
  4. Dördüncü safha: O’nunla, ihsan etme (Hafetz Hesed) ve sevgide birlikte çalışmaya başlarım.

Ama en başında olduğum için, kesinlikle sona ulaşacağımı bilmeli ve kendi çabalarıma güvenmeliyim! Ellerimi kavuşturup yukarıdan bir eylem bekleyemem.

İlk safhada mutlak her şeyimi vermezsem, gücüm yettiğince mümkün olan her şeyi yapmazsam, asla umutsuzluğa kapılmam, asla kendi çaresizliğimin farkına varmam. Ve bu nedenle, Yaradan’dan yardıma ihtiyacım olduğunu asla fark etmem. Peki, kaynağa geri dönen ışığı nasıl çekeceğim?

Bir safha diğerinin ardından gelir; her safha bir sonraki koşulu tanımlar ve inşa eder. İnsan, bir sonraki safhada, hemen ardından nerede olduğunu veya onu neyin beklediğini tam olarak bilemez. Ancak tüm ilerleme, kişinin kendi çabası sayesinde gerçekleşir.