Category Archives: Birlik

Saflığın Kıvılcımları Dünyaya Aksın

Bugün, ıslahlar yapmak zorunda olduğumuz bir koşuldayız. Eğer bunu yaparsak, özgür seçimimizi kullanmış oluruz. Kendimizi güçlendirdiğimiz, Kelim’i analiz ettiğimiz ve basitten karmaşığa doğru onları ıslah ettiğimiz bir grup oluşturuyoruz.

Önce “İsrail’i kendi topraklarında” mümkün olduğu ölçüde ıslah ederiz, sonra da dünya uluslarına dahil oluruz. Bu, dünya uluslarına ıslah metodunu verdiğimiz, onlara her şeyin neden var olduğunu, amacının ne olduğunu ve yaratılış sürecinin ve hedefinin ne olduğunu açıkladığımız anlamına gelir.

Galgalta ve Eynaim’in (GE), AHP üzerinde çalışması, onun içinde olması ve bu nedenle AHP’ın mümkün olduğu ölçüde GE’ye katılması ile kastedilen budur.

Eğer gerektiği gibi çalışırsak, Baal HaSulam’ın yazdığı gibi “aydınlanma ve arınma kıvılcımları” İsrail’den dünya uluslarına geçecektir. Bunu yaparak, özgür seçimimizle gerçekleştirebileceğimiz tek eylemi gerçekleştirmiş oluruz.

Ancak özgür irademizi, özellikle de tarihin bu belirli anında bize verilmiş olanı kullanmazsak, o zaman bizi ve dünyanın tüm uluslarını ıslahın sonuna (Gmar Tikun) getirmekle yükümlü olan genel güç, gerekli olanı yerine getirmemizi sağlayacak şekilde üzerimizde eylem yapacaktır.

Doğru yönden saptığımız ölçüde, bu güç bizi ona döndürmek için üzerimizde eylem yapar, ancak bu dönüş acı çekerek gelir ve bu nedenle kendimizi en korkunç durumlarda bulma riskiyle karşı karşıya kalırız.

Acı Çekmek İstemiyorum, Haz Almak İstiyorum!

Soru: Darbelerden kaçınma arzusuyla hareket etmeyip, kendi irademle ilerlemeye başlamam için geçiş nerede gerçekleşir?

Cevap: Hayır, kendi iradenizle ilerlemenize gerek yok. Sırf düşünce güzel, soyut ve hayvansal derecenin üzerine çıkma şansı sunuyor diye ilerleyebilir miyiz? İşler böyle yürümez; böyle bir şey mevcut değildir.

Bu düşünceyi takip ediyorum çünkü kendimi kötü hissediyorum! Hayatımın anlamı nedir? Bu soruyu sadece bir hayvan gibi darbeden kaçmak istediğim için soruyorum. “Hayatımın anlamı nedir?” Bu hayvansal bir soru! Kendimi kötü hissettiğimde, bunu bedenimde hissettiğimde ortaya çıkar.

Şöyle düşünmüyorum: “Yaradan ne kadar perişan olmalı! Belki de O’na eşlik etmeliyim? Ben ve O, zaten iki kişiyiz. Belki bir başkası da katılır.” Kişi böyle bir tutum içinde olamaz! Bu bir yanılsamadır. Bizler alma arzusundan yaratıldık ve yalnızca bu özden talep ortaya çıkar: Acı çekmek istemiyorum, haz almak istiyorum! Ya da haz almak değilse bile, en azından daha az acı çekmek istiyorum.

Soru: Tutumum ne zaman korkudan sevgiye dönüşür?

Cevap: Çok basit! Korkudan O’na döndüğünüzde ve iyi bir karşılık aldığınızı hissettiğinizde, sevmeye başlarsınız.

Diyelim ki biri size sürekli vuruyor ve görünüşte sizden nefret ediyor. Ama sonra, bu darbelerden iyi bir sonuç görmeye başlarsınız ve o zaman O’nun size karşı tutumunu anlamaya başlarsınız. Size vurmak istemez ama bunu sadece başka seçeneği olmadığı için yapar. Sadece sonuca dayanarak Yaradan’a karşı tutumumuzu değiştirmeye başlarız.

Nihai Hedefi Unutmayın

Soru: Önce kendimizi Yaradan’a yönelttiğimizi ve ancak ondan sonra O’nu edinmek için dostlarla çalıştığımızı söylüyoruz. Ama pratikte, metoda göre bunun tam tersi olur. Önce kişinin bir dosta karşı tutumuyla ilgili emirler, sonra da Yaradan’a.

Cevap: Eylemin sonu orijinal planın içindedir. Sürekli olarak nihai hedefi korumalısınız ve yol boyunca yaptığınız her şey, sadece bir araçtır. Bu nedenle, nihai hedefi düşünmüyorsanız, ara eylemleriniz yanlış yöne gidebilir ve ters sonuç verebilir.

Baal HaSulam bu konuda yazarken komünizmden, Kibbutzim’den ve insanlığın “komşunu kendin gibi sev” kuralını, On Emir’i ve benzerlerini kullanarak kendi yararına yaratmaya çalıştığı her şeyden bahseder. Sonuç, sadece kötülük ve yıkım oldu. Bunun nedeni, nihai amacın tam olarak bu emirlerin verildiği ve tüm yaratılışın gerçekten var olduğu amaç olmamasıdır.

Cansız, bitkisel ya da hayvansal seviyelerin ötesindeki herhangi bir şeyi, Yaradan’la birleşmeyi edinme niyeti olmadan kullanırsanız, o zaman en küçük eylem bile çevredeki gerçekliğe zarar verir.

Ve eylem ne kadar büyük ve önemli olursa, size getirdiği zarar da o kadar fazla olur. Sonuçta, tüm gerçeklik, yalnızca özgür seçiminizi insan olarak adlandırıldığınız yerle birleştirebilmeniz ve böylece tüm gerçekliğin bir kez daha Yaradan ile birleşmesi için yaratılmıştır.

Maneviyatta Eylem

Soru: Maneviyatta eylem nedir?

Cevap: Maneviyatta eylem, artık Yaradan’la bağ içinde olmak istediğiniz yeni bir arzunun ifşa olmasıdır. Burada istediğiniz herhangi bir örneği verebilirsiniz.

Soru: Diyelim ki bir dostuma kahve getirdim yani onun arzusunu yerine getirdim. Buna Yaradan uğruna bir niyeti nasıl ekleyebilirim?

Cevap: Niyetinizi dostunuza kahve ile birlikte verirsiniz. Bunu ona madde olarak, onun için yaptığınız şey olarak aktarırsınız ve hepsi bu kadar. O da bu kahveyi alarak, bunu aranızdaki bağı korumak ve artırmak için yaptığı niyetine sahip olabilir. O zaman bu, bu şekilde gerçekleşir.

Yaradan Aramızdaki Bağda Edinilir

Soru: Yaradan’a ulaşmak için bir dosta ihtiyacım olması ne anlama geliyor? Ona bir arabulucu, bir rehber, bir araç olarak mı ihtiyacım var?

Cevap: Yaradan sadece insanlar arasındaki bağda ifşa olur ve bu bağ eksiksiz olmalıdır. Yakınınızda birleşebileceğiniz bir dostunuzun olması iyidir ama yine de aranızdaki bağda Yaradan’ı edinebileceğiniz on kişilik bir gruba ihtiyacınız vardır.

O zaman onlunun bile yeterli olmadığını keşfedeceksiniz. Grubunuzun etrafında kendinize çektiğiniz dış çemberler de olmalıdır çünkü Yaradan’ı hissetmenin genişlemesi, her biriniz onlu aracılığıyla dünyadaki tüm ruhların ıslahına ulaşıncaya kadar diğer ruhların çekilmesiyle mümkündür.

Herhangi Bir Koşul Olmaksızın Birleşme

Soru: Dua etmeye devam ediyoruz ama her geçen gün daha da ayrıştığımızı görüyoruz. Neden işler bu şekilde yürüyor?

Cevap: Çünkü birleşme ihtiyacından başka hiçbir şeye sahip olmadığınızı çok kesin bir şekilde netleştirmeniz gerekiyor. Bunu gerçekten hissettiğinizde, gelecekteki durumunuz önünüzde belirecektir: herhangi bir koşul olmaksızın herkesle bağ kurmak. Başarmanız gereken şey budur.

Kendinizi Düşünmek Yok

Çalışmamızda her zaman Yaradan’ın gözümüzdeki önemini ve yüceliğini vurgulamalıyız ki yaptığımız her şeyin bunu başarmak için olduğu, grup için net olsun. Bu arada, Yaradan’la birleşmeyi edinmek amacıyla alma arzumuzu kontrol etmek için çeşitli eylemler gerçekleştiririz.

Alma arzusu üzerindeki kontrol, her şeyden önce onun gücünden kurtulmamız ve onu kontrol etmeye başlamamızla ifade edilir. Bu ancak bir grup içinde bulunarak ve grup içinde destek alarak mümkündür. Alma arzusu üzerindeki gerçek güç, “komşunu kendin gibi sev” olarak adlandırılan çalışmayla elde edilir.

“Komşunu kendin gibi sev”, alma kaplarını, kendi çıkarları olmadan ve sadece başkalarını düşünerek, ihsan etme uğruna ihsan etmeye doğru ıslah etme süreci ve nihai durumdur.

Ne de olsa Baal HaSulam, “Sizde olan başkalarında da olacak” demez. Herkesle eşit olarak paylaşmayı teklif etmez veya böyle bir gereksinimi yoktur. Hayır, “komşunu kendin gibi sev” ilkesine göre çalışmamdaki şartım, tek yastığı, tek sandalyeyi vermem olmalıdır.

Bu yarı yarıya bir paylaşımla ilgili değil, hayır. Neden mi? Çünkü o zaman sadece alma kaplarımla çalışırım ve iyi hissetmem için herkesi doldurmam gerektiğini görürüm. Aksi takdirde, gelip sahip olduklarımı elimden alacaklar. Bu yüzden herkesin eşit pay almasına izin verin.

Bu, diğer şeylerin yanı sıra, Sovyet Rusya’da ya da Kibbutzimlerde ortaya çıkan sosyal girişimin hatasıydı. Bir sloganları vardı: “Herkes eşittir ve herkes eşit şekilde alır.” Bu, alma arzusunu ıslah etmek için yeterli değildir.

Alma arzusu kendisinden koparılmalıdır çünkü onun nihai hedefi Yaradan’la birleşmektir. Yaradan’ın Kendisi hakkında hiçbir düşüncesi yoktur: “Böylece Ben onlar gibi olabilirim ve onlar da Benim gibi olabilirler.”

Yaradan’a Tutunun

Biri beni rahatsız ediyorsa, bunu “bana karşı yardım” olarak kabul etmeliyim ki bu da bana Yaradan’a henüz nerede bağlanamadığımı gösterir.

Bu rahatsızlık sayesinde, Yaradan’a yaklaşıyorum ve bu nedenle bu kişiye her şeyin en iyisini diliyorum ve iyi için olduğu gibi kötü için de şükrediyorum. Ne de olsa bu rahatsızlıklar sayesinde her seferinde Yaradan’a doğru yükselme fırsatına sahip oluyorum. Onlar olmadan ilerlemem mümkün olmazdı.

Bu nedenle, bir yandan maddesel hayatta kendimi savunmalı ve bu tür rahatsızlıklara karşı savaşmalıyım. Ama özünde, içsel çalışmamda, onları tamamen kabul ediyorum ve tüm kötülükler için iyilikler için olduğu gibi şükrediyorum.

Bize çok fazla çaba, para ve zamana mal olsalar da, bize ıslahı getiren tam da bu tür rahatsızlıklardır. Önemli olan onlarla doğru biçimde ilişki kurmak, yani onların üzerinde Yaradan’a tutunmayı istemek için onlara karşı savaş açmaktır.

Yaradan’ın bana bu rahatsızlıkları gönderdiğini anlıyorum ve tüm bunlarla birlikte O’na bağlı kalmak istiyorum. Ne de olsa, Yaradan’a olan bağlılığım O’na ne kadar güçlü tutunduğumla sınanır.

Diyelim ki tavana bağlamak istediğim beş kiloluk bir yük var. Bunun için en az beş kilo ve biraz da güvenlik için daha fazlasını tutabilecek bir yapıştırıcıya ihtiyacım var. Bu nedenle tutkalın gücünü yükün ağırlığına göre değerlendiriyorum. Eğer yükü takarsam ve düşerse, tutkal yükün ağırlığından daha zayıf demektir. Bu demektir ki Yaradan’a olan bağlılığım, O’nun gönderdiği rahatsızlıktan daha azdır.

Fakat Yaradan’dan, rahatsızlıktan daha büyük bir güçle O’na tutunmam için bana yardım etmesini istersem ve tüm bu sorunla birlikte tavana yapışırsam, mantık ötesi bir inanç, akılda hissedilen rahatsızlıktan daha güçlü bir tutunma gücü edinirim demektir.

Yaradan’dan aldığım tutkal, isteğim üzerine bana gelen ışıktır, Yaradan’a bağlı kalarak O’na ihsan ettiğim ihsan etme gücüdür, Bina’dır. Beni Kendisinden uzaklaştırdığı bu rahatsızlığın üzerine çıkıp, O’na tutunmak istiyorum ki tüm günahlar Yaradan’a olan sevgiyle örtülsün.

Günah işlememiş erdemli yoktur. Her zaman rahatsızlığın kendisine, bize sorun çıkaran kişiye veya duruma odaklanarak düşeriz. Rahatsızlığa asla hazırlıklı olmayız çünkü her seferinde yeni bir şey olur, kırılmadan yeni bir Reşimo ortaya çıkar. Ve sanki sorun Yaradan’dan gelmiyormuş gibi, düşmeye ve aldatmacaya boyun eğmeye zorlanırız.

Ancak hemen ardından doğru algıya dönmek gerekir. Buna “şeytanın çimdiklemesi” denir; hafif bir çimdikleme, kişinin aklını başına getirmeye yeter.

İlk başta, rahatsızlığın hissinden dolayı “ah” diye ağlıyorum ve ikinci “ah” bunun bir rahatsızlık olmadığını, Yaradan’ın beni kendisine çektiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Bütün bunlar tek bir nefeste gerçekleşir. Her rahatsızlığa verilecek tek yanıt, Yaradan’a daha da güçlü bir şekilde tutunmaktır.

 

Öncelik Dostlar Arasındaki İlişkilerdir

“Dostunu kendin gibi sev” Mitzva’sı, kurban sunan kişiden daha önemlidir (Baal HaSulam, “Arvut [Karşılıklı Garanti]”).

“Kurban etme” eylemi neyi temsil eder? Kişi, 620 arzusundan birini ıslah eder ve onu ihsan etmeye yöneltir; buna “Yaradan’a kurban sunmak” denir çünkü bu ıslah sayesinde Yaradan’a yaklaşırlar (İbranice “Korban” – “kurban” kelimesi, “Karov” -“yakın”dan gelir).

Dolayısıyla bu dünyada, kişi tarafından getirilen cansız, bitkisel veya hayvansal seviyelerden herhangi bir kurban, ihsan etme niyetiyle 620 arzunun tümünün kademeli olarak ıslah edilmesini sembolize eder.

Doğal olarak bu, sunakta kullanılan hayvan, buğday, şarap, su ya da kanla ne yapılacağı ile ilgili değildir. Tüm bu şeyler, gerçekten de dünyamızda fiziksel bir şekil alırlar, ancak gerçek anlamları 620 arzudan oluşan ruhun ıslah edildiği manevi dünyada yatar.

Arzuları ıslah etme sürecinde, kişi ile dostları arasındaki emirler, kişi ile Yaradan arasındakilerden daha etkilidir.

Neden? Baal HaSulam, arzularımızı, onların niyetlerini almaktan ihsan etmeye çevirerek ıslah etmemiz gerektiğini açıklar. Nitelik olarak bize yakın olan ve aynı hedefi paylaşan dostlarla çalışırken, bunu Yaradan’la olduğundan daha etkili bir şekilde yapabiliriz. O gizlidir; O’nun tepkisi bizim tarafımızdan doğrudan hissedilmez. Ancak O’nun bize yönelik yasaları değişmediği gibi, bizim de O’nunla olan ilişkimiz sürekli olmalıdır.

Bununla birlikte, bizler hala ıslah olmamış kaplar içindeyiz. Koşullarımız sürekli olarak dalgalanır ve kaybolur, bu nedenle henüz O’nunla bizi etkili bir şekilde etkileyecek bir bağa giremiyoruz.

Bu nedenle, ıslah yolunda ilerlemek için en etkili araç olarak yalnızca dostlarımızla olan ilişkilerimiz kalmaktadır. Başka bir deyişle, “kişi ile dostu arasındaki” emirler, “kişi ile Yaradan arasındaki” emirlerden önceliklidir.

Farklı şekilde ifade etmek gerekirse, “Komşunu kendin gibi sev” emri tüm kurbanlardan ve kişi ile Yaradan arasındaki diğer tüm ilişki biçimlerinden çok daha önemlidir çünkü ruhun ıslahına daha fazla katkıda bulunur.

Kendi İçinizdeki “Firavun”dan Kaçın

İbrahim’in grubunda çalışırken, onun gibi düşünen yoldaşları ve onların soyundan gelenler Mısır sürgünü aracılığıyla hem Aviut (arzunun bayağılığı) hem de böyle bir Aviut’a sahip olmanın sonucu olarak katlandıkları acılar aracılığıyla Zakut (saflık) aldılar.

Mısır’dayken Yaradan’a bağlı kalmak onlar için zordu çünkü üzerlerinde hüküm süren çeşitli dış güçler algılıyorlardı ve bu güçleri Yaradan’la ilişkilendirmek zordu. Buna “sürgün” denir ve Firavun için görkemli Pithom ve Raamses şehirlerini ve kendileri için sefil şehirler inşa ettiler.

Aviut artar ve sonuç olarak sanki alma arzusu kişiye iyi şeyler getirirken, ihsan etme arzusu zararlı şeyler getirir gibi gelir. Kişi bu ikisini birbirine bağlayamaz ve bunları tek bir arzuya, tek bir güce, tek bir düşünceye bağlayamaz.

Bu durum, o zamana kadar büyüyerek bir ulus haline gelen bu grup içinde, farklı Aviut ve ruh türleri ortaya çıkmaya başlayana kadar devam etti: Musa, Aharon, Kohanim (rahipler), Levililer ve halk. Buna ek olarak, onlarla karışmış olan “karışık kalabalık” (Erev Rav) da vardı – “ulusların büyük bir karışımı”.

Yine de, alma arzularının maruz kaldığı darbelerin sayısının artması nedeniyle, her bir birey Firavun’un yönetiminden sadece içlerinde kalan ve “Musa” olarak adlandırılan küçük nokta ile kaçabileceklerini hissetmeye başladı. Ve Firavun’un gücünden kaçmaya çalışmaya başladılar.

İçlerindeki “Mısır ulusu” olan, “Firavun” adlı düşüncelerden kaçma olasılığını hissetmeye başladılar. Sonra tüm bu güçleri “Musa” adı verilen bir güçte birleştirebilecekleri bir duruma ulaştılar ve bunu Yaradan’a bağladılar, “O’ndan başkası yok” ve “O ve O’nun Adı birdir” düşüncesine bağlı kaldılar.