Mesleki Tükenmişlik Sendromu

Yorum: Çalışanların çok yüksek bir yüzdesi mesleki tükenmişlik belirtileriyle karşılaşmış, yorgun ve sinirli hissetmiş, işlerine karşı kayıtsız kalmış ve mesleki yeteneklerine güvenlerini kaybetmişlerdir. Bazıları ise işle ilgili stres nedeniyle sık sık baş ağrısı ve uykusuzluktan şikâyetçi olmuştur.

Bu sorunların açıkça tartışılıp ele alınması halinde, bu tür zorlukların çoğunun önlenebileceği düşünülmektedir.

Tükenmişlik sendromundan açıkça muzdarip olan kişiler, genellikle motivasyonsuz ve pasif davranırlar. Sonuç odaklı değildirler ve yapıcı problem çözme eğilimi göstermedikleri için onlarla çalışmak zordur; hatta onlar dahil olduklarında problemler daha da kötüleşir.

Cevabım: Tatminsiz bir ego; ödüller, tatiller, problemler hakkında konuşmak vb. yoluyla, ancak geçici olarak yatıştırılabilir çünkü bu soruna, dünyamızda gerçek bir çözüm yoktur. Ego, doğal büyüme sınırına ulaşmıştır ve artık hiçbir şey onu tatmin edemez. Onu daha fazla uyarmaya çalıştığımızda, sadece boşuna çaba harcar.

Sonunda, tek bir çıkış yolu kalır: işini, kendini doldurmaktan başkalarını tatmin etmeye çevirmek.

Kendimizi kendi başımıza değiştirmek imkansızdır, ancak bizi yaratan güç, yarattığını değiştirebilir. Ve bunu yapmaya hazırdır, ancak sadece bizim isteğimiz üzerine, böylece onunla temas kurabiliriz.

İçten İçe Tükendiğimde Ne Yapmalıyım?

Yorum: Normal bir hayat sürüyordum, normal bir şekilde çalışıyordum, işime tutkuyla bağlıydım ve sonra birdenbire, bam, bomboş hissettim. Birdenbire, hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Çalışma var, iş var, para var ama bunların hiçbirinde anlam göremiyorum.

Cevabım: Bu doğaldır. Bu, bir insanın büyümesidir. Bu, insanın kademeli gelişimidir.

Kişinin egoizmi artık tatmin olmuyor. Bu hala bizim temelimiz olan aynı egoizm. Ama tatmin olduğu zamanlar vardı; işten, onurdan, şöhretten, bilgiden, paradan ve tüm bunları bir şekilde gerçekleştirme fırsatından haz alıyordu. Ve bugün, hayır. Başkalarının görüşü önemli değil; bir merdiveni tırmanmak önemli değil.

Belki herhangi bir metal veya malzemede bir tür yorgunluk olduğunu söyleyebilirsiniz, burada da aynıdır.

Yorum: Buna “tükenmişlik” deniyor. Böyle bir terim bile var.

Cevabım: “Tükenmişlik”, güzel söylenmiş, evet.

Egoizm bir sonraki çalışma moduna geçti. Artık her şeyin, eskiden tatmin, doygunluk, kibir tatmini vb. getiren şeylerin ona verilmesi yeterli değil. Artık değil. Ne yapmalıyım? Neden bir şey yapmam gerektiğini bilmiyorum. Neden yaşamalıyım veya çalışmalıyım? Bilmiyorum! Basitçe hiç ilgilenmiyorum.

Hiçbir tatmin, hiçbir doygunluk, hiçbir doyum yok. Neden çalışayım? Neden yaşayayım? Hiçbir neden yok. Hepsi bu. Bana bir hap verin, hepsi bu. İnsanlar bu noktaya gelecek!

Yorum: Evet, kesinlikle öyle olacaklarını hissediyorum.

Cevabım: Neden olmasın? Acıdan kurtulmanın bir yolu. Unutmak ve uykuya dalmak istiyorum.

Soru: Öyleyse hapı veriyorsunuz. Şimdi diyelim ki bizi bu çıkmaza soktunuz. Hatta bunun olacağını da açıkça hissediyorum. Neredeyse eminim ki olacak. Peki, böyle bir durumda insan ne yapmalı? Sürekli böyle evrensel bir haykırış olacağını söylüyorsunuz.

Cevap: Evet, ama bu haykırış, hayatın anlamını anlamak için gerçek arzunun farkındalığıdır. Başka bir deyişle, tüm bunlara neden ihtiyacım var?

Öyle bir dereceye kadar ki, bir insan için, özellikle de bir kadın için en önemli şey olan çocuklar bile artık neşe getirmeyecek.

Her şeye, kesinlikle her şeye sahip olacaksınız ama işinizi mekanik olarak bile yapamayacak, onlar için bir şey yapamayacaksınız. Hiçbir şey! Bu, egoist Kli’nin boşluğundan kaynaklanan gerçek umutsuzluktur.

Soru: Peki kurtuluş ne zaman gelecek?

Cevap: Bu durumdan kurtuluş, göklere doğru büyük bir feryat yükseldiğinde ve insanlık neden gerçekten var olduğunu anlamaya başladığında gelecek, daha önce değil.

Bu, ancak hayatın anlamını anlamak için gerçek bir ihtiyaç ortaya çıktığı zamandır. Bunu göreceğiz!

Yaradan’a Doğru Üç Adım


Bizler, “bu dünya” denilen bir koşulun içindeyiz. Bu dünyada olmamızın sebebi, kendi çabalarımızla Yaradan’a benzerlik seviyesine yükselmek, O’nun seviyesine ulaşmaktır, şöyle dendiği gibi: “Yaşamın boyunca kendi dünyanı göreceksin.”

Kabala bilimi, Yaradan’ı bu dünyadaki yaratılışa ifşa etmenin bir metodudur. O’nu nasıl ifşa ederiz? O’na benzer hale gelerek. Sadece ışık gibi bir arzuyu, manevi kabımı edinirsem, içindeki ışığı, Yaradan’ı ifşa edebilirim.

Kendimi, ışığı ifşa edip beni dolduracak bir kap haline nasıl getirebilirim? Bunun için bize iki araç verilmiştir. Birincisi, dışarıdaki arzuları, yani başkalarının arzularını içine alacak kadar genişlettiğim maddi arzumdur.

İçimde sadece, ne olduğunu bilmediğim halde, maneviyata doğru ilerlemek isteyen bir nokta vardır. Sadece bir şeyin eksik olduğunu hissederim. Bu sadece bir arzu noktasıdır. Bu noktada, ne bir hacim ne de üst, alt, sağ ya da sol yönler vardır.

Orada bastırılamaz bir arzu dışında hiçbir şey hissedemiyorum – bir şey istiyorum ama tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Maneviyatı hayal etmeye çalışabilirim ama ne bulursam bulayım, hepsi bu dünyanın aleminden gelen bir fantezidir, gerçek realite değil.

Bu noktaya nasıl hacim ekleyebilirim? Özel, bütün, mükemmel bir organizmayla, Yaradan tarafından yaratılan büyük bir arzuyla: sonsuzluğun Malhut’uyla bağ kurmalıyım. Benim için bu bir gruptur ama aslında tüm insanlıktır. Ama tüm insanlığın ne olduğunu bilmediğim için bir grup benim için yeterlidir. Bu ilk bileşendir.

Eğer bir grupla bağ kurmaya çalışır ve onun bir parçasıyla bağ kurabilirsem, sanki ondan belli bir bölgeyi kesip alır gibi, o parça bana ait olur. Böylece aslında bir hacim kazandığım ortaya çıkar ve bu hacim benim arzumdur. Artık bir nokta değil de bu kadar büyük bir arzuya sahipsem, onun içinde bir şeyleri hissetmeye başlayabilirim. Peki, o zaman neyi kaçırıyorum? Işık gibi olma arzusundan yoksunum. Yani, birinci aşama arzunun edinilmesi, ikinci aşama arzunun ıslahı ve üçüncü aşama ise arzunun doldurulmasıdır. Hepsi bu!

Arzuyu edinmek için, kendimi grubun önünde, onların birliği önünde iptal etmeliyim; onlara, rahim duvarına tutunmuş bir damla meni gibi bağlı olmalıyım. Bu, birinci aşamadır.

İkinci aşama dostlarımla birlikte olmaktır, gruba girmemi, onlarla olan bağımı, verme uğruna gerçekleştirmeye çalışmalıyım ki, şu anda kazandığım arzu ışığa benzesin.

Bunu, saran ışık (O”M) olarak adlandırılan, kaynağa geri dönen ışığı kullanarak başarırım; bu, “Tora’nın Işığı” olarak da adlandırılır.

Bundan sonra arzu, Hohma ışığıyla dolar.

Bu nedenle, büyük bir güce sahip olan Zohar Kitabı gibi bir kaynağı okurken, kendimizi ortak bir arzu içinde hissetmeli ve ortak arzumuzun ıslah edilmesini, ışık gibi verici olmasını istemeliyiz.

Böyle bir ıslahı meydana getirmek için, Zohar Kitabı’nı okurken bunu beklemeliyiz ki arzularımız, birliğimiz ihsan etme uğruna olsun, böylece tek bir bütün gibi hissedelim ve gerçekten bir Şehina, üst ışığın, Yaradan’ın ifşa olduğu bir “yer” olalım. Bu “yeri” en azından bir dereceye kadar vermek uğruna ıslah edersek, bu ölçüde Yaradan onun içinde ifşa olacaktır.

Yani, kaynağa geri dönen ve hepimize ortak ve bütünsel bir bağ hissi veren ışığın yardımıyla, grupla bir bütün olarak, karşılıklı verme, karşılıklı garanti ve birlik içinde bağ kurarım. O zaman, aramızdaki birlik ölçüsünde, içimizde hüküm süren Yaradan’ın ışığı olan ihsan etme niteliğini ifşa ederiz.

Bu nedenle, bu görevi unutmamaya çalışalım ve kendim için böyle bir resmi inşa etme çabasında sürekli kalmanın, şu anda Zohar Kitabı’nı okurken yapacağımız içsel çalışmamız olduğunu fark edelim. Sonuçta, Zohar okuması sırasında, büyük bir ışık ortaya çıkar. Işık için, ıslah etsin ve doldursun diye doğru arzuyu hazırlıyor muyuz?

 

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 2

Soru: İnsanlık, doğada içgüdüsel olarak var olan ama insanoğlunda bulunmayan dengeyi nasıl yaratabilir?

Cevap: İnsanoğlu, doğa ile denge kurma içgüdüsüne sahip değildir. İşte bu yüzden, insana kendi çabalarıyla insan toplumunu inşa etme ve dengeye ulaşmasını sağlayan bağ kurma gücünü ve aklı edinme fırsatı verilir.

Bu nedenle çevre kirliliğiyle mücadele etmek anlamsızdır, zira kirliliğin asıl kaynağı, yeni bir çağa girmiş olan insandır. Eğer insan kendi ıslahıyla ilgilenmezse, doğaya yapılan en küçük müdahale, sadece bir gramlık uygunsuz bir katkı bile, doğanın tüm sistemini dengesizliğe sürükler. İşte şimdi görmeye başladığımız şey budur.

İnsanlık yok olmayacak, ancak son ana kadar her türlü felaket mümkün: doğa bizi denizde boğacak, donduracak, aşırı sıcakta kavuracak ve orman yangınlarında yakacak.

Soru: Amerika Birleşik Devletleri, uzun yıllar boyunca Pasifik Okyanusu’ndaki iki mercan adasında nükleer silah denemeleri yaptı ve bu adalar doğal olarak insan yaşamına elverişsiz hale geldi. Ancak doğa orada başka hiçbir yerde olmadığı kadar olağanüstü bir şekilde gelişti. Bunun sonucunda bilim insanları, insan varlığının neden olduğu zararın, nükleer radyasyonun verdiği zarardan daha büyük olduğu sonucuna vardılar. Bu nasıl olabilir?

Cevap: Doğa, alt seviyelerde kendisine verilen zararı nasıl iyileştireceğini bilir, ancak elbette bunun da bir sınırı vardır. Eğer hasar çok büyükse, değişimler geri döndürülemez hale gelecektir.

Soru: Bir insan, “insan seviyesinde” ne tür bir zarar verir?

Cevap: İnsan, son yüz yıla kadar doğaya hiçbir zarar vermemiştir. İnsanın verdiği tüm zarar, doğayla denge içinde olmaması gerçeğinde yatmaktadır ki bu, doğanın temel unsuru olarak onun yükümlülüğüdür.

Asıl sebep, doğaya verilen mekanik zarar değildir, insanın onu yakması ya da kurutması değildir; ARİ’nin zamanından itibaren, 15. yüzyıldan ya da en azından o dönemi “son nesil” olarak tanımlayan Baal HaSulam’ın zamanından itibaren, kendimizi doğayla dengeye getirmeye başlamış olmamız gerektiği gerçeğidir. Doğanın bütünsel sistemiyle olan tutarsızlığımız – bu dengesizlik – tüm felaketlere neden olan şeydir.

Elbette bu, doğayla dengeye ulaştığımızda onu kirletmemize izin verileceği anlamına gelmez, aksine, doğaya zarar vermek aklımıza bile gelmezdi; içgüdüsel olarak doğru şekilde davranırdık.

Doğa ile dengede olmak, insanlar arasında — düşüncelerde, arzularda ve niyetlerde — iyi ve bütünsel ilişkiler kurmak, insan toplumuna, tüm genel doğaya ve üst sisteme zarar vermemek demektir.

Düşüncelerde bütünsel olmak, doğanın tüm sistemini tek bir organizma olarak algılamak demektir. Ve insanlar arasındaki doğru bağlara uygun olarak, tüm diğer – cansız, bitkisel ve hayvansal – seviyeler yükselir, genel sisteme dahil olur ve insanla birlikte ıslah edilir. O zaman hiçbir felaketler olmayacak ve her şeyde denge sağlanacaktır.

Çok katı bir kural geçerlidir: “Birey ve kolektif eşittir.” Bu, tek bir kişinin, tüm insanlık kadar zarar verebileceği anlamına gelir.

İhsan Etme Niteliğini Edinme Olasılığı

Soru: Önce ihsan etme niteliğini edinmemiz ve ancak ondan sonra iyilik ve haz aldığımız söylenir. Peki, henüz hiçbir şey almamışsak neyi ihsan edebiliriz?

Cevap: Ne ihsan edebileceğimiz ya da edemeyeceğimiz önemi yok. İhsan etme niteliğini edinme olasılığından bahsediyoruz.

Daha sonra, içimde var olacak şekilde bir araya getirmek istediğim ve çektiğim güçlere dayanarak, ihsan etme niteliklerine yaklaşıyorum; ta ki onlar beni tamamen onlarla uyum içinde olacak noktaya kadar etkileyene dek. Bu şekilde, ihsan etme niteliğiyle hareket etmeye başlayacağım.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 114

İbur (Döllenme) Koşulu İçinde “Erkek” ve “Dişi” Neye Denir?

“Erkek” (Zachar) ve “dişi” (Nekeva), embriyo içindeki koşullardır. Bunlar, ihsan etme ve alma kaplarını temsil eder; ihsan etmek için ihsan etme ve ihsan etmek için alma, ıslahın farklı seviyelerine karşılık gelir.

Alma kaplarıyla çalışıyorsak, bu “dişi” (Nekeva) olarak adlandırılan, bir eksikliktir. Tersine, bu eksiklikler ıslah edildiğinde “erkek” (Zachar) olarak adlandırılırlar.

“Nekeva” kelimesi, eksiklik, hâlâ düzeltilmesi gereken boş bir yer anlamına gelen “Nekev” (oyuk) kelimesinden gelir. Öte yandan Zachar, zıttı olan ihsanı temsil eder. Bu terimler, aynı kişide, aynı ruhta, her manevi seviyede mevcut olan ıslah edilmiş veya edilmemiş koşulları tanımlar.

Ruh, Yaradan’a göre, erkeğe kıyasla daima dişildir, çünkü tüm düzeltmeler O’ndan gelir. Hem arzuların düzeltilmesi için bir talep olarak MAN’ın yükseltilmesi hem de arzuların yerine getirilmesi için MAN’ın yükseltilmesi söz konusudur. Her iki durumda da, Yaradan erkek taraf olarak hareket eder ve ruh, O’na karşı Nukva (dişi) olarak, alıcı olarak hareket eder.

Kabala’da bu, Atzilut’un ZON’u, Zeir Anpin ve Atzilut dünyasının Nukva’sı olarak tanımlanır. Atzilut’un Zeir Anpin’i, Yaradan olarak – ihsan eden, veren, ıslah eden, yerine getiren – adlandırılır. Atzilut’un Malkut’u, Atzilut’un Nukva’sı, tüm ruhların kolektifidir. Tüm eksiklikler onun içinde mevcuttur ve her birimiz bireysel bir arzu, onun kişisel bir parçasıyız.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 112

Gece Yatağımda

“Ve Tora aracılığıyla insan yaratıldı” ne anlama gelir? İnsan (Âdem), Adameh leElyon (“Ben üsttekine benzer olacağım”) ifadesinden gelir ve “Sana Âdem denir, ancak dünya milletlerine Âdem denmez.” diye yazılmıştır. Bu, alma arzusu, “ihsan etme uğruna” adı verilen bir ıslahtan geçerse, ıslah olan kısma “insan” denir. Bu nasıl olur? Tora aracılığıyla olur. Peki, Tora aracılığıyla nasıl yapılır? Bu dünyada farklı eylemlerde bulunmamız için bize çeşitli fırsatlar verilir ve başarılarımız ve başarısızlıklarımız aracılığıyla alma arzumuz gelişir.

Yiyecek, seks ve aile gibi hayvani arzuların ve zenginlik, onur ve bilgi gibi toplumsal arzuların gelişmesinden sonra, manevi arzunun gelişimine ulaşırız. Manevi arzunun gelişimi, arzunun daha da genişlemesi değildir. Aksine, arzunun Yaradan’a yönelmesi ve dolayısıyla büyümesidir. “Kalpteki nokta”nın yani bu yeni maneviyat arzusunun gelişiminden önce, genellikle bilinçsizce, nedenini veya nasıl olduğunu bilmeden, içimizde dürtüler ve arzular yüzeye çıkmadan önce, arzularımızı geliştirmek için çalışırsak, sadece onların peşinden koşar ve onları yerine getiririz. Böyle bir çalışma tek bir çizgi olarak bile değerlendirilmez, hatta kesinlikle iki veya üç çizgi olarak da değerlendirilmez. Ve manevi arzu, ancak çizgiler biçiminde geliştirilebilir, genişletilebilir ve ıslah edilebilir.

“Çizgiler”, küçük arzunun, yönünü kaybetmeden giderek büyüyen bir arzuya şişirilmesiyle daire şeklini alması anlamına gelmez; belirli bir hedefi ve belirli bir kullanım amacını hedefleyecek şekilde düzleştirilir. Arzu, dairelerin merkez noktası olan kişinin kendisine değil, merkez noktadan ışık kaynağına doğru uzanan Yaradan’a yöneliktir.

Bu nedenle, manevi arzunun gelişiminde, arzunun ıslah sürecinin diğer arzuların yasalarını takip etmemesini sağlayacak şekilde onu etkileyen çeşitli güçler, koşullar ve durumlar vardır. Bu süreç çok karmaşık ve kesin bir şekilde işler, böylece arzu yalnızca doğru kullanıma, Yaradan’a doğru ıslahının derecesine göre büyür. Diyelim ki biri, maneviyatla zaten bağlantılı bir arzuyla, bir ev inşa etme arzusuyla ilham alıyor. İnşaat sürecinin her ayrıntısını, planlamayı, malzemelerin sıralanmasını, asıl inşaatı, işçi seçimini ve hatta kendilerini bile yaratılışın amacıyla ilişkilendirmeleri gerekiyor. Bu evin yaratılış amacıyla bağlantılı bir kullanım için tasarlandığını sürekli hatırlamaları gerekiyor.

Bu kişi işe o kadar dalar ki, her eylemin ardındaki yönü, anlamı unutur. Sonra iş görünürde durur ve çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıkmaya başlar. Bu rahatsızlıklar gerçek engeller değil, çok önemli bir şeyi unuttuklarının sinyalleri, işaretleridir: her eylemin nedeni olan niyeti. Manevi ilerleme adım adım gerçekleştiğinden, bazen belirli bir aşamada takılıp kalırız ve inatla kendi başımıza bir çözüm bulmaya çalışır, ne pahasına olursa olsun inşaya devam etmekte ısrar ederiz. Ama sorunun, niyetimizi unutmamız olduğunu hatırlayana kadar ilerleyemeyeceğimizi anlarız.

Bu, sol çizgiden sağ çizgiye geçmek yerine, çalışmayı yalnızca kendi gücümüzle tamamlayabileceğimizi düşündüğümüz anlamına gelir. Sonra sağ çizgiyi, Yaradan’ı, O’nunla hizalanmayı hatırlarız. Yani, eylemi gerçekleştirirken tüm kalbimiz ve ruhumuzla O’na bağlı olmamız gerektiğini hatırlarız. Ancak o zaman, bir kez daha unutana kadar tekrar ilerleyebiliriz ve döngü tekrar eder.

Bu dünyadaki tüm çalışmalarımızda, hedefi sürekli unutuyoruz. Hedefin bu dünyada düşündüğümüz gibi çalışmak olmadığını, çalışmanın kendisinin bize çalışmayı verenle bağda kalma çabası olduğunu ve bunu, düşünceye tutunmak ve en önemlisi niyeti artırmak için bir araç olarak kullanmak olduğunu unutuyoruz. Çalışmanın kendisi, niyeti inşa etmek ve geliştirmek için tasarlandığı ölçüde, yalnızca bir araçtır. Sanki evin kendisi önemliymiş gibi, bir ev inşa ettiğimizi düşünürüz. Ama gerçekte, tuğlalardan oluşan bir yapı yerine, bir niyet yapısı inşa etmemiz beklenir.

Hem maddi hem de manevi bir yapıdan, yani niyetten yaratıldığımız için, fiziksel yapının yanı sıra manevi bir yapı inşa edebilmemiz için bize maddi görevler verilir. Her ne kadar nihayetinde gerçekten ihtiyacımız olan tek yapı bu olsa da, salt manevi bir yapı inşa edemeyeceğimiz doğrudur. Bu, yalnızca niyeti, perdeyi (Masah) ve yansıyan ışığı (Ohr Hozer) oluşturmamız gerektiği anlamına gelir; alma arzusu yani “tuğlalar” ise, ihsan etme niyetine göre her zaman uygun şekilde kullanılabilir olacaktır.

Bir evi böyle inşa ederiz ve kendimizi de bir insana (Âdem’e) böyle dönüştürürüz. Nasıl mı? İçimizde inşa etmemiz gereken 248 organ ve 365 tendon, yani 613 bileşen veya arzu aracılığıyla. Bu arzuları, karşılık gelen manevi form izin verdiği ölçüde kullanmak isteriz. Arzularımızı, ihsan etme niyetlerine göre düzenlememiz gerekir ki, bu iki unsur -bir yandan tüm arzuların kullanımı, diğer yandan bu arzuların ihsan etme niyetiyle uyumlu hale getirilmesi- uyum içinde olsun ve birlikte çalışsın.

Bilinmeyen Bir Adam Elektrik Faturasını Ödedi

Yorum: Sosyal ağlar, dokunaklı hikâyeleri sever. Son zamanlarda, annesi elektrik faturalarını ödeyemeyen bir kadın askerin hikâyesi büyük yankı uyandırdı.

Trenle seyahat ederken kız, elektrik şirketi çalışanlarına telefonda annesinin engelli olduğunu, küçük bir emekli maaşı aldığını ve emekli maaşı banka hesabına yatırılana kadar elektrik faturasını ödeyemeyeceğini anlatıyordu. Ağlayarak, annesinin elektriğinin kesilmemesini istedi.

Aniden bir adam ona yaklaştı, neler olduğunu öğrendi, elektrik şirketini aradı, askerin annesinin borcunu ödemek için hesabından 2.000 şekel çekilebilmesi için kredi kartı numarasını verdi ve sonra ortadan kayboldu. Ancak biri onun fotoğrafını çekmeyi başardı. Adamın eski bir asker olduğu ortaya çıktı.

Cevabım: Bu tür olağanüstü davranışlar çok dokunaklı. Herkesi nazik davranışlara teşvik etmek için bu tür aydınlatıcı örneklere daha çok ihtiyacımız var.

Öte yandan, elektrik şirketinin politikası ticarete dayalıdır ve bu konuda yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Aynı zamanda, emekliler gibi farklı muamele görmesi gereken özel tüketiciler olduğunu ve bu yükün diğerleri arasında yeniden dağıtılması gerektiğini de dikkate almak gerekir.

Soru: Bu tür hikâyeleri sever misiniz?

Cevap: Hayır, bu hikâyelerin yönetimin göz yaşartıcı istisnaları olmasını istemiyorum. Bunların, tüm vatandaşlarını bilinçli ve sistematik bir şekilde önemseyen doğru bir toplum tarafından gerçek hayatta tutarlı bir şekilde uygulanmasını istiyorum, böylece film için iyi olan ama hayat için iyi olmayan bu tür vakalar yaşanmasın.

Hala çok sayıda bu tür vakalar var, ancak biz bunları duymuyoruz.

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 246

Soru: Yükselişin en yüksek noktasında, her şeyin Yaradan tarafından yapıldığını, yapılıyor olduğunu ve yapılacağını, zamanında hatırlayıp, hiçbir şeyi kendine atfetmemek nasıl mümkün olabilir?

Cevap: Böyle bir duygu ve değerlendirme insanda yavaş yavaş oluşur. Bu yüzden sadece devam etmek gerekir.

Soru: Yaradan ile yapılan içsel çalışma, kişiyi ihsan etme niyetine ulaştırmak için mi yapılır? Yoksa içsel çalışmadan önce, niyetimin ihsan etmeye yönelik olduğunu hissetmem ve sonra bu çalışmaya başlamam mı gerekir?

Cevap: Hayır, ihsan etme niyetleri kişide yavaş yavaş oluşur. Yani, içsel çalışma sizi net bir ihsan etme niyetine ulaştırır.

Soru: Dostlardan gelen tüm sözleri, Yaradan’ın sesi olarak mı algılamalıyım?

Cevap: Hepsi değil, ama çoğu.

Soru: Kişinin Yaradan’ın çağrısına cevabı ne olmalıdır?

Cevap: Kişi, Yaradan’a yaklaşmaya çalışmalı ve O’nun kendisinden ne istediğini anlamaya çalışmalıdır.

Yaradan’ın Mesajı Herkes İçin Ortak Olsun Diye

Soru: Dün çok güçlü bir birlik günüydü. Hepimiz, yaşadığımız Hisaron’un (eksiklik) bize ait olmadığını, Yaradan’dan geldiğini hissettik. Ve sonra, çabalarımı nereye yönlendirmem gerektiğini göremeyeceğimden korktum. Bununla nasıl başa çıkmalıyım?

Cevap: Yaradan’dan bir arzu aldığınızı hissetmeniz elbette kötü bir şey değildir. Ama bundan sonra ne yapacaksınız?

Bundan sonra, tüm dünya grubuyla bağ kurmalı ve bunu arzunun içinden, kelimelerle değil, eylemlerle onlara aktarmalısınız. O zaman Yaradan’dan gelen bu mesaj herkes için ortak hale gelecektir.