“Ya Beni Islah Et Ya Da Öldür”

Soru: Dostlarım ve ben Yaradan’a şöyle bir talepte bulunmalıyız: “Ya beni ıslah et, ya da beni öldür.” Ama kalbime baktığımda, çevrenin etkisi sayesinde, tepsiyle yürümek için eğitilmiş bir kedi gibi olduğumu görüyorum; fakat bir fare geçse peşinden koşarım. İçten gelen bir arzuya nasıl ulaşırım?

Cevap: Bu yalnızca üst ışığın etkisi altında mümkündür. Kendi başına başarabileceğinizi mi sandınız?!

Soru: Arzu, ışığın harekete geçmesini sağlayacak şekilde mi olmalı?

Cevap: Hayır! Siz böyle bir arzuya sahip olamazsınız. Nereden gelecek?! Siz doğanız gereği bir egoistsiniz. Eğer biraz olsun kendinizi diğer egoistlerin önünde iptal ederseniz, Yaradan sizin bu karşılıklı iptal olmanıza yanıt verecektir.

Onlunun merkezinde herkesin kendini iptal ettiği böyle bir alan oluşturduğunuzda, orada boş bir yer açılır, beyaz bir nokta oluşacaktır. Yaradan işte orada etki eder.

Soru: Yani sonunda “Böyle bir hayattansa ölmek daha iyidir” gibi bir arzuya mı ulaşacağız, yoksa bu imkânsız mı?

Cevap: Birbirinize ne kadar ilerlediğinizi gösterdiğiniz zaman, kıskançlık sayesinde birleşme arzusuna ulaşacaksınız. O zaman egonuz sizi farklı olmaya zorlayacak.

Maneviyatta Zaman

Soru: Maneviyatta zaman, koşulların değişmesidir. Koşullar ne kadar hızlı değişirse, biz de o kadar hızlı hareket ederiz. Yani zaman hızlanır.

Baal Shem Tov, koşulların “dakikada 400 kez” değiştiğinden bahsetmiştir. Bu ne ölçüde bize, ne ölçüde Yaradan’a bağlıdır?

Cevap: Koşul değişimi, yalnızca çevremize bağlıdır. Onunla ne ölçüde bağlıysak, o ölçüde onunla birlikte değişiriz.

Soru: Bir grup olarak, onlu olarak, manevi bir zamandan geçiyor olmamız ne anlama geliyor?

Cevap: İçimizde değişimler hissediyorsak manevi bir zamandan geçiyoruz demektir. Ve bu değişimler doğrultusunda, manevi olarak ne kadar yükseldiğimizi hissederiz.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 151

Neden Açık Bir Dille Dua Etmemiz Gerektiği Yazılıdır?

Bu, arzumuzda yaptığımız incelemelerin bizim için açık ve anlaşılır olması gerektiği anlamına gelir. Elbette bunun nedeni Yaradan’ın duayı anlamaması, sanki işitme güçlüğü çekmesi ya da İbranice anlamaması ve bu yüzden duayı kelime kelime, harf harf, özel telaffuzla söylememiz gerektiği değildir.

“Açık bir dil”, arzumuzun gerçekten bir dua olarak kabul edileceği ölçüde açıklığa kavuşturulması gerektiği anlamına gelir. Bunu Yaradan’a karşı değil, kendimize karşı doğrulamamız gerekir. Çünkü tam olarak incelediğimiz her derece, derhal daha yüksek bir dereceye dönüşür. Tamamen netleştirmediğimiz sürece, kendi arzumuzu henüz derinlemesine tanımadığımız sürece, belirli bir derecede kalacağız.

Kimin Kararı?

Soru: Işığın dördüncü safhadan ayrılması ve ardından ilk üç safhayı tekrar doldurması, ışığın mı yoksa Kli’nin mi kararıydı?

Cevap: Çalıştığımız materyalden, bunun Kli’nin kararı olduğu açıkça anlaşılıyor. Işık, Kli’yi etkiler, onu doldurur ve kendi doğasına uygun olarak değişmeye zorlar.

Çalışmamıza, ışık kavramı ve Kli’nin ne olduğu ile başlıyoruz. Ardından Kli’nin farklı kısımlarının nasıl yavaş yavaş değiştiğini, kişinin kendisinin ne kadar değiştiğini ve kendisinde belirli nitelikleri uyandıran ışığa tamamen uyum sağladığı bir duruma nasıl ulaştığını öğreniyoruz.

Yaratılışın Uzun Rüyası

Tüm bu gerçeklik, hem üst hem de altta olanlar, ıslahın sonundaki nihai koşullarıyla, tek bir düşünceyle ortaya çıkmış ve yaratılmıştır. Bu tek düşünce, tüm işlemleri gerçekleştirir; o tüm işlemlerin özü, emeğin amacı ve özüdür. Nahmanides’in yazdığı gibi, “bir, eşsiz ve birleşik” olan, başlı başına mükemmelliğin ve aranan ödülün ta kendisidir. (Baal HaSulam, On Sefirot’un Çalışılması, Cilt 1, Bölüm 1, “İç Gözlem”).

Her şey, yaratılış amacı olan: “yaratılanları memnun etmek” için yaratılmıştır. Buna, tüm yaratılanlar, tüm eylemleri ve onların tüm hisleri, yaratılanların uyanışını ve ıslahın sonunda Yaradan’la tam bir eşitliğe ulaşmaları dahildir Tüm bunlar, yaratılanlar tarafından, sanki içlerinde değişimler gerçekleşiyormuş gibi, içinden geçtikleri bir süreç olarak deneyimlenir.

Ama gerçekte, hem yaratılanlar hem de onlarla gerçekleştirilen tüm eylemler, tüm hisler, içinden geçtikleri koşullar, ortaya çıkan tüm dünyalar, Sefirot ve Partzufim – bize görünen bu büyük gelişim sürecinin tamamı- yaratılışın amacında, Yaradan’ın düşüncesinde zaten mevcuttur; ondan başka hiçbir şey yoktur! Başka hiçbir şey yoktur; O’nun düşüncesinde var oluruz ve onun içinde tüm bu gelişim sürecini yaşarız. O’nun düşüncesinin içinde yaşarız!

Bu nedenle, dünya bu tek düşünceyle var oldu, yaratıldı ve düzenlendi ve dünya bu düşüncede son ıslahına ulaşacaktır. Her şey yalnızca Yaradan’ın amacında, yani ışığın, O’nun iyilik vermek ve mutlak iyilik koşuluna getirmek istediği yaratılanlarla ilişkisinde mevcuttur.

Ve bize sanki bağımsız olarak var oluyormuşuz, bazı eylemlerde bulunup çabalıyor, dua ediyormuşuz, yukarıdan bir cevap alıyormuşuz ve tüm dünyaları, Partzufim’i, Sefirot’u, uçsuz bucaksız alanları fethediyormuşuz gibi gelir. Ancak tüm bunları yaratılışın amacına uygun olarak hayal ederiz.

Elbette bu, var olmadığı düşünülen dünyamızda bile, çalışmalarımızı ve çabalarımızı hiçbir şekilde azaltmaz. Baal HaSulam, gözlerimiz açıldığında, o zamana kadar sanki bir rüyada olduğumuzu anlayacağımızı söyler.

İleriye Doğru Tek Bir Hareket

Soru: Yaklaşan kongre, özellikle tek bir duada gerçekleşecekse, bize zamanın hızlanmasında ne sağlayacak? Her bir dostun katılımı ne kadar önemli?

Cevap: Önemli olan, dostlarla bağda olmak, birbirimizi anlamaya çalışmak ve birbirimizi desteklemek için aynı eylemleri gerçekleştirmektir.

Bu şekilde, yavaş yavaş, bugünümüzün ve geleceğimizin ileriye doğru tek bir harekete bağlı olacağı bir koşula geleceğiz. Yani, grup içindeki koşulumuza bir bütün olarak, bizi bir derece daha hızlandırabilecek ve ilerletebilecek bir tür aracın içindeymişiz gibi bakacağız.

Birbirinizi Kalplerinizle Hissedin

Soru: Onluda birçok eylem gerçekleştiriyoruz, ancak bunlar gerçekten manevi zamanımızı hızlandırıyorlar mı? Yoksa duaya gelene kadar manevi zaman motorumuz henüz harekete geçmemiş ve hızlanmamış mı oluyor?

Cevap: En önemli şey duanızdır; her biriniz duanıza içinizden ne kadar yatırım yaparsanız, sonunda ortak bir arzu ve ortak bir niyet doğar. İşte sonucu getirecek olan tam da budur.

Birbirinizi kalplerinizle hissetmeye çalışın. Bu yeterlidir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 150

Para Tutkusu Olmadan İnsan Nasıl Büyük Bir Tüccar Olabilir?

Günümüzde, finansal konularla ilgilenenlerin kendilerini tamamen bu konuya adamaları gerekiyor olabilir. Ancak bu mümkündür. Maneviyat ve maddesellik arasındaki başa çıkmanın zorluğu, bariyere kadar devam eder. Bariyere kadar bölünmüş durumdayız. Ya burada ya da orada olabiliriz ama aynı anda ikisinde birden olamayız. İkisini birbirine bağlayamayız.

Bariyeri aştığımızda, maneviyatı ve maddeselliği karşıtlar olarak değil, biri diğerinin üzerinde kıyafetlenmiş olarak görürüz. Maneviyatı, maddesel dünya aracılığıyla görürüz ve o zaman tüm maddesel eylemler manevi bir karakter kazanır ve aralarında hiçbir çelişki kalmaz. Maddesellik artık maneviyatı hiç rahatsız etmez. Aksine, dünyevi meselelerle ne kadar çok meşgul olursak, kendi manevi eylemlerimizi onlar aracılığıyla o kadar çok görürüz.

Dışarıdan bakıldığında materyalist ve hayvansal bir şey yapıyormuşuz gibi görünebilir, çünkü yapılan şeyi niyet belirler ve niyet görünmezdir. Bu nedenle buna “gizli olanın bilgeliği” denir. Birinin diğerinin içinde kıyafetlenmesi sayesinde, büyük ıslahlar yapabiliriz ve aslında maddesellik ile maneviyat arasında hiçbir çelişki yoktur.

Bir Olmak

Soru: Onlunun bir olması gerektiğini söylüyorsunuz. Bu koşul nedir?

Cevap: Bir, her birimizin tek bir birlikte, tek bir nitelikte, karşılıklı ihsan etme niteliğinde bir araya geldiğimiz anlamına gelir. Ve ne Yaradan’a ne de birbirimize karşı başka bir ilişki yoktur

Bir insanın diğer tüm nitelikleri, ihsan etme niteliğiyle bağlantılıdır. Kendimi iptal ederim, başkalarıyla bağ kurarım, kendimi diğerlerinden daha aşağıda veya daha yukarıda hissederim, böylece onları hedefin yüceliğiyle etkileyebilirim. Onları birleştirmeye, Yaradan’ı her birinin yerine koymaya çalışırım. Böylece “bir” denen niteliğe ulaşırız.

Soru: Bu koşulu yalnızca kısa bir süre için mi ediniriz, yoksa sürekli olarak sürdürmemiz mi gerekir?

Cevap: Bu koşul tek bir an için gelir, ancak edindiğimiz anda, Yaradan’ı ifşa ederiz.

Hemen ardından düşeriz ve her şey kaybolur, Yaradan hissiyatı kaybolur, içimizde nefrete varan ciddi rahatsızlıklar ortaya çıkar ve bunların üzerindeki çalışma yeniden başlar, bu da “bir, eşsiz” niteliğine yol açar. Ve yine Yaradan’ı ifşa ederiz.

Ve böylece, adım adım hedefe doğru ilerler, her seferinde yeni dünyalar ediniriz.

Bu nedenle, şimdilik sadece onlumuzu düşünmeliyiz. Eğer grubum ve diğer gruplar uygun onlularla çevriliyse, o zaman diğer onlulardan büyük bir güç artışı hissederiz. Bu nedenle, mümkün olduğunca çok sayıda onlunun olmasını ve mümkün olduğunca güçlü olmalarını isterim. Ancak prensip olarak, manevi çalışmam kendi onlum içinde yoğunlaşmıştır.

Zamanla, burada bizi ileriye taşıyacak bir tür iyi rekabet teşvik edilebilir. Ancak bunun hakkında konuşmak için henüz çok erken. Çok dikkatli davranmalıyız. Ama bu da gelecektir.

Sevgi – Yaşamın Kaynağı

Soru: Sevgi insana ne verir?

Cevap: Sevgi insana, onu canlandıran içsel bir ışıltı verir. Yaşam.

Ama sorun şu ki, sevgi aramızda ifşa etmemiz gereken çok daha derin bir ilişkidir.

Bu, bir insanın içsel eğilimlerine göre ortaya çıkan, doğası gereği ona aşılanan veya yetiştirilme yoluyla edinilen duygularla ilgili değildir. Öncelikle doğru değerleri ifşa etmeliyiz; gerçek sevgi denen şeyin ne olduğunu, karşılıklı nefret ve karşılıklı reddetmenin doğası içinde, ne ölçüde var olduğumuzu ve eğer öyleyse, hayatın kaynağı sevgi olduğuna göre, sevgiye ulaşmak için ne yapılması gerektiğini anlamalıyız.

Soru: Sevginin ne olduğunu ifşa etmeli miyiz?

Cevap: Hayatın sırrını ifşa etmeliyiz. Bu sır sevgiyle bağlantılıdır. Çünkü sevgi olmadan devamlılık yoktur.

Eğer cansız seviyede, artı ve eksi arasında bir çekim, bitkisel seviyede moleküller arasında birleşme ve ayrılma olmasaydı, canlı bedenler arasında böyle hesaplamalar, gelişim seviyesine bağlı olarak birinin diğerinden nefret etmesi veya sevmesi olmasaydı, hayvansal ve insan seviyesinde bir annenin çocuğuna duyduğu sevgi hissi olmasaydı, bunlar olmadan doğa gelişmez, en basit hücre bile var olmazdı.

Her şey sevgi ve nefrete, çekme ve itme gücüne göre var olur. Bu iki kuvvet dengelenmelidir.

Bu nedenle, Kabala bilgeliğinde “Sevgi tüm günahları örter” denmesi tesadüf değildir. Yaratılışın merkezinde yer alan bu iki temel kuvvet birbiriyle dengelenmeli ve ardından aralarında uygun ve kademeli bir gelişim sağlanmalı, ta ki hem sevgi hem de nefret sonsuz oranlarda gelişinceye kadar. Ve bu şekilde, gelişimimizin hedefi olan sonsuzluk dünyasını, hakikat dünyasını edineceğiz.

Bu nedenle sevginin gerçekte ne olduğunun açıklığa kavuşturulması için hâlâ bir yol bulmamız gerekiyor; çünkü sevgi yaşamın kaynağıdır.