Kaybolmayan Maneviyat

Yorum: Çalıştayın ilginç bir özelliği var. Uygulandığı anda, kişi bir tür anlayışa varmış gibi görünür, ilham alır, cesaretlenir ve ertesi gün hepsi kaybolur.

Cevabım: Önemli değil. Bu durum, insandan kaybolsa bile, yine de onundur. Manevi gelişimde hiçbir şey kaybolmaz. Sadece şu anda bir şeyler kaybolmuştur çünkü yeni egoizm eklenmiştir.

Hiçbir şey geriye gitmez, sadece ileri gider. Hafızanızdan bir şey silinip gittiyse bunun nedeni, önceki manevi edinimlerinizi karartan yeni, henüz ıslah edilmemiş, egoist bir parçanın gelmesidir.

Manevi Gelişim Sorunları

Yorum: Bazı zamanlar, dün söyledikleriniz bizim için en önemli şeymiş gibi görünüyordu. Ama kısa bir süre sonra, başka bir sürecin önemine değiniyorsunuz, daha sonra bir sonrakine, durmaksızın. O zaman bu şöyle görünüyor: “Nereye gidiyoruz?”

Cevabım: Çünkü yolun başında olan bir kişinin bundan dolayı kafası karışır.

Diyelim ki seninle yolda yürüyoruz ve sana her türlü yönlendirmeyi veriyorum: “Hedefi düşün, daha geniş bir adım at, daha derin bir nefes al, kollarını daha geniş salla.” Sana göre bunlar birbirlerini iptal ediyorlar gibi görünür ama benim zihnimde öyle değildir.

Kişi, tüm bilgilerden algılayabildiğini hisseder ve duyar. Biz bu şekilde düzenlendik, aksi takdirde basitçe hiçbir şey yapamazdık. Bu şekilde en azından duyduklarımızı yapıyoruz.

Yorum: Kabala’ya gelenlerin çoğu, standart bir şekilde düşünüyor. Diyelim ki iş dünyasında olduğu gibi bir yön seçtik ve hedefe doğru gidiyoruz, sonra önemli olanın nihai kazanç değil, sürecin kendisi olduğu bir süreçle karşı karşıya kalıyoruz. Kişinin kafası karışmaya başlıyor ve ne yaptığını anlamadığını düşünüyor yani net bir maddesel çerçevesi olmuyor.

Cevabım: Evet. Bu nedenle insan, kendisi için dar bir şey seçer ve ona tutunur, tıpkı küçük bir çocuğun oyuncağına ya da bebeğine tutunması gibi ve böylece yoluna devam eder. Bu yeni başlayanlar için doğaldır.

Bunu görürüm ve kişinin gelişmesini beklerim. Yapacak bir şey yok, çünkü biz böyle büyüyoruz.

On Sefirot Çalışması Nasıl Hissedilir?

Soru: “Kalpteki nokta”ya sahip olan bir kişinin, On Sefirot Çalışması’nı (TES) asla anlayamayacağını ifade etmeniz ne anlama geliyor?

Cevap: Kalpteki noktaya sahip olan ve onu geliştiren kişi, TES‘i ancak manevi gelişimi ölçüsünde anlayacaktır. Ve henüz manevi olarak gelişmemişken, bunu tamamen mekanik olarak algılayacak ve bu ona hiçbir şey vermeyecektir. Bir şekilde TES ile bağ kurmaya çalışacak, ancak genel olarak yaklaşım bu değil.

Ben de eskiden böyleydim. Maneviyata ulaşmak için çabalıyordum ama kendimi On Sefirot Çalışması‘nın önünde bulduğumda, onu fizik gibi çalışmaya başladım. Ona nasıl yaklaşacağımı ya da onu nasıl tutacağımı pek de bilmiyordum. Bu bir süre devam etti.

Ve manevi duyumlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladığında, ben de onlara göre uyandım.

Soru: Yani buna mekanik bir yaklaşımla mı geldiniz?

Cevap: İlk başta evet, yaklaşımım tamamen mekanikti. TES‘in herhangi bir bilim gibi olduğunu, çalışmanız gerektiğini ve sonunda anlamaya başlayacağınızı düşündüm. Ama sonuç olarak, bir duyguya ve bunun sayesinde ne hissettiğimi anlamaya geldim.

Ve ondan önce, ilk yıllarda, materyale duygularla girmeye çalışmadan, spekülasyon yapmak için çok zaman harcadım. Genel olarak duyguları görmezden geldim. Sadece saf bir aklın, maymundan bir insan yapacağına ve bu nedenle duygularımızdan herhangi birinin içimizdeki hayvan olduğuna inanıyordum. İstersen duygularını tatmin et ama bunu yüce bir şeyle karıştırma diye düşündüm; bu senin hayvanın, neden onu daha fazla geliştiriyorsun?

Ve bir insanın, bir hayvanın ötesinde gelişmesi gerçeği benim için anlaşılmazdı. Başkalarına yönelmek, başkalarına dâhil olmak, özgecilik, sosyalizm, komünizm vb. hepsi bana göre çok iğrenç, tamamen gerçek dışı, gereksiz ve çirkindi. Bu nedenle, bana “dost sevgisi”, “dostluk içinde olmak” dendiğinde, bu nasıl bir ana okuludur?!

Perdede bazı hisler olduğunu hissetmeye başlamadan önce birkaç iyi yıl geçti. Prensip olarak, bir kişinin bunu yapması 20 ila 30 yıl sürebilir.

Manevi doğum en zor olanıdır çünkü bu koşul içinde, önceki tüm astronomik ve jeolojik süreçlerden geçersiniz. Manevi anlamda, büyük patlama noktasından itibaren kendinizi geliştirmeye başlıyor gibisinizdir. İçinizde insan ortaya çıkmaya başlayana kadar, doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerinden geçersiniz. Ve bu insan, başkalarıyla olan bağınızın bir ölçüsüdür.

Soru: On Sefirot Çalışması‘nın duyusal girişine hangi noktada ulaştınız? Sonuçta, geçmişte bilimle yakından ilgiliydiniz.

Cevap: Ben çok büyük bir egoisttim, yalnızca saf bilime, deneyime ve gerçeklere inanan, duygulara inanmayan bir mühendis idim. Psikoloji benim için tamamen hükümsüz bir şeydi.

Soru: Peki duyusal hislere nasıl geldiniz?

Cevap: Bu, gelişmekte olan bir gücün etkisidir ve hiçbir şekilde yönlendirilmemiştir. Başka hiçbir şey değil! Bu şekilde, bu güç beni geliştirdi ve aniden, arzuların önce geldiğini ve ancak onlardan sonra arzuların incelemesine yönelik düşünceler, bazı hesaplamalar ve araştırmalar olduğunu anlamaya başladım.

Sevgiyi Nerde Bulursunuz?

Soru: Bir keresinde maddesel sevginin, sadece “kötü eğilimi” sakinleştirmek için hormonal güçlü bir istek olduğunu ve bizim yapımızda sevgi olmadığını söylediniz. Doğru mu anladım?

Cevap: Sevgi, bilinçli olarak onun üzerinde çalışan insanlarda ortaya çıkan, karşılıklı egoizm, reddediş ve nefretin üzerine çıkmaya dayanan karşılıklı bir çekimdir.

Bu duygu, birinin diğeri ile bütünleşmesi için ortaya çıkar: Ben onun arzularındayım, o da benim arzularımda. Egoizmin üstüne çıktığımız, onu iptal ettiğimiz ve onun yerine diğer insanların arzularını karşılamak için onlarla çalışmayı istediğimiz, komşunuzu kendiniz gibi sevmeyi istediğiniz ölçüde, tam da burada sevgi ortaya çıkar.

Fakat sevginin kendisi ne anlama gelir? O, bizden gelmez. Tam olarak kişisel egoizmimizi yok ettiğimiz ve birbirimize dâhil olduğumuz için, ışık bu karşılıklı dâhiliyete girer. Sevgi olan, Yaradan ifşa olur.

O Gülün İki Durumu

O gülün iki durumu vardır:

1) Katnut- oluşumunun başlangıcıdır yani içinde yalnızca Sefira Keter vardır, içinde onun Nefeş ışığı kıyafetlenmiştir ve alt dokuzu Atzilut‘un dışına, Beria dünyasına düşer.

2) Gadlut- alttaki dokuzun Beria dünyasından Atzilut dünyasına yükseldiği ve onlarla, birlikte on Sefirot ile tam bir Partzuf inşa ettiği zamandır. (Rabbi Shimon bar Yochai [Raşbi], Herkes İçin Zohar, Gül).

Soru: Kendini ilk kez bir Kabala dersinde bulan yeni bir öğrenciye ne tavsiye edersiniz?

Cevap: Bizim Kaynağımıza “Sonsuzluk” (Ein Sof) denir. Oradan, Adam Kadmon (AK) dünyası aracılığıyla, ışık ortak Tabur‘a (göbek) iner. Aşağıda Atzilut dünyasının Partzufim‘i bulunmaktadır: Atik, Arih Anpin (AA), Aba ve İma (AVİ) ve ZON (Zeir Anpin ve Nukva). Ve onların altındakiler Beria, Yetzira ve Assiya dünyalarıdır.

Atzilut dünyasında neler olup bittiğini çalışıyoruz. Bizim için bu son derece önemlidir çünkü burası yönetimin idare edildiği ve geçmişin, şimdinin ve geleceğin bulunduğu yerdir. Burası, Hohma (Bilgelik) ışığının yayılmasını sınırlayan Parsa (sınır, ayırma çizgisi) ile son bulur.

Aşağıda, BYA dünyalarında, kırılmış ruhlar vardır ve sonsuzluktan gelen ışığın ortak bitiş çizgisinin (Sium) altında bizim dünyamız vardır. Burada, manevi olarak uyanana kadar bedenlerimizin içinde var oluruz.

Ruhlar, arzularını, ıslah taleplerini Atzilut dünyasının Malhut‘una yükseltirler. Zeir Anpin ile olan bağı kullanır ve ruhların arzusunu O’na yükseltir.

Zeir Anpin‘in Malhut‘a bağlanması ölçüsünde, onlar ZON adı verilen ortak bir Partzuf haline gelirler ve AVİ‘ye yükselirler. Malhut, anne Partzuf olan İma‘ya yükselirken, Zer Anpin baba Partzuf olan Aba‘ya yükselir.

ZON, “anne ve babayı” onlara gerekli tüm ışıkları, ıslahları ve tamamlanmayı vermeleri için  zorlar ve sonra onlar yerlerine geri dönerler. Orada “büyük” haline gelirler; büyüklük koşulu Gadlut‘u edinirler. Bu, Gül’ün yani Malhut’un iki halinin anlamını netleştirmemize yardımcı olur: Katnut ve Gadlut.

İlk durumda, yalnızca üst Sefira’nın noktasını temsil eder – Keter, oysa diğer dokuz Sefirot‘u Parsa‘nın altındadır. Ayrıca Klipot‘un (pislik, kabuklar) güçleri de buradadır. “Dikenler arasında bir gül” ifadesinin anlamı budur: Klipot arasındaki Malhut. Bu, Malhut‘un ilk, en küçük halidir.

Yetişkinlik durumunda,  Malhut, alt dokuz Sefirot‘unu yükseltir, Zer Anpin ile birleşerek bir Zivug (çiftleşme) yapar ve böylece tüm güzelliği ile çiçek açan gerçek bir gül olur. Malhut, yalnızca “dikenleri” yani Kelim’leri (kaplar) Zeir Anpin tarafından bağlanmamış ve tamamlanmamış olduğu zaman, onunla Zivug’a yükselebilir ve bu hale gelebilir.

Bütün bunlar, parçalanmış ruhlar tarafından, bir araya geldiklerinde uyandırılır ve Zeir Anpin ve Malhut‘un ıslahını sağlayanlar onlardır. Bizim bütün çalışmamız burada yatmaktadır: onlar son hallerine ulaşana kadar ZON’un ıslahını sağlamak.

Durmak Mı Yoksa Hareket Etmek Mi?

Hareket çokluğunun insana acı verdiği bilinir çünkü bu O’nun özünden dolaylı bir uzantıdır. Ancak maldan ve varlıktan mahrum kalmak da imkânsızdır, bunun için de köke zıttır, çünkü kök bollukla doludur. Bu nedenle, servet elde etmek için hareket etmenin azabını seçeriz.

Ancak, tüm malları ve servetleri yalnız kendileri için olduğundan ve “yüzü olan iki yüz ister” olduğundan “kişi, arzusunun yarısı elinde ölür.” Böylece her iki taraftan da acı çekerler: artan hareketin ızdırabından ve yarısından yoksun oldukları malların eksikliğinin üzüntüden dolayı acı çeker. (Baal HaSulam, On Sefirot Çalışması, “İç Gözlem,” Bölüm 4, Madde 21)

Egoizmimiz yani doğamız, öyle bir şekilde düzenlenmiştir ki ya tam bir dinlenme halinde olmak ya da eksiğimiz olan şeyle dolmak isteriz. Tüm hayatımız, arzuladığımız şeyle nasıl doldurulabileceğimizi aramakla geçer.

Burada her zaman iki seçeneğimiz vardır: ya hareketsiz kalmak ya da bizi tatmine götüren bir harekete girmek. Ve zaten hareket etmeye karar verdiyseniz, o zaman önünüzdeki hedefi net bir şekilde görmelisiniz.

Nuh’un Gemisi Hiç Var Oldu Mu?

Türkiye, Nuh’un Gemisi adlı yeni bir ziyaretçi merkezinin açılışını yaptı. Ağrı Dağı’ndaki merkez, dünyanın her yerinden Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlardan gelen bağışlarla inşa edildi. Merkez, bölgede bulunan buluntuları ve fosilleri sergilemekte. Gemiyi aramak birçokları için çok heyecan verici ve gerçekten de şu soruyu gündeme getiriyor: Nuh’un Gemisi hiç var oldu mu?

Nuh’un Gemisi hikâyesinden bugün bizim için ana çıkarım, bizim de büyük bir tufanın eşiğinde olduğumuzu ve bunu önleme yeteneğine sahip olduğumuzu anlamamızdır. Yaradan’ın söylediklerini dinleyerek veya başka bir deyişle, doğanın kanunlarına uyarak büyük bir tufanın önümüze çıkmasını engelleriz, bu da nihayetinde olumlu bir şekilde bağ kurmamız gerektiği anlamına gelir.

Olumsuz insan bağları, doğadan aldığımız her darbeyi beraberinde getirir. Aksine, birbirimize iyi davranırsak, doğal afetleri ve diğer darbeleri önlemeyi başarırız.

Bu nasıl çalışır? Doğanın dengesini olumsuz insan ilişkilerimiz aracılığıyla bozmamızı engelleyen doğa yasaları vardır. Doğanın cansız, bitkisel, hayvansal ve insan olmak üzere dört seviyesi vardır ve insan seviyesi, doğanın en yüksek niteliksel seviyesidir. İnsan seviyesinde, birbirimizle olan bağlarımızda belirlediklerimiz, tartışmasız bizimle ilgili olarak doğada ne olacağını belirler.

Bu nedenle, bugün dünyamızda gerçekten önemli olan şeylere -doğanın kanunlarıyla dengeye ulaşmanın bir yolu olarak pozitif insan bağları geliştirmek için- nasıl daha dikkatli olacağımızı öğrenmeliyiz ve bunu yaparak, doğal afetlerden ve daha birçok darbeden kendimizi koruduğumuzu görecek, dahası benzerlerini henüz yaşamadığımız barışçıl ve uyumlu yeni bir dünyanın kapılarını açacağız.

2022 Kötüydü, 2023 Daha İyi Olmayacak

Önümüzdeki hafta 2023 yılı başlıyor. 2022’ye baktığımızda sevinecek çok az şey var. Her şeyden önce, Ukrayna’daki savaş dünyayı birçok düzeyde altüst etti. Bir ülkeyi harap etti, diğerini tüketti, dünya çapında enerji fiyatlarının fırlamasına neden oldu ve tüm gezegenin ekonomisini alt üst etti. Savaş olmasa bile ekonomi kötü durumdaydı ve endüstri Covid’in etkisinden kurtulamadı, ancak iki darbenin birleşimi hepimizi ağır bir şekilde etkiledi. Ek olarak, uçsuz bucaksız uluslararası ilişkiler, aşırı hava olayları, yayılan madde bağımlılığı ve sosyal yozlaşma, her şeyin küresel düzeyde hızla yokuş aşağı gittiğine dair sağlam temellere dayanan bir duyguya katkıda bulundu.

Bir insan hasta olduğunda, en önemli görev ve çoğu zaman en büyük zorluk, hızlı ve net bir tanıya ulaşmaktır. Genellikle sorunu teşhis ettiğinizde prognoz netleşir ve olası tedavi planlarını bir araya getirmek daha kolaydır. Ama nedense, toplum olarak, patojenin insanlığın tüm kesimleri arasında husumet olduğunu gösteren tüm belirtilere rağmen, bunu görmezden gelmeye devam ediyoruz. Sebebini aramak yerine, semptomları hafifletmeye çalışmakta ısrar ediyoruz. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, semptomlar kötüleşiyor ve düşmanlık hastalığı yayılıyor ve yoğunlaşıyor. İnsanların birbirlerinin varlığına tahammül edemeyecekleri seviyeye gelindiğinde 3. Dünya Savaşı çıkacaktır.

Düşündüğünüzde, şaka, bizimle ilgili olmasaydı komik olabilirdi. İnsanlığın kaderinden sorumlu eğitimli yetişkinler, kum havuzundaki anaokulu çocukları gibi çekişiyor. Öğretmenleri onları kibar ve düşünceli davranmaya, birbirlerine karşı daha nazik olmanın hepsinin yararına olacağını açıklamaya çalışıyor, ancak çocuklar kalın kafalı, inatçı ve çoğunlukla taş kalpliler.

Böyle bir durumda öğretmenin çocukları yani ulusları, bir sonraki derste, 2023 dersinde daha da sert cezalandırmaktan başka çaresi kalmayacak. Örneğin, Covid’in ortaya çıktığı Çin, acımasız “sıfır Covid” politikasını terk etmek zorunda kaldı ve oradan gelen raporlar, her gün on milyonlarca kişinin virüse yakalandığını ve hastanelerin çökmekte olduğunu gösteriyor. Önümüzdeki birkaç ay içinde milyonlarca kişinin ölmesi bekleniyor.

Ukrayna’daki savaş yakında bitecek gibi görünmüyor, Ukrayna’nın enerji altyapısı neredeyse tamamen yıkılmışken, yıkıcı Rusya zaten yıpranmış olan rezervlerini zorunlu askere alma yoluyla tüketiyor. Sonuç olarak, yüzbinlerce Rus, Ukrayna’ya top yemi olarak gönderilmekten kurtulma çabasıyla ülkeden kaçtı.

Ekonomi de toparlanıyor gibi görünmüyor ve 2023’ün bu açıdan da zor bir yıl olmasını bekleyebiliriz.

Ve belki de bir başlangıç olarak, Kuzey Amerika, Noel’i donma sıcaklıkları, şiddetli rüzgarlar ve yoğun karla mücadele ederek milyonlarca kişinin tatili elektriksiz, ısınmadan veya kaçış yolu olmadan geçirmesine neden olarak geçirdi. Meteorologların tabiriyle bu “bomba kasırgasının” ölü sayısı henüz bilinmiyor ancak düzinelerce insanın mahsur kalan arabalarda donarak öldüğü, ulusal muhafızların birçok şehirde kapı kapı dolaşarak kendi evlerinde hipotermiden ölen yaralıları aradığı biliniyor.

Öğrenmediğimiz için, tıpkı öğretmenlerin kötü ve asi çocuklara yaptığı gibi, durumu düzeltmeye başlamak için yapmamız gereken ilk şeyin herkesi susturmak ve kavga etmeye devam etmesinler diye, herkesin elini bağlamak olduğunu düşünüyorum. Bunun kolay olduğunu söylemiyorum ve bunu kimin yapması gerektiğinden veya yapabileceğinden emin değilim, ancak eğer birbirimizle mantık yürütebilmek istiyorsak, o zaman kabadayı gibi davranan herhangi bir ülke, açık ve basit bir şekilde, uluslar ailesinden koparılmalıdır. Yalnızca korku, ülkeleri saldırganlığa başlamadan önce iki kez düşünmeye zorlayabilir.

Aynı zamanda, ancak birlikte çalışırsak durumumuzu iyileştirebileceğimiz mesajını yaymaya devam etmeliyiz. Saldırganlığın işe yaramadığını gösterebilsek de göstermeliyiz. Son olarak, işbirliğinin faydalarını elimizden geldiğince göstermeye çalışmalıyız. En azından, insanların akıllarında saldırganlığa bir alternatif olması gerekir. Belki de insanlar yeterince uzun süre acı çekerlerse, zihinleri kaba kuvvet dışında başka eylem biçimlerine ve “en güçlü olanın hayatta kalması” dışında başka paradigmalara açılacaktır.

Optimist değilim; İnsanlığın dinlemeye hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak yapabildiğimiz sürece savaş ve nefret yerine, insanlığa ıstırap ve yıkım getirmek yerine herkesin yararına olan alternatifler olduğunda ısrar etmek bizim görevimiz.

 

Asıl Düşmanla Nasıl Başa Çıkılır?

Yorum: Psikologlar, saldırganlığın, kişinin kurtulamayacağı bir parçası olduğunu söylüyor.

Cevabım: Evet. Hiçbir yolu yok.

Yorum: Bunun kökenlerinin, insanların hayvansal geçmişinde olduğunu söylüyorlar.

Cevabım: Egoizmin içinde.

Soru: Psikologlar, saldırganlığın yaşayan varlıkların, hayvanların ve insanların hayatta kalma arzusundan kaynaklandığını söylüyorlar. Bunun anlamı, saldırganlığın açlık, korku veya savaş olduğu zamanlarda ortaya çıktığı mıdır?

Cevap: Genellikle hayatın her anında ortaya çıkar. Bu insanoğlunun temelidir. Hayatımın her anında bir şeylerin üstesinden gelmek zorundayım.

Soru: Saldırganlık, barışçıl amaçlara yöneltilebilir mi? Barışçıl olmayan amaçları herkes anlar. Peki ya barışçıl amaçlar?

Cevap: Barışçıl amaçlara doğru demek, kendime karşı demektir.

Soru: Yani saldırganlık mevcut durumda kendimden dışarıya doğru mu yönlendiriliyor? Bu vektörün kendime doğru dönmesi gerektiğini mi söylüyorsunuz?

Cevap: Yavaş yavaş, azar azar, bunu bir şekilde kendime doğru döndürmem gerekiyor.

Soru: Bu, saldırganlığın var olduğu ve böylece onu yavaşça kendime çevirebileceğim anlamına mı geliyor?

Cevap: Evet.

Soru: İçimdeki saldırganlığı neye karşı yönlendiriyorum? Kendimde neye saldırmalıyım?

Cevap: Gerçek şu ki, başkalarına saldırmak istemem benim doğamda var.

Ama eğer bunu kendime karşı çevirmek istersem, o zaman bu kendimle gerçek bir kavgadır, içinde ihsan etme niteliğinin, başkalarıyla bağ kurma niteliğinin inşa edildiği bir savaştır.

Soru: Öyleyse bu, benim asıl “ben”ime saldırdığım anlamına mı geliyor? Bende kendini doğrulayan bana ait “ben” mi?

Cevap: Senin “ben”in, başkalarından nefret etme, başkalarına hükmetme arzusudur. Bunu zıt arzuya çevirirseniz, böyle bir nitelikte kalmanın imkânsız olduğunu fark ederseniz, bunun yerine ihsan etme ve sevgi niteliğini, manevi bir niteliği alırsınız.

Soru: Peki öyleyse, kendime karşı saldırganlık iyi midir? Kötü olandan – başkalarına karşı saldırganlıktan – kendime karşı saldırganlığa dönüşüyor ve bu iyi bir şeydir. Saldırganlık bu yüzden mi var?

Cevap: Evet. O zaman kendine gerçekten bir düşman gibi davranmaya başlarsın. Ve bu iyidir.

Yorum: İnsanlığın çok fazla çabalaması gerekiyor.

Cevabım: Bu zor olacak; başka seçeneği olmayacak. Öyle acılar yaşanacak ki insanlar bunu isteyecek.

Soru: İnsanlık için etrafta sadece düşmanlar var. Herkes etrafta sadece düşmanların olduğunu hissediyor. Ama siz düşmanların içinizde olduğunu söylüyorsunuz. Bu formül benim için net. Ama bu bir insanın zihnine ve kalbine girebilir mi?

Cevap: Eğer sen bunu anlıyorsan, başkaları da anlayacaktır.

Başkalarını Önemsemek Bizi Birleştirir

Soru: Kendimizi dağıtım aracılığıyla inşa etmemiz için, dağıtımın dünyadan çok bizim için daha önemli olduğunu sık sık vurguluyorsunuz. Ama bazen tam tersi oluyor ve bunun dünya için daha önemli olduğunu söylüyorsunuz. Dağıtım ne içindir?

Cevap: Hepimiz, tüm insanlık, görünmez iplerle birbirimize ve tek bir sisteme bağlı olduğumuz için, dağıtım yapmamız gerekiyor. Bu sistem başından beri var, hiçbir yerde kaybolmaz ve değişmez; sadece şimdi bizim daha fazla aktif katılımımızı gerektiriyor.

Bu nedenle insanlara bu sistemi beslememiz ve içinde aktif rol almamız gerektiğini söylüyoruz. Yani dışsal olanın içsel olana yardım etmesi için, bizim birbirimizle içsel ve dışsal bağlar kurmamız gerekiyor. Bu esas olarak içsel bir bağdır, ancak bizi desteklemek ve daha fazla içsel bağ kurmanın ön koşullarını yaratmak için, dışsal bağa ihtiyacımız var. Bu şekilde basitten karmaşığa, dıştan içe doğru gidiyoruz.

Tüm dağıtım yöntemi ve kendi üzerimizdeki çalışmamız burada yatar. Başka bir şey yok. Kabala bilgeliği, birbirimize bağlı olduğumuz sistemi, bu sistemin nasıl çalıştığını ve aramızdaki bu bağı kademeli olarak nasıl ortaya çıkardığımızı anlatır.

Bu sistemin çalışmasına girdiğimizde ve onu açmaya ve hissetmeye başladığımızda, aniden dünyamızın nasıl çözüldüğünü görürüz. Aslında, dünyamız yoktur; sadece bu bağ sistemi vardır. Artık modemli bilgisayar yok, telefon yok; aramızda doğrudan bir bağ var ve diğer her şey sabah sisi gibi eriyip gitti.

Soru: Bu, kişiyi ortalıklarda dolanmaması için meşgul etmek adına dağıtım yapmaya ihtiyacımız olmadığı anlamına mı geliyor?

Cevap: Hayır, doğa bizi zorluyor ve yeni bir dereceye geçmeliyiz. Bu, olan her şeyin bir sonraki derecesidir. Bizim doğamız yok olacak. Her şekilde, bugün birçok fizikçi ve psikoloğun yazdığı gibi, bu bizim içimizde, duyu organlarımızda var. Şimdi duyu organlarımız belirli bir gelişimin aşamalarından geçecek ve tam olarak bu evreni, bu matrisi hissetmeye başladıkları bir sonraki seviyeye yükselecekler.

Dağıtım, birleşmemize yardımcı olan en gerekli çalışmadır. Başkalarını önemsemek bizi birleştirir.