Yemekten Önce Ve Sonra Şükran Duasının Anlamı

Yemekten önce ve sonra şükran duasının anlamı, üst güçle sürekli, çok yönlü, mutlak bir bağ içinde olduğumuzu unutmamamız ve bu nedenle onunla bu şekilde ilişki kurmamız gerektiğidir.

Hayatın tüm durumlarında, her an, hatta en küçük adımda bile, içsel veya dışsal hareketlerimizin her birinde, O’nunla etkileşimde olduğumuzu hissetmemiz gerekir.

Soru: Yemek yemek gibi hayvansal eylemlerin bile kutsanması gerekiyor mu?

Cevap: Ama bu eylemi hayvansaldan insana çevirebiliriz. Eğer bedenimi canlandırmak için bunu Yaradan’dan aldığımı hissedersem ve Yaradan’a yükselme, Yaradan’a ulaşma yönünde hareket etmeye başlarsam, o zaman bu sadece hayvansal bir kalori tüketimi değildir.

Birincil kaynaklarda yazılıdır ki, Yaradan’ın gizlenmesi ve ifşası benim söylediklerime tanıklık eder: Ya Yaradan’a şükrederim ya da O’na lanet ederim. Görünüşe göre Yaradan bir insana ifşa edilirse, kişi gayri ihtiyari O’na şükreder. Ve eğer gizlenirse, istemsiz olarak O’na lanet eder.

Gerçek şu ki, Yaradan gizlenmiş olabilir ve kişi O’nun ifşasının kendisini yıkacağından ve yaptığı iyiliklerde kendisine zarar vereceğinden korktuğu için O’nun ifşasını bile istemez. Bu nedenle, Yaradan’ın gizlenmesi veya ifşa edilmesi, Yaradan ifşa edilirse, o zaman doğru olacağım ve eğer gizlenirse günahkâr olacağım anlamında, o kadar açık değildir. Bu kısmen doğrudur, ancak yalnızca kısmen.

Bir insanın, Yaradan’a gizlenme hallerinden de şükredebildiği böyle bir duruma gelmesi mümkündür.

 

“Günümüz Savaşı, Geçmişteki Savaştan Nasıl Farklı?” (Quora)


Günümüz savaşında, savaşın ve çatışmanın üzerine çıkma ve iki karşıt tarafı birbirini tamamlayacak şekilde birleştirme imkânına sahibiz.

Mevcut savaşta da, önceki dünya savaşında olduğu gibi, dünya, bir gücün diğerlerini zorla kontrol etme arzusuna karşı yükseldi.

Savaşın fiziksel dünyada tezahür etmesine ek olarak, tam da kontrolün elimizde olduğunu kabul ettiğimiz noktada, bu savaş düşünce ve arzularımızda psikolojik olarak da kendini gösteriyor. Yani, varlığımızın merkezinde, yalnızca kendisi için haz almaya dayanan kendi kaderini tayin eden öz, egoizm var. Bu, hazzın ihsan edilişi üzerine inşa edilmiş ve egoist özden önce gelen, doğanın özgecil gücüne zıttır.

Egoist güç (alıcı), özgecil güce (verici) göre daha düşük statüde olduğundan, alıcı olarak statüsünü kabul etmez hale gelir ve bunun yerine verenin statüsünü elde etmeyi, onu yaratan özgecil gücün formuyla eşit olmayı seçer. Buna göre, bugünün dünyasının, bir gücün bir başkasını zorla kontrol etme arzusuna karşı nasıl genel bir karşılıklı fikir birliğine sahip olduğunu görüyoruz.

Her iki tarafın da bugün sahip olduğumuz, giderek artan birbirine bağlı ve birbirine bağımlı bağları, doğada bizi daha birleşik durumlara ilerleten güçlerin nasıl olduğunu ve nihayetinde yaşadığımız bu savaşları uyandırdığını daha iyi anlayacaklarını umuyorum. Üstelik bu güçler bize, içinde bulunduğumuz mevcut savaşları aşma ve birlik olma fırsatı da veriyor.

Ayrıca, bu anlayışın bizi, çatışan tarafların her ikisinin de nasıl tatmin edilebileceğini keşfedecekleri -ki gerçekten keşfetmeleri gerekiyor- bir duruma götüreceğini umuyorum, üstelik, doğada bulunan pozitif güçleri kurdukları bağa çekeceklerinden, bir tarafın diğerini yenerek aldıklarının, iki katını alacaklar.

Bugünkü savaş, geçmişteki savaştan bu nedenle farklı, günümüzde, savaşın ve çatışmanın üzerine çıkma ve iki karşıt tarafı karşılıklı tamamlayıcılık içinde birleştirme araçlarına sahibiz.

Bu nedenle, bugün çatışan tüm tarafların, bölünmenin ötesinde birliği aramasını ve keşfetmesini ve bunu yaparak, karşılıklı olarak yepyeni bir barış, uyum ve refah düzeyinin keyfini çıkarmasını diliyorum.

Kendinizi Nasıl Değerlendirebilirsiniz?

Soru: Kefaret günü diye bir şey var (İbranicede Yom Kippur). İnsan bu günde neyi yargılar?

Cevap: Bu gün tamamen sembolik olarak bir yargı günü gibi kutlanır. Yom Kippur’da kişi kendi eylemlerini düşünmeli ve onları günah olarak değerlendirebilmelidir. Bu, özel kişilere verilir, üstelik her nesilde de değil.

Ve diğer her şey, sadece dindar Yahudiler arasında yüzyıldan yüzyıla oynanan tiyatro gösterileridir.

Soru: Öğretmeniniz Rabaş, “dua” (“Tefila”) kelimesinin “LeHitpallel” – “kendini yargılamak” fiilinden geldiğini söylüyor. Kabala’nın bakış açısından dua, yargılamak mıdır?

Cevap: Evet. İnsan kendini yargılar ve eylemlerinin bir dereceye kadar kesinlikle yasadışı, yanlış olduğunu görür. Ancak bu, yalnızca üst ışığın belirli bir kısmını aldığı ölçüde kendini gösterir. Ve bu ışığa uygun olarak, onun nitelikleriyle, kendini değerlendirebilir.

“Özgürlüğün Bedeli” (Medium)

Ukrayna’daki çatışmalar tırmandıkça ve siviller üzerindeki baskı yoğunlaştıkça, bir uzlaşmanın veya “makul” bir çözümün her ikisinin de ulaşılamaz olduğu ortaya çıkıyor. Sadece çatışma alanındaki sefalet artmakla kalmıyor, insanların ıstırabı yoğunlaştıkça iki ulus arasındaki düşmanlık da derinleşiyor. Günümüzde, diğer ulusları askeri güçle alt etmek uygulanabilir değildir. Bu nedenle taraflar eninde sonunda silahlarını bırakmak zorunda kalacaklardır. O anda, düşmanlar birbirlerine özgürlük vermenin gereğini anlarlarsa, yapıcı bir şekilde ilerleyebilirler. Şayet, yine de birbirlerine hükmetmeye çalışmakta ısrar ederlerse, sonunda özgürlük gelecek olsa da, özgürlüğün bedeli artacaktır.

Taraf olduğunuzda bir çatışmayı nesnel olarak incelemek zor olsa da, taraflar bu çabayı ne kadar uzun süre geciktirirse, acılarını o kadar uzatacaklardır. Sonunda onlar ve onlarla birlikte tüm dünya, bugün yapılan savaşın sadece ulusların özgürlüğü için değil, her insanın özgürlüğü ve sonunda ruhlarımızın özgürlüğü için bir savaş olduğunu anlayacaklar. Dolayısıyla bu mücadele, özgürlüğümüz için ödediğimiz bedeldir.

Bu savaşı kazanmak için neyle karşı karşıya olduğumuzu, gerçek düşmanımızın kim olduğunu anlamamız gerekiyor. Bu savaşın arkasındaki itici güçlere ne kadar çok bakarsak, gerçek suçlunun tüm insanları şan, şöhret, güç ve zenginlik peşinde koşmaya iten insan egosu olduğunu o kadar çok anlayacağız. Hepimizin bir egosu vardır; o içimizde yaşayan bir canavardır ve içimizde tezahür edebilecekleri bir konuma ulaşıp ulaşamayacağımızı, yalnızca kavrayışımızın ötesindeki koşullar ve özellikler belirler. Ama bunlar dile getirilmese bile, hepimizin içinde egoist bir zorba hala yaşar.

Bu nedenle, savaşımız iki cephede olmalıdır: fiziksel ve içsel. Fiziksel cephede, hayatımızı kurtarmak için elimizden geleni yapmalıyız. İçsel, daha önemli olan cephede, içimizdeki zorbaya karşı durmalı ve bizi ayıran ve bizi ölümüne karşı karşıya getiren egonun üzerine çıkmaya çalışmalıyız.

Egoya karşı savaş, farklı zamanlarda ve farklı yerlerde, farklı şekillerde gerçekleşir. Bazı yerlerde, savaşlar, terörizm veya diğer şiddet biçimleri yoluyla vahşice ortaya çıkar. Diğer yerlerde, ekonomik yaptırımlar, temel gıda kıtlığı, hızla artan enerji fiyatları ve hayatımızı etkileyen diğer ekonomik zorluklarla kendini gösterir. Yine başka yerlerde, savaş siyasi savaşlar yoluyla ortaya çıkar. Her iki durumda da, bu zorluklar, özgürlüğümüz için ödediğimiz bedellerdir.

Ego bazı yerlerde kazanabilir ve diğerlerinde kaybedebilir, ancak sonunda büsbütün kaybedecektir. Onun egemenliğinin devri, sona yaklaşıyor.

Büyük düşünür ve Kabalist Baal HaSulam, 1930’larda yazdığı “Özgürlük” adlı makalesinde, bir bireydeki her eğilimin ve niteliğin benzersiz olduğunu ve onu beslememiz ve yetiştirmemiz gerektiğini yazmıştır. Daha sonra sadece bireylerin değil, ulusların da özgürlüğünü korumanın önemine değinmiştir. Onun sözleriyle, “Yukarıdan anlatılanlardan, azınlıklara egemenlik kurmaya çalışan, onları atalarından miras aldıkları eğilimlere göre hayatlarını sürdürmelerine izin vermeden özgürlüklerinden mahrum bırakan ulusların, ne kadar büyük bir yanlışa düştüklerini öğreniyoruz. Onlar katillerden farksız olarak kabul ediliyorlar.”

Ve özgür olmak için, egomuzdan kurtulmuş olmalıyız. Bu başarıya ulaşmak için, aramızda karşılıklı ilgi ve karşılıklı desteğe dayalı yeni bağlar oluşturmalıyız. Toplum, birbirini bastırmak yerine, herkesi gerçek kendileri olmaya teşvik etmeyi öğrenmelidir.

Bireyler de egolarının üzerine çıkmayı öğrenmeli ve benzersiz beceri ve yeteneklerini kendi çıkarları için ve çoğu zaman başkalarının pahasına değil, toplumun yararı için kullanmalıdır. Bu şekilde herkes doğanın kendisine verdiği ile tüm insanlığın yararına katkıda bulunursa, gezegenimizde bolluk, barış ve uyum olacaktır. Bu nedenle, egodan kurtulmanın bedelini ne kadar erken ödemeyi seçersek, o kadar çabuk refaha ulaşırız.

“Çocuklar, Hayal Gücü ve Yaratıcılık” (Medium)

Çocuklar film izlerken ekrana yapışıp kalırlar. Çocuklar doğal olarak hayal gücüne sahiptir; gördüklerini “yaşarlar”. Yetişkinler gibi hayal ile gerçek arasında ayrım yapmazlar. Hayal güçleri onları her yere götürebilir – en harika yerlere ya da onları travmatize edecek yerlere. Bu nedenle onların iyi yerlere gittiklerini görmek bizim sorumluluğumuzdur.

Çocuklar bir film izledikten sonra, bunun onları ne kadar derinden etkilediğini sıklıkla görebiliriz. İzledikleri karakterlerin beden dillerini, ses tonlarını ve cümlelerinin spontane olarak çocuklara yansıdığını fark edebiliyoruz. Bunlar sadece geçici izlenimler değil, tüm dünya görüşlerini şekillendiren ve gelecekleri üzerinde önemli bir etkisi olan tesirlerdir.

Çocuklar doğal bir şekilde, örnek alarak öğrendikleri ve ekranda gördüklerini gerçek olarak algıladıkları için, filmdeki olayları gerçek hayattan örnekler olarak algılarlar. Sonuç olarak, filmde gördükleri kahramanların davranış ve tutumlarını gerçek hayatta taklit etmeye çalışacaklardır.                                                                                          

Dolayısıyla, çocuklarımızın sağlıklı ve akılcı bir şekilde yetişmelerini istiyorsak, onlara doğru örnekleri sağlayan eğlenceler göstermeliyiz. Çocuklara doğru örnekleri vermek söz konusu olduğunda dikkate almamız gereken birkaç şey var.

İlk olarak, çocuk filmlerinde mutantlar veya herhangi bir şekilde çarpıtılmış karakterler değil, gerçekçi karakterler yer almalıdır. Örneğin hayvanlar insan gibi konuşmuyorsa çocuk filmlerinde bunu yapmamalılar. Konuşan hayvanlar bizim için iyi bir eğlence olabilir ama çocukların gerçeklik algısını bozarlar.

İkincisi, iyi bir film ne öğüt vermeli ne de korkutmalıdır. Aksine çocukları etkilemeli ve kendilerine, arkadaşlarına, ailelerine ve çevreye karşı olumlu bir tutum aşılayacak bir yolculuğa çıkarmalıdır. Düşünce şu olmalıdır: İyi sosyal bağlar, iyi sonuçlar verir. Birlikte çalıştığımızda, verdiğimizde, sevdiğimizde, paylaştığımızda ve ilgilendiğimizde her şeyi daha iyiye doğru değiştirebiliriz.

Üçüncüsü, çocukları film izlemeden önce hazırlamalı ve sonrasında onlarla konuşmalıyız. Birlikte hazırlanmak ve sonuçlandırmak, mesajları doğru bir şekilde işlemelerine yardımcı olacak ve deneyimden en iyi şekilde yararlanacaklardır.

Son olarak, tercihen kardeşler veya sınıf arkadaşları gibi bir grup çocuğa bir ödev vermek iyi bir fikir olacaktır. Ödev şu şekilde olmalıdır: Temiz bir kâğıda yeni, mükemmel bir dünya veya mükemmel bir şehir çizin. İnsanlar arasındaki ilişkileri, evlerini nerede ve nasıl inşa ettiklerini, okulların, parkların ve mağazaların neye benzediğini ve hayatlarının bir parçası olan diğer her şeyi tasvir edin.

Daha sonra, ödevleri hakkında ciddi bir münazara yapın; bundan öğrenilecek çok şey vardır. Projenin sonunda çocukları uzmanlara götürebilir ve çalışmaları hakkında sorular sorabilirsiniz. Örneğin öğretmenlere, işlerini nasıl gördüklerini, polis memurlarının kendileriyle siviller arasındaki ilişki hakkında nasıl hissettiklerini, mimarların tasarladıkları evlerin çeşitli yönleriyle ilgili kararları nasıl aldıklarını ve bu kararların o evin içinde yaşayan insanların hayatlarını nasıl etkilediğini sorun, vb.

William Shakespeare’in yazdığı gibi, “Bütün dünya bir sahnedir ve tüm erkekler ve kadınlar sadece oyunculardır.” Çocuklarımızın korku filmi mi yoksa neşeli film mi izleyeceğine biz karar veririz. Bu, hayatın bir kabus mu yoksa harika bir macera mı olduğunu düşünerek büyüyeceklerini büyük ölçüde belirleyecektir.

Kabalistlerin Anladığı Gizli Dil

Yorum:Megilat Ester” (“Ester Parşömeni”) hikâyesi, büyük bir kutlama ile başlar. Kral Ahasuerus, saraylılar için 180 gün süren bir şölen düzenler. Sonra bu şölen tüm insanlar için yedi gün daha devam eder.

Üstelik hikâye, sanki içtikleri ve yedikleri bizi çok ilgilendiriyormuş gibi, tabakları ve içecekleri ayrıntılı olarak listeliyor.

Cevabım: Gerçek şu ki, bu metin, doğa hakkında, kendimizi üst ışığı, Yaradan’ın ifşasını almak için nasıl hazırladığımız hakkında kapsamlı bilgileri kodlar. Her şey yemek kisvesi altında anlatılıyor.

Yemek, Yaradan’ın ifşası olgusudur.

Soru: Bayramın neden 180 gün sürdüğü belirtilmiş? Bunun anlamı ne?

Cevap: 180 gün veya yarım yıl, ziyafet için yukarıdan verilir ve bizler aşağıdan bir şölen, bir kutsama ve diğer tamamlamalar şeklinde eklememiz gerekir, varlığımız aracılığıyla bütün Kli‘ye (Kaba) ekleriz yani bütün duruma.

Ayrıca Purim hikâyesinde, Kral Ahasuerus, Yaradan’ı temsil eder. Yani Ahasuerus, Keter’dir ve onun ortakları Hohma ve Bina‘dır. Bu nedenle 180 gün süren bir şölen ile Or Hozer (yansıyan ışık) ve Or Yaşar‘ı (direkt ışık) kastediyoruz – 9 ar Sefirot ve her birindeki 10 Sefirot.

Sonra, insanlar için yedi günlük bayramdan bahseder. Yedi, Kabala’da çok dikkat çekici bir sayıdır.

Ruh iki kısımdan oluşur: GAR—Keter, Hohma ve Bina, ruhun ilk üç üst Sefirot veya Roş‘udur (Baş). Sonra ruhun bedeni gelir: Hesed, Gevura, Tiferet, Netzah, Hod, Yesod ve Malhut—7 Sefirot.

Ruhun 10 parçasının üçe ve yediye bölünmesi, onun ihsan etme çalışmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle yedi sayısı çok önemlidir. Bu yedi Sefirot içinde, arzular ihsan etmeye yani birbirimizle ve Yaradan ile bağa yönlendirilir ki bizim tüm çalışmamız budur.

Yorum: Her şeyi böyle kodladığınızı hayal edebiliyor musunuz!

Benim Yorumum: Hayır, Kabalistler kendilerini sadece bu dilde ifade ederler, ne hakkında konuştuklarını anlarlar. Eğer anlamazsan da, olsun. Bu tıpkı, garaja girdiğinizde arabada bir şeyin kısa devre yaptığını, bir şeylerin ters gittiğini duyduğunuzda ancak bunun tam olarak ne olduğunu anlamadığınızda: akü, dağıtıcı yoksa başka bir şey mi, onun gibidir.

Purim – Şanslı Bir Kısmet

Yılın tüm günleri arasında, “Kısmet” (Pur) kelimesinden “Purim” olarak adlandırılan, bir ödül kazanacağınız, şanslı olacağınız özel bir gün vardır. Bir yandan mutlu bir kader umut etmeli ve buna hazırlanmalıyız, diğer yandan her şey yukarıdan gelir ve Yaradan’a, O’nun bu bayramı, bu günü bizim için nasıl yapacağına bağlıdır.

Aslında bir bayramdan değil, her şeyin üzerinde olan, hazırlanabileceğimiz özel bir manevi durumdan bahsediyoruz. Bu yüzden, bu Purim olarak adlandırılır, kimin şanslı olacağını belirleyen bir kura çekimine benzer.

Bizden, “aşağıdan uyanışı” yani büyük bir ışıkla ve sonunda arzularımızın büyük bir ıslahıyla ödüllendirileceğimiz umudunu vermemiz istenir. Ayrıca, zaten bize ifşa edilmeyi bekleyen son ıslahın tüm koşulunu, ihsan etmek ve tüm yaratılışı edinmek için, bu büyük ışığı alma gücüne de sahip olmamız gerekir.

Maneviyat zaman ve mekânın üzerinde olmasına rağmen yine de dünyamızda, manevi olguların sembolleri vardır ve bu nedenle bu günlerde kullanabileceğimiz özel bir aydınlanma vardır. Bu yüzden, bugün Purim bayramı ile ilgili makaleleri çalıştığımızda, bizi etkileyebilecek ve ilerletebilecek bu özel ışığa biz de dâhil olmuş oluruz.

Purim bayramı, 2500 yıl önce, kraliyet bakanı Haman’ın tüm Yahudileri yok etmeye karar verdiği, Antik Babil’de meydana gelen olaylara adanmıştır. Yahudiler (Yehudim) bağ kurma, birlik olma arzusunu temsil eder ve Haman, birleşmemizi engelleyen yani ıslaha direnen bir içsel güçtür.

Direnişine rağmen, egoist arzunun üzerinde birlikte olmayı arzulamamız gerekir. Her şey, bugün çok büyük olan, en alt dereceden gelen ve sıradan yaşamdan manevi yüksekliklere kadar varlığımızı etkileyen tüm bozukluklara rağmen, bu birliği ne kadar sürdürebileceğimize bağlıdır. Ama her şeye rağmen, birlikte olmak ve tüm günahları sevgiyle örtmek isteriz.

Dostlar arasında fikir ayrılıkları, hatta düşmanlıklar olsa da yine de onlarla aynı kalpte olmak isteriz. Günahlar, Yaradan tarafından gönderilir ve bağımızın yardımıyla onların üzerine çıkmak isteriz ve bunun için Yaradan’dan güç talep ederiz.

Tüm direnişimiz ve reddedişimiz ile birlikte, yine de birleşmek, böylece tüm artı ve eksilerin, tüm bağ ve ayrılık güçlerinin bir araya gelmesini yani Yaradan’ın ifşa edileceği bir Kli’nin inşa edilmesini isteriz. Ayrılığın üstüne bir bağ kurarsak, o zaman büyük olanı kazanırız.

Asıl şey, herkes arasındaki bağı ve bizi birleştirecek tek bir gücün ortaya çıkmasını istemektir. Dostlarla bağ kurmak en doğru eylemdir ve bizi son ıslaha yönlendirir. Yaradan ortak ruhu bilerek kırdı ve O’ndan onu tekrar bir araya getirmesini talep etmemiz gerekiyor.

Bu nedenle, bağ kurmak için her türlü çabayı gösterir ve en küçüğünden en genel olanına, en büyük olanına kadar, bağa yönelik herhangi bir eylemden tamamen aciz olduğumuzu keşfederiz. O zaman Yaradan’dan yardım isteriz. Bu şekilde, parçalanmanın içinde ifşa edilen tüm yollarda, Yaradan’a yapışarak Kli’mizi ıslah ederiz ve böylece son ıslaha ulaşırız.

“Purim Bayramı, Bugün Neden Her Zamankinden Daha Önemli?” (Medium)

Kostümler, maskeler, çift kimlikler. Purim’in neşeli kutlamasının arkasında, iyi ve kötü hakkında derin bir hikâye vardır. Özellikle gerçekliğin bu kadar kasvetli ve belirsiz göründüğü günümüzde, onun gizli anlamını ortaya çıkarmak dünyayı kurtarabilir.

Dolayısıyla bu bayram, sadece Yahudiler için değil, tüm insanlık için anlamlıdır.

Purim festivali sırasında geleneksel olarak “Ester Parşömeni” okuması, yalnızca uzun zaman önce olmuş bir olayı kutlamaktan ibaret değildir. Bunun yerine, henüz aşikâr olmayan, önümüzde duran ve birleştiğimiz anda keşfedilecek olan manevi bir koşulu anlatır. Gerçekten de Megilat Ester veya Ester Parşömeni “gizli olanın açığa çıkması” anlamına gelir çünkü İbranice’de “guilui” vahiy ve “hastara“dan gelen “ester” ise gizleme anlamına gelir.

Purim hikâyesinde, Haman, Kral Ahasuerus’a, Yahudiler’in ayrıldıkları için öldürülmeleri gerektiği iddiasını dile getirdi ve bu nedenle gereksiz görüldüler: “Orada düzensiz ve dağınık bir halk var.”

Buna karşılık Mordehay, Kraliçe Ester aracılığıyla Yahudilere merhamet etmesi için Kral Ahasuerus’a başvurdu, ancak dağılmış oldukları ve birlik içinde olmadıkları sürece onlara yardım etmesinin imkânsız olduğunu söyledi. Böylece Mordehay, Yahudi halkının birliği için bu çağrıyı iletmek adına bir görev üstlendi. Sonunda bir araya gelip birleştiklerinde, Ester, Kral Ahasuerus’u onlara merhamet etmesi için ikna edebildi.

Tora’daki tüm hikâyelerde olduğu gibi, karakterler ve aralarındaki etkileşim, düşüncelerimizde, arzularımızda, tutumlarımızda ve ilişkilerimizde ortaya çıkan nitelikleri ve güçleri temsil eder. Mordechai, herkesi derinden önemseyen pozitif bir gücü sembolize eder çünkü dünyanın geleceği, sevgi ve vermenin yüce niteliklerinin gelişimine ve gerçekliğin tüm parçaları ile tüm insanlar arasında mükemmel bir bütünleyici bağın geliştirilmesine bağlıdır. Öte yandan, kötü Haman, negatif gücü, herkesi kontrol etmek, altımızdaki herkesi eğmek, onlardan mümkün olan her şeyi almak, onları kendi yararımıza kullanmaya yönelik egoist bir eğilimi sembolize eder.

Bilgelerimiz “İnsan küçük bir dünyadır” diye açıklamıştır. Bu, her birimizin içinde, hissetmesek bile, Ester Parşömeni’nde açıklanan tüm bu güçlerin yattığı anlamına gelir. Onlar, insan ırkını yozlaştırarak kendi neslini yok etme tehdidinde bulunan, başkaları pahasına kendi çıkarlarına yönelik egoist mücadelelerden bizi kurtaracak gelişme yönünü tanımlarlar.

Ne kadar gelişirsek, bu güçler o kadar yoğunlaşır. İnsanların içinde giderek artan bir şekilde yüzeye çıkan acımasız yönetme ve kontrol etme arzusu ve büyük ayrılık güçleri, bizi parçalamak için işler. Bu nedenle, Purim hikâyesinin temel mesajı, birliğin kurtuluşumuz olacağı ve aramızdaki farklılıkların üstesinden gelmedeki ihmalimizin bizi tehlikeye attığı, zarar verdiği ve hatta yok edebileceğidir.

Başka bir deyişle, insanlığın ulaşmaya çok hevesli olduğu ve bu günlerde çok ihtiyaç duyulan yüksek durum şimdi gizleniyor. Egoizmimizin ötesinde birbirimizle düzgün bir şekilde bağ kurmayı öğrenir öğrenmez, tüm kötülüklerin kökünü hayatımızdan çıkaracağız ve her şeyin iyi olduğu bir dünya ortaya çıkacak.

Herkese mutlu Purimler!

Yaradan ve Yaratılanlar Arasında Savaş

Bir anlaşmazlığı nasıl uzlaştıracağımız veya tartışmalı tüm sorunları nasıl çözeceğimiz konusunda endişelenmemize gerek yok. Bir küpü yuvarlak bir deliğe başarısız bir şekilde yerleştirmeye çalışan ve birinin diğerine asla sığmayacağını fark etmeyen bir çocuk gibi olmayın.

Anlaşmazlıklar, bizim bu dünyada yapmaya çalıştığımız gibi onu ortadan kaldırmamız için verilmez.  Bu imkansızdır ve bu nedenle savaşlara giriyoruz.  Sonuçta, bir başkasına haklı olduğunuzu kanıtlamak ve uzlaşmaya varmak imkansızdır. Anlaşmazlıklar bize yukarıdan verilir ve bu nedenle, bu daha yüksek çelişkiyi, burada, dünyamızda, herhangi bir formda kendi seviyemizde çözmekten aciziz.

Bizlerin, sadece bu çatışmaların bize durumumuzu ve onlara yaklaşımımızın ne kadar yanlış olduğunu gösterdiğini bilmemiz gerekiyor.

Dünya, Yaradan ve yaratılanlar arasında sonuca varır yani, anlaşmazlıklar aracılığıyla Yaradan’ın adı, iyilik yapan iyi, ifşa olur. Öyle anlaşılıyor ki bizler birbirimizle değil, Yaradan ile savaştayız. Ve herkes egoist niyetini büyük alma arzusunu indirgediğinde ve dünyada tek bir arzu – ihsan etme arzusu hüküm sürdüğünde, barış da hüküm sürer. Ve o zaman tüm iyilik ve haz bu dünyada ifşa olur.

Erkekleri Çeken Nedir?

Soru: İnsanlığın gelişiminin plastik cerrahi ile izlenebileceği söylenmiştir. Plastik cerrahi mesleğinin temelinde, çeşitli felaketler vb. sonucunda şekil bozukluğu olan kişilere yardım etmek vardı. Daha sonra yaşlıların daha iyi görünmesine yardımcı olmaya başladılar. Sonra gençlik geldi ve burunlarını, kulaklarını, kaşlarını, kaş çıkıntılarını ve dudaklarını düzeltmeye başladılar.

Ancak cerrahlar son yıllarda çılgınca arzularla karşılaştığımızı söylüyor. Bir kadın yüzünün Instagram filtresiyle düzenlenmiş gibi görünmesini istiyor. Giderek daha da fazla, bir insan kendisi olmak istemiyor. Bu durum nereye götürür?

Cevap: Kendisi olmak istemediği doğrudur. Hem içsel olarak hem de dışsal olarak çirkin.

Yorum: Ama içsel çirkinliğinin bir şekilde değiştirilmesini istemiyor, dışsal çirkinliğinin değiştirilmesini istiyor, dışsal olarak daha iyi görünmek için.

Cevabım: Biri olmadan diğeri işe yaramaz. Esas olarak, aslında kişiyi içeriden görürüz. Ve ne kadar güzel olursa olsun, kendi içinde içsel olarak korkunçsa, o zaman hiçbir güzel görünüm genel çirkinliğini düzeltemez, aksine onun korkunç olduğunu daha da belirgin bir şekilde gösterecektir.

Kadınlarda ise bu farklı bir konudur. Çünkü erkekler dış görünüşe bakar. Erkeklerin doğası gereği, kadınların içselliğine bakmazlar. Dışsal olarak, eğer her şey yerindeyse, o zaman onun görünüşünden etkilenir. Fakat bu, anladığımız kadarıyla geçicidir ve çok çabuk geçer.

Soru: Yani uygunluk, içsel özelliklere mi dayanmalıdır?

Cevap: İçsel işaretlere göre bu çok zordur, bu durum genç yaşlar için değildir. Özel eğitime, egzersiz ve zamana ihtiyaç vardır. Ve sonra insanlar neyin dikkate değer olduğunu, başkasını nasıl takdir edeceklerini vb. hissetmeye başlayacaklar.

Soru: Sizce, sadece içselliğe dikkat etmeye değer mi?

Cevap: Ama sonunda, bu sonuca ne zaman varıyoruz?

Yorum: Evet. Saçlarımız kırlaşıp, yaşlandığımızda.

Cevabım: Gençlik bilseydi, yaşlılık bilebilseydi.

Soru: Evet, tüm bunların içinde ne kadar bilgelik var! Sizce bir insan bir başkasına bakıp, onun güzel olduğunu düşünüp “Bu güzel bir insan” dediğinde, bu o kişinin içini yansıtır mı?

Cevap: Kesinlikle. Böyle olmalıdır. Ama eğer Hollywood ile büyüdüysek, o zaman elbette bizim için zor çünkü bize önceden bu tür görüntüler gösteriyorlar ve onlardan bir standart oluşturmak istiyorlar: bu kötü, bu nazik, bu saf, bu akıllı, vb. gibi. Aslında güzellik, bir insanla iyi hissettiğim zamandır. Hepsi bu.