Category Archives: Yaradan

Yaradan’a Eşit Olun

Şu anda içinde bulunduğumuz koşul, bozulmuş halimiz, sadece bize böyle görünür. Gerçekte, hala aynı ıslah olmuş bir koşuldayız. Hiçbir şey değişmedi, yazıldığı gibi: “Ben, Yaradan, değişmem.” (Malaki 3:6).

İleri manevi dereceleri ifşa eden ve bir seviyeden diğerine yükselen Kabalistler, hiçbir şeyin değişmediğini söylerler. Her şey sadece bize göre gizlidir ve onu açığa çıkarması gereken de biziz.

Bu ifşa, ancak gerçekten asıl koşulumuza dönmeyi istediğimizde, kendi çabalarımızla mümkündür.

Baal HaSulam’ın Bir Bilgenin Meyveleri, Mektuplar kitabındaki bir mektupta açıkladığı gibi, yolun başından Gimar Tikun’a (Son Islah) yükselen bir kişi, ancak kendi çabasıyla Yaradan’a, zaten kökte bir nokta olarak bağlı olduğu aynı duruma, ulaşır.

Çabalarıyla farkındalığını arttırır, gerçeklik algısını genişletir ve bunu eskisinden 613 kat yoğun hisseder.

Çünkü o daha önce Yaradan’a yapışmış bir nokta, bir damla sperm gibiydi. Fakat kendi çalışmasıyla o koşula geri döndüğünde, Yaradan ile Dvekut (birleşme) seviyesinin tamamına ulaşır. Yaradan’a eşit hale gelir.

“Atzilut dünyasının ZON’ları aynı seviyede sürekli çiftleşme (Zivug) halindedir.” ifadesinin anlamı budur.

Tora’nın Alınmasından Tapınağın İnşasına Kadar

İsrail oğulları, büyük ve yakıcı egolarını kullanmamaya karar verdiklerinde ve egoizmin engellerini etkisiz hale getirmek için bu egoizm üzerinde gerçekleştirilen eylemler yoluyla birleşmeye başladıklarında ve karşılıklı garanti (Arvut) koşuluna ulaştıklarında, bu garanti eylemlerden sonra gelir ve buna “yapacağız ve duyacağız” denir.

Bu onların yukarıdan Tora adı verilen bir bağ ve doyum gücünü aldıkları zamandır. Bu kuvvetin yardımıyla, kabın kendisini Aviut’un birinci derecesinden itibaren yavaş yavaş ıslah etmeye başlarlar.

Bu duruma, Sina Çölü’ne çıkmak ve 40 yıl boyunca Malhut’u Bina’ya yükseltmek, onu ıslah etmek denir, ta ki 40 yılın sonunda, İsrail topraklarına gelene kadar, bu Malhut’un Bina ile birleşmesidir.

Burası İsrail toprağıdır (Eretz İsrail), Yaradan’a doğru olan arzu (Yaşar El, İsrail). Bu, Tapınağı inşa ettikleri yer koşuluyla ödüllendirildikleri zamandır.

Bu, üst ışığı gerçekten kendi içinde barındırabilecek bir Kli’ye (kap) sahip oldukları anlamına gelir, bu Yaradan’ın ifşa olduğu bir kaptır.

“Doğru Seçim” Nedir?

Soru: Kişi kalpteki nokta ve egoizm arasında ikiye bölünmüşse, kendisine sürekli doğru tarafta olma ve kötü eğilim tarafında olmama gücünü verecek bir mekanizmayı nasıl inşa edebilir?

Cevap: Karşılıklı garanti (Arvut) duygusuna ulaşmamıza yardımcı olacak bir mekanizma nasıl inşa edilebilir? İşte biz tam olarak bunu inşa ediyoruz. Bu, gruptur.

Tüm içsel niteliklerim ve beni çevreleyen tüm dışsal koşullardan özgürce davranabileceğim tek şey kendi çevremi seçmektir. Çünkü karakterim ve tüm niteliklerim önceden belirlenmiştir. Ve toplum, eğer ben onu seçmezsem, bana istediği gibi davranır. Ben onun etkisindeyim ve istesem de istemesem de her şeyi ondan alırım.

Yukarıdan bana böyle bir fırsat verildiği zaman, bir seçim yapabileceğim anlaşılıyor ve bunun için çaba sarf ediyorum. Sadece buna özgür seçim denir.

Ya beni karşılıklı garantiye ve son ıslaha (Gimar Tikun) doğru iten iyi bir çevre seçerim ya da özgür iradeden tamamen yoksun bir kukla, bir oyuncak olurum ve bu durumda ne ödül, ne ceza, ne isteyecek biri ne de şikâyet edecek biri vardır. Her şey doğaya göre akar.

Öyleyse günahkar kimdir? Erdemli olmak isteyen kişi. Kimin özgür seçimi vardır? Sadece Kabalistlerin. Peki diğerleri? Diğerleri hayvanlar gibidir. Yazıldığı gibi: “Onlar helak olan hayvanlar gibidir.” (Mezmurlar 49:13). Onlardan talep edilecek bir şey yoktur, başka seçenekleri yoktur çünkü yasalar böyle belirlenmiştir; ya karşılıklı garantiyi seçersiniz ya da seçmezsiniz.

Sovyetler Birliği’nde seçimlerin nasıl yapıldığını hatırlıyor musunuz?

– “Şehrin belediye başkanını seçiyoruz!” – “Kaç aday var?” – “Bir!”

Yaradan için de aynı şey geçerlidir. Eğer gerçekse, bir tane olmalıdır. On değil! On aday ne anlama gelir? Dokuzu sahtekâr, biri gerçek demektir. Ama fikrin kendisi doğrudur.

Siz on kişiden birini seçmiyorsunuz. Fikir farklıdır; tek bir gerçek Bir vardır ve O’nu gerçekten seçip seçmediğinize siz karar verirsiniz. Aslında seçiminiz yoluyla kendinizi yoklarsınız, ıslah olmuş koşulla aynı fikirde olduğunuzun teyidi olarak “oyunuzu kullanmaya” gerçekten niyetli misiniz? Buna seçim denir.

Çöl Nesli Ve İsrail Topraklarına Giriş

Bunların arasında, Musa ve Harun’un Sina Çölü’nde İsrail oğullarını saydıkları sırada, sayımlarına [dahil] olan bir adam yoktu. 

Çünkü Efendi onlara, “Çölde kesinlikle ölecekler.” demişti ve onlardan yalnızca Yefunne oğlu Kalev ve Nun oğlu Yeşu kalmıştı. (Musa, Tora, Bamidbar, Sayılar, Pinhas)

Belki de başlangıçta farklı bir dönüşüm amaçlanmış ve daha sonra bu dönüşümü sorunsuz bir şekilde yapmak mümkün olmadığı için farklı bir karar verilmiştir, çünkü bir sonraki “çöl nesli” koşulunu bir önceki “Mısır’dan çıkış” koşuluna ve daha sonra “İsrail topraklarına giren nesil” koşuluna eklemek mümkün olmamıştır.

Bu üç derece birbirinden oldukça farklıdır. Genel olarak, Tora’daki tüm varsayımlar, “Ya öyle olsaydı ya da olmasaydı” tanım gereği olamayacağını ima eder. Ve bize bunun neden olamayacağı açıklanır, çünkü Mısır’dan çıkan arzu tüm ıslahlardan geçip İsrail topraklarına giremez.

Bir başka deyişle, “Çölde kırk yıl ıslah” safhası, yani Bina’ya yükseliş, kişinin geçmiş koşulundan tamamen vazgeçmesidir. Dolayısıyla, doğal olarak ölmesi gerekir.

Her şekilde, Çöl nesli kendini tam olarak ıslah etmez; orada, hatalı koşullar kalır ve bu daha sonra İsrail topraklarında düşüşe yol açacaktır. Bu nedenle kırk yıl içinde yok olması gerekir.

Yani Malhut, Bina’ya yükseldikçe içine alabildiği kadarını dâhil eder. Fakat bir kez dâhil edildiğinde, artık aynı Malhut, aynı özellik veya arzular değildir; onlar zaten ihsan edilmeye uygundur.

Soru: Çöldeki kırk yılda ölmesi gereken nedir?

Cevap: Kişinin kendini düşünme arzusu tamamen ölmeli ve ihsan etme niteliğine yönelik bir tutku, kendisinden başkalarına doğru yönlenmiş olarak ifşa olmalıdır.  Kişi, sevgi ve ihsan niteliğine büyük saygıya dayanan böyle bir arzuya sahip olmalı ve kişinin içinde olan her şeyi arka planda bırakmalıdır çünkü diğer her şey, onu diğerlerine doğru çeker.

İhsan etme niteliği, kişilerde onları derece derece arındıran ve ıslah eden ışığın (Ohr Makif) etkisi altında ifşa olur. Bu ışığa “Tora Işığı” denir.

Kişinin geçmişteki kendisiyle ilgili, kendisi için, kendisiyle olan düşünceleri derece derece yok olur. Dahası, sadece kendim için almakla ilişkilendirilen “ben” değil, aynı zamanda vermeyle ilgili “ben”de yok olur. Yani, birine bir şey verdiğimde, birini sevdiğimde ya da insanlar için bir şeyler yapmaya çalıştığımda, bu “ben”, kendim için olmayan çabada bile orada olmamalıdır.

Bunu açıklamak çok zordur, çünkü böyle bir ihtimal, böyle bir koşul, içimizde Üst Işık tarafından şekillendirilir.

Soru: Benim verdiğimi kimse bilmeyecek mi?

Cevap: Ben bile bilmiyorum. En önemlisi bu.

Bu çölde olmalı. Ancak bu, insanların hayatları boyunca mükemmel bir şekilde yaşadıkları maddi bir çöl anlamına gelmez, çünkü orada su ve diğer her şey vardır.

Çöl koşulu, ihsan etme ve sevgi niteliğine ulaşmaya çalıştığımda, bu özellikleri, özlemleri ve istekleri dolduracak hiçbir şeyim olmadığını keşfettiğim bir koşuldur. Birine yaklaşmak, bir şey vermek, içimden her şeyi dökmek istiyorum; ancak aslında verecek hiçbir şeyim yok, dökecek hiçbir şeyim yok, ulaşacak kimsem yok. Ne gücüm var, ne de ihsan etme niteliği için bir sebep, ne de bunun için bir fırsat.

Bu bana tam da benimle hiçbir ilgisi olmayan ihsan etmenin saf niteliğine ulaşabilmem için gösteriliyor. Ve benimle herhangi bir şekilde bağı olduğunda, bu benim kendi iyiliğim içindir.

Karanlık, Yaradan’ın Ters Işığıdır

Ve Mısır diyarında bir köle olduğunu ve Tanrın Rab’bin seni oradan kudretli bir el ve uzanmış bir kolla çıkardığını hatırlayacaksın; bu nedenle, Tanrın Rab, sana Şabat gününü tutmanı emretti. (Tora, Tesniye 5:15).

Tora’nın her bölümü, bir insanın manevi dünyaların dereceleri boyunca “İsrail toprakları” adı verilen seviyeye doğru kademeli olarak yükselişini anlatır. Tora’nın yasaları her ne kadar kendilerini tekrar ediyor gibi görünse de her seferinde yeni manevi seviyelerden bahsederler ve bu nedenle tamamen farklı algılanırlar.

Tüm manevi çalışma, İsrail halkının bilinçsiz bir durumdan Yaradan’la olan ilişkisinde, yani O’nunla bağa, O’nun ifşasına yönelik arzuyla ilgili olarak gerçekte nerede olduklarının farkındalığına yükseldiklerinde ilk kez deneyimledikleri sürgünle ilgilidir.

Bu duruma Eretz İsrail, – “İsrail toprağı” denir. “Eretz” arzu (Ratzon) anlamına gelir ve “İsrail” Yashar-Kel – Yaradan’a doğru anlamına gelir. Bu, Yaradan’ı ifşa etmeyi, O’nunla canlı bir bağ kurmayı, tıpkı şu anda birbirimizi hissettiğimiz gibi O’nu doğrudan hissedebilmeyi amaçlayan arzudur.

Aslında, bu his çok daha canlı ve yoğundur. Bu tam olarak ona zıt olan duygudan; tam bir kopukluk, anlayışsızlık, cehalet ve maneviyat arzusu eksikliğinden doğar. “Mısır’ın karanlığı” veya “Mısır sürgünü” olarak bilinen bu durum, dünyamızdaki sıradan bir insan için tipik değildir, çünkü ortalama bir insan bir şeyden uzak olduğunu veya ifşa etmesi gereken bir şey olduğunu hissetmez.

Mısır, Yaradan’ın parladığı bir koşuldur, ancak O ters ışıkla parlar. Anlayış, aydınlanma, edinim, sevgi ve sıcaklık uyandırmak yerine; O, karanlık, kafa karışıklığı, reddedilme ve değersizlik duygusu meydana getirerek bizi ters tarafından etkiler.

Bu nedenle, karanlık aynı zamanda Yaradan’ın yukarıdan etkisinin bir biçimidir ve Yaradan’a zıt olduğunuzu hissetmek ve anlamak için çok fazla içsel çalışma gereklidir.

Örneğin, annem bir jinekologdu ve uzun yıllar tıp alanında bilimsel araştırmalar yaptı. Akşamları koşullarını babamla paylaşırdı ve karanlıkla, anlayış eksikliğiyle, insan bedenindeki bazı dönüşümlerin ardındaki anlamı, yöntemi, mekanizmayı bulma arzusu ile yanıp tutuşurdu. O zamanlar 12 ya da 13 yaşındaydım, ama o zaman bile, birinin böyle bir arayış tarafından nasıl tüketilebileceğini görebiliyordum.

İşte bu yüzden, karanlığı gerçekten hissetmek için kişi derinden ve ısrarla çalışmalıdır. Bu tür insanlar, üzerlerine uzaktan parlayan ancak henüz onları doldurmayan ışığın oluşturduğu içsel bir boşlukla karakterize edilir. Bu sadece, ileride ortaya çıkacağı kabı hazırlar. Ve böylece, onlar ararlar.

Gerçekten İsteyenlere İfşa Olacak

O halde tek bir öğüt vardır: öğretmenine ve kitaplara sarılmak… Sadece onlara sarılarak fikrini ve arzusunu daha iyiye doğru değiştirebilir. Bununla birlikte, zekice tartışmalar fikrini değiştirmesine yardımcı olmaz, sadece Dvekut [birleşme] ilacı yardımcı olur, çünkü bu, “onu Ben ıslah ederim” de olduğu gibi, harikulade bir tedavidir (Baal HaSulam, Şamati 25, “Kalpten Gelen Şeyler”). 

Bir öğrenci öğretmeninin düşüncesine veya arzusuna bağlanmak isterse, o zaman onlara katılır ve o düşünce ve arzuyla birleşir, bu da onun için yakın ve değerli hale gelir. Sonuç olarak, kişinin tüm kendi düşünce ve arzuları ıslah olur ve yeni arzu ve düşüncenin önünde eğilir.

Her şey kişinin öğretmenin tutumunu ve içsel niyetini ne kadar algılayabildiğine, ona ne kadar tutunabildiğine ve ister dostlarla ister dış dünyayla olsun, diğer tüm bağ biçimlerinden ne kadar ayrılabildiğine bağlıdır. O zaman kişi öğretmene ne kadar sıkı bir şekilde bağlı kalmayı başardığını hissetmeye başlar ve bundan Yaradan’a bağlanma gücü ve arzusu doğar.

Ve gerçekten arzu edene, denildiği gibi: ”Ona ifşa olacaktır.”

Eğer Dvekut’a özlem duyarsanız, bu arzu sizi etkilemeye ve daha da yakınlaştırmaya başlar. Her şey kişinin arzusuna, bencil özünden çıkıp içsel olarak dostlarına daha yakın olan yeni bağın merkezine tutunma isteğine bağlıdır.

“Kendin için bir öğretmen yap” tavsiyesi, kişinin içsel arzusunun yaratılışın merkezine yakınlaşmak olduğu ifade eder.

Bugünün Işığında Mısır Köleliği

Soru: Pesah bayramının ilk akşamında Yahudilerin Mısır’ın esaretinden kaçışını temsil eden Haggadah’ı okumak ve özel bir yemek düzenlemek adettendir. Acaba bu hikaye sıradan bir tarih anlatısı mı, yoksa bugüne de uzanan daha derin bir anlamı var mı?

Cevap: Mısır sürgünü, ataların çağından oğulların çağına dek uzanır. İbrahim peygamber, Antik Babil’in her tarafından öğrenciler toplamaya başladı. O, tıpkı Babil’de olduğu gibi, böylesine bir iç çekişmenin ve bencilliğin içerisinde gelişmemizin ve birbirimize yakınlaşmamızın imkânsız olduğunu öğretti.

Babil Kulesi’nin inşası, göklere dek yükselen bencilliğin en uç formunu temsil ediyordu. Bütün Babil, “dillerin karışıklığı” olarak adlandırılan, karşılıklı nefret ve yanlış anlaşılma yüzünden parçalandı.

İbrahim, bütün insanlık için tek bir metodun olduğunu öğretti. Fakat kişileri buna zorlamak imkânsızdır, zira bu, kişinin olgunluğunu gerektirir. Bu metodun özü şudur; “sevgi tüm günahları örter.”

Her birimiz kendi egoizmimizin içindeyiz ama bunun üzerinde, aramızda bir bağ inşa etmeliyiz. Egoizm, birinin komşusuna duyduğu asılsız nefrettir. Eğer komşumun çimenlerinin benimkilerden daha yeşil olduğunu ya da benimkinden daha iyi bir araba aldığını görürsem, ondan nefret etmeye başlarım.

Bu sebepsiz nefrettir. Sadece benim oğlum güzel bir araba alırsa mutlu olurum. Çocuklarım ne kadar başarılı olursa ben de o kadar mutlu olurum, fakat komşumun başarısı benim keyfimi kaçırır.

Bu küçük bir alanda, mahallede, bahçede, evde gerçekleşti. Fakat bugün tüm dünya Babil’e dönüştü, zenginler ve fakirler tartışıyor, kendi fikirlerini savunuyor ve birbirleriyle anlaşamıyorlar.

Bizler, baskı olmadan iyi ve huzurlu bir hayatın ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Bu, tıpkı cennette yaşamak gibidir. Zaman ve mekân yok, her şey zahmetsiz ve kolay. Herkes birbirine yardım ediyor ve ileri gitmesine izin veriyor. Eğer bir şeye ihtiyacın olursa, herkes senin yardımına koşuyor. Her zaman, en doğru anda destek alabileceğinden emin olabilirsin.

Bizler böyle yaşamaya alışkın değiliz ve bunu hayal bile edemiyoruz. İbrahim, Babillilere, böylesine giderek büyüyen egoizmimizle ve karşılıklı çekişmelerimizle yaşamanın imkânsız olduğunu açıkladı. Bütün gücümüzün %99’unu bu iç mücadelenin getirdiği koşullarda hayatta kalmakla harcıyoruz.

Peki, bencillik bu derece büyükse ne olur? O bizi yönetir; herkesi kendi fikirleri için savaşmaya ve en zeki olanın kendisi olduğunu düşünmeye zorlar. Doğamızla savaşmak imkânsızdır ve zaten buna gerek yoktur, sadece onun üzerine yükselmemiz gerekir.

Tıpkı aile bireylerinde olduğu gibi herkesin kendi görüşü vardır, ancak biz hep birlikte ilgilenmemiz gereken bir ailede dayanışma içindeyizdir. Hayattaki bu örneği izlemeliyiz. Diyelim ki çocuklarım benimle aynı siyasi görüşü paylaşmıyor; biri daha muhafazakar, sağ görüşlere sahip, diğeri sol görüşlere sahip, üçüncüsü katı dindar olmuş, vb., herkes kendi partisine oy veriyor.

Fakat biz tek bir aileysek, buna rağmen herkesi sever ve yardım ederiz. Bizim için önemli olan, bunun bize yakın bir kişi, ailemizin bir üyesi olmasıdır. Bu şekilde, tüm insanlara tek bir aileymiş gibi bakmamız gerekir.

Ancak o zaman dikkatimizi görüş farklılıklarına vermeyiz. Birileri farklı yaşamak istiyorsa, bırakın öyle yaşasınlar. Herkes kendini başkalarını sevmekle yükümlü hissediyorsa, kendi egosuyla kalabilir. Başkaları benden farklı düşünüyordur, fakat onlara baskı yapmam ve onları zorla ikna etmem. Herkes olduğu gibi kalmakta özgürdür yani tüm kötülükler, sevgiyle örtülür tıpkı iyi bir ailede olduğu gibi.

Kendimi başkalarının önünde iptal ediyorum ve görüşlerimi başkalarına dayatmıyorum, aksine, onların arzularına dahil olmaya ve onlara yardımcı olmaya hazırım. Ve böylece herkes diğerlerine destek oluyor, bu sayede, aile hissiyatı ya da “tek adam” adı verilen özel, sıcak bir ortak alan yaratmış oluyoruz.

Bizler sevgi, ortak katılım, birlik olma, sıcaklık ve karşılıklılık bulutuyla kuşatılmış durumdayız. Bu tamamen yeni bir şey. Bu daha önce yoktu, “sevgi tüm günahları örter” kuralına göre inşa edildi.

Herkes kendi egoizmiyle kalır, ancak biz bununla nasıl baş edeceğimizi biliriz. Sonuç olarak, egoizm bize doğa tarafından verilmiştir ve bugün bu konuda hiçbir şey yapamayacağımız kesindir. Fakat İbrahim’den, egoizmimizi aşabileceğimiz ve birlik olabileceğimiz bir metodu aldık.

Egoizmin üzerine çıkmayı bilenlere, “Yehud” (birlik) kelimesinden gelen Yahudiler (Yehudim) veya İsrail halkı, Yaşar-El yani Yaradan’a doğru denir. İsrail milleti bu temelde yaratılmıştır.

Küçük çekişmelerle Babil’den ayrıldıktan sonra İsrail, Mısır sürgünü adı verilen egoizminin kölesi olduğu bir dönemde bulur kendini. Egoizm bizi yönetir ve bağ kurmamıza izin vermez. Ne kadar denersek deneyelim, ne kadar sıkı çalışırsak çalışalım, hiçbir işe yaramaz.

Buna kölelik denir yani bedensel varlığımız üzerinde yorucu bir çalışmadır. Aramızda bir şeyler inşa etmeye çalışırız ama egomuzun üzerine çıkmamız gerektiğini fark edene kadar hiçbir şey elde edemeyiz. Bu, birçok darbe ve sıkı çalışmadan sonra gerçekleşir.

Neticede, bu şekilde var olmanın imkânsız olduğuna karar veririz. Bugün kendimizi içinde bulduğumuz durum budur. Aksi takdirde, bir iç savaşta birbirimizi sadece yok edeceğiz.

Hayatımızın kölelik olduğunu gerçekten anlamamız gerekiyor. İçimizde yaşayan kötülüğün gücü bizi yiyip bitiriyor. O zaman daha önce yaptığımız gibi egoizmin üstesinden gelmeyi kabul edeceğiz. Bunu nasıl yapacağımızı bilmiyoruz ama en azından karşılıklı nefretten kaçıyor, Firavun’un gücünden kurtulmak istiyoruz.

Bu, Mısır’dan ayrılıp karanlıkta kimsenin bilmediği bir yere doğru koştuğumuz anlamına geliyor. Tek anladığımız, artık orada var olamayacağımız. Ve sonra Sina Dağı’na varıyoruz ve aramızda ne tür bir nefretin (günahın) var olduğunu görüyoruz.

Bu nefretin üstesinden gelip tek kalp, tek adam olarak birleşme, karşılıklı güvenceyi sağlama, Tora’yı yani birleşme metodunu kabul etme ile hem fikiriz. Tora’nın temel kuralı, komşunu kendin gibi sevmektir. İşte o zaman, “Bugün Benim halkım oldunuz” dediği gibi, İsrail halkı olarak doğarız.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 133

Arzu Nasıl Değişir?

Arzuyu değiştirmeye çalışmakla meşgul olmamalıyız çünkü bunu yapmak bizim elimizde değildir. Kişi arzularını değiştiremez. Hazırlığımız, arzuyu değiştirme arzusunun iyi olmadığını, yaratılan varlığın hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini ayırt etmektir. Arzular, Yaradan tarafından yaratılmıştır. Arzularımızı kendi başımıza değiştiremeyiz, hatta onların içinde bir düşünceden diğerine ya da bir arzudan diğerine dahi geçemeyiz. Bu yalnızca yukarıdan, ışıktaki değişimler aracılığıyla gerçekleşir.

Bu Yaradan’ın Planıdır

Soru: Her şeyin niyete bağlı olduğunu söylüyorlar. Eylemleri görüyoruz ve bunlar oldukça yardımsever olabilir, ancak niyetler görünür değil. Kişinin niyetini görebilseydik, ne görürdük?

Cevap: Bugün, eğer niyetlerimiz dünyada gerçekleşmiş olsaydı, o zaman dünya var olmazdı.

Soru: Bunlar niyetlerimiz mi?

Cevap: Evet, elbette.

Soru: Yani bugün niyetlerimiz yok etmek için mi?

Cevap: Kesinlikle!

Soru: Bencilce, korkunç mu?

Cevap: Başkalarının, herkesin ve her şeyin yok edilmesi.

Soru: Bu yüzden mi gerçekleşmiyorlar?

Cevap: Evet, bize güç verilmiyor.

Soru: Onlara mutlak yıkıcı olacakları için mi güç verilmiyor?

Cevap: Tabii ki.

Soru: Öyleyse bize hangi noktada güç verilecek? Ve sonra ne göreceğiz?

Cevap: Doğanın planına uygun olarak doğru niyetlere sahip olduğumuzda, bunu gerçekleştirmek için güç almaya başlayacağız.

Soru: Söyleyin bana, hangi niyetlere sahip olmalıyız?

Cevap: Yakınlaşmak, birlik olmak, bağ kurmak, doğanın en yüksek seviyesini kavramak, karşılıklı bağı, sevgiyi ifşa etmek.

Soru: Eğer bu niyet ortaya çıksaydı, bize ne açıklanırdı, ne görürdük?

Cevap: Her şeyden önce tek bir sistemin içindeyiz ve şimdiye kadar var olmak için yaptığımız çabalarımızın hepsi ters yönde, yani bu sistemi yıkma yönünde oldu.

Soru: Peki bu niyetlerimizi ortaya çıkarmak için ne yapılmalı?

Cevap: Fark etmemize, herhangi bir harekette bulunmamıza, bir şekilde bağ kurmamıza ve bunu talep etmemize fırsat vermeyen bu egoizm duvarını, tüm gücümüzle aşmaya çalışmak.

Soru: Talep etmek önemli mi?

Cevap: Evet.

Soru: Peki hangi noktada talep edeceğim?

Cevap: Gerçekten istediğinizi gördüğünüzde ama yapamadığınızda.

Soru: Yaradan’ın bunu bize doğrudan vermesini engelleyen nedir? Neden bizim çalışmamıza ihtiyacı var?

Cevap: Eğer sen talep etmiyorsan, sana bunu nasıl verebilirim? Bu zorlamak olurdu. Manevi dünyada böyle bir şey yoktur.

Soru: Öyleyse sonuç şu: Bizi “Bize bencilliğimizden çıkma fırsatını ver” diye talep edeceğimiz bir koşula mı getirmesi gerekiyor?

Cevap: Evet.

Yorum: Öyleyse sonuç şu: O bize bencilliğimizin yıkıcı, öldürücü olduğunu göstermek zorunda.

Cevabım: Ama eğer O bize gösterirse, o zaman biz basitçe var olamayız. Bunun için kendimiz çaba göstermeliyiz ve sonra çabaladıkça tam tersi koşulda olduğumuzu fark edeceğiz ve talep edeceğiz.

Soru: Yani bizim tüm görevimiz, sizin dediğiniz gibi, iyi düşünceler için, bağ için, birlik için çaba sarf etmek mi?

Cevap: Evet.

Soru: Hep böyle basit kelimeler kullanıyorsunuz. İyi düşünceler? Sonra bunu yapamayacağımızı görüp “Bize bu fırsatı ver!” diye isteyeceğiz. Plan bu mu?

Cevap: Evet.

Alma Arzusundan Kurtulmak

Mevcut koşulumuzdan daha önemli bir koşul yoktur çünkü manevi gelişimimizin başladığı yer burasıdır. Birinci manevi seviyeye çıkışın mümkün olduğu yer bizim durumumuzun, bizim şartlarımızın içindedir. Başka türlüsü mümkün olamaz. Herkes bu şekilde başlar. Bizlere özel bir fırsat verildi ve kendimizi sürgün hissine getirmek, Firavun’un hâkimiyeti altında tutsak olmuş ve olabilecek en kötü durumda olduğumuzu hissetmek için bize verilen tüm araçları kullanmalıyız.

Firavun, ne yaparsak yapalım, nereye dönersek dönelim, en küçük düşüncemizi, en küçük arzumuzu dahi kontrol eder. Tüm dürtülerimiz, yaptığımız her hareket ondan kaynaklanır; her düşünce ve her bilinç akışı, her arzu ve ondan kaynaklanan tüm arzular, hepsi ego tarafından belirlenir. Hangi yöne gidersek gidelim ve kötülükten ne kadar uzaklaşmaya çalışırsak çalışalım, egonun içinde kalırız.

Kişi sürgünden çıkamayacağını anlar, oysaki gerçekten çıkmak ister ve birçok girişimde bulunur, büyük çabalar sarf eder, kendini zorlar ama hiçbir şeye ulaşmaz. Kalan son gücüyle, çaresizce son haykırışını yaptığında bir mucize gerçekleşir ve Mısır’dan çıkar.

Artık ışığın etkisi altında olmanın ne demek olduğunu anlamaya ve hissetmeye başlar. Arzularının köleliğinden çıkar ve mantık üzerinde, ihsan etme niteliğinin egemenliği altında olmayı seçerek gönüllü olarak ışığa köle olur.

Kendisinin bir köle haline geldiğini, kendisini köleleştirdiğini ve özgür olmadığını bilir ancak alma arzusundan ve sürekli endişelendiği kendi benliğinden özgürdür. Başka bir otorite altındadır ve gerçekte bu otorite altında olmak istemektedir.

Egoist Mısır ile tümüyle ihsan etme arasında nötr bir durum yoktur. Kişi bir otoriteden diğerine hemen geçer, üstelik hala Mısır’dayken bile onu arzular ve özler. Mısır’daki koşula karşı hissettiği tiksinti, nefret ve reddetmenin yanı sıra, kendisini tamamen yönetmesi ve rehberlik etmesi için ışığın tam hâkimiyetini arzular.

Kendimizi içsel olarak bu şekilde hazırlamalıyız. Umarım bir şekilde buna hazırızdır ve geri kalan her şey için Yaradan işi bizim için tamamlayacaktır.