Category Archives: Yaradan

Ruhun Gücünü Belirleyen Korku


Soru: Yaradan’ın önünde korku duymak ne demek? Kişi bu hisse nasıl uyum sağlayabilir?

Cevap: Zohar Kitabı’nda, Yaradan’ın önünde korku duymanın üç bölümden oluştuğu söylenir. Eğer ciddi bir şekilde ilerlersek, egoizmimizi hissetmeye başlarız; onun bizi nasıl ileriye doğru götürdüğünü ve belirli kazanım ve başarılara doğru ittiğini fark ederiz. Egoizm bizi sürekli endişelenmeye zorlar: Bu hayat bizim için daha iyi olacak mı, daha akıllı, daha güçlü, daha bilgili, daha anlayışlı, daha gelişmiş olacak mıyız? Bu dünyada ya da gelecek dünyada bir şey elde edecek miyiz?

Yavaş yavaş, manevi dünyanın ölümün sınırlarının ötesinde olmadığını ve bedenimizin ölümünün hiçbir şeyi etkilemediğini fark etmeye başlarız. Manevi ölüm, sadece Reşimot’muzda kalmamız anlamına gelir. Ve başımıza gelen her şey, yalnızca Reşimot’umuzu ne ölçüde fark ettiğimize ve onlardan manevi bir Partzuf yani ruhumuzun ıslah olmuş bir parçasını yarattığımıza ve onu, ruhun tüm yaratılış unsurlarını: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan kısımlarını— içine alacak tam bir seviyeye kadar geliştirmeye çalışmamıza bağlıdır.

Bu nedenle, korku duymak benim korktuğum şeyi anlatır. Bu, egoizmin doğal bir koruyucu işlevidir; sürekli titrer: Alabilecek miyim yoksa alamayacak mıyım, şimdi mi yoksa sonra mı, buna emin miyim yoksa değil mi, kazandığımı kaybettim mi, bugün dün olduğundan daha fazla kazandım mı, vb.? Korku koşulu egoizmde en temel şeydir: sürekli doyum eksikliği korkusuyla titrer. Bu, onun temel özelliğidir.

Bizim görevimiz, maddi korkuyu manevi korkuya dönüştürmektir: İhsan edebilecek miyim? Kendimi daha az düşündüğüm ve dışsal Kli (kap) hakkında daha çok düşüneceğim bir duruma gelecek miyim? Kendimi bu şekilde dahil ediyor muyum, ihsan etme niteliğine uyanır mıyım? Kendi benliğim içinde değil, ruhumun gerçekten bulunduğu yerde, dışarıda olduğum psikolojik sınırını aşabilir miyim? İçimde sadece egoizmim vardır, ruhum ise benden dışarıdadır. Egoizmim üzerine bir Tzimtzum (kısıtlama) yapmalı, yasak koymalı ve başkalarına karşı tutumumu geliştirmeliyim. Bunu yapabilir miyim?

Tam da burada yeni bir korku ortaya çıkar: İhsan edebilecek miyim, egoizmimden bağımsız olabilecek miyim, Partzuf’un Roş’unu (başını) yaratabilecek miyim?

Diyelim ki bir arzumuz var ve onun üzerinde bir perde (Masah) inşa ediyoruz ve üzerindeki ışıkla çalışıyoruz.

Yukarıda yarattığımız şey Roş (Baş) olarak adlandırılır, aşağısındaki ise Guf (Gövde).

Arzumuzda hissettiğimiz korkuyu, kendimiz için olan endişeyi azaltmaya çalışırız. İşte ilk kısıtlamayı, Tzimtzum Alef (TA)’i böyle yaparız; ardından bir perde inşa eder ve üzerinde çalışırız.

Bilindiği üzere, geliş açısı yansıma açısına eşittir; bu nedenle üst ışığı ne ölçüde doğru algılarsak, aynı ölçüde onunla çalışabiliriz.

Korkuyu “kendim için kaygı” dan, “başkaları için kaygı” olarak duyulan korkuya çevirerek, kendimi onların arzularına dahil ederim; buna “komşunu sev” denir. Böylece Partzuf’un Roş’unu (başını) inşa ederim ve bu, benimle başkaları arasındaki bağlantı hattı olur. Roş’ta, bedenin üzerinde, perdenin üzerinde inşa edilen ruhumu tanımlarım. Onun içinde tüm dünyayı ve Yaradan’ı dahil edebilirim. İşte böyle işliyor.

Bu nedenle, Zohar Kitabı’na Giriş’de öğrendiğimiz gibi, kaygı kişinin kendi içinde de olabilir, kendi dışında da olabilir.

Kişinin kendisi için duyduğu kaygı ise genellikle bu dünyada ve gelecek dünyada kendisine ne olacağına dair endişeye dönüşür. Oysa bu kaygı tamamen yanlıştır; çünkü ne “bu dünya” ne de “gelecek dünya” diye bir şey vardır — böyle bir kavram aslında hiç mevcut değildir.

Bugün bile girebileceğim bir dünya, manevi bir durum var. Buna Olam Haba denir, yani gelecek dünya, gelen dünya. Bir sonraki dakika, benim bir sonraki durumum “gelecek dünya” olarak adlandırılır.

Bu nedenle, perdenin üzerinde fark edilen Yaradan da dahil olmak üzere başkaları için kaygılanmalıyız. Ruhun gücünü belirleyen işte bu kaygıdır.

Yaradan Bize Dayanmaz

Dünya, sözün, Tanrı’nın sözünün üzerinde duruyor. Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrı’nındı; Tanrı ise sonsuzdu ve bu böyle devam eder.

Soru: Bunu açıklayabilir misiniz?

Cevap: Bu, dünyanın iyilik ve sevgi niteliği üzerinde durduğu anlamına gelir. Tüm bunlar yukarıdan geliyor, bizden değil.

Bizden gelseydi, bir saniye bile var olmazdı. Sonuçta, biz dünyada negatif bir enerjiyiz.

Yaradan bizi tutar ve dünyayı tutar. Eğer böyle olmasaydı, hiçbir şey var olamazdı. Ve bu arada, biz bu dünyada bir parazitiz.

Soru: Yaradan neye dayanır? Bizi tutarak ne ister?

Cevap: O hiçbir şeye dayanmaz. Bizi öyle bir şekilde yönetir ki, insan sonunda dünyanın nasıl yönetilmesi gerektiğini anlayacak şekilde gelişir ve Yaradan’ın yerini alır.

Alma Arzusunu İyilik İçin Nasıl Kullanabilirsiniz?

Soru: Kişi alma arzusunu nasıl kötü olarak algılayabilir?

Cevap: Diyelim ki bir şey çaldım ve yakalandım. O anda kendime şöyle azarlarım: “Neden çalıyorum? Buna bir son vermeliyim, çünkü bu tür özelliklere sahip olmaktan dolayı ızdırap çekiyorum.”

Bu, çalışmamız için de geçerlidir. Adam HaRişon’un bir hırsız olduğu söylenir. İhsan etme niyetiyle olmayan her türlü alma, hırsızlık olarak adlandırılır.

Bunu kötü olarak görseydim, kendimi ondan kurtarırdım. “Işığın faydası karanlığın içinden ifşa olur” denir. İhsan etme eylemleriyle iyiye ulaşacağımı bilseydim, alma eyleminin beni kötüye götürdüğünü anlardım.

Bunu nasıl görebilirim? İster alma arzusu içinde eylemlerde bulunup darbe aldığımda ızdırap çekerek. O zaman bu arzuyu istemem; onu kısıtlamak isterim.

“Daha az bilgelik, daha az ızdırap. Fazla talep etme, senin için daha iyi olur. Neden bir şeyin peşinden koşasın? Sessizce otur, her şey yoluna girecek.” Bütün dünya bunu böyle anlar.

Bu yol, ızdırabın yolu olarak adlandırılır. Ancak yine de bu yolda yaşayıp ilerleyemeyiz, çünkü alma arzumuz sürekli gelişiyor ve yanıyor. Ve onu kontrol etmesek de, yine de hakkını istiyor ve sonra, istesek de istemesek de onu kullanıyoruz. Ancak, onu kullanmak istememizden dolayı bile ızdırap çekiyoruz, ama istediğimizi alamıyoruz. Buna çeşitli biçimlerde ızdırabın yolu denir.

Ve bir de Tora’nın yolu vardır, çalışma ve çeşitli eylemler yoluyla, maneviyatta, ihsan etme niyetinde büyük bir çekicilik, çok önemli şeyler olduğunu ifşa etmeye başlarım: sonsuzluk, mükemmellik ve edinim, bunlar alma arzusunda hiç yoktur.

O zaman, alma arzusunun kötü olduğunu anlarım, bu arzuda ızdırap çekiyorum, çaldığımda yakalanıyorum, arzu ediyorum ama tatmin olamıyorum diye değil, maneviyatta var olan iyi şeylere ulaşmama izin vermediği için. Böylece, alma arzusunu maneviyatla karşılaştırmaya başlıyorum ve bu nedenle, bu arzuyu dünyamızdan, kendimden uzaklaştırmak istiyorum.

Buna Tora’nın yolu denir; bu, alma arzusunu kötü olarak görmeye başladığım ve beni biraz aydınlatan üst ışık aracılığıyla ihsan etme arzusuna geçmek istediğim zamandır. Bu durumda, alma arzusu bana engel olmaz. Ne kadar büyükse, o kadar iyidir. Onu yok etmem, gelişimine karşı çıkmam, çünkü bu bana zaten yardımcı olmaz. Aksine, onu bütün olarak kabul eder ve ışıktan onu iyiliğe döndürmesini talep etmeye başlarım.

Bu nedenle, kaynağa geri dönen ışığın işlediği gelişim yolu doğaldır. Bu, alma arzusunun gelişimi ve insanlığın gelişimi ile birlikte ilerler. Bu, insana tüm soruların cevabını verebilecek tek yoldur.

Kişi sorar: “Neden ızdırap çekiyorum?” O zaman ızdırap çekmeyin, içinizde gelişen alma arzusunu kullanın ama doğru şekilde kullanın. Bu nedenle, ihsan etme niyetiyle alma arzusunu kullanmak, tüm soruların mükemmel cevabıdır. Kendinizi kısıtlamanıza veya hazlardan yapay olarak kaçmanıza gerek yoktur. Aksine, alma arzusunu tüm gücünüzle kullanmaya başlarsınız.

Yaradan’ın Memnun Olması İçin

Soru: İnsanda, Yaradan’ın kendisine bir şey vermeyeceğine dair her zaman bir korku var mıdır?

Cevap: Böyle bir korku insanda her zaman vardır. Yaradan’dan bir şey aldığıma az da olsa inanıyorsam, O’nun bana bir şey vermeyeceğinden korkarım. O zaman sinagoga koşar, bağış yapar ya da O’ndan bir şey almak için her şeyi yaparım.

Bunun Kabala ile hiçbir ilgisi yoktur. Kabala, Yaradan’ın memnun olması için, kendimle hiçbir bağlantım olmadan, O’na nasıl yaklaşmam gerektiğini anlatır.

Öncelikle, bir kısıtlama (Tzimtzum) yaparız ve kendimizle ilgili hiçbir hesaplamayla bağlantılı olmayan, yalnızca ihsan etme uğruna var olan Bina niteliklerini ediniriz (“Al menat lehashpia”). Almakla hiçbir şekilde bağlantısı olmaması için alma arzumuzu örteriz ve ancak o zaman ihsan etme uğruna almaya başlarız.

Kabala metodu, ters yönde çalışan tek metottur. Diğer tüm metotlar “Ben sana veririm, sen bana verirsin” ilkesine dayanır. Bu bir takas, bir hesaplamadır: Emirler mi istiyorsun? Ben emirleri yerine getireceğim, sen de beni, hayatımı doldur, bana sağlık, biraz para, şeref, saygı, bir aile ver ki her şey yolunda olsun.

Hasidizm ve diğer metotlar bu yaklaşım üzerine kurulmuştur.

Kendinize Yaradan’ın Bakış Açısından Bakın

Evrende sadece ışık ve Kli vardır. Işığın, Kli önünde farklı tezahürleri olduğu gibi, Kli’nin de kendini hissetmesinin farklı yolları vardır. Bu dünyada kendini ya cansız, ya bitkisel ya da hayvansal olarak hisseder; burada kendini hiç fark etmez, ne olduğunu bilmez ve yalnızca alma arzusuna göre hareket eder.

Bunlar, yaratılışın kendisini dışarıdan göremeyen ve kendisini inceleyemeyen cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeleridir. Ardından, yaratılışın alma arzusuyla ve tüm nitelikleriyle dışarıdan ilişki kurabileceği “konuşan”, “insan” seviyesi gelir. Ancak bu da çok özneldir.

Kendini yanlış algılasa, alma arzusunun içinde ne olduğunu anlayamasa ve tüm bunların önceden belirlenmiş olduğunu görmese bile, yine de kendini bir tür bağımsız nokta, kendisini dışarıdan inceleyen tarafsız ve objektif bir araştırmacı olarak tanımaya çalışır.

Yaratılan, Kli, ne zaman kendini tamamen özgürce yargılayabilir? Yaradan’ın bakış açısıyla kendine bakma fırsatını elde ettiğinde. Kli, ihsan etme arzusunu edindikçe, alma arzusuyla Yaradan’ın ilişki kurduğu gibi ilişki kurabilir. Ve bu iki noktadan başka bir şey yoktur: ya yaratılan olarak ya da Yaradan olarak ilişki kurmak.

Bir kişi ihsan etme Kelim’ini edinirse, iki dünya yani iki düzlemde var olan iki tür farkındalık, hissiyat olduğunu görebilir. Ve ihsan etme Kelim’ini edinmeden önce, kendisininkinden tamamen farklı başka bir bakış açısı olduğunu hiç anlamaz.

En Gerçek Dil

Kabalistler açıklamaları için neden “dalların dilini” seçtiler?

Diyelim ki ben kök ile dal arasındaki bağı en ilk derecede edindim; bir başkası bunu daha yüksek bir derecede anlıyor, üçüncü bir kişi ise daha da yüksek bir derecede. Bu önemli değildir; dal yine aynı daldır.

Bir çocuk, fişi prize takarsanız oyuncağın çalışacağını bilir. Ben, prizde eve kablolar aracılığıyla gelen elektrik olduğunu bilirim. Teknik olarak daha eğitimli bir kişi ise bir yerlerde bir elektrik santrali olduğunu da bilir, vb. Fakat her birimiz ne kadar anladığımıza ve her birimizin “köke ne kadar derin baktığına” bakılmaksızın, aynı süreçten söz ediyoruz.

Kökler, üst kaynaklarına doğru aynı doğrultuda devam ederler; fakat bizim dünyamızda dal, bir dal olarak kalır. “Dalların dili” gerçekliğin kendisinden alınmıştır; başka bir dil icat etmek imkânsızdır. Zaten buna gerek de yoktur. Ortaya çıkıyor ki bu dil, doğa tarafından, kendi içimizde, aramızda ve Yaradan ile iletişim kurmamız için bizim için hazırlanmıştır.

Musa, Tora adlı kitabında, manevi yükselişin tüm yolunu, her derecede, bu dilde ilk kez tanımlamıştır. Zohar Kitabı, Musa’nın dilini kendi diliyle yorumlar ve tamamlar.

Rabbi Şimon, her insanın geçmek zorunda olduğu aynı derecelerden Musa gibi geçti ve kendi anlatımında dal ile kök arasındaki bağı daha da güçlendirdi. Bu nedenle Zohar, saran ışığı (Or Makif), kökten dala (bize) çekme konusunda bu kadar etkilidir.

Baal Hasulam kök ile dal arasındaki bağı, Kabalisttik tanımları ve üç çizgideki bağı ekleyerek daha ayrıntılı biçimde açıkladı.

Onların hepsi aynı görünen resme ve köklerine dair konuşur, fakat her Kabalist, kök ile dal arasındaki bağın açıklamasını kendi yoluyla ekler. Böylece yükselişin gücünü (yukarıdan inen saran ışığı, Or Makif’i) artırır ve aynı zamanda üst dünyanın derecelerinden geçmemiz bize bir yol açar.

Manevi Gelişim İçin Fiziksel Emirleri Yerine Getirmek Şart Mı?

Tüm emirler, aslında manevi yasaların bu dünyadaki eylemler aracılığıyla ifade edilmesinden ibarettir. Fiziksel eylemlerin kendi başlarına bir gücü yoktur. Bir insan bu eylemleri sadece dışsal ve mekanik olarak, içsel bir dönüşüm yaşamadan yerine getiriyorsa bu eylemlerin manevi gelişime bir faydası olmaz. Nitekim nesiller boyunca insanlar emirlerin dışsallığına bağlı kalmış, fakat aynı zamanda aralarındaki ayrılık, nefret ve egoizm de artmıştır. Bu da yapılan eylemlerin özünde eksik bir şey olduğunu gösterir.

Örneğin Şulhan Aruh’a bakalım. Ayrıntılı ritüel kurallarının yanı sıra, insan sevgisinden ve insanlar arası doğru ve iyi ilişkilerden de uzun uzun söz eder. Fakat biz genellikle bu bölümleri ikinci planda, hatta biraz naif görürüz; sanki ciddi yetişkinler için değilmiş gibi davranırız. Onun yerine dışsal ritüelleri her şeyin önüne koyarız. Mesela el yıkama ritüelini ele alalım. Bu ritüel, içsel anlamıyla insanın kendini egoizmden, her şeyi kendi çıkarı için sahiplenme arzusundan arındırmasını simgeler. Burada mesele fiziksel suyla ilgili değildir, niyetin temizlenmesiyle ilgilidir. Aslında tüm emirler böyledir; her biri, kalpte yapılması gereken içsel bir ıslaha, yani arzularımızın üzerinde konumlandırdığımız niyetin düzeltilmesine işaret eder

“Niyetsiz emir ölüdür” diye yazılmıştır. Niyet, kişinin egoist doğasını dönüştürmeye ve kendini sevgiye, ihsan etmeye ve bağ kurmaya yöneltme yönündeki içsel hedefidir. Bu içsel çalışma olmadan, dışsal eylemler boş bir kabuktan ibaret kalır. Dahası, insan sırf bazı eylemleri yerine getirdiği için kendini doğru ve haktan yana hissetmeye başlayabilir; oysa başkalarına karşı içsel tutumu hiçbir şekilde değişmemiştir. Bu durum sadece ayrılığı ve bölünmeyi daha da derinleştirir; kendini dindar görenler arasında bile.

Günümüzde insanlık kritik bir eşiğe gelmiş durumda. Aramızdaki bağı yeniden kurmak artık bir zorunluluk hâline gelmiştir. Karşılıklı sorumluluğu, insan sevgisini ve farklılıklarımızın üzerinde birliği yeniden tesis etmezsek, insanlık kendini yıkıma sürükleyecektir. Zohar, ARİ’nin yazıları ve Yehuda Aşlag (Baal HaSulam) gibi Kabalistlerin eserlerine baktığımızda, odaklandıkları noktanın birlik, kalbin ıslahı ve Yaradan’ın aramızdaki bağda ifşası olduğunu görürüz.

Emirler, egoizmi sevgiye dönüştürmenin aracı olarak verilmiştir. Onların içsel anlamına geri dönersek, yeniden canlılık kazanırlar. Aksi hâlde, emirlerin sadece dış kabuklarına tutunmak bizi kurtarmaya yetmez.

Yaradan Yaratılmış Olanla Birlikte Çalışır

Kişi Mahsom’u geçip artık ihsan etme kaplarına sahip olduğunda, Yaradan ona yeniden ödül ve cezayı ifşa etmeye başlar, buna rağmen kişi, yine de Yaradan ile bağı tercih etmelidir; çünkü o, gerçek yaşamla, onun köküyle bütünleşmek ister.

Daha önce kişi Yaradan’ı, alma kaplarındaki ödül ve cezaya göre yargılarken, şimdi O’nu ihsan etme kaplarındaki ödül ve cezaya göre yargılar. Böylece alma kapları, ihsan etme kaplarıyla birleşir; buna önce çift gizliliği, sonra tek gizliliği ıslah etmek denir. Bu sayede Yaradan, sürekli olarak yaratılmış varlıkla çalışır. Alma arzusu ile olan “oyununda”, Yaradan her seferinde yaratılmış varlığı bu arzunun üzerine yükseltebilir.

Yaradan daha büyük bir alma arzusu verdiğinde, ödül ve ceza kişi için daha büyük görünür ve bunlara dayanarak köke bağlanır. Buna mantık ötesi inançla hareket etmek denir. Böylece kişi, Yaradan’la giderek daha fazla bağ kurar; ta ki tüm alma arzusu harekete geçene kadar—yani ödül ve ceza devasa hale gelir ve ruhun tüm hacmini doldurur.

Sonuç olarak, kişi ödül ve cezayı tamamen fark etmiş olur; tüm bu süreç, Yaradan’a tam olarak bağlanabilmesi içindir.

Yaradan’ın Yüceliğini Nasıl Hissedebiliriz?

Soru: Mevcut durumumuzda Yaradan’ın yüceliğini nasıl hissedebiliriz?

Cevap: İçinde bulunduğumuz durumda Yaradan’ın yüceliğini, saran ışıklar şeklinde hissederiz.

Haz almak ve dolmak isteyen büyük bir alma arzusuna sahibiz. Yani Yaradan’ın yüceliğini, O’nun alma arzusunun üzerinde durduğu şekilde hissetmek isterim; öyle ki bu hissiyat, bu arzunun etrafını saran bir ışık gibi olsun. Sonra saran ışığa tutunur ve mantık ötesinde bir şey yapabilirim.

Bu, mantık ötesi inanç aracılığıyla, saran ışıklardan, alma arzusunun üzerine yükselme gücü aldığım anlamına gelir.

Yaradan Bizden Neden Gizlidir?

İnsanlığın gelişim süreci boyunca, her insanda alma arzusu giderek büyür ve insanlar, bunun nedenini ifşa etmek zorunda kalacakları bir duruma gelene kadar gittikçe daha fazla acı çekerler; fakat bunu yapamazlar. Acıdan kaçmaya çalışırlar, ancak yapamazlar.

Hem içsel hem de dışsal acılar sistematik bir şekilde gelir, onları her taraftan kuşatır; fakat tüm bu acılar aslında kendi nedenine, Yaradan’a yöneliktir ki böylece insan bu nedeni bulur.

Eğer kişi, doğru eylemler aracılığıyla acıyla nasıl başa çıkacağını bilseydi, haz ya da olumlu koşullara ulaşırdı; kötü eylemler yaptığında ise cezalar alırdı. Böylece ödül ve ceza açıkça ifşa olurdu ve kişi neyin faydalı, neyin faydasız olduğunu ayırt etmeyi öğrenirdi; artık başka hiçbir şeye ihtiyaç duymazdı.

Özümüzün kendisi alma arzusu olduğuna göre, onu belirli eylemler aracılığıyla nasıl dolduracağımızı bilseydik, bu bize yeterdi. Başka hiçbir şeyi sorgulamazdık; çünkü insan ancak kendisini ilgilendiren şeyi, kalbinin arzularına göre sorar.

Ancak Yaradan’ın yönetimi gizlidir ve kişi Mahsom’u geçene kadar bu dünyada ona ifşa olmaz. Kişinin nedene ulaşmasına yardım eden şey tam da bu gizliliktir: Hayattaki tüm durumları ona gönderenin kim olduğu, çünkü insan, sadece acıdan nasıl kurtulacağını değil, bunun neden başına geldiğini, nereden geldiğini ve hangi amaçla gönderildiğini bilmeye yönelik büyük bir arzu geliştirir.

Böylece kişi Yaradan’a ulaşır ve O’nun yüceliğini ifşa etmeye başlar. Bu noktada, Yaradan’ın büyüklüğünün önemi ve “ödül ve ceza” kavramları onun için yer değiştirir. Artık ödül ve cezanın esas olmadığını anlamaya başlar; asıl önemli olanın Yaradan ile bağ içinde olmak olduğunu kavrar.

Bu şekilde kişi, nedenin içine — Yaradan’ın içine — dâhil olur; onunla bütünleşmek ister. Bunu başarabildiği ölçüde, içinde ihsan etme kapları oluşur. İşte buna Mahsom’u geçmek denir.