Category Archives: Yaradan

Grubu Sevin

Doğru çevreyi inşa ederken pek çok ayrıntı vardır, ancak genel olarak bu eylem “sevgi” olarak adlandırılır.

Neden buna otorite, emir, uzlaşma ya da anlaşma denmez de “sevgi” denir? Sonuçta bu, insanın tutunabileceği şeyler arasında en az somut olanıdır.

Sevgiyi sipariş etmek için bir grup mu seçelim? Sevgi aracılığıyla dostlarımı gerçekten değiştirebileceğimi ve onları etkileyerek onların da beni etkilemesini sağlayabileceğimi, yani kaderimi belirleyecek bir şey yaptığımı hissetmiyorum. Sevgi, kaderimi ve hayatımı yönlendirmek için fazla yumuşak bir güç gibi görünüyor.

Bütün bunlar, aslında çevremizdekilere karşı tutumumuzdan başka hiçbir şeyi yönetmek zorunda olmadığımızı bilmediğimizden kaynaklanır. Ve kişinin kendi tutumunu doğru şekilde yönetmesi, tam olarak “sevgi” diye adlandırılan şeydir.

Bu, bizim bu dünyada hayvansal ve insan seviyesindeki yaratılanlar arasında bildiğimiz sevgiden—anne babalar arasında ya da insanlar arasındaki sevgiden—çok farklıdır. Bu sevgi tamamen başkadır ve bu yüzden hissedilmez. Kabalistin bir köşede oturup insanlığa karşı sevgi duyduğunu görmeyiz. Bu sevgi gizlidir; tıpkı Yaradan’ın insanlığa göre gizli olması gibi.

Bu nitelikler manevidir; ancak kişi onlara benzer olduğunda görülebilirler. Doğadaki herhangi bir olguyu—maddi ya da manevi—yalnızca alıcıda aynı özellik bulunduğunda algılarız. Kişi, çevresinde bulunan şeye ne ölçüde benzerse, onu o ölçüde hisseder.

Ve eğer kişinin belirli bir olguyla hiçbir bağı yoksa, onu algılayamaz. Bu nedenle, bu dünyanın üzerinde var olan ilişkileri ve güçleri algılayamayız. Yaradan’ın dünyayı mutlak sevgiyle sevdiğinin ne anlama geldiğini anlayamayız. “Sevgi” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyoruz.

Gerçek Gücün Başladığı Yer

Soru: Dünyevi düzeyde, bu dünyada, bu ellerimizle ya da başımızla hiçbir şey yapamayacağımızı hâlâ anlamamız gerekiyor. Doğru mu?

Cevap: Yapamayız.

Yorum: Ve şu anda toplumu daha iyi hâle getirme, dünyayı daha iyi yapma yönündeki tüm çabalarımız…

Cevabım: Yine aynı eski oyunlar.

Yorum: Aynı oyunlar hiçbir yere varmayacak. Ve insanlık hâlâ dünyevi bir lider arıyor ki…

Cevap: Doğanın güçlerini nasıl kullanacağını basitçe bilmiyor! Kabala’nın bize verdiği, açıkladığı şey budur. Kabala bize doğanın bu pozitif gücüne nasıl ulaşacağımızı, onu sürekli olarak kendimize nasıl çekeceğimizi ve böylece dünyayı nasıl değiştireceğimizi anlatır.

“Dünya” ne demektir? Benim etrafımda gördüğüm ve hissettiğim şeydir—ister kötü gözümle ister iyi gözümle algılayayım—benim “dünya” dediğim şey budur.

Peki, dünyaya yönelik kötü tutumumu nasıl iyi bir tutuma dönüştürebilirim? İşte bu, Kabala’nın bütün bilimidir—almanın bilimi, bulunduğunuz yeri, bu dünyayı doğru şekilde algılamak.

Kabalistin Ortak Ruhla Bağı

Soru: Sizce kişi soruyu kendi kendine mi soruyor, yoksa kişi, bu soruyu sormak zorunda olan bir mekanizma gibi midir?

Cevap: Elbette soruyu kendi kendine sormuyor. Bu, Yaradan tarafından yaratılmış ortak ve büyük bir arzudur.

Tıpkı, diyelim ki, kabarcıklanıp, kaynayan ve katmanları değişen dev bir tencerede kaynayan yulaf lapasına baktığınız gibi, bizler de tüm ruhlar, birbirimizi sindirip birbirimizle bağ kuruyoruz ve sorular ortaya çıkıyor; yani, yükselebilen, tepeye çıkabilen yeni, doldurulmamış boşluklar.

Başka bir deyişle, bu boşluklar yukarı çıkarak bir tür dolum elde etmeye, bir tür dengeye ulaşmaya çalışıyor ve bu nedenle belirli bir soru soruluyor.

Bu yüzden ben her zaman sadece soru soranlarla ya da hatta dünyanın dört bir yanından beni dinleyen geniş kitleyle değil, bütün ruhla bağ kurarım. Sonuçta, ruhun dengesi, doyumu, tam ıslaha kavuşturulması ve kendisinden gizlenmiş olan varoluşundaki mükemmel koşulun ortaya çıkarılmasından bahsediyoruz.

Bu süreçte ne kadar muazzam bir iş yaptığımızı ve bunun tüm yaratılışı nasıl etkilediğini her zaman hissediyorum. Bu gurur, kendini beğenmişlik ya da kibir değil, belirli bir zamanda, mükemmelliğe doğru ilerleyişte bize verilen asgari payda biraz olsun yer alma fırsatının hissedilmesi ve farkına varılmasıdır.

Elokim – Yaradan’ın Yaratılana Karşı Tutumu

Soru: Rabaş, “O’nun Rehberliği Gizli ve Açık’tır, Nedir?” başlıklı makalesinde yargı ölçüsüne neden “Elokim” adını vermektedir?

Cevap: Yaradan, çeşitli şekillerdeki hakimiyetiyle bize görünür, ancak Atzmuto olarak değil; daha ziyade, “Biz Seni eylemlerinden biliriz” denildiği gibi. O’nun bize yönelik eylemleri, Malhut’a ilişkin dokuz Sefirot’tur.

Malhut, kendi üzerine bir kısıtlama, bir perde ve yansıyan ışık oluşturarak ilk dokuz niteliği içine alır ve onlara benzemek ister. Böylece perde ve yansıyan ışığın, Malhut’un Kli’si, yani üstte olana karşı tutumu, “O merhametliyse, sen de merhametli ol” ilkesine göre olduğu anlaşılır. Yani, O’nun bana nasıl davrandığını ne ölçüde ifşa edersem, o ölçüde kabul eder ve O’na aynı şekilde davranırım, daha fazlasını değil.

Yaradan’ın bize karşı tutumlarından biri “Elokim” olarak adlandırılır. Bunun, yargı ölçüsü olduğu söylenir. İlk dokuz Sefirot’ta nasıl bir yargı ölçüsü olabilir?

Yargı, yaratılışın bir kısıtlamasıdır; yaratılan, Yaradan’ın yönetimini her zaman iyi ve iyilik yapan olarak kabul edemediğinde, onu bu şekilde algılayamadığında, bu nedenle bu ihsan etme yaratılana yargı kategorisi olarak görünür. Işığın karanlığı oluşturduğunu söylediğimizde kastedilen budur. Eğer Yaradan, Malhut’a O’nu kabul edemeyeceği bir koşulda ifşa olursa, Malhut O’nu karanlık olarak hisseder.

Elokim nedir? Malhut, Bina’ya yükseldiğinde, kısıtlamasını Bina’ya da getirir ve bu kısıtlamaya göre, Bina’nın ihsan etmesi Malhut’a göre “Mi” ve “Eleh”—“Elokim” olarak bölünür.

Malhut, Bina’ya yükseldiğinde, bir yandan orada yargı ölçüsünü yükseltir, diğer yandan da Bina’nın niteliklerini edinme arzusunu. Sonra Malhut kendisi yargı ölçüsünü ortadan kaldırmaya başlar ve Bina’dan ihsan etme niteliklerini kazandığı ölçüde, bunları gerçekleştirebilir.

Sonra bu Elokim adı tam olarak işler. “Mi” ve “Eleh” birleşir: “Mi” Galgalta ve Eynaim’dir, “Eleh” ise AHAP’tır. Böylece Elokim adı açığa çıkar.

Maneviyata Değer Veren Bir Toplum

Soru: “Komşunu kendin gibi sev” yasasını doğru çevreyi seçmek için nasıl kullanabiliriz?

Cevap: Baal HaSulam bunu “Özgürlük” makalesinde yazıyor. Bir kişi, elde etmek istediği Hisaron’a (eksikliğe) tam olarak karşılık veren bir ortam bulmalıdır.

Görüyorsunuz ki hayatımızda toplum bize ne yapmamız gerektiğini dikte eder. Zaten haz alma arzularına sahip olduğumuz için toplum bana neyden haz almam gerektiğini de empoze edebilir; örneğin Coca-Cola. Onun ne olduğunu aslında bilmiyorum; fakat toplumun bana aşıladığı şeye göre gidip içinde belirli bir gram haz bulunan bir şişe Coca-Cola satın alırım.

Kabalistik bir toplumda durum farklıdır. Ben, beklentilerime karşılık gelecek bir çevre inşa etmek zorundayım. Eğer manevi dünyayı, yüce bir şeyi istiyorsam ve toplum bana bunun arzu edilmeye değer olduğunu söylüyorsa, o zaman beni sürekli maneviyat hakkında düşünmeye zorlar. Böylece günde sekiz saat metodu çalışırım; fakat yine de talebim almak amacıyla olacaktır. Maneviyatı istiyorum, onu bana ver! Fakat böyle bir talep yukarıdan cevaplanmaz.

Elbette bu ara bir aşamadır ve böyle bir durum da vardır. Ancak yukarıdan cevaplanan talep, ihsan etme güçleri için yapılan taleptir.

Bu nedenle, bu Hisaron’u değerli gören bir toplum aramalıyım. Her ne kadar bunun ne olduğunu bilmesem de (çünkü henüz bu arzuya sahip değilim), toplum bana bunun çok önemli olduğunu ve tam da eksik olan şeyin bu olduğunu sürekli “aşılamaya” başladığında, bu arzuyu onlardan edinirim yani ihsan etme diye bir şey vardır; bu, benim doğamın üstünde olan bir niteliktir ve tam da talep etmem gereken şey budur.

Maneviyattan bahseden kitapları çalışmaya başlarım ve onlar aracılığıyla bunun ne olduğunu ifşa etmek isterim. Onun bana iyi hissettirmesini isterim. Bu arzuyu gruptan aldığımda, saran ışık üzerime parlamaya başlar ve beni değiştirir.

Yavaş yavaş ve aşamalı olarak, grup bana çalışma sırasında neyi talep etmem gerektiğini göstermelidir; o zaman istenen sonuca ulaşırım.

Yaradan’a Yapışma Noktası

Bizim çalışmamız, Yaradan ile sürekli yapışma içinde olmaktır. Bize bir nokta verilir; bu, bize bağlı olmayan bir şeydir ve çalışmamıza oradan başlarız.

Bu nokta, sonsuzluk, mükemmellik ve ebediyet durumundaki gerçekliğimizdir. Ancak sonsuzluk durumundan biz yalnızca bu noktayı hissederiz; yoğun bir şekilde bir şey isteriz ve bir şeyin eksik olduğunu hissederiz. Fakat aslında eksik olan yalnızca bir noktadır ve bu gerçek bir arzu değildir. Bu durumun içinden kişi, kaplarında bir boşluk durumuna ulaşmalıdır ki son ıslahta NRNHY’ın tüm ışığıyla dolsun.

Bizim tüm çalışmamız, sonsuzluğun ifşasına sürekli odaklanmış kalma çabasıdır. Bu, “O’ndan başkası yokt” sözünde ifade edilen, Yaradan’a tam bir yapışma anlamına gelir ve bizim özlem duymamız gereken şey de budur. Tüm engeller ise yalnızca bizi manevi karakterimizin farklı yönlerine doğru itmek için vardır: gurur ve korku, ayrıca Klipot’un bize getirdiği çeşitli hisler ve düşünceler.

Klipot, bizi bu noktadan uzaklaştırmak ister gibi görünür. Biz ise, bizi farklı yönlere çeken tüm çelişkilere rağmen o noktaya geri dönmeye çalışmalıyız. Diyelim ki bir Klipa beni sağa doğru on santimetre çeker; yani bana yabancı bir düşünce veya güvensizlik verir. Buna rağmen merkez noktaya geri dönmem gerekir, çünkü Yaradan ile yapışma noktası oradadır. Eğer bunu yaparsam, aslında durumumu sağa doğru on santimetre genişletmiş olurum.

Sonra on santimetre sola, aşağıya ya da yukarıya, hangi yönden geldiğinin önemi yok, merkezden farklı yönlere doğru bir engel gelir ve bu şekilde bir Sefira inşa ederim. Tam da Klipot, bana noktadan boş bir kap inşa edebilmem için gerekli olan maddeyi verir. Ve ben engeli alırken, aynı zamanda bu boşluğu Yaradan’a yapışma ile doldururum.

Böylece, o noktadan başlayarak küçük bir Sefira’ya doğru genişlemeye başlarım, sonra giderek daha da büyürüm ta ki tüm engelleri alıp onların üzerine yükselene kadar, sonunda, onlara rağmen ya da onlarla beraber, Yaradan ile kesintisiz bir yapışma (Zivug) durumuna ulaşırım. Ve bu, çalışmamı tamamladığım ve son ıslaha ulaştığım anlamına gelecek.

Böylece Klipa, büyümeme yardım eder ve aynı zamanda büyüme sürecimde beni korur. Bu nedenle yabancı düşüncelerden ve her türlü engelden korkmamalıyız. Onlar, mevcut durumumuza uygun olarak içimizde uyanırlar ve onların yardımıyla ilerler, gelecekteki durumlarımızı—yani geleceğimizi—inşa ederiz. Bu engellerin bizi geriye çektiği düşünülmemelidir, tam tersine, bize aynı ölçüde ileriye doğru ilerleme fırsatı verirler.

Yaradan’ın rızası için çalışmak ile kişinin kendisi için çalışması arasındaki fark budur. Tüm bilgelik, alma arzusunu nasıl kullanacağını bilmekte yatar. Kabala, alma arzusunu yani Klipot’u ve engelleri kullanma bilimidir, diğer yöntemler ise bunlardan korkar; insana bu engelleri önlemeyi, onlardan kaçmayı öğretirler. Kabala ise onlardan kaçmak yerine onları nasıl kullanacağını öğretir.

İhanetin Yol Açtığı Büyük Acının Üstesinden Nasıl Gelinebilir?

İnsan ağır bir ihanet yaşadığında, içi yanar ve bu duyguyla neredeyse baş edemez. İşte tam o anda -veya en azından ilk acı biraz yatıştıktan sonra- hissettiğimiz her şeyi geldiği kaynağa yöneltmemiz gerekir. Hissettiklerimizi, bize ihanet etmiş gibi görünen kişiye değil, gerçekliğin kaynağı olan ve her şeyi var eden güç olan Yaradan’a yöneltmeliyiz.

Algımızda bize ihanet ettiğini düşündüğümüz kişinin bu olayda gerçekten bir payı var mı? Realiteyi daha doğru bir şekilde görmeye başladıkça anlamaya başlarız ki, bize ihanet etmiş gibi görünen kişi aslında bir kukladır; iplerini tutan ise Yaradan’dır.

Bu yüzden bize “ihanet eden” kişiden hesap sormamız mümkün değildir. Hepimiz yalnızca birer aracız. İnsan bunu bu şekilde görmeye başladığında içindeki fırtına yavaş yavaş diner. Etrafımızda hainler ve düşmanlar görmemeye başlarız. Sadece kuklalar görürüz ve onların üzerinde ipleri tutan Yaradan’ı.

Birini suçlamak veya ondan nefret etmek yerine, değiştirmemiz gereken şey kendimiz ve Yaradan’a yönelik tutumumuzdur. Yaşadığımız her şeyin ardında Yaradan’ı görmeye yöneldiğimiz anda, doğru ile yanlış, sadakat ile ihanet gibi kavramları da bambaşka şekilde tanımlamak zorunda kalırız. Hatta bu kavramların kendileri bile anlamlarını yitirir. Çünkü aslında bir insanın ihanet etmesi diye bir şey yoktur; bağımsız hareket edip ihanet edebilecek ayrı bir “kişi” yoktur çünkü. İnsanlar arasında da düşündüğümüz biçimde sevgi ve nefret olmadığı gibi, bildiğimiz anlamda sadakat veya bağlılık da yoktur. Her şey, insan ile Yaradan arasındaki ilişkiden ibarettir.

Elbette bunu anlamaya başladığımızda içimizden ilk önce şu duygu yükselebilir: “O zaman ben O’ndan nefret ediyorum!” Bu çok doğaldır. Çünkü birinden nefret ettiğimizde aslında nefretimiz Yaradan’a yöneliktir. Tüm ilişkilerimiz gerçekte yalnızca O’nunladır. İnsanlar arasında iyi veya kötü gibi görünen her şey O’nun tarafından düzenlenir. Yaşadığımız bütün olayları, dramları ve gizemleri O sahneye koyar. Bunun nedeni ise sonunda dikkatimizi dünyadan çekip doğrudan O’nunla ilişkiye girmemizi sağlamaktır.

Peki, bunu neden yapar? Çünkü tutumumuzda saflaşmamızı, yani ya O’na karşı duran mutlak egoistler ya da O’na bağlanan mutlak özgeciler olmamızı ister. Yaradan yarım yaklaşımları kabul etmez. Bu nedenle kendimizi yalnızca O’na yöneltmeliyiz ve yalnızca O’nunla ilgilenmeliyiz.

Peki, nefret nasıl sevgiye dönüşür? Bu dönüşüm, dua ile gerçekleşir. Gerekli dua, hem içimizde hem çevremizde olup biten her şeyin ardında O’nun eylemlerini görebilmeyi istemek, yani “O’ndan başkası yok” diye ifade edilen gerçeği keşfetmek istemektir. Asıl dua da şudur: Yaradan’ın bunu bize ifşa etmesini istemek.

Bir insanın yaşayabileceği en köklü dönüşüm budur. Hayattaki her şeyi değiştirir. Gerçekliğe bakışımız tamamen tersine döner. Daha önce insanlarla bağ kurduğumuzu, onlara bağlı olduğumuzu ve onlara yönelik hareket ettiğimizi düşünürken aslında şunu keşfederiz: Her şeyin ve herkesin ardında duran tek bir güç vardır, sevgi ve ihsan etme gücü olan Yaradan. Bunu fark eden kişinin gözünde bütün dünya bambaşka bir hâl alır.

Dünyayı Değiştirmeyin, Algınızı Değiştirin

Başımıza gelen her şey ilk olarak Yaradan tarafından yapılır, ancak biz bunu göremeyiz. Baal HaSulam, Kabala biliminin “Yaradan’ın bu dünyadaki yarattıklarına Yaradan’ın tanrısallığını ifşa etme” metodu olduğunu yazar.

Burada, gerçekliği, Yaradan’ın yönetimini, benim üzerimdeki etkisini değiştirebilecek herhangi bir eylemde bulunmuyorum. Benim içimde veya çevremde herhangi bir şeyi değiştirecek hiçbir eylemde bulunmuyorum; sadece olanları ifşa ediyorum.

Çevremdeki insanlar, sonra Yaradan ve çevre, daha sonra ben ve Yaradan ve nihayetinde sadece Yaradan, Tora ve emirlerin yerine getirilmesinde bir faktör haline geldiğinde, mevcut gerçeklikte, gerçekten neler olduğunu yavaş yavaş keşfediyorum.

Dışarıdaki insanların Tora ve emirlerin yerine getirilmesine yardımcı olması, onların etkileyici faktör olduğu anlamına gelmez. Gerçekte, etkileyici faktör Yaradan’dır, ancak gizli bir biçimde ve O’nun arzusu ifşa olmaktır.

Buna dikkat etmeliyiz, çünkü gerçekliği değiştireceğimizi düşünerek hedeften sapıyoruz. Bizler gerçekliği ifşa edeceğiz! Fark, bizim algımızda, bize göre ortaya çıkan ifşada ve sadece onda yatmaktadır. Burada çok ince bir çizgi, zar zor algılanabilir bir nokta vardır. Bunu doğru bir şekilde kavrarsak, yapacağımız şeye, olacaklara karşı doğru tutumu ediniriz.

Dünyayı değiştirmek niyetinde değilim; sadece algımı değiştirmek istiyorum, hepsi bu! İhtiyacım olan tek şey bu, çünkü her şey mükemmel bir şekilde yaratılmış, sadece benim algım bozulmuş; düzeltmem gereken tek şey bu. O zaman kendimi bolluk ve iyilikle dolu parlak bir dünyada hissedebileceğim, duyularım her şeyi olduğu gibi algılayacak!

Kendinizi doğru yaklaşıma uyumlamak, çalışmanın %90’ını oluşturur. Buna dayanarak, doğru yönün kendinizi ihsan etmeye uyumlamak olduğunu anlamak gerekir.

İyi Kader İhsan Etmektir!

Soru: Gerçek işimiz nelerden ibarettir: dış dünyaya çıkıp Kabala bilgeliğini yaymak mı, yoksa içsel bir şey mi, içsel değişimlerin gerçekleşmesi mi?

Cevap: Ne dışsal ne de içsel herhangi bir değişiklik yaratmıyoruz. Ancak, bilincimizde, eyleme doğru belirli bir çekim, bir şeyler yapma dürtüsü var. Prensip olarak, tüm yetenekler bize yukarıdan verilir, ancak bunlar birleştirilmeli ve benim kendimin, Yaradan’ın bana gösterdiği yönde ilerlemek isteyeceğim şekilde kullanılmalıdır.

Bu yönü dikkatlice incelersek, onun her zaman egoist doğamıza zıt olduğunu keşfedeceğiz. Ve eğer böyle değilse, Yaradan’a doğru yönelim benim egoizmimle çelişmiyorsa, o zaman açıkça, Yaradan’ın beni doğru seçime yönlendirdiğini ve bu seçimde kendimi güçlendirmemi önerdiğini yanlış bir şekilde belirlemişim demektir. Yaradan’a doğru yönelimi gerçekten seçtiğimde, bu yönelim benim doğama zıt, saf bir ihsan etme yönelimi olmalıdır.

Kural olarak, doğru yönü o kadar net görmeyiz ve ona yakın bir şey seçeriz. Zamanla, yol giderek netleşir; daha dar bir kararlılık, daha kesin bir karar verme gücü kazanırız ve sonra onu daha net görmeye başlarız. Ancak bu zaman alır.

Her şeyi bir anda görseydik, ondan kaçardık, çünkü “iyi kader” Din (yargı, kısıtlama) kategorisine aittir. İnsan buna muktedir değildir! Kişi buna yavaş yavaş, azar azar ulaşır. Yaradan’ın elimi gerçekten bir şeyin üzerine koyduğu an gerçek seçimdir, ateş gibi yakan bir şeydir. “İyi kader” ne demektir? İyi kader, ihsan etmek demektir!

Büyüme Sancıları

Soru: Neden hayatımızda belirli sınırlar vardır? Bir kişi bu sınırları aşarsa, insanlar onun deli olduğunu düşünür.

Örneğin, küçük çocukların halka açık yerlerde aniden bağırmalarına izin verilir ve bu normal kabul edilir. Ancak bir yetişkin metroda bunu yaparsa, etrafındaki insanlar onun hasta olduğunu söyler.

Cevap: Gerçek şu ki, küçük bir insan büyük arzular besler, ancak bu arzularla doğru şekilde nasıl çalışacağını, onları bir hedefe yönlendireceğini, içsel dengeyi sağlamak için belirli sınırlar içinde tutmayı öğrenmemiştir.

Ancak biz, yetişkin bir insanın doğal olarak bu içsel dengeye ve uyuma sahip olması gerektiğini düşünürüz.

Çocuk, onu geliştiren çeşitli güçlerin etkisi altında olduğu için buna sahip değildir. Bu nedenle, bazen zıplar, koşar, bağırır veya aynı şeyi tekrar tekrar yapar. Bir taraftan diğer tarafa savrulur. Bu normaldir. Buna büyüme sancıları denir.

Aynı şey Kabala’da da olur. Bir kişi Kabala’yı öğrenmeye başladığında, savrulabilir. Biz bunu tamamen normal bir şey olarak görürüz. Aniden depresyona girer, bir sonraki anda kendini iyi hisseder ve güler. Bundan sonra bilgiye, sonra hislere ve benzeri şeylere yönelir.

Bunların hepsi büyüme sancılarıdır ve beklenen şeylerdir. Bu nedenle, bunları kabul ediyor ve anlıyoruz ve birbirimize sadık olmaya çalışıyoruz, ancak bu başka bir yerde pek normal görünmeyebilir. Ancak burada bir kişi bazen alışılmadık, özgün davranışlarda bulunabilir, ancak biz onu gelişmekte olan bir çocuk olarak gördüğümüz için bunları normal kabul ediyoruz.

Bizim çerçevemizde, bir kişinin ders sırasında uyuması, dersi asması veya aniden herkese kızması, insanlara bağırması ve sonra sakinleşmesi kabul edilebilir. Bu, onun çeşitli gelişme güçleri altında var olduğu ve bu nedenle bu şekilde tepki verdiği anlamına gelir.

Aynı zamanda, dışarıda bu bir yetişkin için imkansız kabul edilir. Orada herkes dengeli, anlayışlı ve uyumlu olmak zorundadır.

Bu nedenle, insanlar yukarıdan gelen çeşitli stresli etkilerin etkisi altında var olsalar da sorun yoktur. Bunların sayısı ne kadar fazla ve sıklığı ne kadar yüksekse, kişi o kadar hızlı ilerleyebilir, çünkü yukarıdan ona gerçekleştirebileceğinden fazlası verilmez.

Ancak, onu ilerletme arzusu varsa, ama o bu fırsatı kullanmazsa, bu fırsat elinden alınır ve ona farklı bir biçimde, özellikle de acı çekme biçiminde bir fırsat verilir. O zaman kişi zaten farklı, daha yavaş ve daha zor bir yol izler.

Soru: İlerleme fırsatı ne anlama gelir?

Cevap: Özünde, bu bir grup içindeki bir farkındalıktır. Nasıl bakarsanız bakın, pratik Kabala yine de bir grup içindeki bir farkındalıktır.